Öykü

Deve Kuşu

Geceye öykünen gündüz,karalarını giyip erkenden dışarı çıkmış, hüngür hüngür ağlıyordu. Bir derdi olmalıydı, üstelik sinirliydi de. Sık sık içini çekip homurdanıyor, zaman zaman da hıçkırıklara boğuluyordu.

Perdeyi araladım ve ıslanmış sokağa baktım. Gündüzün hüznü bana da bulaştı. Sebepsiz gözlerim doldu ya da bir sebep vardı da o an aklıma gelmiyordu. Çalışma masamın koltuğuna kendimi atıverdim.Oturdum öylece. Kımıldayamıyordum, sanki bedenim içinde hapsolduğum ağır bir külçeye dönüşmüştü. Balkon korkuluklarının alüminyum dokusuna çarpan yağmur taneleriyle yoldan geçen arabaların çıkardığı ıslak sesler kulaklarımı yalıyordu. Kısa süreliğine hastalıklı bir haz aldım.İçimden bir şey yapmak gelmiyordu ama ben yapmak zorunda olduğum işler varmış gibi rahatsızlık duyuyordum. Sonunda beni esir alan karabasandan kurtuldum, sol kolumu kımıldatmayı başarabildim. Masadaki dizüstü bilgisayarın kapağını kaldırıp düğmesine bastım. Bilgisayar açıladursun, yere ne zaman düştüğünü hatırlamadığım bir el ilanını eğilip masanın altından aldım: “Şok Kampanya! Uçan daire fiyatlarını indirdik. Artık siz de kolay şekilde ev sahibi olabilirsiniz…” Gülümsedim, “Akıllı piçler,” diye mırıldandım.

Bilgisayar açıldı.Ekrandan yayılan parlak ışık, o an yarattığım puslu dünyamın kalbine saplandı. Hüzünle karışık minik keyfim, bir yarasa gibi kanatlanıp uzaklaştı. İçimden yazmak gelmiyordu. Ben de yazmadım. Onun yerine, üzerinde çalıştığım bir araştırma için indirdiğim makaleyi açıp okumaya başladım:

SÜPER KAHRAMANLIĞIN BİLİNMEYEN TARİHİ

Doç. Dr. Cemile Vehimoğlu1

1Bostan Üniversitesi, Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı

Sinema filmlerinde boy gösteren süper kahramanların, daha çok erkeklerden oluşması bir tesadüf müdür, yoksa bilinçli bir seçim midir? Acaba bu durumun, Su Hatun isminin yeryüzünden silinmek istenmesiyle bir ilgisi var mıdır?

Kimse bilmese de dünyada sadece iki süper kahraman yaşamıştır ve her ikisi de Müslüman’dır. Bunlardan ilki Hezarfen Ahmet Çelebi olup Müslümanlığı nedeniyle süper güçleri yok sayılmıştır. İkincisiyse Su Hatun’dur. Su Hatun’un durumu Hezarfen’den daha vahimdir. Çünkü hem Müslüman hem de kadın oluşu nedeniyle varlığı dahi reddedilmiştir. Bununla birlikte Avrupalılar, yüzyıllar sonra “Örümcek Adam, Yarasa Adam, Karınca Adam, Süper Adam” gibi hayal mahsulü kahramanlar yaratmışlardır. Aslında bu karakterler inandırıcılıktan çok uzaktır. Misal, Örümcek Adam! Nasıl bir örümcek ısırmıştır da bu adamı, silik bir şahsiyetken süper kahramana dönüşmüştür?Hangisine el atarsanız atın, sahtelikleri gün gibi ortadadır sözüm ona bu kahramanların. Zaten Avrupalının amacı, katiyen gerçek kahramanlar yaratmak olmamıştır. Onların esas emeli, süper kahramanlarımızı unutturmak olmuştur. Nitekim bunda da başarıya erişmişlerdir.

