Öykü

Göçmen Ağaçlar Diyarında Bir Gün

-Tori, koş, bulutların içinden ağaçlar geçiyor.

Yina, her sabah olduğu gibi bu sabah da aynı coşkuyla kulübenin kapısını hevesle açmış ve göçmen ağaçların seferini izlemek için bahçeye koşar adım çıkmıştı. Tori ise bu mevsimde defalarca kez tekrarlanan bu seremoniye vakit ayırmaktan kaçınır gibiydi. Ağaçların göçü hiç ilgisini çekmiyordu. O yeni aracını tamamlamak için alet çantasında kayıp parçaları aramakla meşguldü.

-Yina anahtarlarımı sen mi aldın? Hiçbir yerde bulamıyorum.

Yina’nınsa anahtarlar umurunda değildi. Başını yukarı kaldırmış, yaşlı bir cadı efsunlamış gibi donakalmış, hayretlerle ağaçların göçünü izliyordu. Tori, kayıp eşyalarının sinirini O’ndan çıkarmak için kulübeyi bir hışımla terk etti ve Yina’nın yanına geldi.

-Sıkılmadın mı her sabah ağaç izlemekten?

Yeşil, mor, sarı, kırmızı -rengârenk- yapraklı ağaçlar, köklerini rüzgârda savura savura bulutların içinden uzaklara göçüyordu. Yina her ağacın her detayını ezberlemek ister gibi hayranlıkla başını yukarı kaldırmış, turkuvaz gökyüzüne bakıyordu.

-Sıkılmadım ve sıkılmayacağım. Kaç zaman bu gösteriyi bekliyorum ben. Bilmiyor musun?

-Biliyorum ama anlayamıyorum. Bırak şu ağaçları da bana yardım et. Harita panelinin son kontrollerini yapmak için anahtarlara ihtiyacım var.

Yina umarsız omuzlarını silkmişti. Tori’nin bir uçan daire için bu kadar çaba harcamasını anlayamıyordu. Eski Şato’da onlarca çeşit araç yok pahasına satılıyordu. İstediğini seçip, azıcık ödemelerle alabiliyorken aylardır bir aracı yapmaya uğraşmasını aptalca buluyordu. Tori de Yina’nın göçmen ağaçlara olan merakını…

-Aracın umurumda değil Tori. Beni rahat bırak!

Yina tam bir şeyler söyleyecekken vazgeçmiş, burnundan soluyarak kulübeye geri girmişti. Büyükannelerinden kalan bu harabe kulübede birlikte yaşama zorunlulukları olmasa asla yan yana durmayacak iki kardeşti Tori ve Yina. İkisi de kendilerine ait bir kulübeye çıkma hayalleri kursalar da, kara bulutların gezegenin üzerini sardığı bu zor günlerde ayrı yaşamaya cesaret edemiyorlardı. Tori’nin tek rüyası, aracını bir an önce tamamlamak ve en kısa sürede hem kardeşini hem de bu çürümüş gezegeni terk etmekti. Yine de Yina’yı yalnız bırakmak içine sinmiyordu. Zaman zaman O’nu da kandırmaya çalışıyor ancak Yina’nın inadıyla karşı karşıya kalıyordu. Tori’nin aslında anlamadığı,Yina’nın bu gezegeni gerçekten sevdiğiydi. Göçmen ağaçlar, uçan balıklar, kadife nehirler Yina’yı heyecanlandırıyor, bu gezegene özel her doğa olayından tarifsiz bir keyif alıyordu. Her sabah göçmen ağaçları izlemek, mevsim değiştiğinde saklı mağaralardan sıcak yapraklar toplayıp ısınmak Yina’nın yapmaktan keyif aldığı şeylerdi. Tori ise yaşadığı gezegenden tiksiniyor, sadece kötülükleri görüyordu. Havası her geçen gün kirlenen ve solumanın eziyete dönüştüğü bu topraklar artık O’nun tahammülünü zorluyordu.

Aslında buradan nefret etmesinin sebebi gezegenin kendisi değil, içindekiler, yani birlikte yaşadıklarıydı. Son günlerde yönetim değişmiş, kimsenin anlamadığı bir biçimde oldukça zengin bir aile, konseyin başını ele geçirmişti. Darbeyle gelmemişlerdi ya, kimse de seçmemişti. Her şey çok kısa sürede olup bitmiş, konseyin alt kurulundakilerin bile haberi olmadan Sinaya Ailesi konseyin tüm yetkilerini devralmıştı. Gezegenin selameti için, denmişti, bizim gibi köklü bir ailenin müdahalesi gerekiyordu. Sorumluluk alarak üzerimizde gezen bu kara bulutları en kısa sürede def etmek ve siz Arkiya’lıları daha huzurlu bir geleceğe taşımak için elimizden geleni yapacağız. Tori, Sinaya Ailesi’nin açıklamalarını kırık ekranlı eski panelden izlerken, neredeyse küçük dilini yutacaktı. Tori öfkeden deliye dönmüşken yaşananlar Yina’nın umurunda değildi. O, akşam gerçekleşecek zafer düellosunun hâlâ oynanıp oynanmayacağını merak ediyordu. Tori kardeşinin bu umursamazlıkları karşısında daha da hiddetlenmiş, tüm kinini O’na kusmuştu.

