Öykü

Dairesel Üçgen

“Şu şeyi ver diyorum, ımmm hani mavi şişenin içinde duran sarımsı suyun adı neydi?” Hasan etrafına baktı, yayılarak kurulduğu sekiz bacaklı koltuğunu mabadıyla hafifçe sarsınca yanında duran kutunun içinden şişenin tıngırtısı geldi. “Hah,” diyerek şişeyi Ragıp’a uzattı. Ragıp dudaklarının hepsinden birden sızdıra sızdıra şişenin dibini buldu, boş şişeyi çöp yuvarına doğru salladı.

Ragıp ağızlarını temizleme zahmetine bile girmedi, Hasan bunu hoş karşılamasa da amirine ses edemedi.

Ragıp, “Diyorum ki, şu güneşin engin bulutların arasından batışını on bin metre yukarıdan seyretmek müthiş bir rahatlık hissi veriyor. Bulutları delip geçmiş ulu dağ başlarının beyazlarının kızarması, dağınık bulut kümeciklerinin yere değecek denli alçalmış kalın tabakadan ayrı, küçük kuzular misali, kızıl ve beyaza kesmiş pütürlü düzlüklere yayılması,” Ruhi vınlayan sesiyle sözünü böldü. “Komutanım hâlâ serbest uçuşta mıyız? Eğer öyleyse bir büyük tur daha ayarlayacağım. Biliyorsunuz görünm..” Ragıp hiddetle bağırdı, “Söyledim işte, ben dur diyene kadar devam et. İki de bir sorma.”

Dönüp hasanın gözlerine baktı, güneşin uzayan ışıklarından dolayı gözleri kızılımsı griye bürünmüştü, şu an gözlerinde dinelenhiçbir ifadeyi ayırt etmek mümkün değildi. Yine de sordu, “Neden uzaklara dalıp gittin? Seyir subayı olman uzaklara batmanı gerektirmiyor,” biraz durup ekledi, “Bize sunacağın alternatifleri mi düşünüyorsun? Yoksa dönemeyeceğimiz gerçeğine mi kafa yoruyorsun?”. Hasan, Ragıp’la aralarında duran içbükey koni şeklindeki masaya uzanıp, içinde taze beyin söğüş olan tabaktan koca bir parça beyni alıp ağzına attı. Çiğnerken dudak kenarlarından sızan suya aldırış etmeden, beriki demin o nezaket duvarını yıkmıştı zaten, boştaki ağzıyla cevap verdi, “Ne düşündüğümün bir önemi yok. Bu sonu gelmez uçuşumuz beni yoruyor artık”.

Ragıp, masadan iri bir kemik parçası aldı, üzerine yağların damlamasına aldırmadan ağır ağır yemeye başladı, “Arada inmelerimizi saymıyorsun herhalde. Hatta şu ortadaki nevalenin tadı hoşumuza gideli beri neredeyse yerden hiç havalanamaz olduk. Neyse ki Ruhi’nin midesi bu ağır yemeklere uygun değilde biraz olsun görev bilincini koruyabiliyor. Bizim gibi midesinin emrine meyletse, illlahlillah havalanıp görev yapma ihtimalimiz kalmaz.” Tekrar Ruhi’nin sesi duyuldu, bu sefer o kadar tiz geldi ki bizimkiler anlamadılar ama manasını kavradılar, acemi hareketlerle kemerlerini bağlamaya kalmadan araç önce derin bir dalış, sonra ileri çok hızlı bir gidiş, en son sinüzoidal dalga şeklinde beş dakikalık bir uçuş gerçekleştirdi, sonunda zınk diye durdu.

Komuta subaylarının kompartımanında her şey birbirine girmişti. Duvarlar et, ciğer, beyin ve bilumum başka sakatatlarla sıvanmıştı, içerisi yemek, giysi ve bir yığın ıvır zıvır çalıntı malın haşrıyla hareket edilemez hale gelmişti. Temizlemek için sağlam bir mide, yılmaz bir azmin üzerinde yükselmeliydi. Ragıp ve Hasan zar zor ayağa kalkıp bir yandaki kompartımana geçtiler, burası sterilizasyon odasıydı, birkaç düğmeye bastılar ve sıvı, gaz karışımı kimyasalla üzerindeki elbiseler dahil her şey akıp gitti. Başka bir bölmeye geçip giysi otomatını çalıştırdılar ve kar gibi beyaz, komuta kademesine özgü, giysilerine kavuştular. Ragıp komutan şifresini girip yaşam odasını komple basınçlı boşaltıma gönderdi, bir tek sabit mobilyalar kalmıştı. Hasan’la birlikte seyir kabinine geçtiler, Ruhi’nin boklu yuvasına.