Hezarfen’in kanat takarak uçtuğu kocaman bir yalandır. O,kanatsız uçan bir süper kahramandır. Muhtelif zamanlarda gökte kuş gibi süzüldüğünü gören insanlar olmuştur. Râviler, onun bir pelerinle dolaştığı hususunda hemfikirdirler, ayrıca çakmak çakmak bakan kırmızı gözleri olduğu da sır değildir. Bu durumun göz akındaki kronik bir hastalıktan kaynaklandığını söyleyen hekimler olmuştur.Avrupalıların sahte kahramanı Süper Adam, Hezarfen Ahmet Çelebi’den ilham alınarak yaratılmıştır. Bununla birlikte Hezarfen’in, pantolonunun ya da şalvarının üzerinden don giydiğini gören olmamıştır.

Su Hatun,Hezarfen Ahmet Çelebi’den yaklaşık otuz yıl sonra yaşamıştır ve Hezarfen’e göre daha üstün güçlere sahiptir.Çok güzel olduğu söylenmektedir. Bembeyaz teni, uzunca boyu, yumuşak hatları, kalplere dolan sesi ve kavurucu bakışlarıyla erkeklerinin canını çok yakmıştır. O dönemde yaşamış evlilik çağındaki genç erkekler,“Biz de Su gibi hatun isteriz,” diyerek annelerini sıkıştırmışlar ve bu durum karşısında çaresiz kalan annelerinden beddualar alarak ahiretlerini tehlikeye atmışlardır. “Su gibi hatun” deyimi, işte buradan doğmuştur.

Su Hatun’un babası Şapçızade Soğanyemez Köse Halil Efendi, evdeki tüm tas ve tabağı heba edip de altın yapmayı beceremeyince asıl işi simyacılıktan vazgeçip astronomiye merak salmıştır. Uzun çabalardan sonra, sarayda çeşnicibaşı olarak çalışan amcazadesi Kursağı koca Sığır Ali Efendi’nin yardımıyla kendine bir rasathane kurmayı başarmış ve sonrasında tüm gününü rasat yaparak geçirmeye başlamıştır. Bundan iki yıl sonra, padişaha sunulacak bir yemeğin tadımı sırasında, ipin ucunu kaçırıp da tüm yemeği silip süpüren Kursağı koca Sığır Ali Efendi,“Padişahımızın aşında gözü olan bu gafilin katli vaciptir,” diyerek hiddetlenen Bimâr Kuşbaz Sıddık Paşa tarafından boynu vurdurularak öldürülünce Halil Efendi velinimetsiz kalmıştır. Ama buna rağmen yılmamış, tasarılarının bir kısmını rafa kaldırsa da pes etmeden yoluna devam etmiştir. İlk uçan daireyi gören ve UFO tanımlamasını yapan da Halil Efendi’dir. Arşivlerde gizli ibaresiyle saklı duran hatıratındaki çizimlerinde,daire şeklinde resmettiği uzay cismini “ne idüğü belirsiz tayyar şey” diye adlandırmıştır.

