Öykü

*C 19 m11*

Gün ışıdığında hurda arabalardan ve çöp konteynırlarından acemice çatılmış barikatın ardında özenle park edilmiş Mersedes U5000 Unimog kamyonu fark edince gözlerim parladı. Kadıköy itfaiyesine ait kamyon, yerden dört metre yüksekliği ve kaslı duruşuyla hemen ilgiyi üzerine çekiyordu. Arkasında bulunan arazöz aksamı sökülerek kapalı bir kasa oturtulmuştu. Kamyonun anahtarını demin hakladığım acemi nöbetçilerden birinin cebinde buldum. Herifin pantolonunun yan cebine daldırdığım elim anahtarı bulmadan evvel soğuk ve uzun bir şey buldu. İrkilerek geri sıçradım, kafamda yılan sözcüğü yanıp söndü, sonra da, “ne yılanı bunca betonun arasında?” diye düşündüm. Ve gerçeğe uyandım, herifin babafingosu ölüyken bile bir metre uzunluğundaydı, kalktığında demek… Yaşarken kesinlikle tanımak isteyeceğim biriydi. Şansıma tüküreyim. Gerçi o kadar da kötü durumda sayılmazdım, tüm memleket virüs önünde diz çökmüşken ben hâlâ sağ salim ayakta geziyordum. Hem de virüsünden ölümcüllüğünden ârî şekilde.

Unimogun gaz pedalına yüklendim, sünger bob kare pantolon gibi zıplaya zıplaya engellerin üzenden geçiyor, bağıra bağıra şarkı söylüyordum. Canan Atay’ın “Yaz Gecesi” [i]şarkısının “hafif hafif rüzgâr eser saçımı okşar” mısraında gözlerimde yaşlar tomurcuklandı. Belki de bir insan olmaya en çok bu anda yaklaşmıştım.

Peki neden sünger bob kare pantolon[ii]? Ondan evvel pokemon ve kurbağa kermit aklıma gelmişti? Tüm bu saçma referanslar verimsiz bir çöl olduğuna karara verdiğim rahmimin bir zamanlar zavallı bir tohuma ev sahipliği yaptığına mı delaletti? Ya da değildi, hayır olamaz ben ve çocuk, çocuk ve hiçlik ve bir şiir, bir şarkı, kablel vuku… Hayır, bu çizgi anılar başka bir referansın kulağındaki kirlerden ibaret olmalı.

Mersedesin viteslerini öyle hızlı değiştiriyorum ki şanzıman ebabil kuşu gibi ötüyor. Serin bir kış lodosu gibi sokakları inleterek, gölgeleri korkutarak ilerliyorum. Karargahımın yerini yollardan geçtikçe hatırlar gibiyim, yoluma çıkan barikatları dağıtma riskine girmeden başka yollara, dar yokuşlara dalarak kafamda beliren kanaviçe[iii] çözünürlüğüne sahip yol haritasını doğrultmaya çalışıyorum.

Karargahımın yerini Çamlıca tepelerine doğru serseri bir kıvrılışla tırmanırken hatırlayıverdim. Büyük Çamlıca Camisine karargâh kurmuştum. Küçük Çamlıca da ki dev televizyon vericisi haberleşme ve gözlem istasyonumdu. Çamlıca tepeleri bizim taburun genel yerleşim alanında kalıyordu.

Kamyonumun yerden iki buçuk metre yüksekteki şoför kabininden yolların tadını çıkara çıkara, önüme geleni eze eze karargâha yaklaştım. Ancak Ferah caddesine kurulmuş barikattan sorgusuz sualsiz yaylım ateşi açılınca direksiyonu öyle bir kırdım ki kamyonun sağ tarafı havaya kalktı, soldaki iki teker üzerinde on metre gittikten sonra kendimi sağa doğru atınca kamyon dört teker üzerine düştü. Bu tekniğe ağırlık kaydırma tekniği deniyor, herkesin bildiği gibi en çok yamaç paraşütü pilotları bu tekniği kullanır, bende eski bir pilot olarak… Oh yea, demek pilotluğun ipinden de tutmuşluğum varmış, lazım olunca aklıma daha neler gelecek kim bilir. Yayla sokağına, oradan da Narin sokağına direksiyonu kırdım.

Nafile, tüm ara sokaklar da tutulmuş. Üstün komuta yeteneklerim tüm caddeleri sümüksü bir mukoza kararlılığıyla tıkatmıştı. Kendimi zorun buzlu elleriyle değil, samimiyetin sıcak eliyle askerlerime takdim etmeliydim. Öyle de yaptım.

Kamyonun korkutucu heybetini kör bir sokağa park edip en yakın barikata doğru yürüdüm. Elime beyaz bir paçavra almış onu sallayarak barikata yaklaşıyordum, günün ışımasıyla beraber belirsiz figürümün verdiği vesvese de ortadan kalkmıştı. Gerçi bugünlerde hangi barikata dört metre boyunda bir kamyonla yaklaşsanız kurşunlanırdınız. Acaba yanlışı doğruyu askerlerime bir güzel belletmiş miydim? Tecrübe etmek üzereydim.

Elimde tuttuğum, yerde yatan bir cesetten söküp almış olduğum kan karası lekeli atleti bir kenara atıp iki elimi havaya kaldırdım. Onların komutanı olduğumdan haberleri yoktu. Bunun normal olduğunu, sürekli fire veren birliklerin gerek komuta gerek personel olarak sürekli yenilendiğini, o bölükten bu bölüğe aktarıldığını söyledim. Eğer şimdiki komutanlarının yanına beni götürürlerse durumun anlaşılacağını da ekledim. Safça kabul ettiler. Ben olsam, bunlar benim tedrisatımdan geçmiş askerler olsa, gölgelerine bile güvenmez, gölgeyi toprağa düşüren ışığına kadar didiklerlerdi.

Komutan dedikleri adam beni hemen kabullendi, ben onu pek hatırlayamadım, o beni duymuş sadece, e elimde oldukça inandırıcı kimlik de olduğuna göre. Başka itirazı olan? Ben hastane görevine çıktıktan hemen sonra tabura katılmış, en yüksek rütbeli o olduğu içinde vekilimmiş elbette.

Ona parça parça anlatılanları kafasında birleştirip bana anlattı. Beni öldü olarak kabul etmişler, alnı mühürlenen denek olmayı kendim istemişim.

Hastanenin bulunduğu semti kontrol altına alırken epey asker zayiatı verilmiş. Mühürlü deney gurubunda iki yüz elli kişi varmış. Hastane tam karantina bölgesi ilan edildiği için deneyin akıbeti hakkında net bilgi alınamamış. Çevre koruma nöbetçilerine bulaş olunca zırhlı araçlarla daha geniş koruma kuşağı oluşturmuşlar, hepsi o kadar. Yüz ağartacak haberi getirdiğimi düşünüyormuş. İşte buna içilirdi dostum, içtik de. Yirmi yıllık saf kan malt viskinin içindeki efsunlu yaratık, beynimin çok ama çok derin vadilerine dalıp, kayıp hatıratımı hızla anlağımın önüne yığıverdi.

