Öykü

Gönülsüz Yolculuk

Ferit ve Betül Aral çifti, yeni evli her çift gibi, birbirlerini tanımaya çalışıyorlardı; yeni kurdukları ailelerini sosyal çevrelerine sevdirmeye çalışıyorlardı; ailelerini sevdirmek için gösterdikleri bu çaba onlar için büyük bir sorumluluk haline geliyor, kimi zaman ruhlarını, kimi zaman ilişkilerini yoruyordu. Bu çift ile tanışan herkesin düşünceleri ilk zamanlar ortak oldurdu: birbirlerini çok seven iki aklı başında ve modern bireyin tatlı uyumu. Bu uyumun yansıtılmasındaki büyük pay kesinlikle Betül’ündü. Ve özellikle Betül, evliliklerinin birinci yıl dönümüne yaklaşırken, ilişkilerinin çatırdamaya başladığını fark ediyor ve çevresine bunu hissettirmemek için olağanüstü bir çaba harcıyordu.

Betül, bürokrat bir babanın kızı olarak maddi zorluk nedir bilmeden büyümüştü, ancak bu rahatlık onu kesinlikle rehavete yahut şımarıklığa sürüklememişti. Zaten öyle kolejlerde okumuş değildi. Ankara’nın en prestijli Anadolu liselerinden birini derece ile bitirmiş, ardından Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde işletme eğitimi almıştı. Mezuniyetinin ardından büyük bir şirkette yönetici asistanı olarak işe girmiş, kısa süre sonra bölüm şefi olmuştu. Betül hırslı bir kadındı; çalışmakta olduğu pozisyonda uzun süre kalmaya niyeti yoktu. Yakın zamanda başka bir şirketten yöneticilik teklifi almıştı – prensipte anlaşmışlardı bile.Betül’ün hayatı hep çalışmakla, bir üst basamağa tırmanma çabası ile geçtiğinden otuzuna kadar birkaç küçük gönül macerası dışında dişe dokunur bir ilişkisi olmamıştı. Bu yüzden Ferit ile tanıştıktan kısa süre sonra onunla ömrünü geçirebileceğine kendini ikna etmesi de zor olmamıştı; evlilik yaşı gelmişti ve her şey zamanında yapılmalıydı. Arkadaşları arasında sevilen ve saygı duyulan biriydi Betül. Ancak Ferit ile alelacele evlenmeye karar verdiğinde çevresi onu onaylamışsa da bunun birincil sebebi Betül’ün sert mizacından çekinmeleriydi. Ferit’ten pek hoşlanmamışlar, Betül’e bunu hissettirmemek için ellerinden geleni yapmışlardı. Betül’ün arkadaşları arasındaki genel kanı, Ferit’in Betül’ü mutlu edemeyeceği yönündeydi.

Ferit böyle konuları uzun uzadıya düşünecek birine hiç benzemiyordu. Fakirlik ile orta direkliğin sınırında büyümüş olduğundan yalnızca elde edebileceklerini isterdi. Babasının sahip olduklarından çok daha fazlasına sahip olduğunun ayırdındaydı ve bu durum kendisini tatmin olmanın ötesine taşıyordu; statü atlamak onun için uğruna çaba harcanacak bir amaç değildi, böyle şeylerin olacağı varsa olurdu. Babasının kendisini Hacettepe Tıp Fakültesi’nde nasıl zorluklar içinde okuttuğunu aklından çıkarmazdı. Uzmanlığını kardiyoloji üzerine yaptıktan sonra Ankara’nın namlı özel hastanelerinin birinde çalışmaya başlamıştı. Başarılı kariyerine ve alımlı dış görünüşüne karşın çevresinde pek popüler biri değildi.Çoğunlukla duyguları ile hareket ederdi. Sivri düşünceleri ile genellikle istemeden insanların bam teline dokunurdu. Sevindiğinde yüzünde güller açar, üzüldüğünde dünyası yıkılır, kızdığında kalp kırmaktan çekinmezdi. Ancak neye sevineceğini, neye üzüleceğini, neye kızacağını kestirmek güçtü. Ancak onu tanıyan herkesin üzerinde anlaştığı bir nokta vardı: Ferit, nevi şahsına münhasır ve kabullenilmesi zor biriydi.