İçeride sahiden de bok kokusu vardı, Ruhi’nin kendine özgü vücut kokusunun böyle olması, komuta kademesini oluşturan Hasan ve Ragıp’ı Ruhi’den mümkün mertebe uzak durmalarının ana sebebiydi, bir de Ruhi’nin kırk üçüncü sınıf üyesi olması.On yedinci sınıf vatandaşlar açısından Ruhi’yle muhatap olmak,zorunluluğun cilveleri dışında mümkün olamazdı.

“Ruhi beyinsizi, bir daha böyle ani manevraları yapmanı ölüm kalım meseleleri hariç yasakladığımı hatırlıyorum. Lakin sen aptalca oyunlarına uyarı vermeden devam ediyorsun,” Hasan araya girip, “Bizi bok kokan kokpitine gelmek zorunda bırakmanı saymıyorum bile, ne kadar aşağı sınıftan biri olduğunu hatırlatırım, kendinle bizi ses dışında temas ettirmen resmi olarak suç”. Hasan sözünü bitirince elinde tutuğu üç uçlu, kavisli dile benzer aleti Ruhi’nin ensesine dayayıp çalıştırdı, Ruhi bir süre kasıldı tüm deliklerinden köpükler akmaya başladı, acısına Ragıp son verdirdi. Hızla temiz ve oldukça boş olan komuta kompartımanına geçtiler.

Ragıp iletişim modülüne konuştu, “Evet Ruhi hayvanı, şimdi derdini söyle,” Ruhi, hâlâ acıdan kendi içine kıvrılan kelimelerle cevap verdi, “Efendilerim, bizi tespit edebilen bir radardan ani kaçış manevrasıyla uzaklaşmak zorunda kaldım. Bu daha önce karşılaşmadığımız türde bir radardı, yeni geliştirilen ve denenen bir şey herhalde. Sizi uyaramadım ve hayati tehlike…” Hasan duygusuz sesiyle “Kes tamam, bir önceki komuta dön, bu siteyi işaretle, yeni emirlerimizi bekle”.

Yemek masasının boş böğrüne dalan Ragıp oldukça aç gözüküyordu. Bir parça bağırsak sarmasına bile fit olacaktı. Hasan’ın durumu da farklı sayılmazdı. Ragıp, “Aptal, aşağılık yaratık, yeni radarmış. Sanki daha önce hiç tespit edilememişiz gibi. En fazla ‘uçan daire’ der geçerlerdi, böyle korkakça davranması bak bize nelere mal oldu,” Hasan yarı ağlak, “Sorma amirim, o masadaki lezzetli nimetleri yerine koymanın külfetini düşünüce, ağhh. Gizlice yakalaması dert, temizlemesi dert, pişirmesi…” Ragıp birkaç yumruğunu masaya indirdi. “Eeahh be yeter ulan! Ağzımı iyice sulandırdın. Daha yeni yer görevi icra ettik. Hem bak bu program dışı inişlerimiz… Yukarıdakilere nasıl rapor ederiz ki? Tamam, görev gereği diye bahane uydurduk diyelim. Bir, iki, sekiz yüz yirmi beşinci defanın nasıl bir açıklaması olabilir ki? Üstelik toplama işleri için elimizde robotlar varken,” derken ellerini kocaman iki yana açmıştı.

Dik açılı pencere ekranına bakan Hasan, amirine dönmeden konuştu, dönüp baksa ağlayacaktı sanki. “Uçan daire desinler, bilinmeyen uçan nesne yahut sadece ufo ama Allah’ın adını veriyorum, bir kişi de neden normal işinde, gücünde, gizli görevinde özel bir Amerikan uçağı demiyor?” Lafı alan Ragıp, “Ya da Rus” “Değil mi efendim? Yani tutturmuşlar bir uçan daire, dairesi ayrı, uçanı ayrı götünüze girsin.” Ragıp iyice heyheylenmiş, “Ulan uçan daire başınızda vızır vızır gezse anlamazsınız be avanaklar. Hem daire aerodinamik olarak o kadar faul bir yapıdaki, atsan uçmaz, fırlatsan çakılır.” Hasan daha da hiddetlenmiş sesini titreterek, “Hiç,” dedi.