“Efendim İstanbul garnizonunda bütünlüğünü koruyabilen yegâne tabur biz olduğumuz için…” yıpranmış ve kırılmış pis tırnaklı elimle vekilin dudaklarına dokundum, ses çıkarmadan sus dedim, dudaklarımı okuyabilmişti, göründüğünden daha az eblehti.

Kafamın içindeki toz bulutu iyice havaya kalktığı için, onu yatıştıracak birine acilen ihtiyacım vardı. Taburun en eski personelini derhal karşıma getirmelerini emrettim. Taburun teşkilinde görevlendirilmiş, ofis işlerine bakan bir uzman çavuşu bulup getirdiler.

Caminin içi bölmelere ayrılmıştı, ek hizmet birimleri çeşitli hizmet binalarına ve otoparka yerleşmişti. Burası oldukça merkezi, oldukça havadar bir yerdi. Açık havayı çok sevdiğimi, içimin içime sığmamaklığını hatırlayıverdim. Sanırım başka alternatiflere nazaran burayı seçmemin açıklığa olan düşkünlüğüme ve hâlâ maneviyatını ayakta tutabilen askerlerimin çoğunluğu için bir moral tutunma noktası olarak düşünmemin payı büyüktü. Biraz düşündüm ve tanrıyı umursamadığıma kanaat getirdim. Zaten umursasam o küçük kızın sahip olduğu türden bir ailenin sancta mater[iv]’i olurdum. Buralarda hiç işim olmazdı.

* * *

Geçmişin dökümünü neredeyse güneş sisteminin oluşumundan başlatacaktım, öyle hatırasız hissediyordum kendimi. Lakin şu an başka aciliyetlerim vardı. Virüs bokunun çıkışından başlamasını istedim. Kara, kavruk suratı gölgeler içindeydi, ince dudakları yüzünde bir yara gibi duruyordu, zayıfça yüzünü kaplayan üç beş kıl öbeğinden ibaret sakalı kesilmemişti, içe çökmüş gözleri güven vermiyordu. Ona baktıkça, ölüm insan kılığına girmek isteseydi herhalde bu çocuğu seçerdi diye düşündüm.

Caminin üst tarafındaki korulukta güneşin ulu ağaç gölgelerini dantela gibi işleyerek serdiği toprak patikada yürürken, Yakup yumuşak sesiyle anlatmaya başladı. Kuş sesleri ve rüzgârın hafifçe yanaklarımızı okşamasından başka bir şeyi umursamıyordum. İstanbul’un buradan görülebilen tüm semtlerinden dumanlar yükseliyordu. Ara sıra otomatik ya da yarı otomatik silah sesleri duyuluyordu. Şehir düşük yoğunluklu bir iç savaşın içinde gibiydi, savaşın taraflarının virüsle çatışmadığı belliydi, sonu gelmez açgözlülüklerini susturmak için silahlarını bağırtıyorlardı.

Her şeyin Çin’de başladığını söyledi, en azından önce öyle düşünülmüş. Virüsün tüm dünyayı sarması, ülkelerin birbirlerini suçlamaları sonra bir bir virüse esir düşmeleri. Altı ayın ardından tam virüsü yendiklerini düşünürken “Mutajen[v] 11” yüzünden virüs yüzde doksan beş ölüm oranıyla geri dönmüş, üstelik kılıfını ve RNA yükünü hafiflettiği için hem bulaş katsayısını dörde katlamış hem de mevcut tedaviler işe yaramaz hale gelmiş.

Bu ultra hafif ve dinamik form günlerce havada yüzebiliyor, yapıştığı yüzeylerden çok zor elimine edilebiliyormuş. Asıl olaylar ondan sonra gelişmiş zaten. Aylardır duran dünya ekonomisi ve üretim zinciri bu dehşetli atakla beraber tamamen çökmüş. Devletler bütünlüklerini koruyamaz hale gelmiş. Ancak bazı şehirlerde ya da merkezi hükûmet kalıntılarının bir arada tutabildiği küçük coğrafi parçalarda idari erk sınırlı şekilde varmış. Buralarda yaşayan insanların hâlâ kendilerini birilerinin kurtaracağına yahut sadece kurtarılma ümide sarıldıklarını söyledi.

Covid 19 virüsü hakkında birçok teorisini, daha doğrusu inandığı komplo teorilerini sıralamaya başlamışken sordum: “Sahi m11 neydi?” Duraksamadan cevapladı. Virüsün dünyaya yayılırken bilim insanları birkaç ana mutasyon dallanmasını tespit etmişlerdi. Onuncudan sonraki mutasyonu tespit etmek çok uzun vakit almıştı. Çünkü virüs o kadar hızlı ve öldürücü olmuştu ki evlerinde oturanlar bile eğer filtre edilmemiş hava solurlarsa hastalığı kapabiliyorlardı ve büyük ihtimalle hane halkı tamamen ölüyordu. Ayrıca virüs tüm yaş gurupları için ölümcül hale gelmişti. Virüs üzerine çalışacak bilim insanları yaprak gibi dökülüyorlardı, laboratuvarlar ölüm kapanlarına dönüşmüştü.

Demek bir ve bir ölümü getirdi? Ee biz neden açık havadayız o zaman? Yakup ilk kez gülümsedi, güneşin pozisyonundan dolayı yarısı yanık gibi duran suratındaki kıl öbekleri çok itici geldi o ân, “Virüsün mutajeni insan yapımıydı da ondan. Yaktı yıktı ama kendisi de mutasyona olağanüstü yatkındı. Islak ve kocaman elleriyle tüm dünyayı saran ölüm tsunamisi onu içten kemiren değişime dayanamadı ve ehlileşerek sönümlendi. Çoğunlukla hâlâ ölümcül mutant varyantları var ama kök mutajen 11 epeydir rapor edilmiyor. Hem zaten komutanım siz demiştiniz ki ‘Eğer bu hastaneden yürüyerek çıkmazsam iki kilometre çapında her şeyi yakın’. Gerek kalmadı, beklenmedik şekilde aramızdasınız. Bu kaçıncı ölümünüzdü acaba?”.

* * *

Havan mermisi vızıldayarak avlu girişinin sağındaki sipere isabet etti. Sol taraftaki siperde ben vardım, oradaki bağırtılar kesilmeden hemen önümüze, soldaki minarenin ilk şerefesine -ki orada en iyi keskin nişancımla, iki milancı[vi] vardı- isabet etti. Havaya fırlayan beton parçaları daha yere inmeden topçu radarının gösterdiği yere omuzdan atılan füzelerle saldırdık, benimle olan müfreze yan taraftaki dar giriş kapısına yoğunlaşan hücuma tüm ateş gücüyle karşı koyuyordu. Elimdeki silahların şarjörleri tükenince, elime geçen tamburlu bomba atarla hücum edenlere göz açtırmadım, sonra onun da mühimmatı bitti.

