Öykü

C19

Gözlerimi açamıyorum, galiba kapakları birbirine yapışık. Karanlık, uzun süren karanlık. Hayır gücüm yok, gücüm olsa gözlerimi açarım elbette. Yine karanlık mı oldu? Göz kapaklarım açık değil ama aydınlığı ve karanlığı ayırt edebiliyorum. Tüm uzuvlarım ağrıyor, insanın kıl kökleri bile ağrır mı? İşte benimkiler ağrıyor, hem de köklerine kibrit suyu dökülmüş gibi.

Nihayet, nihayet gözlerimi yarı karanlık, pis, küçük bir odanın nemden ağlamış duvar köşesinde açtım. Keşke o gözler hep karanlıkta kalaydı diyen içimdeki gölgelere sığınmış bir adamın sesini duydum. Hayret, kadınların iç sesi hep kadın olur, neden benimki adam? Çok sevdiğim babam aklımın içinde hâlâ beni koruyan, yok bu ihtimalde yani…

Kartondan yapılma yer yatağında sırt üstü yatar pozisyondayım, duvarları kaplayan paslı demir raflarda temizlik için kullanılan bir sürü kimyasal temizlik maddesi bidonu, karton karton yığılı peçete ruloları, paspas yedekleri vesaire dizili. Pis bir temizlik deposundayım, raflardan birinin paslı çıkıntısına asılmış litrelik serum çoktan tükenip yamyassı olmuş. İçime saatlerdir, belki günlerdir akan tek sıvı bu olsa gerek, çünkü dilimi yapıştığı damağımdan ayıramıyorum, her yerim özellikle kolum ağrıdan kırılıyor.

Biraz gücüm yerine gelir gibi oldu, iyice zayıflamış boştaki elimle serum iğnesini söküp attım. Üzerimdeki mavi elbise kızıla bulandı, neyse ki fazla kanamadım. Gözlerim kapanıyor, halsizim düşüncesi bir gölge, bir insan oldu eğilip alnıma dokundu. Alnım yanıyor, ama ateşim olduğu vakitlerdeki gibi vücudum soba gürüldemesiyle tınılamıyor, yalnız soğuk alnımı tutan ateş var, sağ olsun halsizlik onunla ilgileniyor.

İçeriye daha çok ışık giriyor, şimdi göremediğim rafların üzerinde, ihtimal daracık bir pencereden.Sanki umut elini dar pencereden sokmuş göğüslerimde gezdiriyor, şimdi çeneme dokundu, kulağıma fısıldayan o mu, babam mı? “Haydi kalk su iç.” hayret ses kadınsı erkek sesine döndü.

Ne kadar geçti bilmiyorum ama, açlık şeytanının boynuzları arasına oturmuş susuzluk haini, keskin mızrağıyla böğrümü dürtünce gözlerim fal taş gibi açıldı. Ölme korkum cesaretime seslendi, ikisi kollarıma girip beni kaldırmaya çalışırken, halsizlikle amcasının kızı hüsran rafların kuytularından koşup geldiler, ha babam cesarete yüklendiler. O da nesi?Şans, sağ elime soğuk bir şey bıraktı.

Kalkmaya çalışırken sırt üstü düştüm, sağ elim bir şeye çarptı, başımı kaldıramadan o şeyi kavrayıp yüzümün önüne getirdim, küçük plastik su şişelerindendi. Üstüme döke döke, boğulacak gibi olsam da bir dikişte içip bitirdim. Can, vücudumun ince kanallarında yol almaya başlamıştı. Ellerimi etrafta gezindirdikçe ya bir şişe suya ya bir parça çikolataya, bisküviye denk geliyordu. Bir süre kendimi yerinde bakımımla sağalttım. Nihayet sidiğime sıkıştım, eni sonu küçük mesaneli kadınlar alt takımının üyesi, sidiğine dayanağı olmayan kadınlar kıtasının bir neferiydim. Fakat göz göre göre altıma işeyemezdim, bir düşkünlük anını zayıflığımın bahanesiyle kılıflayamaz, sonrasında eminim ki her bu âna döndüğümde kendime manen tekme, tokat dalardım. Ayağa kalktım, zaferin tadına varmak için kapıya kadar gitmeyi bile göze aldım. Kapıyı açtım, kötü hem de aşırı kötü kokan bir otoparktaydım, bodrum olmalıydı, tavana yakın ince, çok uzun sıra sıra dikdörtgen pencerelerin parmaklıklarında alacakaranlık oturmuş bekliyordu, tekinsizlik yayan gri ayaklarını içeri uzatmıştı. Hemen oracığa oturup çöğürdüm, aman ne çöğdürmek, karşısına bir konserve kutusu konsa devirirdi vallah.