Yine bir gün rasat yapmaktan yorulan, gözlerine kan oturan ve kızının getirdiği yahniyi yemeyi unutan Halil Efendi, içi geçip de büyük gözlem cihazının dibindeki ot dolu şilteye uzandığında rasathanenin tavanındaki geniş boşluktan parlak bir ışığın üzerine düştüğünü ve içinin çekildiğini hisseder. Sonra yukarı yükselir. Daire şeklindeki bir nesnenin içine alınıp yavaşça zemine uzatıldığında,kafalarından bitmiş kısa bacaklarıyla baş aşağı yürüyerek yaklaşan küçük kafalı ve üç gözlü uzaylıları görür. “Fezalılar! Varlığınızı seziyordum,” deyip toparlanan Halil Efendi onlarla daha samimi bir ilişki kurabilmek için amuda kalkar. Uzay aracındaki dil dönüştürücü bir alet sayesinde, uzaylıların horlamaya benzeyen konuşmaları Osmanlıcaya tercüme edilirken Halil Efendi’nin konuşmaları da horlama sesine dönüştürülür. Uzaylılar farklı bir galaksideki “Kuli Gezegeni”nden gelmektedirler. Halil Efendi hatıratında, uçan dairede neler olduğunu ve uzaylılarla ne konuştuğunu uzun uzadıya anlatmaz. Rasathanedeki ot şiltesinde sabah uyandığında tüm bunların rüya olduğuna hükmedecekken, yatağının başında uzaylılardan aldığı hediyeleri bulur: Kuli Gezegeni’nden bir çanak kutsal su (Halil Efendi’nin çizimlerine göre, çanağın üzerinde üç kanatlı pervaneyi andıran bir logo vardır.), bir adet nargun denen alet (Halil Efendi’nin çizimlerinden bu aletin nargileye benzediği anlaşılmaktadır.) ve Kuli Gezegenindeki taşlardan yapılmış 33 taneli bir tespih. Halil Efendi daha sonraları, Kuli Gezegeni’nden efes darlığı tedavisinde kullanılan nargun denen aleti geliştirecek ve onu, Frenklerce, Osmanlı topraklarına taşınan tütünün içildiği bir cihaz haline getirip adını da nargile koyacaktır. Bundan sonra nargile tüm Osmanlı topraklarına yayılacaktır.

Bu olayın sabahında babasına kahvaltı getiren Su Hatun,hacet gidermeye çıkan Halil Efendi’nin yokluğunda çanaktaki hoş kokulu bulanık suyu şerbet sanarak içer. Duruma içerleyen Halil Efendi’nin elinden bir şey gelmez. Kuli Gezegeni’nin morfolojik özelliklerine adapte olmuş sudaki değişken moleküller, Su Hatunun 6. Kromozomunun kısa kolunda mutasyona neden olur.Birkaç gün sonra Su Hatun’un vücudunda garip değişiklikler meydana gelir. Beyaz teni,güneşte yanmış gibi bronzlaşır. Bu haliyle gittiği kadınlar hamamında,onun bronz bedenini gören diğer hatunlar bunu bir güzellik nişanesi sanıp, herkesin dinlenmeye çekildiği kavurucu öğle sıcaklarında,kuytu tarlalarda yarı çıplak uzanarak yanmaya başlarlar. Böylece bronzlaşma modası da ortaya çıkmış olur.

Gün geçtikçe Su Hatun’un derisi gerginleşip şişmeye ve ishal olmamasına karşın sürekli karnı guruldamaya başlar. Garip olansa sıcak yaz günlerine rağmen hiç susuzluk hissetmeyişidir. Su Hatun, sırf bu guruldamalardan ötürü el içinde çıkamaz olur ve odasına kapanır. Sonunda,çanaktaki suyu içişinin on birinci gününün sabahında, duş almak için girdiği banyoda, korkudan lal olmuş şekilde ellerinden başlayarak suya dönüşür ve önündeki leğenin içine akar. Onun merak eden annesi Azade Çeşm-i Elâ Hatun,öğleye doğru kapıyı araladığında boş odayla karşılaşır. Kızının dışarı çıktığını zanneder. Banyodaki bulanık suyu gördüğünde midesi kalkar, kızını kirliliğine lanetler yağdırarak pis sandığı suyu gider deliğine döküverir. Gubura akan Su Hatun, birkaç gün o çukurda debelendikten sonra sıvıdan vücudunu kontrol etmeyi başarır. Artık omurgasız, sudan bir yaratığa dönüşmüştür. En küçük deliklerden süzülme, içine girdiği her kabın şeklini alma yetisine sahip olmuştur. Evine bir daha dönemez. Ailesi onun biriyle kaçtığına hükmedip bağırlarına taş basar. Su Hatun ise bu Tanrı vergisi müthiş yeteneğini kullanarak istediği yere girip çıkar ve insanlara yardım eder. Kâh kötü adamların geçtiği yollara birikip onların ayağını kaydırır, kâh alevlerin üzerine atılıp yangınları söndürür, kâh denize karışıp dalgalara hükmeder ve düşman gemilerini batırır, kâh kuraklık zamanlarında bulutlarla konuşup yağmur yağdırır, kâh kandırdığı balıkları balıkçıların ağlarına düşürerek bolluk ve bereket sağlar.