-Seni hiçbir şey ilgilendirmiyor mu Yina? Nasıl böyle ilgisiz olabilirsin. Sen de bu gezegende yaşıyorsun!

-Beni gezegeni yönetenler ilgilendirmiyor Tori. Ben gezegende birlikte yaşadığım diğer tüm canlılarla ilgileniyorum.

-O canlılar gezegeni yönetenler tarafından katledildiğinde bakalım bu kadar sakin kalabilecek misin?

Sinaya Ailesi’nin bilinen en büyük özelliği diktirdikleri büyük gökdelenlerdi. Bu gökdelenler gerçekten de göğü deliyor, bulutların arasında yaşayan diğer canlıların evlerini talan ediyordu. Yina, henüz bunları anlamayacak yaştaydı. Doğalı henüz otuz sene olmuş, ergenlik dönemi yeni yeni bitiyordu. Tori ise O’ndan yirmi beş yaş büyüktü. Olan biteni anlayacak çağa çoktan gelmişti ve anladıkları canını sıkıyordu. Yine de Tori’nin yüreği, Sinaya Ailesi’yle savaşamayacak kadar yorgundu. Geçen güz döneminde hem büyükannelerini hem de babalarını kaybetmişlerdi. Anneleri ise hiç olmamıştı. Babası yalnız ebeveyn olmayı tercih edenlerdendi. Dış döllenmeyle dünyaya gelmişlerdi.

Tori dağınık kulübenin içinde bir oraya bir buraya dolanıyor, kayıp anahtarlarını arıyordu. Bu sırada panelde sabah haberleri okunuyordu. Sinaya ismini duyunca arayışına ara verip ekranı açtı ve izlemeye başladı.

sizlerin de bildiği gibi Sinaya ailesinin yüce gönüllülüğü sayesinde yeni kongre binamızı tüm Arkiyalıların hizmetine sunmaktan büyük onur duyuyoruz. Yüce Divan’ın bu gece gerçekleştireceği açılış kokteyline….

Tori sinirle panelin hem ekranını hem de sesini kapattı.

– Yüce gönüllülükmüş, kaç şelale kuruttunuz o kongre binası için.

Tori kendi kendine konuşurken bir yandan anahtarlarını aramaya devam ediyordu. Bu gezegen artık O’nun için yaşanmaz olmuştu. Duyduğu her haber midesinde tiksintiyle karışık bir bulantı oluşturuyor, gördüğü her şeyde öfke nöbetleri geçiriyordu. Büyükannesinin ‘Kainat Atlası’nı sandıkta bulduğunda havalara uçmuş, kalbinde yeni ihtimaller hevesi peyda olmuştu. O günden beri babasından öğrendiği mekanik bilgisiyle kendi uçan dairesini yapmaya çabalıyordu. Büyük Şato’da satılan her aracın içinde izleme cihazı olduğunu bilmeyen kardeşi, O’nun bu çabalarını beyhude buluyordu. AncakTori’nin vazgeçmeye niyeti yoktu. Ne kadar sürerse sürsün uçan dairesini uçar hale getirecek, bu gezegeni terk edecekti. Nereye gideceğini henüz bilmiyordu. Tek bildiği Arkiya dışındaki her gezegenin cennet olduğuydu. Ağaçların göç saati geçince Yina kulübeye geri döndü.

-Kahvaltıda ne yiyelim Tori?

Zıkkımın kökünü ye, demek isterdi Tori ancak demedi.

-Dünden kalan meyveler masanın üzerinde. Sen ye, ben aç değilim.

-Anahtarları hâlâ bulamadın mı?

-Bulmuş gibi mi gözüküyorum oradan bakınca?

-Sana da hiçbir şey söylenmiyor.

-Söyleme o zaman!

Yina kahvaltı etmek üzere masaya doğru yöneldi. Dünden kalan meyveleri yemek istemiyordu ya, yine de başka çaresi yok gibiydi. Bu yıl ağaçlar göçlerine erken başlamaya karar vermiş, gezegende kıtlık baş göstermişti. Havası gibi, yiyeceği de bozuluyordu Arkiya’nın, sanki derinden çürümeye başlamıştı koca gezegen. Yine de Yina, tüm bozulmalarına rağmen hayranlık duyuyordu Arkiya’ya, bırakmaya niyeti yoktu.

-Ben bugün biraz daha meyve arayacağım Tori. Günlerdir aynı şeyleri yiyoruz.

Tori,Yina’nın günlük dertlerine kulak asmadan kayıp anahtarlarını arıyordu. Zaten aradığını bulamamak iyice çileden çıkarmıştı, bir de Tori’yi dinlemek zorunda kalıyordu.

-Ne istersen onu yap Yina.

-Neden bana bu kadar kötü davranıyorsun Tori? Sinaya’ları gezegene sanki ben musallat ettim.

-Ne olduğunu biliyor musun? Turkuvaz Şelaler’in yerine yapılan kongre binasını açıyorlar bugün.