Ayağa kalkıp çıktığım depoya döndüm, kısaca bir göz attım, yanıma alabileceğim bir şey yok gibiydi. Yalnız içilmemiş bir şişe suyu aldım. Yukarı çıkacak bir merdiven ya da asansör arıyordum ki arabaların çoğunun içinde birilerinin varmış gibime gelmeye başladı, otoparkın kalın kolonları arasında seyrekçe park edilmiş arabalardan birinin yanından geçerken hafif aralık bırakılmış kapısını fark ettim, bilmem neden kuşkucu bir merakla kapıyı açtım. Tanrım! Tanrım!

Ceset, arabada üç ceset vardı, daha elim kapıya giderken aldığım sülfür kokusundan anlamıştım da kör olası merakımın burun direği kırık doğmuşum neyleyim. Arabalara, kolonlara çarpa çarpa kaçarken metalden yangın kapısı gibi büyük bir kapıya çarptım, ortasındaki uzun bara çarpınca içeri doğru açıldı. Merdivenlere gelmiştim, hızla tırmanıp yine bir yangın kaçış kapısından geçip beyaza yakın renkteki bir koridora varmıştım. Burası bir hastane olmalıydı. Çıkışın, ileride sağdan üçüncü koridora dönünce karşıma çıkacağı aklıma geldi. Olabildiğince hızlı koşmaya başladım, gücüm daha tam yerine gelememişti, yarı yolda durmak zorunda kaldım, yarı aralık bir kapının kıyısına yığıldım, başımı kaldırınca plastikten izolasyon çadırlarına alınmış dört yatak gördüm, içeride patlayan cesetlerin kan ve bağırsak parçalarıyla sıvanmış olduklarını o an anladım. Öğürmeye başladım, aldıklarını çoktan bağırsaklarıma gönderen midem yalnız sarı safra suyunu kusmama izin verdi, iyi ki öyle yaptı, çünkü kaçmak için bacaklarıma gidecek glikoza şu an oldukça ihtiyacım vardı.

Kalkıp koşmaya devam ettim, daha yavaş adımlarla hatta postacı yürüyüşü dedikleri; yarı koşar gibi,birbirine dik şekilde kırılmış ve vücuda yapıştırılmış dirseklerin,yine dizden dik açıyla kırılan bacaklarla senkron şekilde abartıyla ileri geri oynatılarak yapılan yürüyüş şekli diyelim. Bu sırada önünden geçtiğim odalarda izole edilmiş yada edilmemiş olsun, tüm yataklar cesetlerle doluydu, refakatçi koltukları da cesetlerce doldurulmuştu. Aslında hastane ağzına kadar dolu ve işler haldeyken birden herkes cesede dönüşmüş gibiydi, aniden içten dışa küflenen ekmek gibi. Hastane çalışanlarına ait olduğunu tahmin ettiğim -istisnasız hepsi ya formalı ya önlüklüydü çünkü- bir odanın önünden geçerken yavaşladım. Kimi kanepelerde kimi sandalyelerde çoğunun kolunda hâlâ bağlı serumlar vardı, ama şimdi hepsi birer ölüydü. Anın içine gizlenen bu kompozisyon bana oldukça ironik göründü, bizzat onlar biz hastaların peşinden serum bağlamak için koşmazlar mıydı? Şimdi neredeyse hepsi kendilerine bağladıkları serum hortumlarının ucuna asılmış ölülerdi. Çıkış kapısını gördüm, önü bir çeşit barikatla kapalı. Bir an durdum. Sahi ben cesetten çıkan gazın sülfür gazı olduğunu nereden biliyordum? Çıkış kapısının yerini bilmem belki şaşırtıcı değildi ya peki üzerimdeki forma neyin nesiydi. Sahi ben burada ne yapıyorum? Cesetlerden kaçmak istiyorum.Peki neden hemen birilerini, mesela polisi aramadım, neden bir yere ait, bir şeylere sahip gibi hissetmiyorum?