Gecenin içinde parlayarak ve ıslıklar çalarak ilerleyen kurşun yağmuru altında sürünerek ilerledim, dikkatlerin toplandığı yan kapıdan ziyade üst tarafın zayıf savunması canımı sıkıyordu. O tarafa yarı sürünerek yarı çömelir şekilde koşarak varmak üzereydim ki yoğun bir füze atışı başladı. Benden uzaktaki, zayıfça berkitilmiş beton siperdekiler yoğun delici füze ateşiyle hemen imha oldular, kendimi yere atıp telsizden bu yana gelebilecek tüm paletli zırhlı unsurların gelmesini emrettim. Yüksek siperlere savunma atışlarını bu tarafa yoğunlaştırmalarını söyledim.

Bir yandan koşuyor, bir yandan tüfeğime takılı gece görüş dürbününde gözüken her yeşil parıltıyı indiriyordum. Piyadelerim desteğe gelemeden düşman beni fark etti, yanlarında ufak bir zırhlı vardı, onun silah kulesi benim olduğum yöne döndü ve nokta atışına başladı, kendimi arkasına attığım toprak tepecik yakında dağılacak, beni hedef haline getirecekti. Bir anda parlak, uzayan iki ışık huzmesini fark ettim. Caminin üst katından manpadlerle destek atışları yapılmaya başlanmıştı. Bize saldıranların asıl sıkleti korulukta bulunuyor olmalıydı ki, hemen havan ve hafif füze atışları başladı. Sürünerek üst tarafı berhava olmuş minik tepeyi aştım, yanan bir zırhlının ardına sığınıp baktığımda siper ala ala ilerleyen bir sürü düşman unsuru fark ettim. Hemen hedef alarak ateşe başladım, telsizden tüm gücü bu tarafa yönlendirmeleri emri verdim. Artık öndeki şaşırtmacanın bittiğini varsayıyordum. Gün, denizin içinden ağararak başını kaldırırken biz de düşmanı bertaraf etmiş bulunuyorduk.

Tüm bu bertaraf etmeler, unsurlar. İçimde konuşan adam kim? Babam mı? Hayır o değil, bunları bilen biriyim, bilmek istediği şeyleri isteyerek öğrenen.

Karşıma esir alınan yegâne düşman askerini çıkarttılar. Oldukça alımlı, orta yaşlarda bir kadındı. Yanına yaklaştım, içimi titretecek özgün bir vücut kokusuna sahipti. Ona sahip olmak istedim, hemen şimdi, tam burada, bizi seyreden tüm o alıcı gözlerin nazarları altında. Yo hayır, hayır. Kadınlara ve erkeklere nasıl aynı anda ve aynı kuvvette çekim hissedebiliyordum. Onları istiyordum, kendim için, kendim içre.

Yüzüme tükürdü. Ohh öyle bir zevk aldım ki, peşinden kan kokusu da almak istedim. Güzel suratına sertçe kafa attım, sırt üstü yere yuvarlandı, odadaki askerler onu yerden kaldırmaya yeltendilerse de buna izin vermedim. Onu yerden kaldırırken kanının kokusunu içime çektim, hatta dudaklarımı yanlışlıkla olmuş gibi yüzündeki kana değdirip yalandım. Kaşı ve burnu açılmış, yüzü tatlı bir kızıla boyanmıştı.

Eski vekilim arkamdaki masada oturuyordu, gülerek “Komutanım, asıl Nermin Alpagur’un kendisi olduğunu iddia ediyor.” kendimi zorlayarak sırıttım “Helov klonum. Demek sabaha kadar kendimle çatışmışım. Yalnız bu sefer iç çatışmamı dışarı taşımış, üstelik ele alemi de karıştırmışım.” tekrar sırıttım, bu seferkinin yapmacıklığını en eblehiniz bile anlardı. Onu çatışma alanında sorgulamak istediğimi söyleyip saçlarından tutup karnına oldukça sert bir yumruk attım, bacak arasına da sert bir tekme. Sanki orada hayalarının olmasını istiyordum, ama yoktu elbette. Olsa iyi olurdu. Yarı sürükleyerek, yarı başı dizlerine eğik şekilde yürüterek koruluğa götürdüm.

Vekil arkamdan sesleniyordu “Komutanım sorgu bitince alt mahallenin halk milis komutanını ziyaret edeceğiz unutmayın. Eğer dün akşam onlar arkadan bu zevzekleri vurmasaydı işimiz çok uzayacaktı. Biraz erzakla beraber teşekkür ve denetleme ziyaretine gideceğiz.”

* * *

Yakup dallardan dökülüp yapraklara doğru akan güneş ışınlarında yüzdüğünü hayal etti, güneşin canlılık veren ışınları yapraklardan damlaya damlaya ağaçların altında gölcükler oluşturmuştu. Fuente de vida infinita[vii]. Yakup sorusunu değiştirdi. O an hiç de ölmek istemediğini düşünüyordu. Virüs ta ilk günden beri peşindeydi, kılıktan kılığa girmiş, etrafındaki insanları kırıp geçirmiş ama ona pençelerini geçirememişti. Şimdi yapacağı tercihle; uzun hayat yolculuğunda ona lazım gelen ökçesine bir kabara daha çakabilirdi yahut tabutuna bir çivi.

İki elini arkasında kavuşturmuş gibi yapmıştı, fakat sağ eli beline takılı silahındaydı. Yaşamakla ölmek arasına gerilmiş telde öten çelimsiz kuş şakıdı “Duruldunuz komutanım. Burada neredeyse her gün personelin yüzde onu değişiyor. Gelip, gidiyorlar; hastalanıp yahut çatışarak ölüyorlar, üç ay öncesiyle sonrası arasında buranın dört ay önceki halini hatırlayabilen hiç kimse olmuyor. Kumlar hızlı nehirle beraber akıyor ama taş gibi suyun dibinde duran benim gibiler kalıyor. Nehrin bu kısmındaki yaşlı ve yosunlu tek taş benim. Hastaneye mühürlüler fraksiyonuyla buluşup gidecektiniz, iddia ettikleri ‘müthiş tedavi’yi test etmek için. Kendinizi bile fedaya hazırdınız. Hatta feda etmişiniz de. Çünkü dönen kişi siz değildiniz, sensin. Söyle bakalım mühürlü canavar; sen, evet sen kimsin?” aynı anda silahını çekip Nermin olduğunu söyleyen, yüzü yaraların ve acıların kırıklarından seçilemeyecek denli sertleşmiş kadının alnına dayadı.