Yıllar geçtikçe Su Hatun’un içinde bir şüphe filizlenmeye başlar. Müthiş yeteneklerinin bir gün kendisiyle beraber yok olup gitmesinden korkar. Buna gönlü rıza göstermeyince bir plan yapar. Şehrin şebeke sularına, kendisinden parçalar katmaya başlar. Su Hatun’dan şebeke sularına karışan öz parçaları, çoğu insanın dışkı ve idrarıyla atılsa da bazı insanların kanına girmeyi başarıp onların DNA sarmalında malum mutasyonu yapar. Bu mutasyonu kazanan insanlar, Su Hatun’dan farklı olarak şeklen suya dönüşemezler. Bununla birlikte,davranış olarak su gibi akışkan hale gelirler.

Zaman su gibi akıp gidedursun, süper kahramanımız Su Hatun,daha üzerinden bir yüzyıl bile geçmeden karesel*şer odaklarının dikkatini çeker. İskandinav kökenli süper kötü Buz Adam, Su Hatun’u kendine âşık edip bir öpücüğüyle onu buza çevirir. Artık Su Hatun güçlerini kaybetmiştir. Buz Adam onu, Kuzey Kutbu’ndaki şatosunda buzdan bir lahdin içine hapseder.

Ancak şer odaklarının hesaba katmadığı bir şey vardır: Su Hatun’un yeteneğinin nüvesi olan mutasyon,onun müthiş öngörüsü sayesinde birçok insana aktarılmıştır. Günümüzde sayıları milyonlara ulaşan ve çoğu önemli görevleri ifa eden bu insanlar, bir nevi Su Hatun’un mirasçılarıdır. Onları dışarıdan tanımak mümkün değildir. Onları tespit etmenin yolu, genetik çalışma yapmaktan geçmektedir. Eğer siz de Su Hatun’un soyundan ya da suyundan geldiğinize inanıyorsanız mutasyon çalışması yaptırmayı ihmal etmeyin…

(*Su Hatun’un yaşadığı dönemde dünyanın küre değil de kare şeklinde olduğuna inanılıyordu. Bu yüzden dünya çapındaki güçler için “karesel” güçler tabiri kullanılıyordu. Ben de dönemi iyi yansıtmak adına aynı tabiri kullanmayı tercih ettim.)

Makaleyi okumayı bitirdiğimde, Cemile Vehimoğlu ismini arama motoruna yazdım. Bir sürü sayfa açıldı. Bu araştırmasından ötürü ödüller almıştı hoca. Şaşırmadım. Acaba bir gün ben de böyle makaleler mi yazacaktım? Oflayıp bilgisayarı kapattım. Kalktım, dağınık yatağıma tekrar uzandım. Sadece başımı soktum battaniyenin içine ve koyu bir karanlıkla karşılaştım. Gariptir, kendimi huzurlu hissediyordum. Tüm vücudum gevşerken,gözümü kapatıp beni sarmaya başlayan uykunun kollarına kendimi bıraktım…

Ebuzer Kalender

Nisan 1983 doğumluyum. Geçimimi hekimlik yaparak sağlıyorum. Payıma babalığın düştüğü, beş kişilik güzel bir ailenin (baba, oğullar ve kutsal anne) ferdi olarak yaşıyorum. Hem okuyor hem yazıyorum. Basılmış çalışmalarımın (roman ve öykü) yanı sıra yakında okuyucuyla buluşmasını ümit ettiğim çalışmalarım da bulunuyor. Sosyal medyayla pek aram yok. Kim merak eder bilmiyorum ama geçmişimin özü kısaca böyle işte.

Deve Kuşu” için 18 Yorum Var

  1. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Selamlar @ebuka,

    Ben de okurken bu dönemin tek bir öyküde kalmaması gerektiğini düşündüm. Umarım devamını getirirsiniz.