Nedenini bilmediğim soruları sormayı bırakıp cevabını bildiğim çözümlerin peşinden gitmeye karar verdim. Binanın üst tarafındaki girişe gidecektim. Bina alçak kota yapıldığı için birçok girişi farklı katlarda yer alıyordu. İkinci kattaki giriş kapatılmıştı, laboratuvar kan alma odasının oradaki ara kat girişide. Son şansımı en düşük ihtimale saklamıştım, uzun poliklinik koridorlarının sonundaki açık otoparka çıkan küçük kapıya gitmeliydim. Son şanslara inanırdım. Alnımda yanan ateş dışında vücudumdaki ağrılar hafiflemişti sanki.

Son şansımın tehlikeli olduğunu varsaydığım virajlarına dalmadan,ara kat koridorunun ortasındaki meşrubat ve yiyecek otomatını hatırladım, önce oraya varıp camını çerçevesini indirdiğim otomatlar sayesinde iyice karnımı doyurup, haddinden fazla şekerli sıvıyla kendimi yükledim, şu an kalçalarıma akan yağ baloncuklarını takacak halde değildim, fittim ama aptal değildim.

Karanlık iyice çöktüğünde, ki hastanede acil durum ışıklarının çoğu sönük ya da cansız şekilde göz kırpar haldeydi, dışarıdan da hiç ışık gelmediği için hastane çok ürkünç gelmeye başlamıştı.

Kapıya geldim, küçük bir masa çaprazlamasına önüne çekilmişti, onu yana itip kayar kapıyı iki elimle oldukça zorlanarak iki yana ayırdım, artık karanlığa gömülmüş dış dünyaya adımımı atabilirdim. Dışarı çıkıp temiz havayı ciğerlerime çektim, içeridekilerin neden öldüğünü bilmiyorum ama ben az daha onların çıkarttığı pis kokulardan dolayı ölecektim. Karşıda,duvarın dibine çökmüş iki karaltı seçtim, üzerlerindeki gece parlayan ölgün fosforlu şeritler buna olanak vermişti.Biri hareketlenip ayağa kalktı, yarı sarsak adımlarla bana doğru gelmeye başladı, tehlikeli bulaşıcı hastalıklardan korunmak için kullanılan izolasyon tulumlarından giymişti, yanlardan filtreli tam yüz maskesinin içi kendi nefes buharından tam gözükmüyordu, filtreler epeyce tıkanmış, tam görev yapmıyordu demek. Diğer karaltı kımıldamadan duvarın dibinde yığılı duruyordu. Beri gelen duyulur duyulmaz bir sesle “Kimsin sen? Hastaneden ayrılmak kesinlikle yasak, bilmiyor musun? Derhal geri dön.” dedi ve biraz sendeledi. “Sen kimsin, neler oluyor?” diye sordum fakat karşıdaki şimdi fark ettiğim arkasında duran elini kaldırdı, elinde hafif makinei bir tüfek vardı, fakat havada tam tutamıyor, kolu titriyordu. Bir adım ileri attım, ateş etti, hemen yere atılıp yana doğru yuvarlandım, küçük bir toprak tümseğinden ibaret sütre ardına yattım,namlu yere dönük olduğu için şanslı sayılırdım.İkinci şansımın olmayacağını hesap ederek ilk ateşin etkisiyle epeyce geriye sendeleyen adama karşı hücuma geçtim, ona iki metre kala havaya zıplayıp sağ ayağımla göğsüne yan tekme vurdum, adam iki metre ileri uçtu duvara çarpıp yere düştü. Derhal yanına gittim, eğilip silahı aldım, hızlıca mermi ve şarjörü kontrolü yaptım. Elimde tam dolu birMOT-919 vardı ve onu kullanmayı biliyordum.Hayret,buz gibi ellerle yanaklarımı avuçladı, şaşkın gözlerle birbirimize baktık, haklıydı, eğilip vücuduma baktım mavi renk sağlıkçı forması içindeydim. Silahlı birini bertaraf edebilen, aldığı silahın özelliklerine vakıf bir sağlıkçı, ilginç. Keşke bu renkli kişiliğim hakkında daha çok bilgim olsaydı.

