Öykü

Ölüm Piramidi

Odanın açık camından içeriye davetsiz bir misafir gibi giren rüzgâr ayakları işlemeli beyaz çalışma masasının üzerindeki birkaç kâğıdı havalandırıp, masanın bir köşesinde ufak bir tepecik oluşturan sigara izmaritlerinin arasındaki külleri odanın ortasına kadar serpiştirdi. Profesörün başı horultulu bir şekilde her nefes alışında kalkıyor ve yine ıslık benzeri bir ses çıkararak tekrar önüne düşüyordu. Bir eli hâlâ masanın üzerindeydi. Acı acı esmeye devam eden rüzgâr nihayet onu uyandırdı. Hava sıcak değildi. Buna rağmen sigara kokulu bir odada bulunmak sigara içmesine rağmen onu rahatsız ediyordu. Bu soğuk şubat gecesi camı sonuna kadar açmasının tek sebebi buydu. Başını hızlıca sağa ve sola sallayıp kendine gelmeye çalıştı. Omzu ve boynu tutulmuştu. Bir küfür savurarak kalktı ve pencereyi kapadı. Önce yatağına gitmeyi düşündüyse de ekrana takılan gözlerinin fark ettiği bir görüntü buna müsaade etmedi. Hemen heyecanla ekrandaki görüntüyü yakınlaştırırken eli istemsizce yeniden sigara paketine gitti. Heyecanlandığı zaman mutlaka bir sigara yakar ve bu heyecanını bastırmaya çalışırdı. Sigarasını yakıp yerine oturdu. İri vücuduna artık ufak gelmeye başlayan sandalyesinde ileri ve geri hareket ederek yerleşmeye çabaladı. Ekrandaki görüntü kendisi gibi arkeolog olan babasının ortadan kayboluşuyla ilgili bir ipucu barındırıyor olabilirdi. Hemen üzerinde bulunduğu koordinatları bir kâğıda not edip üniversitenin sistemine girdi. Bir süre bu koordinatlara yakın bir bölgede herhangi bir kayıtlı kalıntı olup olmadığını araştırdı. Mısır ve Çin’de yıllarca boşu boşuna bu araştırmayı yürütmüş olma ihtimali onu bir yandan korkutuyordu. Elindeki koordinatların yüzlerce kilometre etrafında dahi herhangi bir tarihi kalıntı yoktu. Bu onu iyiden iyiye heyecanlandırdı ve hiç huyu olmamasına rağmen gidip bir kadeh viski doldurdu. Elindeki koordinatlara ve görüntüye defalarca baktı. Ormanın koyu yeşilini tamda bir kare şeklinde değiştiren açık yeşil ve sarı tonlardaki renk değişimi çıplak gözle bile fark edilebiliyordu. Bu bilgiyi herhangi bir yetkiliyle paylaşması mümkün değildi. Sadece resmi işlemler bile onu aylarca oyalayabilir ve yinede hiçbir sonuç alamayabilirdi. Hemen kendisine bir süredir bu araştırmalarında yardımcı olan eski öğrencisi Sinan’ı aradı. Saat gecenin üçüydü, umursamadı. Şu an önemli olan tek şey babasına olan hasretiydi. Telefon defalarca çalmasına rağmen bir cevap alamadı. Birkaç saniye bekledi, dayanamadı tekrar aradı. Bu aramanın dördüncü çalışın da karşıdan uykulu ve boğuk bir ses geldi. “Hocam!”

Profesör Sinan’ın kendine gelmesini beklemedi, ne yaktığı sigara ne de elinde ki viski kadehi onu sakinleştirmeye yetmemişti. “Sinan görüşmemiz lazım, acilen görüşmemiz lazım.”

“Şimdi mi Hocam? Ne oldu önemli bir şey mi var?”

“Hayır hayır, sabah buluşuruz Sinan, sana şimdi bir koordinat göndereceğim kalkıp bakabilir misin?”

“Olur, biraz bekleyin bilgisayarımı açayım Hocam.”

“Bekliyorum.” Profesör sigarasını söndürmeden bir sigara daha yaktı ve elindeki viski kadehini bir yudumda bitirdi. Sigarasını kül tabağına bıraktı ve gidip yeniden camı açtı. Geri döndüğünde tekrar telefonda bir ses işitti. “Evet, hocam gönderin.”