Birbirlerini epey gazlayıp hiddetin kollarında sarmaş dolaş olduktan sonra Ruhi’ye, derhal her nerede olurlarsa olsunlar inme emri verdiler. Ete açlık havsalalarına ters takla attırmış, düzgün karar verme yetilerinin ellerine hırsın çivilerini çakmıştı.

Ruhi amirlerinin hırsını anlıyor, lakin kendi kıçını kollamaktan da vazgeçemiyordu. Bulundukları yere değil de en yakınındaki güvenli yere yumuşak bir iniş yaptı. Komutanlar birbirini eze eze kendilerini gecenin serin soluğunun içine attılar. Hemen hedef tespit cihazını açtılar, şanslıydılar, indikleri orman açıklığının beş yüz metre ilerisinde küçük bir göl kenarında aradıkları hedeflerden iki tanesi turuncu turuncu ekranda parıldadı. Hevesle o tarafa doğru koştular, niyeyse hedeflerde onlara doğru geliyordu, ama çok daha yavaştılar, bizimkiler buna az çok alışıktılar.

Gamze, Orhan’ın sırtına adeta yapışmıştı, çok korkuyordu. Romantik kamp gecelerinin içine sıçan gizemli ışığa doğru gitmeleri gelecekteki birlikteliklerine ne kadar katkı verirdi onu bilmiyordu ama Orhan’ın bu aptalca meraklarının ileride canını daha fazla sıkacağı kesindi. Neyle karşılaşacaklarından çok, Orhan’ın gayri sıhhi meraklarını törpülemenin yollarını kafasından geçirmekle meşguldü. Orhan, sırtına yapışmış ve onu yavaşlatan elden kurtulmak ister gibi bir iki silkindi, “Gamze sen geride, kampta kalsaydın aşkım, şimdi orada ne bulacağımızı bilmeden, yani diyorum ki.” Gamze, Orhan’ın sözünü balsız ve sertçe kesti. “Bennn, tek başına. Manyak mısın aşkitellom, ben senden ayrı duramam ki”.

Işığın düştüğü yere vardılar ama ortalıkta hiçbir şey yoktu. Biraz aranıp, gördükleri ışıltının kayan bir yıldız olduğuna karar verdiler ve çadırlarına döndüler. Hâlâ yanan kamp ateşlerini besleyip,uyumaya karar verdiler. Arkadaşlarından tek kişilik XXXL ebadındaki uyku tulumunu ödünç almışlardı.İkisini rahatça içine alabilen tulum onlara birkaç gün boyunca çırılçıplak şekilde birbirlerine sarılarak uyuma şansı verecekti, hazır çıplakken diğer şanslarını da bol bol kullanmayı düşünüyorlardı.

Ragıp çadırın yanına gelinceye kadar kendini zor tutmuştu, ne diye Hasan’ın lafına uyduğunu bilmiyordu, üstelik o astıydı. Hasan fısıltıyla, “Komutanım, tulumlarına girmelerini bekleme sabrını göstermenizi takdirle karşılıyorum, inanın böylece hem taşıması kolay olacak hem de fazla soğutmadan yiyebileceğiz.” Ragıp fısıltıyla başlayıp normal konuşma sesine çıkan bir tonla, “Ne? Bir de ayıklanması için sabrın dibine mi ineceğim? Yoo dostum, yoo, olmaz öyle şey!”. Hasan “Sus” işareti yapamadan Ragıp iyice coştu, “İşte ateşte hazır yanıyor, şurada da su var. Keselim, sen suda ayıkla ve pişirip yiyelim. Nedir yani?Al, gemiye götür falan”. Hasan, “Ama efendim protokol gereği deneklere müdahaleyi gemide yapmak zorundayız, siz de biliyorsunuz.” Ragıp altı elini birden olmaz manasına oynata oynata, “Aman be kardeşim, denek, deneme diye bir şey mi kaldı Allah’ını seversen, basbayağı bunların etinin müptelası olduk, bulduğumuzu yiyoruz işte.” Hasan son bir denemeyle, “Lakin güvenlik açısından…” Ragıp bir yandan çadırı parçalarken bir yandan da, “Şimdi bu insanları yiyeceğim, üzerine tatlı olarak da güvenlik protokolünü yerim, oldu mu kardeşim,” diye kesip attı.