Adamın yanına çömeldim, kendine gelmiş gibiydi, belliki puslu plastiğin arkasından kendi karbondioksitini soluya soluya zehirlenmiş beyni, beni hastaneye döndürmesi için ona uygulayamayacağı komutlar gönderip duruyordu. Bilinçaltının ipleri ele aldığı belliydi. Sihir gibi bir şey, sağlıktan, sorgu tekniklerinden ve MOT-919 kullanmaktan anlayan, hem de anlayışlı biriydim. “Boş ver sen beni, sen kimsin, neden buradasın, neden bu hastane karantinaya alındı onu söyle” dedim, karşılığını pek de beklemeden. Adam sanki her birinde son nefesini verir gibi uzun bozuk kelimelerle “Ama biz mühürlemiştik. Ama mühür. Yeni ilaç alan ve dün ya da bu gün, yok dün hâlâ sağ olan, nefes alan herkesi mühürleyin ki ilaç kimde işe. Hâlâ vazgeçmeyen, kim? Evet emredersiniz komutanım, buradan ayrılmayız. Hayat, hay.. Hayatımız pahasın…” adamın boynu yana düştü. Öldüğüne emindim, diğerini silahın namlusuyla dürtükledim,çuval gibi yana devrildi. Onun yedek şarjörlerini aldım, yanda duran izoleli büyük poşetleri açtım, sırt çantaları çıktı. İçleri yiyecek ve temel hayatta kalma malzemeleriyle doluydu. Birini sırtlanıp caddeye indim ne bir araba vardı nede bir insan. Şimdi fark ettim ki insanın kulağının arkasında sürekli uğuldayan, beynine arka kapılar açıp duran o kirli uğultu yok olmuştu. Caddeden aşağı doğru inip iş merkezlerinin olduğu meydana gitmeyi kurdum, duvar diplerinde birkaç ceset gördüm, kenara çekilmiş araba içlerindede, birçok araç rast gele cadde üzerinde bırakılmış haldeydi, biri arabasıyla caddeyi geçecekse epey iyi bir şoför olmalıydı.

Caddenin alt başına varmadan,hastanenin uzun bahçe duvarının bittiği yerde devasa zırhlı bir askeri cipifark ettim. Kirpi tipi ciplerdendi, KBRN taburlarında kullanılan özel yapımlardan. Cipin megafonundan bir ses yükseldi “Daha fazla yaklaşma! Bağırarak kendini tanıt.” Hay hay efendim, dedim içimden. “Bilmiyorum, yani adımı. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Yalnız hastaneden çıkınca…”cipten heyecanlı bir bağrış yükseldi, “Derhal hastaneye geri dön, karantina bölgesine geri dön. Boşaltılmış ilçe sınırlarında, karantina adacıklarından ayrılmak kesinlikle yasak. Vur emrimiz var!” vay vay vur emirleri varmış.