Yina mavi meyvelerin çekirdeklerini çıkarmakla meşguldü. Bir yandan da zeytine benzeyen küçük ve şekerli meyveleri yiyordu.

-Evet, dün duydum. Köprü’nün orada. Bir protestodan bahsediyordu Beyazlar.

Tori, Beyazlar’ı duyunca anahtarları bir an için unuttu. Heyecanla Yina’nın yanına geldi.

-Kimden duydun? Ne zaman olacakmış? Hem sen Beyazlar’la ilgilenmeye ne zaman başladın?

-Başlamadım. Anagi’yle Köprü’de buluşup Yüksek Dağ’ın oraya yüzmeye gidecektik. Anagi’yi beklerken Beyazlar’dan birileri geldi. Herkesi bugünkü protestoya davet eden bir bildiri dağıttılar. Ben de aldım. Orada, kitapların yanında.

Tori kitaplığın üzerindeki bildiriyi alıp hemen okumaya koyuldu.

Sinaya Ailesinin gezegeni katletmesine sen de dur de! Diye başlıyordu bildiri. Sinaya Ailesi’nin yaptıkları uzun uzun anlatılmış, bugün gerçekleşecek açılışa engel olmak için kongre binasının önünde toplanma çağrısı yapılmıştı. Tori’nin içi heyecanla karışık bir mutsuzlukla doldu. Beyazlar’la bir arada olmak istiyordu ancak eski sevgilisinin de orada olacağını bilmek, gidip gitmeme kararsızlığı yaşamasına sebep oluyordu. Ne yapacağını bilmez halde elinde bildiriyle bir süre ayakta kalakaldı.

-Ne o? Gitmeyecek misin? Gidersin diye düşünmüştüm, dedi Yina, hâlâ meyve yiyordu.

Tori hiç oralı olmadı. Hâlâ eski sevgilisi Kintara’nın hayaliyle boğuşuyordu.

-Bence gitmelisin Tori. Kintara ve yeni sevgilisi Mirg de mutlaka geleceklerdir.

ToriKintara isminin hemen ardından duyduğu Mirg’i bir süre anlayamadı. Kardeşinin yüzüne şaşkın gözlerle bakakaldı.

-Bilmiyor muydun? Kintara ve Mirg beraberler. Hem de nereden baksan bir aydır.

Tori bilmiyordu. Aylardır kulübeden ve aracını kurduğu atölyeden başka bir yere gittiği yoktu. Bazen kulübelerinin arkasındaki ormanlığa meyve toplamaya gidiyor, gitmişken Sarı Nehir’de biraz yüzüyor, sonra eve dönüp harıl harıl çalışmaya devam ediyordu.

-Nereden duydun? Hem Mirg Ansura’yla beraberdi. Beni kızdırmak için böyle aptalca şeyler söylemene gerek yok Yina. Sadece konuşman bile yetiyor.

Yina omuzlarını silkti;

-İster inan ister inanma. Dün Anagi söyledi, Beyazlar’ın bildirisini görünce. Onları beraber görmüş, Yıkık Bar’da birlikte içiyorlarmış. Çok mutlu gözüküyorlardı, dedi Anagi.