Betül için Ferit’in kolay kabullenilmeyen özelliklerinden biri de yolculuk öncesi gerginliğiydi; ne zaman seyahate çıkacak olsalar Ferit’i sinirli bir telaş alırdı. Ferit, kafasını kabin boy valizinin içine sokmuş olduğu halde seslendi.

“Tıraş takımlarım neden valizde değil?”

“Kapağındaki göze bak!” diye cevapladı Betül; yatak odasındaki aynaya iyice yaklaşmış, alt göz kapağının içini yeşile boyuyordu – bunun göz rengini öne çıkardığına inanıyordu. Ferit valizin kapağındaki gözü açıp içindekileri kontrol ettikten sonra hışımla başını kaldırdı.

“Tıraş takımlarım neden seyahat çantasının içinde değil? Ayrıca seyahat çantamız nerede?”

“Seyahat çantası valizin içine sığmadığı için içindekileri ayrı ayrı yerleştirdim. Yerden tasarruf.” Son cümleyi söylerken işine ara verip Ferit’e göz kırptı.

“Bravo tatlım! Bu sayede valiz sarsıldıkça ona ayırdığın geniş alanda serbestçe bir o yana bir bu yana taklalar atacak olan tıraş kolonyamın kokusu sutyenlerine sinecek. Bu arada… Sutyenlerinin benim valizimde ne işi var?”

“Benimkine sığmadı çünkü.” Bu sırada Betül parmağı ile göz çevresindeki küçük kazaları düzeltiyordu. Ferit’e döndü. “Yanımıza almamız gereken eşyayı taşıyacak valizimiz yok, çünkü geçen ay beğendiğim valizi almama müsaade etmedin.”

“Çünkü beğendiğin valizin fiyatı diğerlerinin iki katıydı.”

“Ve de en kaliteli olanı…”

“İkimiz de biliyoruz ki, bu senin değil, Tuğba’nın fikri.” Bu kadar ileri gitmek zorunda mıydı? Betül alttan almaya devam etmek istedi ama sesi beklediğinden sert çıktı.

“Kadın kullanmış, memnun kalmış, tavsiye etti. Ne var bunda?”

“Yarı fiyatına olanı kullansaydı da memnun kalacaktı. Onun yaptığına tavsiye etmek değil, hava atmak denir.”

Betül ofladı. “Şimdi Tuğba’yı mı tartışacağız?”

“Neden olmasın? Ne de olsa hangi valizi kullanmamız gerektiğine karar verebiliyor.”

Valizlerini hazırlayıp evden çıkana kadar tartışmaya devam ettiler. Ferit valizleri yüklendi, apartmanın önündeki dört araçlık park yerine bıraktıkları Ford Kuga’nın bagajına yerleştirmek üzere aşağı indi. Ankara’nın ayazı ile karşılaşınca sakinleşmişti. Çok geçmeden Betül de geldi ve cep telefonunu çıkarıp Ferit’e seslendi.

“Tatlım, hadi bir selfie yapalım.”

“Neden?”

“Ne demek ‘Neden’? Instagram’a koymak için tabii ki.”

“Yolculuğun her safhasını belgelemesek olmaz mı, güzelim?”

“Olmaz. Tek bir anını bile boş geçirmek istemiyorum.”

“Ben istemediğin şeyin bu olmadığını düşünüyorum.” Betül’ün yanına yürürken mırıldandı Ferit.

“Sorun nedir, tatlım?” diye gülümseyerek sordu Betül. Yaklaşan fırtınanın farkındaydı ve kaçınmak için elinden geleni yapıyordu. Bu sırada Ferit, Betül’ün yanına geldi; belini kavradı; Betül’ün cep telefonuna gülümseyerek poz verdi. Yüz ifadesi öyle hızlı eski halini aldı ki Betül buna şaşırmadan edemedi.