“Gönderdim Sinan mailinde olmalı.”

“Şimdi gördüm hocam bakıyorum.”

İki tarafta kısa bir sessizliğe büründü. Bu sessizliği bozan ses Sinan’ınki oldu. “Hocam yaklaşık beş yüz metrelik bir yükseltiye bakıyoruz ve doğal bir oluşum olması mümkün değil gibi görünüyor. Kesinlikle bir şey bulmuş olabilirsiniz. Hocam burası Kongo değil mi?

“Evet Sinan, ben Mısır üzerinde bir bölgede araştırma yapıyordum, uyuya kalmışım. Uyandığımda uydunun sağladığı görüntü ekranında bu koordinatlar vardı. Muhtemelen elim dokundu, bilmiyorum Sinan ben mucizelere inanan bir insan değilim, hele hele tesadüfe inanan bir insan hiç değilim ama uyandığımda ekranda bu görüntü vardı.”

“Hocam ben sizinle aynı fikirde değilim. Özür dilerim ama bu bir işaret olmalı.”

“Sen uyuyabilir misin Sinan?”

“Sanmıyorum Hocam hele hele şu durumdan sonra uyuyamam.”

“Sinan ufak bir valiz hazırla ve bana gel, yarın yola çıkıyoruz.”

“Hocam yetkililer?”

“Boş ver Sinan sen prosedürleri, hemen bir valiz hazırla ve bana gel.”

Sinan sessiz bir şekilde “Peki.” dedi ve telefonu kapadı. Profesör tekrar viski kadehini doldurdu ve öğle saatlerine iki uçak bileti ayırttı. Masadan kalkmadan evvel tekrar ve tekrar koordinatlara baktı. Fotoğrafların birkaç farklı çıktısını alıp çantasına koydu. Bu sırada pasaportunu ve üniversitenin kimlik kartını da çantasına koydu. Masasına tekrar döndü ve viski kadehinden büyük bir yudum aldı. Hâlâ heyecanını bastırabilmiş değildi. Babası ile yaptığı son görüşmeyi anımsamaya çalıştı. Bir yaz sabahı garip bir gürültü ile uyanmış ve babasını bir valiz hazırlarken bulmuştu. O sırada akademisyenliğinin daha ilk yıllarıydı. Babası uzun süredir bir piramitten bahsediyordu. Nerede olduğunu bilmediğini fakat Mısır’da bulduğu bir el yazmasında bu piramitten bahsedildiğini anlatmıştı. O gün babası ona nereye gittiğine dair bir bilgi vermemişti. Herhangi bir resmi kayıt yoktu, uçağa binmemişti, yurt dışına çıkmamıştı. Profesör o günden bu yana işinden arta kalan bütün zamanını bu gizemi çözmeye adamıştı. Buna rağmen en ufak bir delile rastlamamış ve bu yüzden babasının Mısır ve Çin’de yürüttüğü iki araştırma üzerine yoğunlaşmıştı. Yaklaşık altı yıl boyunca en ufak bir ipucu dahi bulamadan bu çalışmaları yürütmüş ve tam pes edecekken bu mucize karşısına çıkmıştı.

Profesör viski kadehini kaldırdı ve boş kadehi masaya bıraktı. Heyecanı onu büsbütün ele geçirmişti. Yerinde duramadı, yatak odasına geçti ve valizini hazırlamaya koyuldu. O valizini hazırlamayı bitirdiğinde zil çaldı. Hemen kapıyı açtı ve Sinan’ı karşıladı. Beraber çalışma odasına geçtiler ve sabaha kadar kendilerine yardımcı olacak bilgileri topladılar. Bölgenin birkaç farklı haritasını da yanlarına alıp yola çıktılar.