Silahlı elimi arkama saklamaya çalışıyordum ki o anda cipin içeriden kontrollü silah kulesinden tam ayak ucuma ateş açıldı,bir adım geri sıçradım “Derhal silahını yere at!”, hemen sağımda, karanlıklar içinde duran arabanın arkasına atladım. Onlar termal kameralarından gördükleri izlere ateş ederken, ben cadde boyu rast gele duran arabaların siper ede ede geri çekilip caddeden yukarıya doğru çıktım, hastanenin yukarısındaki küçük mahallenin meydanına gitmeye karar verdim, belki orada aklı başında birilerini bulabilirsem.

Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik, Nükleer savunma taburunun cipi burada ne arıyordu? Bir an durup, sırt çantasını kontrol ettiğimde gördüğüm kalınca parkayı çıkarıp giydim, ilk bahar gecesi hâlâ üşütüyordu. Demek ilkbahar olduğunu biliyordum, aklıma gelmişken göğüs cebimde duran şeyi elledim, sonrada çıkartıp baktım. Sert plastik muhafazadaki kimliklere benziyordu ama yeterli ışık olmadığı için üzerini okuyamadım.

Beş, altı küçük sokağı geçince, iki geniş caddenin çaprazlamasına kesişip bir meydan etrafında düğüm olması ve etrafında evlerin tomurcuklanmasıyla oluşmuş mahallenin asıl merkezine ulaşılıyordu. Fakat çok ilerleyemeden bir barikatla karşılaştım, barikatın arkasında zayıf bir ışık vardı, birden üzerime şimşek gibi bir ışık çaktı ve öylece durdu. Gözlerim kamaşmıştı. Derken barikatın arkasından “Git buradan. Mahalleye yabancıları almıyoruz” sesi geldi, aldırmadan birkaç adım attım, “Biri bana neler olduğunu anlatana kadar hiçbir yere gitmiyorum! Hafızamı kaybettim, hiçbir şey hatırlamıyorum. Lütfen bana yardım edin. Lütfen. Sadece konuşmak istiyorum” dedim. Karşıdan “Güzelmiş. Bu numarayı da ilk kez duydum” peşine zorlama bir kahkaha koyuverdi, ona katılan iki ayrı kahkahayı daha ayırt etmiştim. Birden etrafımda hafif toz parçaları havaya kalktı, az sonra çata pat diye sesleri geldi, hımm tabanca ateşi.

Artık çok sıkılmıştım ama, silahımı öyle hızlı ışığın merkezine doğrulttum, emniyet mandalını o kadar hızlı indirerek ateş ettim ki, aynı anda bunun yeni rekorum olduğunu düşünüyordum, neden böyle düşündüğümü düşünürken, bir yandan da siper alıyordum. Parlak ışık gitti, vurmuştum, arkadaki zayıf ışığı hâlâ görebiliyordum, iyi tahkim edilmemiş barikatlarının ardında panikle koşturan üç kişiye çok yerinde ve zamanında atışlar yaptım ve üçünü de vurdum. Hızla ilerleyip barikatı aştım, yaralı olup olmadıklarını kontrol etme riskini pas geçip mahallenin içlerine doğru ilerledim. Önünden geçtiğim tüm bakkallar, lokantalar, marketler ve eczaneler kapıları bacaları kırılarak talan edilmişti, diğer dükkânlara dokunulmamıştı. Şurada burada cesetler, korkunç kokular, yolların, kaldırımların neredeyse çöplük halinde bulunması artık alıştığım şeyler haline gelmişti.

Film benim için oldukça hızlı akıyordu. Serum iğnesini söküp attığım kolum ağrıyordu, hastanedeyken sarmıştım, şimdi bir de antibiyotik alsam iyi olurdu. Hastanede aramış ama bulamamıştım hayret ederek, hastanede antibiyotik olmasındı. Neyse ki ölü askerin sırt çantasında vardı. Sırt çantasından bir tane çıkarıp kuru kuru yuttum. Suyumu idareli kullansam iyi olacaktı. Talan durumuna bakılırsa ben filme ikinci yarısının sonuna doğru göz açmıştım. Yönetmen beni pek sevmiyordu ki elimde ne senaryo vardı ne de kehanetler,sadece tahminlerim vardı. Hafızamın yitmesi, bu korku filmine göz açmış olmam, beni delirtmesi lazım gelen onca ayrıntı varken bu kadar sakin kalabilmem, üzerine çatışmaya girip yine de sakin kalmam, tek kelime ile inanılmazdı.