Tori’nin kan beynine sıçramıştı. Bir an için öz kardeşini öldürmekten korktu. Haberi verdiği için sanki tüm suç Yina’nındı. Oysa kalbini bin parçaya bölüp O’nu terk eden kardeşi değil, Kintara’ydı. Sinaya Ailesi’nin gelişinden sonra değil de Kintara gittikten sonra bu gezegen çekilmez olmamış mıydı? Tori, kardeşine hiçbir şey söylemeden kulübeden çıktı. Koşmak, koşmak istiyordu da sanki bacaklarında derman yoktu. Arkadaki ormanlığa doğru yöneldi. Henüz göçe başlamamış ağaçların arasında kaybolmak, mümkünse yok olmak istiyordu. Kintara nasıl kolay O’nu unutabilmişti? Hiçbir şey olmamış gibi Mirg’le nasıl beraber olabilirdi? Üstelik daha birkaç ay olmamış mıydı ayrılalı? Bu pervasızlık karşısında Tori’nin kendi kendine tuttuğu yas anlamını yitirmişti. Karanlık Orman’ın içlerine doğru hızlı hızlı yürüyordu Tori. Bir hayvanla karşılaşsa, ona sarılsa, belki bir nebze yüreği soğuyacaktı. Gerçek bir şeye dokunmak istiyordu. Eğildi, elini, avuçlarını toprağa değdirdi. Yeryüzü sanki nefes alıyor gibi elinin altında hareketlendi. Derin bir nefes aldı Tori, yeri, gezegeni, çevresini saran ağaçları, tepesindeki göğü, göğün ortasında bir nişan gibi parlayan gezegenin uydularını, henüz karşılaşmadığı orman hayvanlarını hissetmeye çalıştı. Tüm bunlar Kintara olmadan anlamsızdı. Ayrıldıklarından beri Tori’nin ağzında sanki küf tadı vardı. Ne yapsa geçmiyor, ne yese tat almıyordu. Kulübeyi baştan sona onarmaya girişmişti ilk terk ettiğinde Kintara O’nu. Zamanı geçirmek için oyalanacak bir şeyler arıyordu. İşte o zaman bulmuştu Büyükannesi’nin ‘Kainat Atlası’nı. İçi kıpır kıpır olmuştu, bu eski, maziden kalma hatıratın yarattığı ihtimaller denizini düşününce. Gidebilirdi işte. Hiç düşünmemişti o güne kadar Arkiya’yı terk etmeyi. Fakat şimdi Kintara da gitmişken, Tori de gidebilirdi. Gitmeliydi dahası. Burada kaldığı her gün, her saniye işkenceydi Tori için. Hele bir de şimdi Kintara’nın mutluluğu karşısında ne yapabilirdi ki? Yina o kara haberi verene kadar bir gün mutlaka yeniden bir araya geleceklerini umuyordu Tori. Belki de beraber gideriz buralardan diye düşünmüştü. Aracını hazırladığında Kintara’ya gidecek, gel diyecekti, bu yolculuğa ikimizin de ihtiyacı var. Oysa Kintara hayatına devam ediyordu belli ki. Tori’yle yaşadıklarını çoktan unutmuş, Mirg’le yeni bir serüvene başlamıştı bile. Tori’nin her iki kalbi de sıkışıyor, karnında fiziksel bir acı hissediyordu. Ellerini topraktan çekti, havada bir ileri bir geri oynatmaya başladı. Sanki atmosferle birlikte acıları da dağılacaktı. Bilge Ağacı anımsadı bir an, şimdi olsaydı O’na gider, kalbindekileri açar, öğüt vermesini beklerdi. Bilge Ağaç her şeyi bilir, her acıya dermanı söylerdi. Eğer olsaydı. Artık bu diyarda değildi. Evi Sinaya Ailesi tarafından yıkıldığından beri, bu coğrafyayı terk etmişti. Gezegenin neresinde olduğunu kimse bilmiyordu. Kardeşleriyle birlikte belki de yeni bir eve göç etmişlerdi. Fakat ne bir gören ne bir duyan vardı. Bazen Bilge Ağaç bulundu haberleri basında gözükür, asılsız olduğu ortaya çıkınca da unutulurdu. Bilge Ağaç’ın yokluğu Kintara kadar canını yaktı Tori’nin. Sinaya Ailesine olan öfkesiyse katlandı. Yapayalnızım, diye düşündü. Bu koca gezegende sadece ben varım. Bir şeyler yapmalıyım, dedi Tori, kendi kendine konuşmaya son zamanlarda başlamıştı. Daha fazla devam edemem.

Tori kulübeye döndüğünde Yina yoktu. Anagi’yle buluşmaya gitmiştir diye düşündü Tori. Kulübenin arkasındaki atölyeye gitti. Aracı bitmek üzereydi, fakat yeni malzemeler alması gerekiyordu. Geçmişler Pazarı’na daha günler vardı, yenisini alacak da parası yoktu. İçi iyice sıkıldı. Buradan gidemediği her gün zehir oluyordu. Ömrüm kısalıyor, dedi kendi kendine yine. Ömrümden çalıyor Arkiya. Akşamki açılış da hâlâ aklındaydı. Beyazlar’ın yapacağı eyleme katılmak istiyor ancak sevdiğini bir başkasıyla mutlu görme ihtimaline bile tahammül edemiyordu. Kendini işe yaramaz ve güçsüz hissetti. Ne yapmalıyım? Ah büyükanne, keşke burada olsaydın. Kulübeye geri döndü. Yina’dan kalan meyveler masanın üzerindeydi. Günlerdir bir şey yemediğini o an, dehşetle fark etti. Bildiri de bıraktığı yerde duruyordu. Bir kez daha eline alıp okumaya başladı. Gezegenimiz için, sen de sorumlusun! Yazıyordu. Evet, dedi Tori, ben de sorumluyum, Yina’nın aksine. Gitmeliyim diye düşündü. Hem oldukça kalabalık olacaktı, Kintara’yı belki de hiç görmezdi. Evet evet, dedi, gitmeliyim. Mirg ve Kintara umurumda değil!

Akşama kadar atölyede, uçan daireyle oyalandı Tori. Zaten bitmiş olan parçaların üzerinden bir kez daha geçti. Harita düzeneğini bozup, yeniden kurdu. Bunları yaparken Kintara’yı düşünüyordu. Beraber geçirdikleri yıllar içinde, ne kadar mutlu olduklarını hatırlıyor, kendi kendine kahroluyordu. Beni bıraktın Kintara, beni bir hiç için bıraktın. Özlemi, düşündükçe öfkeye dönüyor, birbirinden uç duygular arasında gezinip duruyordu. Görüntüleme paneli bittiğinde akşam olduğunu fark etti Tori. Atölyeden çıkıp kulübeye gitti. Üzerini değiştirmek, daha güzel bir şeyler giymek hevesindeydi ya, bunu çok çocukça buldu. Kintara için süslenmeyeceğim. Yina da hâlâ dönmemişti. Acaba Beyazlar’ın yanına mı gitti diye düşündü ama bu ihtimalden çabuk uzaklaştı. Yina rahatını asla bozmazdı. Romantik bir tutkuyla düşkündü doğaya, doğa için savaşmazdı. Kulübenin içinde amaçsızca dolaştı Tori, ne yapacağını bilmez haldeydi. Gitmeye karar vermişti ancak Kintara’yı görmekten kaçınıyordu. Hayır, Kintara’yı Mirg’le beraber görmekten kaçınıyordu. Hatıratında beraber oldukları güzel zamanların görüntüsü kalsın istiyordu. Bir yandan da gezegeni terk etmeden önce.