Kadının yüzünde önce hiçbir kıpırtı olmadı, hafif kalkık burnu küçük elmacık kemikleriyle beraber yüzünü yanlara doğru gergin gösteriyordu. Sonra küçük bir gülümseme gelip dudaklarına konuverdi, aynı anda Küçük Çamlıca tepesindeki dev verici kulesine bir füze isabet etti. Büyük bir füze olmalıydı, füze art ışığı gün ışığını bastıracak denli yoğundu. Yakup irkilerek o tarafa baktı. Yüzünü kadına tam dönmeden, kadının keskin bıçağı çenesinin altından girip yukarı taraftan, ta ensesinden çıktı. Yarı dönük yüzündeki yandan bakan göz kapağı bir tur aşağı inip çıkmadan, kadın hızla bıçağı ileri geri hareketlerle yana doğru ilerletti, kulağının altından bıçağı yatay olarak çıkardı. Tam ortasından yana doğru kesilmiş boyunun üstündeki baş, kesilmemiş kısmın olduğu omza doğru düştü. Kadın hızla kenara çekildi. Yakub’un silahı ateşleyecek ya da hareket edecek sinir hatları çoktan kesilmişti. Kadın kendi etrafında yarım tur geriye doğru dönerek ayağını havaya kaldırıp tabanıyla Yakub’un karnına ters tekmesini indirdi. Hâlâ sallanan Yakup iki seksen yere devrildi.

Kadın etrafını kolaçan etti, gören yok gibiydi, hemen cesedi havan mermisi isabetiyle açılmış bir ağaç dibi çukuruna sürükledi. Hızla üzerine çer çöp attı, Yakup hâlâ kanıyor, taze mezarını kanıyla dolduruyordu. Cesedini kimse aramayacaktı, bulanlarsa yüzlerce kokuşmuş cesede ne kadar ilgi gösteriyorsa ona da o kadar ilgi gösterecekti, yani hiç.

* * *

Ahh zavallı Nermin. Koruluğa kadar gıkını çıkarmadı, korulukta uzun ve can alıcı bir sohbetin kendisini beklediğini biliyordu. Tanrı biliyor ya, belki de bilmiyordur, ama Yakub’un bilmeyen mezarını tekrar görene kadar bende öyle düşünüyordum. Oraya vardığımızda elleri arkadan bağlı tutsağımın yüzünü kendime çevirdim, şimdi pis pis sırıtma sırası ona geçmiş gibi sırıttı, elimde gevşekçe tuttuğum otomatik silahı birden kaldırıp kafasına seri şekilde ateş ettim, boynunun üstündeki baş denen şey faş[viii] olmuştu. Cesedi hâlâ hafifçe titrerken odama dönmeye karar verdim. Kimse neden saldırdıklarını merak etmiyordu, kimse kadına ne olacağını umursamıyordu. Sadece gözü kapalı bir uyuşma vardı, havada asılı duran. Siz sadece uzanıp ona yapışıyordunuz. Başkaları kararlar veriyor, başkaları başlarını ağrıtıyor, şansınız varsa siz de az çok karnınızı doyurup, yaşıyordunuz. Bu bıkkın tutunuş beni buradaki derebeyi yapmaya ve öyle tutmaya yetiyordu.

Akşama doğru vekilimle beraber aşağı mahalle halk milisini ziyarete gittik. Mahalle milisleri, aslında o semtteki ihtiyaçları olmayan herkesi katletmiş, salgından sağ çıkanların oluşturduğu çıkar ortaklığının silahlı versiyonuydu. Yani çapulcu çeteleriydiler. Artık esamisi okunmayan hükûmete ait gibi görünen erk parçaları yanında halk milisi kesiliyor, güya hükûmete yardım ediyorlardı. Tüm bu tiyatro, uydurmalardan, kendini kandırmalardan örülmüş koca bir yalanın dramturjusiydi[ix]. Biz örgütlü, eğitimli ve çoğunlukla sarhoş ağır silahlılardık, onlar ise yarı bağıl, sürekli sarhoş hafif silahlılardı. Tüm üretim durduğundan, sınırlı kaynaklara ulaşmak ve hâlâ fırsatını buldukça ezip geçen virüs belasından sakınmak için karşılıklı çıkarlarımızı kolluyorduk. Bu oyunu oynamak zorundaydık, hepsi o kadar. Devlet, hükûmet, ordu ve dahi milisler tatlı birer yalandan, kötü oyunculuktan ibaretti.

Mahalle milislerinin reisi irice bir adamdı, yanına vardığımızda en sevdiğim tipten olduğunu fark ettim. Büyük kemiklerden müteşekkil yüzü, derin kıvrımlarla ve sert açılarla bölünmüş kaşlara, çeneye ve yanaklara sahipti. Adamı meydana getiren ressam sonlara doğru coşmuş, sert fırça darbeleriyle tuvalin canına okumuş, fırçayla boyaları tuval üzerinde seviştirmiş ve onların çocukları bu sert yüzlü bebek doğmuştu. Terleyince kim bilir damlalar nasılda parlak parlak aşağı süzülüyordur, her bir çıkıntıda…

Vekilimin hafif dirsek vuruşuyla “Nermin Albayımız size teşekküre gelmemizi emredince, tabi eli boş gelmek olmazdı” bu noktada lafı benim almam gerektiğini anladım. Avur zuvur konuştum, sıra adama geçmişti.

Adam davudi ve kelimelerin sonuna yanaklarını şişirip bırakmasıyla bir hava püflemesi ekleyerek konuşuyordu, sesi hem komik hem merak uyandırıcıydı. Havadan sudan, dünkü çatışmadan bahsedildi. Ortaya sofra geldi, sofrayı kuran kadın oldukça alımlı, kalçaları ve memeleri dudak uçuklatacak cinsten şekilliydi. Atletik vücuduna bakınca adamın onu neden seçtiğini anlayabiliyordum. Adama sabaha kadar dayanacak, ne zaman istense o an sevişebilecek tipte bir kadındı. İtaatkâr ve bağlı, en sevmediğim ikili.

Dışarı çıktık, vekili ve yanımızda gelen küçük müfrezeyi orada bıraktım. Yanıma Feridun’u aldım, bugün isabet alan verici kulesine doğru yola çıktık. Feridun’un sürdüğü küçük Suzuki swift dar yollarda yavaşça ilerledi. Kulenin çıkılabilen en yüksek yerine kurulu isabet almış sipere çıkana kadar hiç konuşmadık. Onun bir şeyler kurduğunu hareketlerinden anlıyordum, bende önlemlerimi gözden geçiriyordum. Otomatik silah omzuma asılıydı, belimde ve ayak bileğimde kabzalarında duran tabancalarım vardı, bacağımın yanında ve kemerime asılı bıçaklarım, ha bir de bugün Nermin’in ceplerini ararken bulduğum sert kutudaki şırınga vardı, üzerinde “*C19m11*” yazılıydı, eh arife tarif gerekmez. Belki tüm klanını kırmak istersem…

İstanbul’u seyre koyulduk, ikimizde bambaşka saiklerle etrafı tarıyorduk, bu çok belli oluyordu. Boğaz köprüleri oldukça hasar almışlardı, birçok halatları kopmuş, üzerlerinde sayısız top ve füze mermisi krateri vardı. Denizde avare sürüklenen tekneler olduğu gibi işleyen büyükçe gemiler de vardı. İstanbul’un güzelim eski suretini kaplayan betondan siğil ormanının her yanı tütüyordu, büyük binalar, kuleler ağır hasarlar almışlardı. Belki de bu savaş siğilleri bakir surattan dökecekti. Kimsenin böyle bir derdi olmasa bile.

Feridun aniden lafa girdi, yüzüme bakmadan konuşuyordu “Deney sizi epey değiştirmiş Nermin Albayım” şimdi ta gözlerimin içine bakıyordu “Bizimkiler hemen anladı, onları ‘işin içinde başka bir iş var’ diyerek durdurdum. Ama soruları durmadı, hâlâ havada yüzüyorlar. Al, mesela bir tanesi şu: Nermin nerede?” bende vereceğim cevap sanki oradaymışlar gibi onun gözlerinin içine baka baka “Nermin’e ne olduğu sahiden umurunda mı? İşinize karışmayacağım ortada. Vekilim, sizinkiler ve sadık askerlerimin hepsi aynı şeyi istiyor, o da istikrar. Devletin kanatları altındasınız, sıcak folluğunuzda üşümedikçe soru soracağınızı düşünmezdim” dedim, Feridun’a iyice yaklaştım, ağzının içine girmek istiyordum, sahiden istiyordum.

“Ne yani aramıza zorla sokulan ördek yumurtasına da mı eyvallah edeceğiz. Nermin beni tanırdı, sen de bil. Ben eski hayatta endüstri mühendisiydim, ordu çıkışlı. Yani tüm o yattığın ayakları bilirim. Alnındaki mühür ilgimi çekiyor, hele ki ardındaki dalavere daha da çok. Bizi çete olarak görüyorsun fakat biz ailelerini koruyan insanlardan ibaretiz ve istediğimiz tek şey hayatta kalmak. Tecavüzle, gaspla veya benzer şeylerle ilişiğimiz yok.” dedi Feridun, o da biraz yaklaştı, ikimizde kişisel temas sınırını geçeli çok olmuştu.

Aşağılarda bir yerde, zannederim Altunuzade tarafında epey gümbürtülü bir çatışma başladı. Karacaahmet’in kadim ve narin servileri alevler içindeydi, manasızca kuvvetli ateş gücü karşısında, hesap günü gelmeden haşrolan mezar sakinlerinin kemikleri bile seçilebiliyordu.

“Çete değilim diyorsun ama hayaletini aradığın Nermin’in bayağı ayrıntılı dosyalar tutuyormuş. Mesela senin için azılı bir sapık diye not düşmüş. Tüm çeten öyleymiş, karımız çocuklarımız dedikleriniz de… Onu ilgilendirmiyormuş, daha önemli hedeflerinin yanında köle ticaretinize göz yummuş mesela. Bende mesele yapmayacağım. Hem varsayalım”.

Bu noktada her iki elimin işaret ve orta parmağını havada iki kere kırpıştırdım yani vurgulayarak “Ailesini koruyan insanlarsınız. Belki bir zaman öyleydiniz. Şimdiki cehennem kaosu henüz küçücük bir fırtınayken devlet evlerinizde bekleyin diyince biraz zorlansanızda uymaya çalıştınız. Çokluk uymayanlar yüzünden hastalık yayılım hızı arttıkça kendinizi aptal gibi hissediyordunuz ama henüz her şey çok yolundaydı. Keyfe keder evinde durabilenler duruyor geriye kalanların hayatı da yatağında akıp gidiyordu. Her gün daha çok ölü Kharon’un[x] kayığına binmeye başlayınca telaşınız arttı. İş yerleri kapandı, zaruri gıda, sağlık, temizlik ihtiyaçları dışında mal tedariki ve üretimi durdu. Henüz elektrik, gaz, su vardı. Bir gün şehirden çıkmak yasaklandı, bir gün bahçelerden ve nihayetinde hanelerden dışarı aman ha çıkmak yasak dendi.

Önce gaz gitti, sonra su kesildi, en son elektrik yok oldu. Gıda akışı da çoktan bozulmuştu. Bir gün kalktınız ki, koca bir toprak parçasını çevreleyen sınırlar içinde sizi bir arada tutan toplum sözleşmeniz de sona ermiş. Sokakta canınızın güvenliği yok, kimsenin kimseye hiyerarşik olarak eyvallahı kalmamış, gemisini yürüten kaptan oluyor.

Savaşmaya başladınız. Halbuki ilk zamanlarda kaynaklar ve akış sürerken herkes iyilik meleğiydi. Kaynaklar kıtlaştıkça önce paylaşmalar bitti, sonra birbirinden gizlemeler, ne hali varsa görsünler başladı. Ve günü gelince ama çocuğum için bunu yapmaya mecburum’un arkasına sığınıp komşunuzun boğazını kestiniz, sırf iki kile[xi] un için. Yaşamak için buna mecburuma sığınmalarınız etrafınızdakileri bir bir yitirmenizle başladı.

İnsanları örgütlü hiyerarşi içinde iyi kötü tutan, anayasalara yazıldığı iddia edilse de aslında sadece kafalardaki basit denklemde ifade edilen bir kural vardı: Eğer diğerleriyle beraber yaşamak istiyorsan, diğerlerinin kurallarına uy. Kuralın ne olduğu, kimin koyduğu önemli değildi. Yalnız ve yalnız, canına tak etmediği, ruhunu derinden sıkmadığı sürece kurallara uyman elzemdi.

Salgından sonra artık o meşhur toplumsal sözleşmeniz sona ermişti. Hiçbir şeye karşı ödeviniz yahut bağlılığınız yoktu. Klanlar, kabileler ve hatta çapulcu çeteler devrine dönüş. Güvenebileceğiniz en büyük insan topluluğu, sadece her birini tek tek tanıdığınız insanlar gurubuyla sınırlıydı.

Çok mu biliyorum. İnanır mısın daha düne kadar kendimi tanımadığımı fark ettim, önce hatırlamadığımı sanıyordum. Sonra hatırlamak istemediğimi, bilerek istemediğimi düşündüm. Babam öyle düşündü, iç sesimi saran o kanserojen ses erkekti. Ben kadın olmak istemeyen kadın…”

Burnumun dibinde duran Feridun kocaman avuçlarıyla kafamı, yüzümü kavrayıp sırtımı siper kenarına dayadı. Tüm ağırlığıyla bana abandı, elleriyle sıkarak kabarttığı dudaklarımdan ısırırcasına öptü, öyle heyecanlıydım ki, sağ elimin kavradığı tabancayı bırakıp bacaklarının arasındaki şeyi sıkmak, hissetmek istedim. Hastalıklı salyalar saçarak dudakları yarı dudaklarımda “Şimdi seni yüz elli metre aşağıya atmamı ne engelleyecek, kendin dışında bana verebilecek neyin var? Ha? Nermin olmayan Nermin.” salyaları yüzümü kaplamıştı, çok tahrik olmuştum, tabancayı yavaşça yere bırakıp arkadan çelme takarak onu hızla geriye ittim. Beraber yere düştük, şimdi ufalanmış beton, insan parçaları ve kanın içinde yuvarlana yuvarla sevişiyorduk. İçinde yuvarlandığımız kan ve parçalanmış cesedin ağırlaşmış kokusunun ikimizi de tahrik ettiğine emindim.

Mahalle milis karargahına dönmeden kendimizi yeni giysilerle teşrif etmek zorunda kaldık. Feridun soğuk bir şeyler içmeyi teklif etti, okeyledim. Vekil ve Feridun Beykoz tarafında sorun çıkaran gayrı milli bir çeteyi bertaraf etmek ve kontrol ettikleri semte çökmekle ilgili planlara dalmışlarken mutfağa, Feridun’un güzel vücutlu kadınının yanına geçtim. Ona Feridun’a yaptığım yeni bağışıklık aşısından kendisine de yapacağımı söyledim. Aslında koruma aşısını sadece speşıl komutanlarıma yapıyordum, ama Feridun’a kıyak geçiyordum işte, sana içim ısındı ….. dedim. Nermin’in cebinden aldığım şırıngayı kadının güzel kıçına batırıp virüsü ona zerk ettim, kalçalarını azıcık mıncıklamaktan da kendimi alamadım.

* * *

Kulağımın dibinden vızıldayarak bir sinek geçti, hayır belki bir yusufçuk, belki de bir tren. Geç kalmış bir vapur, hiçbir yere varmayacak kırık dökük bir ikarus[xii], ama bu mevsimde hiçbiri beklendik şeyler değiller.

İkinci havan mermisiyle iki metre daha öteye fırladım. Bacağıma bir şey saplanmıştı, onu anladım, göğsümde de yanan bir şeyler vardı. Gök yüzü izli mermiler, omuzdan ateşlenen füze ışıkları ve çarptığı her noktayı alevlere boğan havan mermileriyle yarı aydınlanmıştı. Şiddetli bir taarruza maruz kalıyorduk. İlk ateş sırasında savunma hatlarının ön sıraları çökmüştü. Zırhlı gözlem ve ateş destek araçları pozisyon alana kadar ağır ateş devam etti. Onlarda zırhlı araçlarıyla gelmişlerdi. Küçük komuta kontrol sığınağına varana kadar iki kurşun yarası daha aldım, neyseki sıyrık sayılırlardı. Sığınağın girişine bir havan, ikiden fazla füze isabet etmişti, demek ki burası hakkında içeriden bilgi almışlardı.

Ben telsizlerin başına geçene kadar birçok gözlem noktası susturulmuştu. Elde kalanlarla sağlıklı bir çatışma yönetmek imkânsızdı. Sığınağa çağırdığım sıhhiyeler beni sarıp sarmalayınca yüksek kubbeye geçip mobil komuta ünitesinden çatışmayı yönetmeye karar verdim. Yanımdaki küçük müfrezeyle karavana atışlar yapa yapa kubbe merdivenlerine ulaştık. Zaten birçok yerinden hasarlanıp delinmiş olan kubbe son bir tank atışıyla tamamen içe doğru çöktü. Bizde çevre korulardaki muhkem siperlere doğru ilerlemeye başladık. Omzumdan vurularak yere açılmış çukurlardan birine yuvarlandım.

Telsiz kontrolü yaptığımda ilk dalgayı püskürttüğümüzü anladım. Bizimkiler iyi dayanmıştı. Bize saldıranlardan bir ikisi sızma yaparken ele geçmişti. Bunların alınlarında da mühür varmış. Bana getirin dedim. Zorlukla elleri bağlı iki kişi getirdiler, getirenleri siperlerine gönderdim. Esirler beni görünce yüzleri aydınlandı, tek laf edemeden ikisini de hemen oracıkta kurşunlayarak öldürdüm.

Sabaha kadar ağır çatışma devam etti. Karşıdakiler ve bizimkiler çok fazla zayiat vermişlerdi. Bizde hafif silahlı on kişiden fazla kimse kalmamıştı, vekilim dahil diğer herkes ölmüştü. Karşı tarafın da neredeyse üç beş kişiye düştüğünü tahmin ediyordum. O iki esiri vurduktan sonra, yani gece yarısından sonra, çatışmanın seyrine hiç müdahale etmemiştim. Aşağı mahalleden elbette kimse desteğe gelemeyince, çatışma karşılıklı tek tük ben buradayım atışmasına döndü.

Gün ağarırken bizim son kalan siperleri arka arklardan ziyaret ettim ve içlerinde sağ kalan askerleri sırtlarından vurarak öldürdüm. Birkaç gün önce olduğu gibi bir cesetten söküp aldığım yarı kanlı atleti tüfeğimin namlusuna bağlayıp taze açılmış dev bir havan mermisi kraterine sırt üstü uzandım.

Şeker pembesi rengine bürünmüş, doğu ufkundan uzayıp güneye doğru tırtıklanarak yiten bulutlara gözlerimi diktim. Tan kuşları şakımaya başlamıştı. Duru su gibi bir uyku göz çukurlarıma doğru aktı. Uyudum.

* * *

Göz kapaklarım sanki birbirine yapıştırılmış. Açmak çok zor. Ha gayret, galiba açtım. Tatlı uykumu silahının namlusuyla böğrümü dürteleyen Nermin Albay böldü. Gözlerimi toprak ve barut kokan güneşli bir güne açtım, havada canlılık verici kan kokusu da eksik değildi hani.

Onun alnındaki mührün ortasında im yok, yanında kalan son iki askerin mühür içleri de boş. “Onları arkadan vurman, savaş düzenlerini yanıltıcı komutanla bozup, bizi en az zayiatla içeri sokman gerekirken şu yaptığına bak. Herkes öldü, aşağı mahalledeki milisleri tehlikeli şekilde imha etmeni saymıyorum bile. Görevi gerçekleştirmek için sadece dördümüz kaldık. Kafan yerinde mi senin?”, Nermin’in yardımıyla ayağa kalktım. Ellerimle baştan aşağı kendimi gösterdim. “O kadar şiddetle saldırdınız ki neredeyse ölüyordum. Aldığım yaraları görüyorsunuz. Eğer haber verseydiniz…” karşımdaki kadın bağırarak “Kahrolasıca kadın! Bunu kaç kez prova ettik? Emirleri ezberledin. Güya en iyi gerillam sendin. Şu hale bak. Yediğin haltı nasıl düzeltmeyi planlıyorsun?” beni demin kaldırdığı yumuşak toprak tekrar ittirdi. Yattığım yerden işaret ederek “Kraterin dibindeki şu mobil komuta modülüne gizledim ihtiyacımız olan her şeyi, planların dijital kopyalarını da. Yani başardım. Ufak bir hafıza kaybı…” Nermin’in baş işaretiyle iki asker çukurun dibindeki modülü almaya indiler, Nermin de onlara bakıyordu. Tan uyanırken uzandığım, yeni açılmış yumuşak topraklı yamaca hafifçe gömdüğüm MOT-919 tüfeğini nazikçe topraktan çektim, yine nazikçe emniyeti indirip tetiğe asıldım. Yakın mesafeden kafalarına nişan aldığım için kurtulma şansları olmadı.