Bunları düşüne düşüne temkinle sokaklarda ilerlerken bir binanın saçak altından geçiyordum. Bir de baktım yüksek kat girişi evin balkonunda çok zayıf bir ışık yanıyor. Balkonun altına gidip kulak kabarttım. Bir çocuk, telefonda olduğunu düşündüğüm elektronik bir oyun oynuyor, bir yandan da oyunda artık neyi beceremiyorsa onun için seslice hayıflanıp duruyordu.

Balkon oldukça yere yakındı. Çocuğu korkutmamak için en tatlı ve kısık sesimle ona seslendim “Hişt, tatlı çocuk sana bir şey soracağım. Sakın benden korkma emi. Sadece soru soracağım, benimle konuş lütfen”, çocuğun mırıltısı aniden kesildi. Balkon kapısına gittiğini düşünüyordum, ama çok acelesi yok gibi yavaşça hareket ediyordu, ben boğazımı temizleyip yeniden konuşacakken çocuk fısıltıyla “Ne olur bağırma” dedi.Kız çocuğuydu, sesin tınısından onlu yaşlarda olduğunu tahmin ettim. “Abimin telefonunu vermiyordu, gizlice alıp buraya çıktım.Annem balkona, yani açığa çıktığımı duyarsa beni öldürür, abim de telefonunu aldığım için cesedimi bir daha öldürür. Ne olur sus, ya da sessizce sor” dedi. “O zaman balkon demirine yaklaş böylece fısıltılarımız daha sessiz olur” dedim, o da yaklaştı. Yüzüne çok büyük gelen bir maske takmış 12-13 yaşında bir kızdı, onu korumayan maskesinin arkasından bana korkuyla bakıyordu. “Bana neler olduğunu anlat. İnsanlara, şehre ne oldu, ta en başından lütfen” diye lafa girdim, kız yavaşça elini kaldırıp bir fener yaktı, fersiz fener ışığını yüzüme tuttu, bir korku imi duydum, balkon demirinden geriye çekilmişti. “Ne olur buradan git. Seni, seni normal sanmıştım. Lütfen git buradan. Annem dedi ki mühürlüler en tehlikelileri, onların üzerine en tehlikelisini saldılar. Bu musibeti kahreylemek için. Ama olmadı, onlar…” ben aceleyle “Kızım sakin ol, bak bana maskem yok, sağlıklıyım. Mühürlü falan da değilim” dedim ve ellerimi yukarı uzatır gibi yaptım, kız korkuyla biraz daha geri çekildi, arkasındaki karton kutuda bir şeyler aradı, sonra bulup bana doğru attı, havada yakaladım.Kızın zayıf fener ışığına rağmen refleksimin keskinliğine şaşmıştım. Tam o anda balkon kapısı tarafında bir gürültü oldu. İçeridekiler balkonda bir şey olduğunu anlamıştı. Küçük kızın başı daha fazla belaya girmesin diye sessizce oradan sıvıştım.

Demin mahalleye girdiğim barikata geri döndüm, vurduğum adamlar hâlâ düştükleri yerlerde yatıyorlardı. Sanırım ölümün uzun gölgesi onların üzerine de düşmüştü, ben düşürmüştüm. Gidip yere düşen masa fenerini aldım kızın bana attığı şeye bakmak istiyordum. Bu kapaklı bir cep aynasıydı, hani şu milyoncularda satılanlardan. Bu ne demekti şimdi? Kız beni aşağılamak, benimle dalga geçmek mi istemişti, kendince komiklik miydi şimdi bu? Bunca maceranın vücuduma bastığı adrenalin kesinlikle yüzümü çarpıtmıştır buna emindim ve aynayı kullanacak havamda değildim. Peki yüzüme bakınca duyduğu korku. Sonra da…