Gamze ve Orhan sesleri duyup tulumdan çıkmadan başlarının üzerindeki çadır paramparça edildi. Dört metre boyunda, üç bacaklı, altı kollu,şekilsiz patateslere benzeyen kafalarıyla, üzerinde beyaz giysi gibi şeyler olan yaratıkları karşılarında görünce akılları başlarından gitti. Gamze anında bayıldı, Orhan kendini bayılmaktan men eden merak duygusuna lanet ederek yaratıklara bakıyordu, dolunay ışığında olduklarından daha heybetli ve yarı gölgelenmiş sıfatları çok kocaman gözüküyordu. Ve galiba birbirleriyle konuşuyorlardı, anlaşılmaz tiz bir sesleşmeden ibaret olsa da, sesin inişli çıkışlı tonal yapısı böyle düşündürtüyordu.

Hasan, erkek olanın hâlâ uyanık olmasına şaşarak, genel dünya dilinde konuşmaya çalıştı, “Korkma hiçbir şey olmayacak size. Biz sadece deney için gelme. İşimiz bitsin, siz burada kalma,” dedi. Orhan kulaklarına inanamayarak, “Si, siz de kimsiniz, nesiniz? Neden?” Ragıp en kalın eliyle Orhan’ın kafasına sert bir yumruk attı, Orhan anında bilincini yitirdi.

Hasan da ayılır gibi olan Gamze’nin kafasına üç eliyle birden çaktı, oda bayıldı. Eğilip tulumu hafifçe araladı, “Ohh mis gibi insan eti kokuyor, hem ikisi de çıplak, elbiselerden ayıklama işinden de yırttık”. Ragıp tüm ellerini ovuşturarak, “Nereden alıştırdın bizi şu insan etine be Hasan’ım, şimdiden damaklarımda tatlarını hissediyorum, ohhhmmm”. Hasan oflaya puflaya ateşi daha da canlandırıp, cırk cırk diye Gamze ve Orhan’ın kafalarını kopartıp yan tarafa koydu, çok sevdiği beyin söğüşü yapmak için kelleleri özenle kenara ayırmıştı. Uyku tulumundan çıkarttığı vücutları su kenarına götürdü, güzelce yarıp içlerini temizledi, sakatatları kenara ayrıca istiflemeyi ihmal etmedi, beyinden sonra en çok mesaneyi seviyordu, biraz ince bağırsak suyuna banıp yemek gibisi yoktu.Çıplak ateşte pişecek etleri de bir kenara ayırdıktan sonra kaynatılacak kaba etleri kemiklerinden sıyırma işine girişti. Bir yandan da sohbete devam ediyorlardı.

“Komutanım, biz aynı sınıfa ait fakat rütbe farkı olan bireyleriz malumunuz. Bizim sınıfımıza ait bireyler feda edilecek cinstendir. Bu gezegenden geriye dönüşümüzün olmadığı da malum. Bırakılan ikinci, üçüncü ve dokuzuncu sınıf döller yumurtalarından çıkar çıkmaz soluyan, hareket eden ya da etmeyen her tür canlıyı yiyerek gelişimlerini tamamlarken bizi de yiyerek yok edeceklerine göre.” Ellerini dairesel şekilde döndürerek sözü Ragıp’ın tamamlamasını istediğini gösterdi.

Ragıp bir yandan ateşe birkaç odun atıp,“Her şeye rağmen kutsal anamız bizi seçti, düşünsene on yedinci sınıftanız, bizim gibi milyarlarca birey var. Bizi seçti ve biz ona ihanet ettik”. Hasan elinde duran plazma uçlu ayıklama bıçağını havada sallayarak bir işaret yaptı, “Komutanım neden sınıf yükseldikçe o sınıfın birey sayısı azalıyor? Mesela annemiz birinci sınıf ve türünün tek örneği. İkinci sınıftan ancak ancak yüz birey var, seksen üçüncü sınıfa ait tam iki katrilyon birey var. Her sınıfın anatomisinin birbirinden farklı olması bir yana. Bir de eşitsiz paylaşım…” Ragıp kızgın bir sesle, “Yeter! Bu tür sorgulamaları dışa vurmanın bizim geleneğimizde yeri yok, içimizden geçse bile.Bu söylediklerin bir duyulsa her bir kelimesi için ayrı ayrı idam edilirsin”.