    Hezarfen’i de hikayesiyle çok takdir ederim. Uçan daire temasında bahsinin geçmesi tebessüm ettirdi.

    Su Hatun’a da üzüldüm ama belki benim genlerimde de vardır, kimbilir :slight_smile:

    Kaleminize sağlık,

    Sena

  2. Selam @ebuka,
    Çok tuhaf bir öyküydü bu. Komikti, eğlenceliydi ama ciddi anlamda yaratıcıydı. Emeğinize sağlık. :+1:

  3. nyphe dedi ki: dedi ki:

    Elinize sağlık @ebuka , sahiden çok keyifli bir öyküydü. Makale kısmına kadar gözüm biraz daha öyküleştirme aradı ama sonrasındaki hikaye aldı götürdü. Yeni öykülerle görüşmek üzere…

  4. Selamlar @ebuka,

    Öykünüzü çok beğendim. Günümüzün konularını eğlenceli bir dille tarihsel bir efsane içinde aktarmanız ve okuyucuyu öykünün içine çekmeniz başarılı.

    Kaleminize sağlık

  5. Foton dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @ebuka,

    Hikayenizi ve burada yer alan diğer hikayelerinizi daha yeni okuma fırsatım oldu. Açıkçası başka bir çok mecrada gezip, etkinlik göstermekten, okumaktan, yazmaktan sınırlı zamanımdan çok az kaldığı için seçkideki çoğu hikayeyi okuyamıyor, okuduklarıma yorum yazacak vakti başka uğraşlara aktarıyorum.
    Lakin siz nezaket gösterip benim hikayeye eleştirilerinizi yazınca, bende sizin yazdıklarınızı merak ederek hikayelerinize daldım.
    Genel olarak yaratıcılığınızı mükemmel buldum, hikaye buluşlarınız, bunları kurgu içinde örerek büyütme beceriniz hayranlık verici. Nicedir böyle heyecan verici nitelikte yaratıcılığa rast gelmiyordum. Hikayeleri çok severim, özel olarak bilim kurgu türüne bayılırım lakin bu kadar yaratıcı kalemden hikayeleri görmek çoktandır nasip olmamıştı. Elbette safi kristalize bir yazından bahsetmiyorum, çapaklar, göze batan yerler yahut kurgu tercihleri var, fakat yaratıcılığınız takdire şayan. Tarz olarak alegorik yazınızı mizahi kanatlar takarak havalandırmanız hoş, lakin bazen sırıtıyor, olması gerektiği için değil, o noktada olmasa daha vurucu olacağı için.
    Bu hikayeye özel konuşmak lazım gelirse; görece kısa bir metinde tematik bağ yaratıcı ve güçlü şekilde işlenmiş, mizahi tutum dengeli, yazım istifi pek güzel. Yalnız Su Hatun ve genel olarak kadın karakterleriniz daha derinlikli olabilirmiş gibime geliyor, tabi bakış açısı ve hikayenin kıratına göre durum değişir ama kadın karakterler biraz stereotip duruyor. Su Hatun’un “duş” alması o devir için “su dökünmek” diye yazılabilirdi lakin bu kadar ince elekten geçirmekte benim kusrum kalsın ne yapayım :grinning: .

    Bu arada hikaye giriş ve çıkış pasajlarındaki söz sanatını kullanımınız benim çok hoşuma gitse de, özellikle sıradan okuyucu açısından biraz ağır olabilir. Bu elbette yazar tercihidir, lakin hikayelerin giriş kapısını duru cümlelerle davetkar şekilde çatmak hepimizin yararınadır :slight_smile: .

    Bir sonraki tema için yazacaklarınızı merakla bekliyorum. Yalnız sizden ricam bu sefer söz sanatınızı konuşturmanız; çünkü piramit konusu bana hep sıkıcı gelmiştir, sizin sanatlı kelime darbelerinizle çümbüşüne kavuşacağını umuyorum :wink: . Esen kalınız.