Uçak yolculuğu yaklaşık sekiz saat sürdü. Ardından eski bir otobüsle Kongo nehrine ve buradan küçük bir tekne ile Luozi şehrine kadar gittiler.Otobüs ve tekne yolculuğu onların bir gününü almıştı. Luozi şehrine geldiklerinde buradan iki silahlı koruma almaları tavsiye edildi. Yolun kalanına bir arazi cipi ile devam edilecekti. Şoföre haritada işaretledikleri noktayı gösterdiler. Şoför bu kadar içlere giremeyeceğini, onları bu alanın yaklaşık kırk kilometre kadar doğusundaki bir köye bırakabileceğini söyledi. Kabul etmekten başka şanslarının olmadığını anlamaları uzun sürmedi. Şehirden birkaç kamp malzemesi ve erzak alıp bir saat içinde tekrar yola koyuldular. Köye dokuz saatlik zorlu ve yorucu bir yolculuğun ardından ulaştılar. Şoförün köy dediği yer sadece birkaç derme çatma barakadan ibaretti ve bu barakalar boştu. Şoför bu bölgede faaliyet gösteren bir örgüt yüzünden köyün boşaltılmış olabileceğini söyledi. Bu sırada iki korumanın tedirgin halleri Profesörün gözünden kaçmadı. Onlara korkulacak bir şey olup olmadığını sordu. İki silahlı koruma köyden daha ileriye gitmelerinin tehlikeli olduğunu söyledi. Sinan korumalarla kısa bir tartışmaya girdi. Profesör olanları kuşkuyla izliyor ve bir orta yol bulmak için çabalıyordu. Yine yarım saat süren tartışmaların ardından korumalardan aldıkları 7,65’lik bir tabanca ile bir başlarına yola koyuldular. Şoföre ve korumalara onları burada beklemeleri karşılığında büyük bir miktar para bırakmışlardı. Sinan onların beklemeyeceğini Profesöre anlatmaya çalıştıysa da başaramadı. Yaklaşık dört saatlik bir yolculuğun ardından hava kararmaya başladı ve kamp kurdular. Ormanda karşılarına çıkabilecek tehlikeler hakkında şoförden ve korumalardan bilgi almışlardı. Geceyi tek çadırın içinde rahatsız bir şekilde geçirdiler. Uyandıklarında ikisi de bitkin haldeydi. Çadır sivrisineklerden koruma sağlasa da sıcaktan korunmak için hiç iyi değildi. Ormanın aşırı şekilde nemli olması bu sıcak havayı katlanılamaz bir hale getiriyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla beraber kahvaltılarını yapıp daha güneş doğmadan yola düştüler. Ormanın derinliklerine ilerledikçe sıklaşan bitki örtüsü onları oldukça zorlamaya başladı. Profesör sürekli Sinan’dan geri kalıyordu. İri vücudu Sinan’ın kolaylıkla sığdığı boşluklara sığmıyordu.Sinan Profesörün zorlanmaya başladığını çıkardığı inilti gibi bir sesi duyduğunda anladı. Buna rağmen günün kalan kısmında öğle yemeğinin dışında mola vermediler. Geceyi buldukları ufak bir açıklıkta hazırladıkları çadırlarında geçirdiler. Sabah vakit kaybetmemek için birkaç atıştırmalıktan ibaret olan kahvaltılarını yolda yaptılar. Profesör her ne kadar yorulduysa da bunu belli etmiyordu.Attığı her adımın ardından farklı bir hayale kaptırıyordu kendini. Adımlarının vücudundaki enerjisi ile bir bağı olmadığını anlaması uzun sürmedi. Yoluna kaynağı belli olmayan bir enerji ile devam ediyordu. Aradıkları piramidin bu olma ihtimali güzel olsa da burada bir piramit bulup bulamayacakları bile meçhuldü. Bu bilinmezliğin ümitlerini kırmasına müsaade etmedi. Dördüncü günün gecesi bitkin ve yorgun bir halde uydudan fark ettikleri yükseltinin eteklerine ulaştılar. Profesör sırt çantasını çıkarıp kendini dizlerinin üzerine bıraktı. Sinan meraklı bakışlarla etrafını inceliyor ve profesörün kendine gelmesini bekliyordu. Bu çok sürmedi ve profesör yeniden ayağa kalktı. Zemin tamamen topraktı ve yükselti irili ufaklı çalılar ve ağaçlarla kaplıydı. Profesör çantasından el fenerini çıkardı ve yükseltinin etrafını dolaşmaya başladı. Yakın zamanda birinin ya da birilerinin uğradığına dair bir iz görünmüyordu. Sinan profesörü bir adım arkasından takip ediyor ve oda elindeki el feneriyle etrafını inceliyordu. Profesör yükseltiye tırmanmaya başladı. Sinan bir süre daha ilerleyip oda çalıların arasına karıştı ve gözden kayboldu. İkili sık çalıların arasından ilerleyerek yaklaşık yarım saatte ufak tepenin zirvesine ulaştılar. Ne zirvede ne de geçtikleri yerlerde bu toprağın altında gerçekten bir piramidin olabileceğine dair bir iz bulamamışlardı. Sabah araştırmaya devam etmeyi ve ufak bir kazı çalışması ile kafalarındaki soru işaretlerini ortadan kaldırmayı kararlaştırarak aşağı indiler. Sinan çadırı hazırlarken profesör biraz ileride bir ağaç kütüğünün üzerine oturuyordu. Düşünceli ve yorgun bir halde bütün geceyi uykusuz geçirdi. Peş peşe içtiği sigaraların izmaritleri oturduğu ufak bir ağaç kütüğünün etrafında birikmişti. Bütün geceyi çadırın dışında geçirdi. Sinan uyanmadan evvel ikisi için soğuk bir kahve hazırladı. Bir süre sonra uyanan Sinan ile kahvelerini içip bir şeyler atıştırdılar. Havanın aydınlanmasıyla bulundukları alanın görüntüsü ikisini birden heyecanlandırmıştı. Profesör bir sigara daha yaktı ve sırt çantasını açtı. Luozi şehrinden aldıkları küçük bir kürek ile çapayı çıkardı ve hemen yükseltinin zirvesine doğru tırmanmaya başladı. Sinan Profesörün peşine düşmeden evvel kendi sırt çantasının içine bir miktar erzak aldı. Profesör zirveye ulaştığında olduğu yere çöktü ve etrafını izlemeye başladı. Bir süre sonra nefes nefese Sinan yanına geldi. Sırt çantasını yere bıraktı ve bir yeri işaret etti. “Hocam şurayı gördünüz mü?”