Ragıp bütün elleriyle karnını ve göbeğini kaşır gibi yapıp suyun kenarına oturdu, ağaçların arkadan vuran ay ışığıyla dantel dantel olmuş gölgelerinin sudaki akislerine daldı. Üç ağzından birden, ki çok nadiren konuşma için üç ağız aynı anda kullanılırdı, hırıldayan elemli kelimeleri suya doğru saldı. Sanki Hasan’la değil,Ayın yüzünü yıkadığı suyla konuşuyordu.

“Sana hak vermem neyi değiştirir. Toplum dediğimiz o heyulanın bu gezegendekinden çok da farkı yok. Bizde ayrım altı çizilerek kurallara, hatta fiziki yapıya işlenmişken, buradakiler görünmez ama herkesin bildiği kurallarla sınıflaşmışlar. Aşağılık ırk dediğimiz insanlar bu ayrımları yıkmaya hazır ve bazen başarır gibi de oluyorlar. Biz ise bu kuralları kendi dinimiz haline getirmişiz, dinin ve bizim kaynağımız ise Kutsal Ana’mızdır. Dinin koruyucusu.‘Anamız’ tek bir birey, kolayca ölmeyen ve bizim hayallerimizi emerken kendi hayalleri içinde bizi yaşamak zorunda bırakan”. Hasan yaptığı işi bitirip, çadırın yanında duran birkaç tonluk iki kayayı kolayca kavrayıp ateşin iki yanına yerleştirdi. Çadırın altına kurulduğu ulu dişbudak ağacından birkaç ince dal seçip, onları çatırdatarak kırdı.Dört avucuyla dalları sıyırarak küçük yaprak ve dalcıklardan arındırdı, etleri nazikçe dallara geçirip iki kayanın üzerine yerleştirdi. Etler ateşe çok yakın olmadan ağır ağır kızaracaktı. Bu yöntemi uzun gözlem saatlerinde dünyalı kampçılardan öğrenmişti. Et gerçekten de böyle natural pişirilince daha lezzetli oluyordu.

“Emmek mi, kötüye kullanmak mı? Peki hayatı kötüye kullanılan bizlere ne demeli? Doğarken öleceği günü belli olanlardan olmak size nasıl hissettiriyor?”. Ragıp,hafifçe esen orman melteminin ürperttiği göl yüzeyindeki rüzgârın adımlarını takip etmeye başlamıştı, “Dostum,dünyadaki tüm yenilebilir organik yapıları deneyerek toksikoloji raporu çıkaran basit memurlardık, ne zamanki bizi insan deneylerinden artan eti yemeye alıştırdın, işte o andan beri idamlık konuşmalarımız da başladı. Sence de bu isyanımız insan genomunu içimize almanın bir sonucu mudur? Onca balığın, kuşun, toynaklının tadına baktık, hatta mağara alg kolonileri, deniz yosunları ve extremofil bakterilerin bile tadına baktık, fakat bir tek insan eti üzerimizde pisikotoksik etki gösterdi. Ama ben sana demiştim, tüm deneyleri makinelere bırakalım diye. Gezegenlerimizden gelme yiyecek stokumuz 200 yıl daha dayanırdı. Yumurtaların bırakılması ve yeni döllerin ortaya çıkması takviminden bile daha uzun süre dayanacak stokumuz vardı”.

Uçan daireden çok dairesel üçgene benzeyen gemileri az ötede birden beliriverdi, görünmez ve suskun modda geminin gelişini Hasan ve Ragıp bile anlayamıyordu. İkisi de ilgisizce gemiye baktı, sonra sohbetlerinin içine yeni kelimeler karıştırmaya devam ettiler.Baharatlı insan eti yahnisi gibi yakıcı konulara gelmişlerdi.