Hemen aynayı açıp yüzüme baktım, alnımı alev alev yakan şeyin ne olduğunu nihayet anlamıştım, yakıcı bir şeyle alnıma kazınmış o korkutucu işareti gördüm. Yuvarlak köşeli bir üçgenin tam ortasında bir halka vardı, sırt sırta vermiş üç tane ince yapılı, uçları neredeyse kapalı olan hilalin oluşturduğu oldukça bilindik “Biyolojik Tehlike” işareti. Bir fark vardı hilallerin sırtlarının birleştiği dar aralığın üst tarafında C hemen altına 1, onun altında da 9 imleri eklenmişti, yani C19. Kafamda bir şeyler canlanır gibi oldu, gözlerimi kıstım, karanlıkta boşluğa baktıkça koyulaşarak açılan çiçek ağızları katman katman fokurdayana dek karşıya baktım, nihayet kafamın içinde kirli sarı bir ışığın aydınlattığı “Corona Virüsü” kelimesi canlandı. Bu iyi bir başlangıçtı.

Elimi göğüs cebime attım, çıkardığım kimliği ışığa tuttum. Demin aynada epey yıpranmış ve bariz şekilde yaşlanmış bendenizin genç sayılabilecek fotoğrafı olan kimlikte Dr. Albay Nermin Alpagur ismi yazılıydı. Titrim daha ilginçti, 5. KBRN taburu, İstanbul Kadıköy bölge komutanı.

Şafak atıncaya kadar barikatta bekledim, hâlâ hatırlamadığım milyonlarca ayrıntı vardı ama olsundu, anladığım kadarıyla daha işin başındaydım. Hele şu karargâhımı bir bulayım da.

Faruk Korkmaz

Sıradan hayatıma dair anlatacak çok bir şey yok, fakat kafamın içinde nefes alan, yüreği fırtınalarla çarpılan hayali evrene dair çok şey var. İşte bende okuyan, yazan, merak eden, en önemlisi hayal kuran bir fani olarak aranızda yaşayıp gidiyorum.

C19” için 19 Yorum Var

  1. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Tam yarım kalmışlık hissi vermişti ki gelecek ayki öykünün Virüs teması üzerinden gidileceğini hatırladım. Bu çok iyi bir şans olarak dönmüş size. Ben hala virüs konusu hakkında ne yazabilirim ki diye düşünürken siz 2 tema için birden bir konu çıkartmışsınız. Hayalet şehir kurgusunu severim ve siz de iyi işlemişsiniz. Bazı cümleler okurken rahatsız etmişti ancak o kadar da önemli değil. Ufak tefek aksaklıklar illaki oluyor. Umarım gelecek ay da yazarsınız ve bu öykünün devamını okuyabilirim. Elinize sağlık :slight_smile:

  2. Merhabalar Faruk bey,
    Seçmiş olduğunuz konu benim ilgimi çekti. Virüs temalı kurgular her zaman beni genel anlamda etkilemiştir. Bu konuyu belki önümüzdeki ay devam ettirmek istersiniz. Lakin ben yazım konusunda birkaç belli başlı hatalar ile karşılaştım. Birincisi, bazı yerlerde metin, metin olmaktan çıkıp karşılıklı sohbete dönüşme hissiyatı veriyor. Yani karakterinizin bazı cümleleri sanki bir eserde değilde oturulan bir çay bahçesinde sohbet ediyormuş hissiyatı verdi bana. Bir diğer eleştirim ise kullandığınız teknik üzerinden olacak. Seçtiğiniz konu itibariyle biraz daha karanlık betimlemeler ve daha buhranlı bir atmosfer bekledim hikayenin altyapısında. Bu bağlamda bazı cümleler beni bu atmosferin dışına itti ve absürt mizahın içine çekildim. Bunlara belki bir göz atmak isteyebilirsiniz. Önümüzdeki seçkide görüşmek üzere, kendinize iyi bakın. Kaleminize sağlık.