Arkiyaiçin son kez bir şeyler yapabilirdi, bu fırsatı elinden kaçıramazdı. Hızlı bir kararla kendini dışarı attı.

Kongre binası kent merkezinin dışındaydı. Yürüyerek birkaç saatte ancak varırdı. Köprüye doğru yollandı. Köprüde mutlaka merkeze giden bir araç bulunurdu. Belki Kintara ve yeni sevgilisi de motorlarına atlamış, köprüden birilerini toplamak için durmuştu. Bu sevimsiz hayali hemen başından def etti. Beyazlar sadece Kintara’dan oluşmuyor. Haklıydı Tori, Beyazları destekleyen binlerce Arkiyalı vardı. Sinaya Ailesi Beyazları henüz tehdit olarak değerlendirmiyor, onları zararsız bir muhalif grup olarak görüyordu. Aslı ise başkaydı. Açıktan destek göstermeyen fakat hem para hem de lojistik destek sağlayan onlarca köklü aile vardı. Bu aileler finansal güçlerini kaybetmemek için sessiz kalıyordu ya Sinaya Ailesi’nden kimse memnun değildi. Bunca hoşnutsuzluğa rağmen yönetimi ellerinde nasıl tuttukları ise herkes için büyük bir bilinmezdi. Tori, hızlı hızlı yürüyerek Köprü’yekısa sürede vardı. Haklı çıkmıştı, kongre binasına gitmek için onlarca araç bekliyordu. Gözleri hızla Kintara ve Mirg’i aradı, fakat bulamadı. İçi rahatlamıştı. İlk sınavı verdik. Çok geçmeden tanıdık yüzler Tori’ye uzaktan selam verdi. Tori hangi araçla gideceğine karar vermeye çalışırken eski arkadaşı Yunsaro yanına geldi.

-Seni görmek ne büyük bir lütuf Tori!

-Ah Yunsaro, nasıl özledim!

İki eski arkadaş hasretle kucaklaştı. Kintara’yla ayrıldığından beri Tori, yakın arkadaşları dahil kimseyle görüşmemişti.

-Kongre Binası’na mı?

-Evet. Gidecek araç arıyordum.

-Geleceğini asla düşünmemiştim Tori. Nerelerdesin? Gerçekten özledik seni!

-Biliyorum Yunsaro ama biliyorsun, biz…

Ayrıldık diyemedi Tori boğazı düğümlendi. Arkadaşı ise anlamıştı. Yunsaro bu bahsi uzatıp Tori’yi üzmek istemiyordu.

-Hadi gel, bizde yer var. Beraber gidelim.

Tori, Yunsaro’nun peşine takılarak araca doğru yürümeye başladı. Eski arkadaşını bulmak, kendini güvende hissetmesine neden olmuş, rahatlamıştı. Uzun zamandır Yina’dan başkasıyla iletişim kurmamak Tori’nin zaten berbat olan sinirlerini iyice yıpratmıştı. Yürürken havadan sudan konuştular, Yunsaro arkadaşına birkaç yeni dedikodu verdi.

-Boş ver bunları. Sen anlat Tori neler yapıyorsun? Yina’dan bir uçan daire inşa ettiğini duyduk!

-Evet, doğru duymuşsunuz Yunsaro. Birkaç eksik parça dışında neredeyse tamam sayılır.

-Bitince buradan gidecek misin?

Yunsaro’nun sesi kırgın gibiydi. Bir zamanlar en yakın arkadaşı olan, beraber büyüdüğü biricik Tori’sini kaybetmekten korkuyordu.

-Evet Yunsaro. Dayanacak gücüm kalmadı artık. Biliyorsun, her şey kötüye gidiyor.

-Kaçman çözüm olacak mı gerçekten Tori? Kendinden kaçamıyorsun ki?

Tori cevap vermedi. Arkadaşı her zaman olduğu gibi yine haklıydı. Yunsaro’yu biraz da bu yüzden severdi, lafını esirgemezdi. Yunsaro arkadaşının elini tuttu:

-Yeni bir gezegende yeni bir Tori! Ah, ne çok görmek isterdim seni…

Bu tutuş Arkiyalıların, sana güveniyorum deme yoluydu. El ele tutuşmak güven verir, güvende hissettirirdi.

Köprünün arkasındaki araca vardıklarında Yunsaro’nun yedi kişilik küçük aracının çoktan dolduğunu gördü Tori. Hepsi de tanıdık, dost yüzlerdi. Teker teker herkesle selamlaşıp kucaklaştı. Kintara aklında bile değildi.

-Geç oluyor, dedi Yunsaro, hadi gidelim.

Tori, sürücü koltuğunun yanındaki ufak alana sığıştı ve kemerini bağladı. Arkadaşının nasıl berbat bir sürücü olduğunu biliyordu. Yunsaro her zaman olduğu gibi Tori’ye takıldı.

-Sinaya Ailesinden değil demek benim şoförlüğümden korkuyorsun Tori!

Hem araçtakiler hem de Tori gülüştüler. Bir protestoya değil bir düğüne gidiyormuş gibi, herkes neşeliydi. Bu atmosfer çok geçmeden Tori’yi de içine çekmişti. Gün boyu içini kemiren endişelerden eser yoktu şimdi. Ne kadar doğru bir karar verdiğini düşündükçe iyice keyiflendi. Yol boyu arkadaşlarıyla şakalaşıp gülüştüler. Bu neşeleri şehir merkezinin dışına çıktıklarında yerle bir oldu. Sinaya Ailesi’nin emriyle Kongre Binası’nın da içinde bulunduğu Turkuaz Şelaleler bölgesinin girişi Metaller tarafından kapatılmıştı. Metaller, Sinaya Ailesi’yle beraber göreve başlamış robot polislerdi. Sinaya Ailesi’nin yönetime gelince ilk yaptığı şey güvenlik yöntemlerini değiştirmek olmuştu. Artık canlı hiç kimse polis olamıyordu. Sinaya Ailesi yönetimi, Metaller de güvenliği ele geçirmişti.

-Buradan sonra yürüyeceğiz.

Herkes araçtan indi. Onlarla beraber gelmiş yüzlerce araç boşaldı ve yürümeye başladılar. Kimsenin üzerinde Beyazlar’dan olduklarını belli edecek bir şey bulunmuyordu. Bunu özellikle planlamışlardı. Aksi halde Kongre Binası’nın yanına bile yaklaşamazlardı. Metallerin soğuk yüzleriyle karşılaşmak Tori’nin canını sıkmıştı ya, ses etmedi. Herkesle bir, O da sessizce yürümeye başladı. Açılış başlamadan orada olabilmek için son hızla yürüyorlardı. Oldukça büyük bir parti planlamıştı Sinaya Ailesi. Bu açılış bir nevi gövde gösterisiydi. Güçlerinin ne denli büyük olduğunu tüm gezegene ispatlamak istiyorlardı.

Eskinden Turkuaz Şelaleler’in olduğu yere vardıklarında kalbi sıkıştı Tori’nin. Turkuaz suların akıp coştuğu, binlerce hayvana yuva olan şelale yatağının orada devasa bir bina yükseliyordu. Oldukça çirkin bir yapıydı bu. Bari estetik anlayışları olsaydı diye düşündü.

-Bilerek böyle çirkin yapıyorlar, dedi Yunsaro, arkadaşının düşüncelerini okumuş gibiydi.

-Kimin işine yarayacak ki bu kadar büyük bir Kongre Binası? Konseyde zaten sadece Sinaya Ailesi kalmadı mı?

-Hepsi şişman da ondan, dedi Yunsaro. Şaka yapmıyordu, Sinaya Ailesi’nde zayıf birini bulmak oldukça zordu.

-Doymadılar, dedi Tori, kendi günlerdir lokma koymamıştı ağzına. Zaten ağza koyulacak lokma da artık zor bulunuyordu.

Onların dışında, gerçekten Kongre Binası’nın açılışını görmek için gelmiş Arkiyalı’lar da vardı. Heyecan içinde bekliyorlardı. Onları görmek, Tori’nin iyice canını sıktı. Bu umursamazlık karşısında ne yapacağını bilemiyordu Tori, kendi kardeşi de bunlar gibi olmasa da, başka bir biçimde umursamazdı.

-Şimdi ne yapacağız, diye sordu Tori arkadaşına. Neler olacağını merak ediyordu.

-Bekleyeceğiz, dedi Yunsaro, biraz daha bekleyeceğiz.

Tori çevresine bakındı. Kimlerin Beyazlar’dan, kimlerinse Sinaya Ailesi destekçisi olduğu bir bakışta anlaşılıyordu. Toplum resmen ikiye bölünmüştü. Sözde her iki taraf da Arkiya’nın iyiliği için mücadele ediyordu.Metaller de her yeri sarmıştı. Onlarca Metal, uçarak gelenleri kontrol ediyor, kimlik bilgilerini sistemlerine kaydediyordu. Bir tanesi Tori’nin başında vızıldadı, bir arı kovar gibi eliyle Metal’i def etti Tori. Metal bu sefer tam yüzünün önüne gelip fotoğrafını çekti.

-Hahaha, diye güldü Yunsaro, tebrikler Toriciğim, sonsuza dek fişlendin.

Tori omuz silkti, umurunda değildi. Zaten çok geçmeden Arkiya’yı terk edecekti.

Beklemek canını sıkmaya başlamıştı Tori’nin, huzursuzca yerinde dönüp duruyordu. Ne beklediğini bilse, belki daha rahat ederdi.

-Yunsaro, ne bekliyoruz? Hiçbir şey yapmayacak mıyız?

Yunsaro rahat gözüküyordu. Sanki bir bildiği var da, Tori’den saklıyor gibiydi. Tori arkadaşını iyi tanıyordu. Bilse bile söylemezdi, biliyordu.

-Sabret Toriciğim, beklediğine değecek, dedi Metallerin duyamayacağı bir sesle.

Tori heyecanlanmıştı, demek gerçekten de bir şeyler olacaktı. Çok geçmeden Kongre Binası’nın önüne yerleştirilmiş dev ekranda Sinaya Ailesi’nin kurmaylarından birinin yüzü gözüktü.

Hoş geldiniz sayın Arkiyalılar! Bu kadar kalabalık Arkiya sevdalısını görmek çok büyük bir onur!

Tori de herkes gibi ekrana bakıyordu şimdi. Ekranda konuşan kurmayın yalanları midesini bulandırıyordu. Her şeyin iyiye gittiğini söylüyordu kurmay, bolluk dönemi başlamıştı. Oysa gerçek bundan çok uzaktı, doğa intikamını alıyor, Arkiyalıları açlığa mahkum ediyordu.

-Yunsaro, Yunsaro! Söylesene lütfen, ne bekliyoruz? Tüm akşam bu yalanları mı dinleyeceğiz?

-Gerçek birazdan başlayacak Tori, sabret!

Yunsaro’nun yüzü gülüyordu. Arkadaşı çok uzun zamandır Beyazlardaydı ve yönetime kadar yükseldiğini o an anladı Tori. Yunsaro’ya güveniyordu.

Dev ekranda kurmay yalanları bitirip Sinaya Ailesi’nin büyüklerini sahneye davet etti. Birazdan açılış gerçekleşecekti. Ailenin hemen hemen tüm üyeleri sahnedeydi şimdi, baba SinayaAtrhko konuşmaya başlamıştı.

Sevgili Arkiyalılar! Bu mutlu günümüzde sizlerle bir arada olmaktan nasıl müteşekkirim bir bilseniz…

Tori kusacak gibi oldu. Bu adamı ne zaman görse veyahut sesini duysa fiziksel olarak midesi bulanıyordu. Umutsuzlukla ekranı izlerken bir anda Atrhko’nun sesi kesildi ve ekranda görüntü gitti. Saniyeler içinde dev ekranda Turkuvaz Şelaler’in görüntüsü geldi. Dev kolonlardan bir ses duyuldu.

Arkiyalılar! Bu yalanlardan sıkılmadınız mı? Biliyorum siz de gerçekleri görmek istiyorsunuz. İşte size gerçek Arkiya! Açlık ve yoksulluk içinde, Bilge Ağaçlarını ve Turkuvaz Şelalerini kaybetmiş… Doğanın sırtını döndüğü, hayvanların dostluklarının geçmiş bir rüya olduğu, işte gerçek Arkiya!

Ekranda Sinaya Ailesi’nin sebep olduğu tüm doğa katliamlarının görüntüleri akıyordu.

-Bilge Ağaç nerede? Bilmiyoruz. Göçmen Ağaçlar nereye göçüyor? Bilmiyoruz. Suların çağladığı sonsuz nehirler neden kurudu? Bilmiyoruz. Dost olan hayvanlar, şimdilerde neden bizlere saldırıyor? Bilmiyoruz. Bildiğimizse tüm bunların sorumlusunun Sinaya Ailesi’nin olduğu. Bizler açken onlar ne yiyor? Biliyoruz. Bizler fakirlikten ölürken onlar nasıl yaşıyor? Biliyoruz.

Şimdi ekranda Sinaya Ailesi’nin malikaneleri, verdikleri ziyafetler ve bolluk içindeki yaşamlarından görüntüler vardı. Tori neşe içinde ekranı izlerken Metallerin büyük ekrana doğru gittiklerini gördü. Çok geçmeden ekranın görüntüsü ve sesi gitti. Metaller Kongre Binası’nın önünde bekleyen binlerce kişiye doğru gelmeye başladı. Beyazlar bir araya toplanmıştı bile, hep bir ağızdan haykırıyordu.

-Sinaya Defol! Sinaya Defol!

Tori de kalabalıkla birlikte bağırıyordu. İçi alev alevdi, heyecan ve öfke doluydu. Bilge Ağaç’ın yokluğu yeniden kalbini kırıyordu. Ve tüm bunların sebep olduğu Sinaya Ailesi, işte karşısındaydı. Beyazlar bir arada bağırıyor, Kongre Binası’na doğru hızla yürüyordu. Yunsaro ve Tori yan yana, omuz omuza vermişti. Çok geçmeden Metallerin sert müdahalesi başladı. Metaller kalabalığın üzerinde hızla uçuyor, serbest bir biçimde ateş ediyordu. Sıktıkları önceleri gerçek kurşun değildi. Bu kalabalığı dağıtmak için uyguladıkları bir taktikti. Her eylemde aynısıyla karşılaşmaya alışmış Beyazlar, saflarından ayrılmadılar. Metaller sonra gaz kapsüllerini dağınık bir biçimde kalabalığa atmaya başladılar. Ortalık bir anda göz gözü görmez oldu. Tori nefes alamıyordu, Yunsaro’yu çoktan kaybetmişti. Arkasına bakmadan geldikleri yöne doğru kaçmaya başladı. Metaller kalabalık grupların üzerine hem gaz hem de plastik kurşun yağdırıyordu. Tori nefes nefese kaçıyor fakat nereye kaçtığını bilmiyordu. Her şey öyle hızlı gelişmişti ki, ne olduğunu bile anlayamamıştı. Sonra beklenmedik bir şey oldu, Metaller durdular. Hepsi bir yere toplandı ve kalabalığın üzerinden geçip Kongre Binası’ndan uzaklaştılar. Aşağıdaki kabalalık ne olduğunu anlamadı, Tori de öyle. Sinaya Ailesi’nin kolay kolay bu gösteriyi hazmetmeyeceğini biliyorlardı ya, ne olmuştu böyle? Beyazlar çok geçmeden yeniden bir araya toplandı ve bağırmaya başladı. Sinaya Ailesi sahneyi çoktan terk etmişti. Bir süre daha gösteriye devam eden Beyazlar, yavaş yavaş dağılmaya başladı. Tori bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı ya yine de ne olduğunu anlayamıyordu. O hengamede Yunsaro’yu aradı, fakat bulamadı. Araçların olduğu yere kadar Beyazlarla birlikte yürüdü ve köprüye giden bir araç bulup ona atladı.

Köprü’ye vardığında Yunsaro’nun aracını orada da göremedi. Biraz çevresine bakındı. Uzakta kalbini paramparça eden o görüntü vardı, Kintara ve Mirg el ele başka Beyazlarla konuşuyorlardı. Tori’nin gözleri doldu ve onca kalabalığın içinde ağlamamak için eve doğru koşmaya başladı. Hem ağlıyor hem de koşuyordu. İçi acı ile dolmuştu. Kulübelerine vardığında ise şaşkınlıktan dona kaldı. Kulübenin ve atölyenin artık olmayan yapısının yerinden dumanlar ve alevler yükseliyordu. Yina bir kayalık bulmuş, onun üzerine çökmüş ağlıyordu. Tori’yi görünce bağırarak O’na doğru koştu:

-Senin yüzünden! Senin yüzünden artık bir evimiz yok! Senin yüzünden!Gitmek zorunda mıydın? Sen mi kurtaracaksın Arkiya’yı? Evimiz yok! Evimiz yandı!

Tori hareketsiz, sözsüz kalakalmıştı. Ne yapacağını bilemez halde atölyeye koştu. Orası da Metaller tarafından yakılmıştı. Uçan dairesinin yerinde, yanan bir hurda kalmıştı.

Ecem Engin

23 Haziran 1989 tarihinde Balıkesir’de doğmuştur. Aydın Doğan Anadolu İletişim Meslek Lisesi Gazetecilik Bölümü ve Kocaeli Üniversitesi Fotoğrafçılık ve Kameramanlık Bölümü mezunudur. Kanada’da Simon Fraser Univercity’de İngilizce eğitimi almıştır. Radikal ve Birgün gazetelerinde istihbarat muhabirliği; Hürriyet, Hürriyet Kampüs gazetelerinde ve çeşitli dergilerde serbest foto-muhabirlik; internet haber sitelerinde ve dergilerde editörlük yapmıştır. Halkla ilişkiler ve reklam ajanslarında medya ilişkileri uzmanı olarak çalışmıştır. Küçük yaşlarda hikaye yazmaya başlamıştır ve yazdığı hikayelerden bazıları edebiyat dergilerinde yayınlanmıştır. Halen fotoğrafçılık yapmaktadır.

Göçmen Ağaçlar Diyarında Bir Gün” için 1 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Gezegende bir yerlerde bizimkine benzer sorunların yaşandığını duymak güzel :slight_smile: Öykünüzün anlatım dilini beğendim. Verdiği mesaj da tam yerine gidiyor. Kardeşlerin çekişmelerini, diyalogları da güzel yansıtmışsınız. En çok öykü başlığınızı, göçen ağaçları, kadife nehirleri, uçan balıkları, Eski Şato’yu (bu, metnin ilerisinde Büyük Şato olmuş, galiba yanlışlıkla-bu hatayı ben de çok yapıyorum), beyazları, metalleri, yıkık barı, karanlık ormanı, geçmişler pazarını beğendim. Ama bu yerleri, tamlamaları öyküde az işlemişsiniz. Bu da bana ya bu öykü büyük bir bütünün parçası olmalı ya da daha detaya girilmeli diye düşündürdü.

    Keza, eğer Tori ile Kintara arasındaki aşk/ilişki devam etmeyecekse, bu öykünün içinde fazla yer tutmuş.

    Sonra öykünün sonuna ve sondan bir öndeki paragrafına geldiğimde, öykünün yarım bırakıldığı hissimin gerçek olduğunu gördüm. Bitirmemişsiniz öyküyü. Sinaya ailesine ne olduğu belli değil çünkü. Belki de yazdığınız romanın bir bölümü bitti :slight_smile:

    Bu arada şahsen Sinaya ailesine ne olduğunu merak ediyorum :slight_smile:

    Elinize sağlık
    Kolay gelsin

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!