“Kendine hâkim olamamak, tutkularını hayallerinin önünde koşturmak duyusu meğer bizde de varmış, duyunun ortaya çıkmasını insan eti tetiklediyse bunda benim suçum yok. Yeni döl natural beslenme tespit protokolünde; gerekli durumlarda memurların bizzat yeme deneyiyle gıda kalitesine karar verme yetkisi var. Biz sadece bu hakkı kullandık. Sonucu bizi öldürecekse bile zaten yumurtalar açıldığında üst sınıftan ikinci, üçüncü ve dokuzuncu sınıf döllerin yaşayan her şeyi yeme hakkına dair kurala göre bizi de yiyeceklerdi. Biz bu gezene gönderildiğimizde bir günbizim de tadımıza bakılacağını biliyorduk, insan eti yiyene kadar bunu dile getirip isyan etmek aklımıza gelmiyordu, şimdi geliyor, durum bu”.

Ragıp dönüp Hasan’a baktı, onun son derece haklı olduğunu biliyordu, yine de şu notu düşmeden edemedi, “Biliyorsun ki ırkımızın yeni nesilleri, dinimizin dördüncü katı emri gereği olarak, yumurtadan çıkıp yetişene kadar sadece natural gıdayla -insanlar buna organik gıda diyor, ne ilginç- beslenmelidir. Dini emir diyorum, var mı ötesi? Yok. Fakat artık pisikotoksik beynim bunun aptalca bir diretme olduğunu da söylüyor, kutsal ananın kör korkularını bizim dinimiz haline soktuğunu ima ediyor”. Eğer Hasan katıla katıla gülmenin ne olduğunu bilseydi öyle şarıl şarıl gülerdi, bunun yerine neşeli bir sesle, “Aha işte benim amirim. Tespitin tam gözüne vurdu. Din denilen şey doğamıza, doğaya aykırı bir kere. Buradakiler gölgelerden korktukları için, bizim gezegen sisteminde ise anamız bizzat aydınlıkta duran biz katrilyonlarca dölünden korktuğundan,ortaya attıkları köksüz kurallar silsilesine din diyorlar. İşte budur”.

Ragıp da gülmeyi bilmiyordu ama o da neşelenebilirdi, “Şu insan etinin toksik olduğu bir yana, yiyeni dinsiz etmesine ne dersin? İnsanların haram yemek dedikleri şeylere benziyor,” Hasan heyecanla ayağa fırladı, pişirdiği birkaç parça et şişini yere devirdiğine bile aldırmadan, “İşte buldum amirim! Buldum diyorum!”

O sırada gemiden çıkıp gelen Ruhi’yi fark eden Hasan hemen sustu. Diğerlerine göre oldukça küçük olan Ruhinin yalnızca bir ana bacağı vardı,fakat gövdesinin her yerinden çıkan kırktan fazla farklı uzunlukta kola sahipti. Birkaç koluyla yürüyüşüne destek vererek amirlerinin yanına geldi, sert köşeli dikdörtgen prizmasına benzeyen suratında tek bir delik vardı, başka hiçbir duyu organı gözükmüyordu. Gördüğü, duyduğu ve hatta yediği tek bir deliğe sahipti. Sürekli kımıldayıp, dalgalanan kollarının uçlarında üçer ince parmak mevcuttu ve bu özelliği ırklarının son derece karmaşık makinalarını, araçlarını kullanmak için biçilmiş kaftandı. “Sayın Amirlerim, yemeğinizi bölmek istemezdim ama KutsalAna’mızın sarayından acil kodlu emirname geldi. Yumurtlama dönemi erkene alınacakmış, yiyeceklerin naturallik ve toksikolojik kontrollerini acilen bitirip rapor vermemiz istendi.” Başını hafifçe eğip amirlerinden cevap bekledi. Hasan heyecanını bastırmaya çalışarak, “Tamam tamam, yemeğimiz bitti zaten. Sen git, bizde ortalığı nötralize edip peşinden geleceğiz.” diyerek Ruhi’yi gemiye gönderdi.