Sinan’ın gösterdiği yerde kazılmış bir oyuk seçiliyordu. Çok geniş değildi, hatta bir hayvanın yuvası olabilecek büyüklükte bir delikti. Sinan önde profesör arkada oyuğun bulunduğu bölgeye ilerlediler.

Oyuğun önüne geldiklerinde dışarıdaki biriken kum miktarının oldukça fazla olduğunu şaşkınlık içinde fark ettiler. Sinan oyuğa eğilip içeriye göz attı. Girişi bilerek küçük bırakılmış fakat daha içlerde biraz daha genişleyen bir tünel gibiydi. Profesöre döndü ve “Hocam galiba burası bir giriş.” dedi. Sinan sırt çantasının yan tarafından el fenerini aldı ve eğilerek oyuktan içeri girdi. Profesör biraz zorlansa da delikten geçmeyi başardı. Sinan gördükleri karşısında oldukça şaşırmıştı.

“Hocam burası bir maden değilse bile mutlaka insan yapımı bir tüneldeyiz.” Profesör Sinan’ın el feneriyle aydınlattığı bölgelerdeki kazma izlerini açıkça seçebiliyordu. Heyecanı o kadar yükselmişti ki o sıkışıklıkta bir eli sigara paketine gitti.Bir yandan inceleyip diğer yandan ilerlediler. Tünelin yan duvarları ve çatısı madenlerde kullanıldığı gibi büyük kütüklerle desteklenmişti. Sinan’ın kolaylıkla geçtiği boşluktan Profesör vücudunu iki yana sürterek geçebiliyordu. Sinan el fenerini önüne tuttuğunda ileride tünelin genişlediğini ve genişlediği yerde bir başka giriş olduğunu fark etti. Heyecanla ilerlemeye devam ettiler. Profesör soluk soluğa girişe ulaştığında Sinan el feneriyle taş duvarın iç tarafını aydınlatarak inceliyordu. Az evvel tünelde hissettikleri nemi burada hissetmiyorlardı. İçeriden dışarıya doğru insanı rahatlatan bir serinlik yüzlerine vuruyordu. Buna rağmen küf kokusuna benzer bir kokuyu ikisi de ayırt etmişti. Sinan zemini görmek için el fenerini doğrulttu. Işığın aydınlattığı zemin neredeyse üç metre aşağıdaydı. Yine üç metre kadar önlerinde ise taştan bir duvar bulunuyordu. Sinan sırt çantasını çıkardı ve içinden bir ip aldı. İpin ucundaki kancayı girişin kenarına elinden geldiğince geçirdi ve ipin bir kısmını ayağına ve beline doladı. Elinde ki el fenerini ağzına aldı ve kendini yavaşça boşluğa bıraktı. Profesör Sinan’ın zemine ulaşmasını bekledi ve sordu, Sinan iyi misin? Ne görüyorsun etrafında?”

“Hocam bence hemen inip kendiniz görmelisiniz.”

“Peki Sinan geliyorum.” dedi profesör. Önce Sinan’ın çantasını aşağı gönderdi ve ardından kendisi güçlükle aşağı indi. Sinan onu ayaklarından desteklemese neredeyse düşecekti. Ayaklarının değdiği zemin kısmen nemliydi. Buradaki nemin sebebi kullandıkları giriş olduğuna şüpheleri yoktu. Sağa ve sola uzanan koridorun neredeyse tam ortasındaydılar. Sol taraftan gelen esinti daha belirgindi ve bu yöne gitmeye karar verdiler. Sinan elindeki el feneri iler sağındaki ve solunda ki duvarları inceliyor ve ara ara duraksayıp taş blokların biçimlerine ve yüzeylerine bakıyordu. Eşit aralıklarla kare şeklinde bırakılmış oyuklar ilk dikkatini çeken özellik oldu. Bunlar aydınlatma için bırakılmış oyuklar olabilirdi. Neredeyse elli metre kadar ilerlediklerinde koridor sağa doğru kıvrıldı. Tam bu iki koridorun kesiştiği yerde bulunan kabartmalar Sinan’ın dikkatini çekmişti. Profesör el fenerini Sinan’ın elinden aldı ve kabartmaları inceledi. Keops piramidinin çevresindeki kazılarda buna benzer figürler gördüğünü anımsadı. Bulundukları yapı eğer bir tepe üzerine inşa edilmediyse mutlaka kullandıkları giriş bir pencere ya da bir baca görevi görüyordu. Yinede onlara buranın bir piramit olabileceğini düşündüren tek kanıt hâlâ tepenin bir piramit şeklinde yükseliyor olmasıydı. Tepelerindeki tavanda herhangi bir eğim yoktu. Profesör el fenerini geri vermedi ve önden ilerlemeye başladı. Attığı her adımı dikkatle atıyor, geçtiği her yeri aydınlatmaya çalışıyordu. Sinan’a döndü ve yedek pillerin yanında olup olmadığını sordu. Sinan’ın çantasındaki birçok malzemenin aynısı profesörün çantasında da vardı fakat o çantasını yanına almamıştı. Olumlu cevabı duyduğunda derin bir oh çekti ve ilerlemeye devam etti. Kendi çantasını dışarıda o şekilde bırakmış olması bir hataydı. İçinden bir küfür savurdu. Yine düz uzun bir koridora çıktılar. Profesör koridorun sonunu görmek için ışık tuttu fakat bunun faydası olmadı. Uzun koridoru bir ucundan diğerine sarmalayan karanlık ışığı ortalarda bir yerde yalayıp yuttu. Profesör susamıştı, Sinan’dan su istedi ve birkaç yudum su içip şişeyi geri verdi. İlerlemeye devam ettiler. Koridorun ortalarına geldiklerinde tam burada bir giriş daha fark ettiler. Basamaklar metrelerce aşağıya iniyor ve karanlıkta kayboluyordu. Profesör bu girişi aydınlatmaya çalıştı. Sinan’a döndü ve “İnelim mi?” diye sordu. Sinan “Siz bilirsiniz hocam.” dedi. Profesör durdu ve aşağı inen geniş basamaklara göz attı. İçindeki huzursuzluğun saniye saniye arttığını hissediyordu. Bir adım attı ve yeniden durdu. Onu duraksatan gücün büyüklüğü vücudunu ağırlaştırıyordu. Bir adım daha atarsa geri dönemeyeceğini biliyordu. Bir basamak daha ve ardından bir basamak daha, buradaki büyü onu kendine çekiyor karanlık onu kucaklıyordu. Profesör el fenerini kapadı. Sinan “Hocam diye seslenmekten kendini alamadı. Profesör göremediği bir basamağı daha geride bıraktı. Sinan’ın bir kere daha kendine seslenişini duymazdan geldi. Basamaklar birbiri ardına geride kalıyordu. Profesör durdu ve iyiden iyiye ağırlaşan bedenini basamağın üzerine bıraktı. Sinan o karanlıkta profesörün çöktüğünü hissetti ve ona yardımcı olmak için ellerini profesörün omzuna koydu. “Hocam iyi misiniz?”

“Sinan kokusunu alıyorum. O burada, onun kokusunu alıyorum.”

Sinan bir şey söylemedi, elini profesörün eline götürdü ve elinden el fenerini aldı. Işığı yeniden kalkması için açtı ve Profesörün koluna girdi. Profesör ayağa kalktı ve bir sigara yakmaya çalıştı. Titreyen elleri bir tülü çakmağın alevinin doğru yere temas etmesine imkân vermiyordu. Sinan çakmağı profesörün elinden aldı ve sigarasını yaktı. Yeniden basamakları inmeye başladılar. Bu kez yeniden Sinan öne geçmişti. Önce basamakları sağa ve sola uzanan iki koridor kesti. Sinan bu iki koridora şöyle yandan bir ışık tuttu ve aynı basamakları inmeye devam etti. Bir süre sonra geniş bir koridor indikleri basamakların yolunu kesti. Sinan profesörü bir şeyler atıştırmaya ikna etti ve oldukları yere çöktüler. Profesör birkaç lokma yedi ve yerde açık duran el fenerini aldı. Duyguları bunca yıllık bilgi birikimini bastırıyordu. İçinde bulundukları kalıntının eğer bir piramit ise dünyanın en büyük piramidi olması mümkünken o aşk ile tutunduğu bu mesleğin gerektirdiği hassasiyeti burada gösteremiyordu. Onu memleketinden buraya getiren şey piramit değildi, duygularıydı. Böyle tehlikeli bir maceraya Sinan’ı davet ettiği için pişmanlık duymaya başladı. El fenerini eline alıp ayağa kalktı, Sinan’ın toparlanmasına bile fırsat vermeden sağa uzanan koridora girdi. Sinan apar topar kalktı ve çantasını sırtına aldı. Profesör yeniden sigarasını yakmıştı. Önündeki adam yirmi yaş gençleşmiş gibi hızlı adımlarla yürüyordu. Sinan ona yetişmekte zorlandığını şaşkınla fark etti. Onu tanımasa buraya daha önce geldiğini bile düşünebilirdi. Koridorun sonuna ulaştıklarında bir merdivenle daha karşılaştılar. Bu merdiven dönerek alçalıyordu. Profesör burada kullanan taşın diğerinden farklı olduğunu basamağa ayak bastığı anda anlamıştı. Basamakları inmeye devam ettiler. Aşağıdan yüzlerine doğru yükselen hafif bir esinti beraberinde keskin bir kokuyu taşıyordu. İkisi de kokunun ne olduğunu anlamaya çalıştıysa da başaramadı. Uzun süre bu basamakları inmeye devam ettiler. Neredeyse elli metre kadar indiklerinde bütün zeminin çamurlu su ile dolu olduğunu ve kokunun da bu sudan kaynaklandığını anladılar. Suya girip girmeme konusunda tereddütte kaldılar. Derinliğini bilmiyorlardı ve onları hasta etme riski vardı. Profesör el feneriyle suya yaklaştı ve derinliği görmeye çalıştı. Mümkün değildi, yeniden geri dönüp soldaki koridoru denemeye karar verdiler. Yeniden yemek yedikleri koridora geldiklerinde ikisi de tükenmişti. Profesör nefes nefese de kalsa bir sigara daha yaktı. Birkaç yudum su içip sola uzanan koridora yöneldiler. Bu koridorda diğerinin bir kopyası ile bitti. Yine karanlığın içinde alçalan döner bir merdiven. Bu defa inip inmeme konusunda tereddüt etmediler. Ya geri dönüp baştan başlayacaklar ya da devam edeceklerdi. Profesör basamakları hızlı bir şekilde inmeye başladı. Bir süre sonra yeniden geniş bir zemine ulaştılar. Zeminin bu defa kuru olması ikisini de şaşırtmıştı. Geniş bir odanın iki yanında iki ayrı giriş vardı. Önce sol taraftaki girişe yöneldiler. Burada yine birkaç basamaktan oluşan bir giriş göze çarpıyordu. Profesör basamakları indi ve etrafına ışık tuttu. Tam karşılarında bir başka giriş onun hemen birkaç adım yanında ikinci bir giriş vardı. Bir diğer tarafta yine başka bir kapı oraya yöneltilen ışıkla belirdi. Tam karşılarındaki girişe yöneldiler. Burası küçük ve boş bir odaydı. Çıkıp hemen yanındaki girişe geçtiler. Burası diğerine göre daha geniş bir odaydı. Profesör ışığı etrafında gezdirdi. Bu sırada el fenerinin ışığının güçsüzleştiğini fark etti. Sinan’dan yeni bir pil istedi ve yeniden denedi. Odanın tam ortasında beliren lahit nefesinin kesilmesine neden oldu. Hızlı adımlarla mezara yöneldiler. Mezar sapasağlam bırakıldığı gibi duruyordu. Mezarın üzerindeki süslemeler, başucunda ki kabartmalar ve yine duvarları boydan boya kaplayan fakat daha evvel görmedikleri bir dilde yazılan yazılar ikisini de anında büyüledi. Mezarın altın işlemeli kapağında en ufak bir zorlama izinin bile olmayışı şaşkınlıklarını ve heyecanlarını zirveye ulaştırmaya yetmişti. Bu el değmemişlik profesörün duygularını bir çırpıda geride bırakmış onu kendine getirmeye yetmişti. Bu odadan çıkıp bir diğerine girdiler. Oda aydınlandığı anda odanın orta yerindeki daha büyük bir mezarla karşılaştılar. Bu mezar diğerinin neredeyse iki katı büyüklükteydi. Profesör bir yandan mezarı inceliyor diğer yandan mezarın etrafında dönüyordu. Bu sırada ayağı boşluğa bastı ve acı bir çığlıkla gözden kayboldu. Sinan bağırarak profesöre seslendi, cevap alamadı. Tek duyduğu profesörün inlemeleriydi. Hemen çantasından uzun bir halat çıkardı ve halatı mezarın etrafına doladı. Kendini belinden bağlayıp karanlık boşluğa bıraktı. Aşağısı zifiri karanlıktı ve artık profesörün iniltilerini duyamıyordu. Ellerinin yaralanması pahasına kendini daha hızlı bırakıyordu. Zemine ulaşmasına neredeyse dört metre kalmıştı ki ip tükendi. Hiç düşünmeden kendini bu boşluğa bıraktı. Yere yuvarlanarak indiğinde profesörü iki iskeletle yan yana yatarken buldu. Hemen onun yanına çöktü ve nefes alıp almadığını kontrol etti. Neyse ki nefes alıyordu fakat bilinci yerinde değildi. Yerdeki el fenerini eline aldı ve gözlerine baktı. Ne yapacağını bilmiyordu, hayatı boyunca böyle bir olayla baş başa kalmamıştı. El fenerini yukarı doğrulttu. Düştüğü yer neredeyse on metreydi. Elinde ki feneri yerdeki iskeletlere doğrulttu. Hemen biraz ileride bir çanta çarptı gözüne. Gidip çantayı açtı. İçinden bazı kâğıtlar, birkaç küçük harita, çalışmayan bir saat, çalışmayan bir pusula ve birkaç pil çıkardı. Kâğıtların içindeki bir kimlik onu iyiden iyiye korkuttu. Elindeki kimlik bir Türk vatandaşının sahip olabileceği türden bir kimlikti ve rengi maviydi. Hâlâ arkasına baktığı kimliği çevirdi ve gözlerini kapadı. İçinden birkaç defa “‘o olmasın” diye tekrarladı. Gözlerini açtığı anda elinde ki kimliği yere fırlattı. Bir yanında bilincini kaybeden profesör diğer yanında onun babası İbrahim Bey. Yerde uzanan iskeletin elleri bir diğer iskeletin ellerindeydi. Onlar belki de burayı ilk keşfeden iki âşıktı. Profesörün yanına çöktü ve yeniden kalbini dinledi. Kalbi atıyor, nefes alıyordu. El fenerini eline alıp etrafında gezindi. Çok geniş bir bölümdeydiler. Duvarlar görünmüyordu. Hemen acelece duvarları aradı. Bir duvara yaklaşık yüz metre kadar yürüyerek ulaşabildi. Buradan onları çıkarabilecek bir çıkış yolu olmasını dileyerek gezindi. Neredeyse yarım saati tek çıkışı kendilerinden on metre yukarıda bulunan geniş odayı keşfetmesiyle sonuçlandı. Profesörün yanına döndüğünde onu inlerken buldu. Hemen onun başını hafifçe kaldırdı ve yüzünü su ile ıslattı. Profesör mırıldanmaya başladı. Sinan onun ne dediğini anlamak için kulağını ona yaklaştırdı. “O burada Sinan, hissediyorum, kokusunu alıyorum babam burada.”

Sinan ne diyeceğini, ne yapacağını bilmiyordu. Kalktı ve kendi etrafında anlamsızca döndü. Çantasını sırtından çıkarıp ne varsa yere boşalttı. Onları buradan çıkaracak bir yol olmalıydı. Önce telefonunu çıkardı. Tabi ki çekmiyordu. Küçük bir halat, kendilerine birkaç gün yetecek erzak, bir litre kadar su ve diğer burada işine yaramayacak bir sürü ıvır zıvır. Birkaç saati profesörün yanında onun iniltilerini dinlemekle geçti. Sonraki birkaç saatini biraz ileride bulduğu bir başka çantanın içini kurcalamakla geçirdi. Evet, İbrahim beyin yanındaki bir kadındı ve Amerikalıydı. İbrahim beyden neredeyse on yaş küçüktü ve kimlikteki fotoğrafında ne kadar güzel bir kadın olduğu seçilebiliyordu. Çantada ufak bir parfüm ve daha bir sürü makyaj malzemesinden başka bir şey bulamadı. Geceyi huzursuz ve uykusuz geçirdi. Şimdi dışarıda güneş doğmuş ve hayat bir yerlerde başlamış olmalıydı. Saatlerdir el fenerini yakmamıştı. İlginçtir karanlıkta burada çaresiz ve yalnız olduğunu hissetmiyordu. Profesör akşama doğru kendisine geldi fakat kaburgalarında ve ayağında kırıklar olması muhtemeldi. Birkaç lokma atıştırıp, biraz su içebildi. Sinan profesörün yanına oturdu ve biraz ilerideki iskeletlere ışık tuttu. “Onlar.” dedi “Biri baban diğeri üvey annen olmalı.”

“Üvey annem mi?” diye sordu profesör zorlukla.

“Evet” dedi Sinan ve ekledi, “Onlar el ele ölmüşler.”

Kısa bir sessizlik oldu. Bu sessizliği bozan yine Sinan oldu. “Bizde burada öleceğiz Hocam, ben buradan bir çıkış yolu bulamadım.”

“Neden indin Sinan?” diye sordu profesör.

“İnmeseydim de ölürdüm hocam.” dedi Sinan ve devam etti. “İnmeseydim de bir yerde birileri için ölürdüm.”

Profesör yeniden konuşmadı ve bir saat içinde acı içinde inleyerek uykuya daldı. Sinan gece yarısına dek ayakta kalsa da daha fazla dayanamayıp uyudu. Sabaha karşı ikisini birden uyandıran bir ses duydular. Sinan heyecanla fırladı ayağa. Yukarıdan bir ses işitti ve o ses aşağıda birilerinin olup olmadığını soruyordu. Sinan bağırdı. “Buradayız, buradayız.” Saatler içinde profesör ordu tarafından bölgeye gönderilen bir helikopterle hastaneye ulaştırıldı. Sinan ise yaklaşık iki gün boyunca yetkililere neden orada bulunduklarını açıklamaya çalıştı. Neyse ki profesörün araştırmacı bir arkeolog olması ve buldukları piramidin ülkeyi bir turizm cenneti yapacak olması onlara kâfi geldi. Profesör altı ayrı ameliyat geçirip üç ay sonra ayağa kalkabildi. Piramidin gün yüzüne çıkarılması için Sinan ile beraber gönüllü oldular. Onlar çalışmaya başladığında onları korumakla yükümlü ordu subayı onları burada kurtaran şeyin profesörün dışarıda unuttuğu çanta olduğunu söyledi. Hem Sinan hem profesör bunu duyduklarında gülmekten kendilerini alamadılar. Piramidin hemen dışına yapılan iki mezar vardı. Bu mezarlara Profesörün babası ve onun sevgilisi koyuldu. Onlar burayı keşfeden iki arkeolog olarak hatırlanacaktı.

Selçuk Şakır