“Yok bi’ şey!”

Bahçelievler’den Esenboğa Havaalanı’na kadar yaklaşık yarım saat sürecek bir yolları vardı ve kırk dakika içinde havaalanında olmaları gerekiyordu. Bu yüzden Tandoğan Meydanı’nda trafiğe takıldıklarında Ferit’in sinirleri tekrar gerildi.Huzursuz bacak sendromu nüksetmeye, parmakları ile kapı kolunda hızlı ritimler tutmaya başladı.

“Ben sana Mevlana Bulvarı’ndan gidelim, demiştim.”

“Bu kararı verebilmek için direksiyona sen geçmeliydin, öyle değil mi Ferit?”

“Araba kullanmaktan nefret ettiğimi biliyorsun.”

“O zaman şikâyet etmeyi kes!”

Betül’ün bu çıkışı Ferit’e aradığı fırsatı vermişti; artık içindeki zehri Betül’e akıtmak için bir bahanesi vardı. Ağzındaki baklayı çıkardı.

“Beni, çıkmayı hiç istemediğim bu yolculuğa zorlayan sensin. Müsaade et de biraz şikâyet edeyim halimden.”

Betül şaşırmıştı. Üç ay kadar önce, Kahire’ye gidip piramitleri görme fikrinden ona bahsettiğinde Ferit hiç karşı çıkmamıştı. Aslında son bir haftaya kadar her şey yolundaydı. Ferit seyahat için gerekli bütçeyi ayırmış ve hastaneden izin almıştı. Bunun üzerine Betül Kahire’de kalacakları otelde rezervasyonlarını yapmış, ziyaret edilecek yerleri, yapılacak aktiviteleri gününe göre ayırmış, akşam yemeği yiyecekleri restoranlara kadar her şeyi planlamıştı.

“Flört ederken sürekli birlikte seyahat etmek istediğinden bahsederdin. Ayrıca Kahire için çok heyecanlıydın” dedi hayal kırıklığına uğramış gibi.

“Heyecanlı olduğumu da nerden çıkardın? Piramitleri merak edersem belgeselini izlerim. Sengitmeyi teklif edince geri çevirmedim. Sen istiyorsun diye…” dedi Ferit.

Betül kendisine haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Eğer Ferit bu seyahate çıkmak istemiyorsa bunu karısıyla paylaşmalıydı. Sadece Betül öyle istiyor diye hiç gönlü olmadığı bir tatile çıkmak da neyin nesiydi? Akla mantığa sığacak iş değildi, doğrusu. Böyle yaparak çok fedakâr olduğunu filan mı düşünüyordu yoksa? Eğer öyle ise bu adam iyice çığırından çıkmış demekti.

Ben istiyorum diye hiç istemediğin bir şeyi yapmak da ne demek oluyor? İlişkimizin kalanı birbirimizi pışpışlamakla mı geçecek Ferit?” diye çınladı sesi. Artık her ikisi de yüksek perdeden konuşuyordu.

Pışpışlamak nedir yahu, nasıl bir kelime bu? Ayrıca, evet! Sadece karımı memnun etmek için hiç istemediğim bir seyahate çıkmaya razı oldum. Ama piramitlerin seni de heyecanlandırmadığını öğrendiğimde işler değişti!”

“Başından beri bunu planlayan benim, elbette bu seyahat için heyecanlıyım! Gerçekten çocuklaşıyorsun.”

“Çocuklaşmak mı?”

“Kafanda bir şeyler kurup büyütmüşsün. Gelip dürüstçe benimle paylaşacağına sabahtan beri sinirini benim üzerimden çıkarıyorsun. Ve artık dayanamıyorum!” Betül susup derin bir nefes aldı.“Şimdi bana gerçekte seni rahatsız edenin ne olduğunu söyle.”

Ferit bunu söylemeyi çok istese de kelimelere dökmeye cesaret edemiyordu. Ferit ile ilgili kimsenin fark etmediği ama kendisinin çok iyi bildiği bir özellik varsa o da şuydu: Ferit sahici kavgaların adamı değildi. O hep bir şeylere kızar, zehrini sevdiklerinin üzerine akıtırdı. Bu aynı zamanda çevresindekilere uyguladığı bir testti. Onun zehrini soğurabilenler onu sevmeye ve çevresinde kalmaya cesaret edebilenlerdi. Belki de Betül artık cesaretini yitirmeye başlıyordu. Bu ihtimal Ferit’i korkuttu. Çünkü kavga etmekten daha az istediği bir şey varsa o da yalnız kalmaktı. Ferit çevresine bakındı, parmakları ile dizini dövdü ve dudaklarını büzdü.Bereket, trafik açılmıştı da, şehir merkezinden uzaklaşmaya başlamışlardı. Yoksa bu an onu boğabilirdi.

“Tüm hayatını arkadaşların yönlendiriyor ve beni de peşinden sürüklüyorsun!” diye bağırdı. “Sana Tuğba’nın valizinin aynısını alalım, bana Didem’in kocasının ceketinden alalım, yıllık iznimizi Itır’ın istediği yerde geçirelim… Bizim kendi beğenilerimiz yok mu? Ben her kararımızı arkadaşlarını taklit ederek vermekten yoruldum! Bir de her adımımızı fotoğraflıyoruz… Sanki tatil yapmaya değil de tatil yapabildiğimizi başkalarına göstermeye gidiyor gibiyiz.”

Ferit’in her cümlesi ile Betül biraz daha şaşırıyor, kocası ile iletişiminin bu kadar zayıf olduğunu fark etmek içini acıtıyordu. Bu durum onu çıkmaza sürüklüyor, köşeye sıkıştığını hissettikçe de hırçınlaşıyordu.

“Sen kendini mükemmel mi sanıyorsun? Tek başına sana en çok yakışan ceketi bulabileceğini, tatilini organize edebileceğini mi düşünüyorsun? Bankaların müşteri hizmetleri ile görüşmeleri dahi ben yapıyorum! Ben olmasam ayakkabılarını bile bağlayamazsın sen!”

“Yani tamamen senin kontrolündeyim, öyle mi?”

“Öyle!”

“İyi! Itır gibi aptalların kontrolünde olmaktan daha iyi! Hayatımda onun kadar boş birini tanımadım.” Düpedüz Betül’ün canını acıtmak için böyle konuşuyordu. Başarıyordu da. Tüm bu kavganın sebebinin basit bir yolculuk gerginliği olmadığı ortadaydı. Aralarında bir çatlak oluşmuştu ve önlem alınmazsa genişleyip derinleşmesi kaçınılmazdı. Tüm bunlar olurken nasıl da farkına varamamıştı Betül? Sustu.

Kahire seyahati fikrini açtığından bu yana olan biteni aklından geçirmeye başladı. O gün şirkette arkadaşları konuşurken işitmişti piramitlerin ne kadar görkemli, görülmeye değer yapılar olduğunu. Itır’dı anlatan ve balayından yeni dönmüştü – her nedense balayı tatili için Kahire’yi seçmişlerdi.“Öyle büyükler ki, insan o dönemde nasıl bir teknoloji ile yapıldığını merak ediyor” demişti gözlerini kocaman açarak. Havalı sürtük… O akşam konuyu Ferit’e açtığında en ufak bir menfi durum söz konusu olmamıştı. Ferit yıllık iznini Kahire’de geçirmeyi kabul etmiş, üzerine düşeni yapmakta da gecikmemişti. Ancak günlük rutinlerine dönmeleri hızlı olmuş, seyahat konusu aralarında ikinci bir kez açılmamıştı. Ta ki geçen hafta Betül için düzenledikleri doğum günü partisine kadar… Partiyi Ferit organize etmiş, Betül’ün iş yerindeki tüm arkadaşlarını çağırmıştı. Betül o akşam ikisini gören herkesin, ne kadar mükemmel bir çift olduklarını düşündüklerinden emindi. Ferit soğukkanlı ve her şeye hâkim tavrı ile davetlilerle teker teker ilgilenmiş, karısının yanında olması gerektiği zamanlarda onun yanında olmuş, yalnız kalması gerektiğini hissettiği anlarda onu arkadaşları ile baş başa bırakmayı da bilmişti.Bir yandan Betül ve arkadaşlarının memnuniyetlerini garanti alırken diğer yandan organizasyonun sorunsuz ilerlemesini sağlıyordu. Servis elemanlarına yalnızca kendisi ile iletişim kurmalarını söylemişti. İçki servisinin başlangıcı, pastanın geliş saati, müzik… Her şey Ferit’in kontrolündeydi ve davetlilerin tamamı kendilerini bu akışa bırakmışlardı. İşte o güzel gecede Betül Kahire seyahatinden ikinci kez bahsetmişti.

Itır ve birkaç arkadaşı daha oradaydı. Betül Ferit’in koluna girmiş, parmak uçları ile Ferit’in ceketini okşuyor, bu sırada parmağında parıldayan pırlanta yüzüğe bakıyordu. Arkadaşları arasında konuşulanları dinlemiyor, Ferit ile birlikte olduğu için ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden Itır’ın konuyu döndürüp dolaştırıp piramitlere nasıl getirdiğini duymamıştı. Ancak yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirerek sohbete dâhil oldu.

“Önümüzdeki hafta gidiyoruz Kahire’ye. Doğrusu biz de hep gitmek istemiştik.”

Ardından bir an, sadece bir an, Ferit ile göz göze geldiler ve gözlerini birbirlerinden kaçırdılar.

“Santiago’nun dizlerinin üzerine çöküp gözyaşlarına boğulduğu noktada durmak gerçekten heyecan verici olmalı” dedi Ferit, Paulo Coelho’nun Simyacı romanına gönderme yaparak. Ve Itır’ın kocaman gözlerindeki boşluğu gördüğünde gülümsedi.

“Evet, elbette öyleydi” diye kekeledi Itır. Ardından kaldıkları otelin ne kadar lüks olduğundan bahsetmeye koyuldu.

Ferit karısının kulağına eğilerek “Hayatımda bundan daha boş bir insan tanımadım” dedi ve yanlarından ayrıldı.

Uçaktaki yerlerini almışlardı. Yol boyunca ve havaalanındaki işlemler sırasında mecbur kalmadıkça ikisi de konuşmamıştı. İkisinin de beyinleri trafiğin çok hızlı aktığı otoyollar gibiydi. Düşünceler hızla gelip geçiyor, zaman zaman birbirine çarpma tehlikesi ile onları ürkütüyor ve hiçbir düşüncenin sesi sahibi tarafından duyulmuyordu. Bu noktaya nasıl gelmişler, birbirlerine bu kadar kırıcı cümleler sarf etmeye nasıl başlayabilmişlerdi? Evlilikleri çatırdıyor muydu yoksa bunlar her evlilikte yaşanan sıradan kavgalar mıydı? Birbirlerini yeterince tanımadan mı evlenmişlerdi yoksa? Söyledikleri kırıcı sözler geri alınabilir miydi? Birbirlerinin gönlünü kazanabilirler miydi yeniden?

“Arkadaşlarımı sevmediğinin farkındayım” dedi Betül. Cılız çıkmıştı sesi. Son bir çırpınış gibi, boğulmadan önce sarılacağı son dala tutunur gibi… Konunun arkadaşları ile ilgisi olmadığını bal gibi biliyordu.

Ferit ise bu kadar hiddetin gerekli olmadığını biliyordu. Bu yüzden Betül’e cevap vermedi. Sessiz kalmalıydı artık. Ne diye o kadar bağırmıştı ki? Gür sesi ile gizlemeye çalıştığı bir başarısızlığı mı vardı? Tüm o kırıcı sözleri söylemesinin, en başından beri karısına karşı dürüst davranamamasının sebebini bulamıyordu. Mükemmel değillerdi. Her ikisinin de bunu biliyor olması gerekirdi. Ne Ferit Betül’ün tam olarak istediği gibi bir koca, ne de Betül tüm arkadaşlarının imrenerek baktığı bir kadın olabilecekti. Hal böyle iken mükemmel bir çift olmaları da mümkün değildi. Bu basit gerçek nereye gizlenmiş de görünmez oluvermişti? Mükemmel olabileceklerine hangi ara inanmışlardı ve bu inanç nasıl ikisini de hem kendilerine hem birbirlerine karşı körleştirmişti?

Uçağın havalanmasından kısa süre sonraydı; her ikisi de ne yapacağını bilemez halde yardım çığlığı atan yaşlı kadına döndüler. Birkaç sıra önlerinde oturuyordu. Yerinden kalkmış, yanında sol kolunu tutmakta olan kocasına yardım etmeye çalışıyordu. Adam bir yandan kolunu tutarken diğer yandan nefes almaya çalışıyor, titreyerek karısının ayaklarının dibine düşüyordu. Kadın hıçkırıkların arasında;

“Kalp!” diyebildi. “Kocam kalp krizi geçiriyor!”

O bunları söylerken Ferit kadının yanına gitmişti bile. Önce çevredekileri uzaklaştırdı;

“Ben doktorum!”

Ardından adamı uygun pozisyona getirdi, göğsünü açtı, ayaklarını kaldırdı. Kulağını yaşlı adamın ağzına uzattığında hayat belirtisini alamadı.

“Nefes almıyor” dedi. Bunu duyan yaşlı kadın küçük bir çığlık kopardı. Ferit yumruğunu yerde yatan adamın iman tahtasına indirdi. Ve bir… ve iki… ve üç… İşe yaramayınca bunu tekrarladı.

Ferit üçüncü denemede yaşlı adamı hayata döndürmeyi başardı. Yaşlı kadın Ferit’in boynuna sarılmış, diğer yolcular onu alkışlarken Betül olanları izliyordu. Ve birden, ona neden âşık olduğunu hatırladı. Ferit günün kahramanı olmayı çok iyi becerebilen bir adamdı. Bugün olduğu gibi, doğum gününde olduğu gibi… Ona nerede ihtiyaç duyuluyorsa Ferit oradaydı. Ve Betül’ün bu seyahatte Ferit’e ihtiyacı vardı. Ve bundan sonraki tüm seyahatlerde…

Betül’ün şirketteki masası, cam seperatörlerle çevrili aydınlık bir masa idi. Kahire dönüşü ilk iş gününde sabahın erken saatlerinde masasındaki yerini almıştı. Şirketin diğer çalışanları yerlerine geçtikten kısa süre sonra Betül’ün masası çevresinde toplanmaya başladılar. Hoşbeşi kısa kesip beklenti dolu gözlerle Betül’e bakmaya başlamışlardı.

“Kahire nasıldı?”

“Gece hayatı dedikleri gibi hareketli mi?”

“Piramitleri gördünüz mü?”

“Anlatılan gizemli hikâyeler doğru mu?”

“Anlatsana!”

Havada uçuşan soruların arasında kalan Betül, arkadaşlarına yüzündeki kocaman gülümseme ile karşılık veriyordu. Herkesin sorularını bitirip tüm ilginin üzerinde olduğundan emin olduktan sonra cevabın etkisini artırmak ister gibi arkadaşlarının yüzüne tek tek baktı.

“Otel çok güzeldi” dedi yavaşça. Çevresindekilerin ilgisini çektiğini fark edince gülümsemesini hiç bozmadan devam etti. “Ama şehri ya da piramitleri size anlatamam. Çünkü onları görmedik… Vaktimiz olmadı.” Koket bir gülümseme yayıldı yüzüne.

Arkadaşları şaşırmıştı.

“Vaktimiz olmadı derken…”

Şaşkınlıklarını attıktan sonra hep birlikte kahkahalarla güldüler. Betül uzun zamandır ilk kez bu kadar içten bir kahkaha atıyordu.