Gemi kapısı kapanır kapanmaz, “Amirim işte fırsat. Demin tam söylemek üzereydim bu emir üzerine cuk oturdu.” Ragıp meraklanarak eliyle hızlı hızlı işareti yaptı, “Biz naturallik ve toksikolojik tespit memuruyuz değil mi?” Ragıp sabırsızlıktan neredeyse inleyerek, “Ehh ne, ne? Söylesene.” Hasan devamla, “İnsan etinin hem toksik olduğunu hem de doğal beslenmediği için naturalliğinin epey bozulduğunu rapor edeceğiz. İnsanların neredeyse hiçbiri fabrikasyon mamulü işlenmiş gıdalardan azade beslenemiyor, çoğu “obezite” dedikleri hastalıktan mustarip. Yani hem toksik hem bozuk olan insan eti döl büyümesini bozar diyeceğiz, üstelik yalan bile söylemiş olmayacağız. Gerçi ‘total ayıklanma düzenleyip,insan arıtımından sonra kalanlarla idare etsin döller’ derlerse planımız çöker amma gıda yetmezliğinden dem vurabiliriz. İnsanlardan oluşan gıdanın saflaştırılması için bu gezegende kalmaya gönüllü olduğumuz iletiriz. Büyük ihtimal buradaki tecrübelerimizden dolayı isteğimize onay verirler. Düşünsenize; ölene kadar burada kalabiliriz. İnsanlar bizi tespit edecek seviyeye gelene kadar zaten 500 dünya yılı süreli beklenen yaşam süremiz sona ermiş olur. Bu gezegende ölene kadar insan eti ve diğer hoş gıdalarla beslenip, doğal yollardan ölmeyi umabiliriz. Dinin emri ırkımızın zayıflığı, bizim gücümüz olur,” dedi ve ellerini hep birden çırptı. “Döl yatağı olarak başka gezegen arasınlar, nasılsa hep bir tane buluyorlar,” diye de ekledi.

Plan Ragıp’ın kafasına yatar gibi olmuştu, kafasında tek bir soru kalmıştı, “Peki biz neden birbirimize insan isimleriyle hitap ediyor, onların kültürel kodlarıyla konuşuyor ve hatta onlar gibi davranıyoruz? Kültürlerini yaşayarak keşfetme protokolümüz mü çöktü, biz mi dönüştük? Bu dönüşümün sonu sence nereye varır? Doğrusu ölmekten değil, bilmediğim bir şeye dönüşmekten daha çok korkarım,” Hasan yine neşeyle cevap verdi, “İnsan olmaktan mı korkuyorsunuz? Bu gezegende her sabah bu korkuyla uyanan sekiz milyar canlı var ve korku onları insan yapmaya yetmiyor. Bizim neye dönüşeceğimizi bilmiyorum ama insana dönüşmeyeceğimiz kesin, onlar bile bundan aciz”. Sözlerinin peşine şen bir kahkaha atmayı bile başardı.

Faruk Korkmaz

Sıradan hayatıma dair anlatacak çok bir şey yok, fakat kafamın içinde nefes alan, yüreği fırtınalarla çarpılan hayali evrene dair çok şey var. İşte bende okuyan, yazan, merak eden, en önemlisi hayal kuran bir fani olarak aranızda yaşayıp gidiyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba @Foton

    İlginç ve tuhaf bir öykü olmuş. Beğendiğimi söylemeliyim. Hem felsefeye hem toplumsal sorunlara hem komediye hem temaya dokunmuşsunuz. Öykünüzü okurken aklımda beliren sorulara çoğunlukla yine öykü içinde yanıt bulabildim. Aklımda kalan tek soru neden Kutsal Ana’nın korktuğu oldu. Belki bu yanıt da öykü içinde ama ben kaçırdım.

    Bir de araya eklediğiniz felsefik yorumları biraz dağınık buldum. Ama bu benimle ilgili de olabilir.

    Karakter isimlerinizi çok tuttum ve özellikle gözümün önünde yaratıklar canlanınca daha bir keyifli oldu. Kafaya vurma detayları da gülümsetti.

    Elinize sağlık

  2. ebuka says:

    Selam @Foton,

    Öykünüzü severek okudum. Özelikle mizahi yönü hoşuma gitti. Ancak izninizle birkaç küçük eleştirim olacak:

    Bazı pasajlarda geçişler keskin olmuş.

    Bazı diyaloglarin ucu açık kalıp sonlandırılmamiş. Sonlarına dedi gibi fiiller konulmamış.

    Bazı yerlerde, diyaloglarin önüne ya da sonuna eklenen kahramanların vücut dilleri betimlemeleri akıcılığı bozmuş gibi.

    Bazı diyaloglar da uzun olmuş. Tabi bunda felsefik göndermeler etkili olmuş gibi.