* * *

Hiçbir şey hatırlamadan uyandığım o temizlik deposundaki zamansızlık ve manasızlık duygusunu hatırlamak istiyorum ama olmuyor. Şu yumuşacık toprak yığını arasında burnuma gelen buram buram taze kan kokusu, ahh içim titriyor.

Tam olarak beni neyin böyle yaptığını karanlık saçak altında küçük kızla konuşurken anlamaya başlamıştım. Bende kaçardım; babamdan, onun sonu gelmez işkencelerinden. Sonra dünyayı dolaştım, çok şeyler öğrendim, yaptım veya yok ettim. İşte bugün, bu toprak yığını üstündeyim.

Ben onlar gibi insan denilen yaratıktan nefret etmiyorum, gencinden yaşlısına beni eğlendirdikleri sürece etrafımda olmalarına da itirazım yok. Fakat şu mühür fraksiyonu da “The Future is Unwritten” tarikatı da -ki kendilerine kısaca Tifüs diyorlar- insanlardan gerçekten nefret ediyorlar. Bugün bu kraterin kenarında buna tam olarak emin oldum.

Belki ben yanlış bir teşhis eseri sosyopatlık yaftasını taşıyor olabilirim, belki de biraz sosyopatım ama biraz, çünkü insanlarla eğlenirken onlara karşı düşünceli olabiliyorum. Yok bana yanlış teşhis konmuştur, o kesin. Fakat bahsettiğim her iki sapkınlığında takipçileri ağır mazoşistler, kendi acıylarıyla içlerindeki utancı ve yetersizlik duygularını bastırmak isterken koca dünya üzerindeki tüm insanları da bunun içine sürüklemeleri inanılmaz derce de can sıkıcı. Neredeyse onlara kapılıp tüm eğlenceli aktivitelerimin kaynağından, yani insanlıktan mahrum olacaktım. Az olsun, benim olsun, burada gülücük var.

İlk kez 2019-nCoV denen virüs ortaya çıktığında kimse tınmadı, WHO adını Covid-19 koyduğunda işler ciddileşmişti. Nereden çıktığının pek önemi yoktu, milyarlarca ve milyarlarca çeşit virüsten biriydi. Virüs, bakteri ve benzeri tek hücreliler, parazatikler ya da mantarlar gibi değildir. Bizzat kendisi bir tür mektuptur, ileri doğru sıkılmış bir kurşun, kozmik boşluğa bırakılmış mesaj şişesi. Kılıfı veya kabının üzerinde genellikle gidebileceği yerlerin adres listesi vardır ve bu boşluğa sıkılmış kurşunun ilk olarak hangi silahtan çıktığı bilinmez. İşin ilginç tarafı binlerce kök kurşun çeşidi vardır ama ortada tek bir tabanca bile yoktur.

2019’da atılan ilk kurşun diğerleri gibi olacak sanıldı, 2020 de işin rengi değişti. 2021’de insanların dünyadan silinmesini isteyen tüm o veganist, trans hümanist veya ultra fundamentalist güruhun ağzının suyu aktı. O ara bağımsız paralı askerlik yapıyordum, işimde de oldukça iyiydim. Sonra olaylar buraya kadar geldi.

Mutajen 11 insanların virüse ilk müdahale çabasıydı, başarısız olacağını ben bile biliyordum. Bağışıklık aşısının da m11’i geliştiren grup tarafından bulunması ironikti. İnsanlığı kurtaracak aşıyı insanlık düşmanlarının bulması, tek kelimeyle fantastik.

Neyseki deney gurubuna girmeyi başardım. Sözde hayatta kalıp insanlığın son kalıntıları ortadan kalkmadan önce nükleer ve kimyasal izlerimizi yok edecek bir temizlikçi gurubuyduk. Arkada kalanlar iş bitince gönüllü olarak intihar edeceklerdi. Kalanların sadece erkeklerden mürekkep olmasına karar verilmişti, ne olur ne olmaz diye. Benim rahmimin çoktan parçalanıp gitmiş olması ve askeri yeteneklerim beni kalanlar gurubuna dahil etmeye yetti. Her şeyi güya düşünmüşlerdi, akıl edemedikleri tek şey bir sosyopata asla güvenilemeyeceği gerçeğiydi.

Çukurun dibinde, iki adamın arasında yatan kadına bakıyorum. Beni ilk bulduğu gün yağmur yağıyordu, ondan iki gün önce bana ulaşan diğer kadına benzediğini düşünmüştüm. İkisinin de kanlarının tadını merak etmiştim. Ve mükemmelen işleyen planımın sonucu olarak, tatlı güneşin altında ve yumuşacık esen rüzgâr eşliğinde yapacağım degüstasyonla[xiii] bu isteğimi gerçekleştirmenin heyecanını yaşıyorum.


[i] Gerçek bir şarkıcı ve şarkısından bahsediliyor.

[ii] Çocuklara yönelik bir çizgi film karakteri.

[iii] Bir tür iğneyle nakış işi, genelde manzara veya portreler işlenir.

[iv] Latince “Kutsal Ana”

[v] DNA’da değişikliklere neden olarak genetik mutasyonları artıran kimyasal veya fiziksel etken.

[vi] MILAN (Fransızca: Missile d´infanterie léger antichar = Anti-Tank Hafif Piyade Füzesi), dizaynı 1962’de başlayan ikinci nesil anti-tank güdümlü füze.

[vii] Sonsuz hayat pınarı.

[viii] Ortaya dökülmüş, açığa vurulmuş, gizliliği kaldırılmış.

[ix] Dramaturji dramatik kompozisyon ve dramanın temel elementlerinin sahnede sunumudur. Bazı oyun yazarları bir drama yaratırlarken yazı ile dramaturjiyi birleştirirler. Diğerleri ise bir eseri sahneye uyarlamak için dramaturg denen uzmanlarla çalışırlar.

[x] Kharon yunan mitolojisinde yeraltı dünyasının gizemli kayıkçısıdır. hadesin oraya varabilmek için bir nehirden geçilir. bu nehiri geçmek için kharona baş vurulur.

[xi] Genellikle tahıl ölçmede kullanılan, yaklaşık 25 kg. oylumunda bir ölçek.

[xii] İBB’nin efsane halk otobüsü markası.

[xiii] İçki ve yemekleri duyu organlarını kullanarak analiz etme yöntemine Degüstasyon denir.

Faruk Korkmaz

Sıradan hayatıma dair anlatacak çok bir şey yok, fakat kafamın içinde nefes alan, yüreği fırtınalarla çarpılan hayali evrene dair çok şey var. İşte bende okuyan, yazan, merak eden, en önemlisi hayal kuran bir fani olarak aranızda yaşayıp gidiyorum.