  3. Foton dedi ki: dedi ki:

    @UlianaHippogrief, öncelikle yorumlarınız için teşekkür ediyorum. Okuyucuyla karşılıklı konuşma yapan karakterler yazmak hoşuma gidiyor, yerinde ve düzgün kullanılırsa bence okuyucuyu içeri çekme ve hikayeye sarma konusunda oldukça yardımcı olur. Ben becermişmiyim bilemedim :slightly_smiling_face:. Atmosfer hususunu bende düşünmüş, sonra karakterin gece vakti maceraya giriştiği için biraz böyle güdük betimle kalmasına karar verdim. https://www.bilimkurgukulubu.com/edebiyat/kisa-oyku/guguk-kusu-operasyonu-faruk-korkmaz-kisa-oyku/ mesela bu öyküde daha sizin beklediğiniz gibi bir atmosfer yarattım sanırım. Mizah konusuna gelince, kara mizahı severim, karakterimin her şeye rağmen içindeki gülücüğü saklayan tiplerden olmasını istedim, demek oda tam dozajını bulamamış. Eleştirileriniz dikkate alacağımı bilmenizi ister, gelecek sayıda tekrar görüşmeyi dilerim.

  4. Foton dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Muge_Kocak,
    Hikayelerime verdiğiniz kıymet için teşekkürler. Bu hikaye özelinde uzunluğu belki az bile oldu diye düşünüyorum, yani kafamdaki kurgu sıralamasına göre. Lakin anladığım kadarıyla yeterince akıcı ve okurun merakını canlı tutacak cesamette cümleler çatamamışım. Bu tür öykülerde merakı ve gizemi canlı tutmak elzemdir. Cümlelerin gereksiz şişkin olduğu ve bazen sarktıkları konusundaki eleştirinize katılıyor, okuma zevkini düşüren bu çapaklar üzerinde daha fazla durmaya bir kez daha karar veriyorum :grinning:, şaka bir yana hikayeyi yazdıktan sonra törpüleme işini hafife almamalıyım ve ağzımı burnumu kıracak bir eleştirel okur gurubu bulmalıyım :slight_smile:. Hikayeyi okuyup eleştirdiğiniz için tekrar teşekkürler. Sağlıcakla kalın efendim.
    Not: Aslında bu hikaye seçkiye gelmeyecekti https://yerlibilimkurguyukseliyor.com/2020/03/09/ybkyd-sayi-35/ dergisinin mart sayısına yolladığım “Ne Yesek” isimli öyküyü gönderecektim. Ama dedim artık yamyamlardan yılmıştır 5 kişilik dev okur kitlem :relieved:, bende güncel virüs konusunu merkeze alan bu hikayeyi alelacele yazıp yolladım. Evet yine acele ettim. Neyse can sağlığı olsun :wink:

  5. Foton dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Senaa,

    İlk okunacaklar listesine alınmak açıkçası koltuklarımı kabarttı :slight_smile:. Yorumlarınız için de ayrıca teşekkürler. Diğer yorumları da göz önüne alırsak, okuyucuyu saracak bir tempo tutturamamış olmam ve ritim bozukluğuna bir de daha bozuk cümle katarları eklenince zor okunur bir hikaye yazmışım, yani size katılıyorum. Artık el mecbur önümüzdeki ayın konusu itibari ile hikayenin devamı geleceği için, yapılan yorumları dikkate alarak daha tempolu ve zevkle okunur bir metin ortaya koyabilmeyi umuyorum. Son olarak kadınların çömelerek çöğdürme yarışı yaptığını duymuştum, ayrıntılarını boş verelim :slight_smile: . Maskülen bir ortamda bulunan kadın karakterim için ihtimal dahilinde bir hareket olur diye düşünmüştüm sadece. Sağlıcakla kalın efendim.