    Sonuç olarak güzel bir öyküydü. Sıkılmadan okudum. Kaleminize sağlık…

  3. Foton says:

    Merhaba @Muge_Kocak,

    Değindiğiniz dağınıklık konusunu pek fark etmedim, büyük ihtimalle haklısınız da :slight_smile:, maalesef ön okuma yapabilecek tek bir arkadaşım var o da son zamanlarda ne göndersem beni uyandıramaz ve beğenir oldu onu bir değiştirebilsem bu tür hikaye çapaklarından kurtulmamda mümkün olacak :relieved:.
    Kutsal Ana her otokrat gibi giderek yalnızlaşan ve etrafındaki herkesten korkar hale gelen bir yaratık -ki katrilyonlarca tebaası var- bu sebeple kendince önlemler alıyor (kastlaştırma, hiyerarşik baskı zinciri). Bu arada yukarıda bahsettiğim ön okuma yapan arkadaşımda bk hikayeleri yazan biri ve oldukça kısa metinlerle meramını anlatma kabiliyeti yüksek, biraz ona özenmemden dolayı konularımı nicel olarak artırırken, nitel kısımda güdük bırakmama sebep oluyor. Hasılı tam karar verebilmiş değilim.
    Övgüleriniz için teşekkürler, tuhaflığı yakalayabilmişsem ne mutlu bana. Hikayeyi tasarlarken bunu yaklamayı çok istemiştim, dönüşümü aldım, muluyum :grinning:.

    Piramit konusu beni hep sıkmıştır, pas geçecek gibiyim fakat sizin kaleminizden okumayı dört gözle bekliyorum.

    Merhaba @ebuka,
    Öykümü beğenmenize sevindim, eleştiri ve uyarılarınız için teşekkürler. Genel olarak size hak veriyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi bu biraz ön okutmadaki handikaptan kaynaklanıyor, biraz da benim “hadi, hadi şunuda anlat” diye kendimi acele ettirmemden. Bir tek diyalog önünde ya da sonunda karakter hareketini aktarma konusunda ısrarcıyım :slight_smile:. Niyeyse karakterlerimi daha sahici yaptığını düşünüyorum, belki biraz ayarı iyi yapmak gerekebilir, o ayrı konu.

    Zaman ayırıp, hikayemi okuyup, eleştirilerinizi dile getirdiğiniz için her ikinize de teşekkür eder, esenlikler dilerim.

  4. Ya bende de var bir tane ne göndersem beğenen. Artık okumaktan sıkıldığı için midir nedir, “Harika çok iyi hayranın oldum” deyip duruyor. Belki de körlük oluşuyor bir zaman sonra kim bilir. Siz yine de yazın Piramit’e

    Hoşçakalın

  5. Emrah says:

    Merhaba
    Uzun bir öyküydü ama sıkılmadım hatta sonunu çok büyük bir merakla bekledim. Aklıma ilk başlar da yediklerinin normal birsey olduğunu düşündüm sonra insan girdi işin içine sonra çok felsefi bir çok unsurla karşılaştım. Haliyle çokça bir sürü şey sorgulatti bana. Acaba insan neye dönüştü biz muyduk ne zaman böyle olduk cümleleri tekrarladı kafanda. Ki baktığınızda şunu söyleyebiliriz galiba birazda gittikçe vahsilesiyor insan ırkı… Ölümler korkunç bir hal alıyor cinayetler her ne kadar insan eti yedirmesede ki ileride bunlarında gerçekleşmesi çok normal gibi gelmeye başladı… Galiba vahşete alistirilmaya başladık… Kahramamanizin dile getirmeye çalıştığı gibi biraz insan ne yapıyorsa kendisi yapıyor kendisine…
    Nerede ters köşe oldum derseniz sanırım finalde
    Çünkü öyküyü okurken kurgusu böyle bilim kurgu böyle fantastik bir hikaye neden Türkçe isimler diye sordum, Bi giciklanmaya başladım ama sonra kahramanlar bana bunun cevabını verdi… İnsan ne yapıyorsa sadece kendisine değil herseye yapıyor… Doğaya hayata varlığa kendisine… Bu yüzden onunla birlikte hersey herkese benziyor… Tebrikler başarılıydı… Yeni oykulere inşallah…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar