Öykü

Tanrı Tohumu

Ozzzi yüksek dallarını silkeledi, sabah çiğleri Lonteea’yla oturdukları yekpare kayadan oyulmuş masanın üzerini kapladı. Neşeyle gündüze can veren yıldız çifti Luka ve onun cücesi Fud’un ışıkları çiğlerin içinden kırılıp, girişimler yaparak Lonteea’nın gençliğinin üzerine düştü. Lonteea’nın esmer kabuklarında harelenerek yayılan ışınlar, bakanı çekiciliğin derin kuyusuna başdöndürücü bir hızla ittiriveriyordu. İçi titreyen Ozzzi, dümdüz gövdesi, alımlı ve kıvrak şekilde uzanan üst dallarıyla gençliğinin zirvesindeki Lonteea’ya, tapınmak, ayaklarına kapanmak, her sözünü tanrı sözü sayıp, onu sert sürgünleriyle sarmalamamak için kendini zor tutuyordu. Onun uğruna yanıp kül olabilirdi, küllerinin her zerresini Ludumdi yarına “Aşk! İşte ta kendisi, aşkın yanan haresi,” diye dağıtabilirdi. Bunun yerine sakince Lonteea’sına baktı. Her içlendiğinde kıvrımına bir kıvrım daha eklenen kör dalını yukarı kaldırıp rüzgâra tuttu,hiç yaprak vermeyen dalı içinde bir yerlerde sessizce hışırdadı, sanki içinden bir rüzgâr geçti.

Lonteea sesini gürleştirmeye çalıştı, dinlensin istiyordu “Lütfen bugün inan komisyonu önünde hesap verirken yaratıcının varlığını kabul et, ne olursun, yalvarıyorum sana.”ince dallarından birini; Ozzzi’nin masanın üzerinde duran, bir ucu yanık karası olmuş kavrama dalına doğru sürdü, taze sürgün kavruk dala ulaşamadan dal masadan çekildi.

Ozzzi kıvrık köklerini toparlayıp dikeldi, ısmarladıkları kök suyundan bir damla dahi çekmemişti. Uzaklarda, karların ve dev oval bulutların arasında parıldayan on yüzlü piramide bakışlarını uzattı. Taze sürgün gibi uzayan bakışları onun metalik, yer yer yıpranıp kırıma uğramış pürüzlü yüzeyleri boyunca sarındı, onu bir bütün olarak aklının içinde hissetmeye çalıştı.

Piramidin üzerine oturduğu Kunt dağına değin ulaşan Ludum Diyarı’nda gezen ağaçlar, çalılar ve otsular asla tanrı tohumunun içinden çıktığı piramide yaklaşmazdı. Belki serseri uçan çiçek türleri, o da belki giderlerdi, keskin sarhoşluk gibiydiler, piramide değer ve küle dönüşürlerdi. En azından efsane böyleydi. Yerine sabit ya da sonradan kökleşip çakılmış yaşlılar bilinçlerini yitirip kuruyana yahut tohuma durup yeşil ruhlarını tanrı piramidine döndürene kadar; ilk tohumun toprağa düştüğü günün şarkılarını, baş döndüren ilahilerini tekrar edip durulardı. Bilinçleri inanlarının zehriyle ölür, sayıklayan kör bir ruh olarak kalırlardı. Ölene yada yeni tohumlarını salana dek sesleri kesilmezdi.

Ozzzi Lonteea’ya döndü, “Ne yani, bu saçmalığa inanmamı mı bekliyorsun? Bilim bize kalın budaklarının arasından gerçekleri söylüyor; ilk tohum diye bir şey olamaz ve dahi o tohumun çıktığı piramitte mitten ibaret. Gezegenimizde binlerce çok yüzeyli düzgün yapı var, bunlar doğal kristalize kaya formasyonları sadece. Kristal büyütmeye doyamayan gezegenimizin yetim jeomorfları. İlk tohum,ne şu en yüksek dağın tepesindeki on yüzlü piramitten ne de herhangi başka çok yüzlü dev bir kristalden falan çıkmadı. Yaşamın kökeni bence bambaşka.Cevabı ise araştırma azminin kalın perdesi altında yatıyor.O cevabı uyandırmak, körü körüne inananlarına kurban olanların arasına salmak komisyona vereceğim en iyi cevap olacaktır.”