*C 19 m11*” için 18 Yorum Var

  1. ebuka dedi ki: dedi ki:

    @Foton merhaba;

    Öyküyü beğendiğimi baştan kesinkes ifade edeyim. Yer yer sertlikler vardı öyküde. Belki herkesin hoşuna gitmeyebilir. Ancak seni tanıdığım kadarıyla bunu pek dert edeceğini sanmıyorum. :slightly_smiling_face: Atipik kadın karakterleri yazmayı ve de okumayı seviyorsun. Nitekim başarılı bir kadın karakter vardı öyküde.

    Önceki öyküne yapmış olduğum eleştiriler, -yani bazı cümlelerin anlaşılmasının güç olduğu-
    bu metinde yoktu; açık ve netti cümleler. Öyküyü okurken sanki bir bilimkurgu filmini izliyor hissine kapıldım.

    Ancak öykü bana uzun geldi. Sonuna doğru, tam olarak sıkılma diyemeyeceğim ama biraz moddan düştüm. Ben daha kısa olmasını tercih ederdim. Belki de bu platformda, bilinçaltında kısa öykü okumaya odaklandığım için uzun öyküler bana biraz uzak geliyor. Belki aynı öyküleri, kitap şeklinde bir novella olarak okusam sıkılmam.

    Yer yer kullandığın söz sanatları (özellikle milis kuvvetlerinin komutanının yüzünü betimlediğin yer) çok hoşuma gitti. Öykünün son kısmını eleştiriyorum çünkü hikayeden çok bilgilendirici bir metin havası yarattı bende. Bir de Yakup’un cümlelerine bakınca askerden çok felsefeci buldum karşımda. :slightly_smiling_face:

    Son olarak, arabada giderken Feridun ile Nemin arasında bir diyalog var. Orada Nermin, realiteye pek uymayacak şekilde (bana göre tabi) müdahalesiz şekilde çok uzun konuşuyor.

    Sonuç: Başarılı bir öykü okudum. Eline emeğine sağlık. Görüşmek üzere…

  2. Dilek73 dedi ki: dedi ki:

    Valla roman gibi yazmışsınız. Hatta ilk öyküyle birlikte kısa bir novella bile olabilir. Oldukça sürükleyiciydi.
    Teşekkürler,
    Dilek

  3. Foton dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @MuratBarisSari,

    Hikayemi beğenmenize, hatta holivuda yolcu etmenize çok sevindim :slight_smile:. Yani nasıl söylesem, her zaman olmasa da “beğendim”, “bayağı iyi olmuş”, “gayet güzel” gibi yorumları duyuyorum ama bu kurgunun bir filme aktarılacak kadar sürükleyici ve anlaşılır yazdığımın söylenmesi ayrıca beni mutlu etti, teşekkürler. Başta biraz karışık yazdığımı, ana karakterin biraz sarktığını düşünmüştüm, lakin okuduğum dört yorum da en azından o kaygılardan azade olduğumu gösteriyor. Esen kalın, sağlıcakla kalın efenim.

  4. holivud :laughing:
    karakter değil de dediğim gibi finale kadar çok açık uçlar doğmaya başlamıştı
    Güzel güzel gayet iyi :wink:

  5. Selam @Foton ve onun holivudvari eseri :slight_smile:

    Bu öykünde diğer öyküyü de düzelttiğini belirtince, bende de zamandan bol ne var, hatırlamak için ikisini birden okumaya karar verdim ve iyi ki öyle yapmışım. Çünkü tek başına bunu okumak, tüm sahneyi bozabilir.

    Dediğin gibi olmuş ve ilk öykündeki cümlelerde yaptığın düzenlemeler kesinlikle daha okunur kılmış metni. Bütünüyle baktığımda çok zengin bir yapısı var ve amatör işi değil bu kesin. Yani atmosferi iyi yakalayıp, ikinci öyküyle güzel bağlamışsın. Bu türün çok içinde olmamama rağmen, ilgimi çektiği için zaman ayırdım. Ben de bilimkurgu yazmaya başlarmışım :slight_smile:
    Bu kadar övgüden sonra aldığım bazı notları paylaşmak istiyorum: belki bazılarını ben anlamadım, belki senin gözünden kaçtı belki de hiç alakası yok :slight_smile:
    Ayrıca bunlar baya detay, kurguyla ilgili. Ben okurken böyle okuyorum çünkü.
    Bu notlarda eski öykünle ilgili olanlarda var. Yanıt vermen için değil ama sen de düşün diye yazıyorum

    1- İlk öykündeki metalden kapıya çarpması inandırıcı gelmedi bana. Kadın otoparkta sağlı sollu arabalara ve kolonlara çarpıp koşarken kapıya çarpması nedense sanki olası değil. Neden önemli geldi, çünkü nefes nefese bir sahneyi okurken ben de o metal kapıya kafamı vurdum ve ne alaka dedim. Metal kapıyı görsün ya da başka birşey.
    2- Beyaza yakın renkteki koridoru görüp de burası hastane olmalı diye bir çıkarım yapamaz, üstelik hatırlamıyor.
    3- Çıkışın sağdan üçüncü koridorda olduğu nasıl aklına geldi?
    Yani bu kadın ciddi hatırlamazken bunların pat diye aklına gelmesiyle bir tezat var
    4- Kollarında serum bağlı olarak ölmüşlerle ilgili ironiyi bence açıklamana gerek yok, okuyucu anlıyor.
    5- Işıklar yok ya da göz kırparak yanarken, koridorun renginin beyaz olduğunu göremeyceğini düşündüm, yanılıyor olabilirim.
    6- Elini göğüs cebine atıp kimliği bulması bence çok geç yer buldu metinde.
    7- Çocuk referansı çok havada kaldı, bizi bir yere götürmedi, ya da ben kaçırdım. Rahminin alınmasına mı referans?
    8- Alnındaki mühürden çocuk korkuyor, askerler hemen kabul edip komutana götürüyorlar ama ortada klonlar dolaşıyor, yani tamam “eğer çıkmazsam yakın her yeri” diye bir söylem var ama orası bana yine de havada kaldı
    9-“Bulaş olma” benim ayrıca sevmediğim bir kullanım. Niye bulaşmıyor?
    10-Askerden komutana götürülüş oradan sonrası baya hızlı çekim
    11-Hatırasız hissederken komuta ettiği yeri bulabiliyor

    Öykünün sonlarına doğru ise Nerminden Nermine başım döndü. Belki benimle ilgilidir. Ama acaba daha açık izler mi bıraksaydınız aynalar arasına.

    Hata bulmak için bunları yazdığımı düşünmeyin lütfen, sonuçta bu kadar büyük bir metnin içinde kopmak zor değil. Ayrıca ben de katılıyorum holivud yorumuna

    Neden olmasın

    Sağlıcakla kalın