Sinirlenen Ozzzi, Lonteea’nın kalbini kırmamak için aklından başka bir şeyler geçirmeye çalıştı. Tepe yaprakları hâlâ sinirinin etkisiyle titreşiyordu. “Hah,” dedi kendi kendine, “acaba Osman şimdi ne yapıyordur,” diye düşündü. Yeni yazmaya başladığı kurgu bilim hikayesi, onu kızgınlığın kor demirleri üzerinden alıp, dingin yaratı topraklarına köklettirebilirdi.

Osman başını kaşıyarak masadan kalktı, işte yine tıkanmıştı. Kör olasıca yürüyen,konuşan nebatat gezegeni hikayesi yine su koyuvermiş, yine kayış gevşetmişti. Olmuyordu işte, bir türlü kendini hikâyedeki bitkilerin yerine koyamıyordu. Diyalogları yanpiri, betimi kör, en önemlisi kurgu buluşu tam bir klişeydi. Hani Osman klişeleri keskin kalemiyle kesip atan yazar olacaktı?Hani her bir hikayesi insanı başka bir dünyanın eşiğinden atlatacaktı? Olsa olsa okuyanı sıkıntıdan ikiye yaracak şeyler karalamaktan içi bayılmıştı. Masada yarı baygın yatan, yarısı yazılmış kâğıda göz ucuyla baktı “…dingin yaratı topraklarına köklettirebilirdi.”

Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı. “Köklettirebilmek” nedir abi? Sigara tabakasından ince sarılmış bir dal seçip aldı ve yaktı. Yavaşça pencerenin önüne geçti, omzunu eski ahşap cam pervazına dayayıp cigarasının dumanını cama üfledi. Ta yukarıda ve çok uzakta gökte asılı gibi duran ama aslında dünyanın yörüngesinde dolanan çift kafalı piramide baktı. İki dörtgen tabanlı piramidin tabanlarından birleştirilerek oluşturulmuş düzgün sekiz yüzlü bir şekle sahip dev nesne yörüngeye oturalı on yıl olmuştu. İlk başta bir heyecan bir tufan koptu ki aman Allah’ım. Lakin sonunda hiçbir şekilde iletişim kurulamayıp -hatta füzeyle vurulduğu halde-, kanıksanmış nesne Osman’a ilhamı vermişti.Fakat gerisini sıkıca avucunun içinde saklıyordu. Yürüyen ve yürümeyen ağaçlar, çalılar ve otsu bitkiler diyarının çok konuşan nebatatı onu zorluyordu, bir türlü ne yöne ilerleyeceğini çıkarmadığı kör bir tünelde gibi hissediyordu.

Cigarası bitince tekrar kağıdının başına geçti, aklına komik bir enstantane gelmişti. “Ozzzi birden Lonteea’ya döndü köklerinin üzerinde olabildiğince hızla ilerleyerek onu sardı, budaklarından öz suyu akıyordu, sözleri estikçe havada yankılandı, “Komisyonu boş ver, her şeyi boş ver. Benimle Luna diyarına hemen şimdi göçmeye ne dersin? Orası yarı karanlık ama zihinleri tamamen açık, kimse peşimizden gelmeye kalkmaz. Düşünsene baharın çıplak kraliçesi hep bizimle olacak!” dedi ve onu iyice sardı.

“…çıplak kraliçesi hep bizimle olacak…” bu buraya pek uymamıştı. Daha alımlı bir hale getirebilirdi. O sırada Lanteea’nın ince bir dalı Osman’ın alnına değdi, sanki bir şimşek çakmış gibi bakışlarını ona çevirdi. Kaçamazdı, tam şimdi bir karar vermeliydi. Fakat susup yapraklarını rüzgârın saçları arasına bıraktı, huşuyla hışırdayan yapraklarının arasından ince bir cigara dumanı yükseliyordu…

Faruk Korkmaz

Sıradan hayatıma dair anlatacak çok bir şey yok, fakat kafamın içinde nefes alan, yüreği fırtınalarla çarpılan hayali evrene dair çok şey var. İşte bende okuyan, yazan, merak eden, en önemlisi hayal kuran bir fani olarak aranızda yaşayıp gidiyorum.

Tanrı Tohumu” için 4 Yorum Var

  1. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Selam @Foton;

    Piramit temasının size sıkıcı geldiğini söylemiştiniz önceki seçkide. Tema size sıkıcı gelebilir ama yazdığınız öykü hiç de sıkıcı gelmedi bana. Postmodern bir öykü olmuş. Konu da ilginç. Elinize sağlık, ben beğendim.

    Eklemek istediğim bir husus var yalnızca: Cümleleriniz teknik olarak kusurlu olmasa da bazılarının anlaşılması zor gibi geldi bana. Belki biraz daha sade olabilirdi bazı cümleler.

    Görüşmek üzere, iyi bakın kendinize…

  2. Merhaba @Foton

    Katmanlı, iç içe geçmiş öyküleri çok seviyorum. Bana nedense mühendislik harikası gibi geliyorlar. Zeka ürünü. Buna Murat Gülsoy’un öykülerinde rastlamıştım ve çok beğenmiştim.
    Senin öykünde sanki bu katmanlara göz kırpmış ama kırptığı gözü tekrar açana kadar öykün bitmiş. Uzatabilir miydin? Bence uzatabilirdin. Tercih eder miydin? Belki hayır.

    Geçiş paragrafındaki cümlenle ilgili algı sorunu yaşadım:

    Sinirlenen Ozzzi, Lonteea’nın kalbini kırmamak için aklından başka bir şeyler geçirmeye çalıştı. Tepe yaprakları hâlâ sinirinin etkisiyle titreşiyordu. “Hah,” dedi kendi kendine, “acaba Osman şimdi ne yapıyordur,” diye düşündü. Yeni yazmaya başladığı kurgu bilim hikayesi, onu kızgınlığın kor demirleri üzerinden alıp, dingin yaratı topraklarına köklettirebilirdi.

    Bir de burada “hah” dedi, sonra “acaba osman” diye düşündü fazla gelmemiş mi? Dedi, düşündü…Bunu birleştirseydin daha iyi durabilirdi.

    Osman`la öz eleştiriye başladığın kısım ise gayet keyifliydi.

    “Konuşan nebatat gezegeni hikayesi” :slight_smile:

    Eline sağlık

  3. Foton dedi ki: dedi ki:

    Yorumunuz için teşekkürler @ebuka. Sıkıcılığı biraz @Muge_Kocak, biraz da @ebuka tarzı aşayım dedim :grinning:. Açıkçası yeni tarzlar denemeyi seviyorum, aslında roman ya da novella yazarken hiç gözünün yaşına bakmayıp peş peşe on paragrafta on ayrı stil denediğim bile oluyor, ihtimal yalnız benim okuma fırsatım olacak metinlerde. Hikayelerde son yıllarda bilimkurguya yüklenmem sebebiyle bir tür tarz tutulması yaşıyordum ama sağ olsun seçki sayesinde hikaye metinlerimi tekrar renklendirme kararı aldım. Son olarak, cümle guruplarının anlaşılırlığı sorunu bir tür sentaks bunalımı yaşadığım için ortaya çıkıyor. Yani yüklem, özne, zarf gibi öğeleri dağıtırken üzerine fazla düşüyorum diye böyle oluyor. Belki doğal akışa bırakıp öyle servis etmeli metinleri. Lakin haklısınız üzerinde durmam gerekli. Tekrar teşekkürler, sağlıcakla kalın.

  4. Foton dedi ki: dedi ki:

    Yorumlarınız için teşekkürler @Muge_Kocak. Efendim elbette hikaye devam edecekti. Ozzzi ve Osman’ın anlatımları giderek iç içe geçecek, hatta bir noktada karşılıklı konuşmaya başlayacaklardı. Finalde ise Ozzzi ve Osman yer değişecekler, Ozzzi’yi gülhane parkında polis kovalarken bırakacak, Osman’ın Kunt dağına doğru Lonteea’yla beraber yola çıkmasına tanıklık edecektik. Finalin parlak cümlesini tabiki Ozzzi patlatacaktı. Lakin bu yazma planlarım, kırk yaşında parlak bir öğrenci olma gayretimin altında kaldı. Sınava hazırlanmak için öyküyü kesip yollayıverdim :slight_smile:. Sorun yaşadığınız geçiş cümlesi bence de olmamış, köklettirme oyunu hariç, olmamış, bu kadar net. Mühür konusu için güzel bir fikir var aklımda, daha iyisini onda ortaya koymaya çalışacağım. Tekrar teşekkür ederim, sağlıcakla kalın.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!