Öykü

Kemik Biti

– Neden sürekli kürek kemiklerimin oralar kaşınıyo baba?

– Kemik biti kapmışsın oğlum. Önlem alınmazsa tüm kemiklerine yayılır ha, demedi deme. Her tarafın kaşınır. Kaşıntıdan ölürsün valla!

Dalga geçmişti babası oğluyla. Hep ciddiymiş gibi yapardı şakalarını. Hatta öyle ki bazı zamanlar şakalarının şaka olduğunu söylemezdi. Arkadaşları, komşuları zamanla alışmışlardı bu duruma ve neyin şaka olup olmadığını anlayacak kadar tanımışlardı onu. Hem karakterinden hem mimiklerinden… Fakat altı yaşındaki oğlu, ne babasını tanıyacak kadar zaman geçirebiliyordu ne de babasının şakalarını anlayabilecek yaştaydı.

O gece rahat uyuyamadı Ahmet. Kemik biti diye bir mahlûkat olmasa da, olmayan bir hastalığa inanmış ve o hastalığa yakalanma korkusu içten içe kemirmeye başlamıştı içini. Kendi kendine huylanmaya başlamıştı. Kaşınan bir yerini, vücudunun diğer bölümlerine yayılır endişesiyle kaşımaya korkuyordu. Bu da kaşımamaya direndiği için içinde sıkıntı yaratmaya başlamıştı. Okulunda başlarda gayet iyi olan notlarındaki düşüş, daha ilk günlerden öğretmeninin dikkatini çekmişti. Kaşıntı korkusu yüzünden dersi dinlemeye odaklanamıyordu yavrucak. Rüyalarında koca koca böceklerin vücudunu lime lime edişleriyle boğuşuyor, uykuları bölük pörçük oluyordu. Uyku problemleri, süreklilik gösteren endişe hâli, kâbuslar, yorgun düşmüş bir beden ve cabası…

Küçük bedenine sıkışmış tüm bu sorunlar, bir gün misafirlikteyken patlak verdi. Patlama yeriyse, babasının tam da zam almaya yaklaştığı bir dönemde, iyice yalayıp yuttuğu ustabaşının evleriydi. Oğlunu ustabaşının çocuklarıyla güzel geçinmesi için uyaran anne babasının baskısı, Ahmet’i ayrıca sıkıntıya sokmuştu. Kaşınan yerlerini kaşımamak için direnen zavallı çocuk, sofrada otururken çatal kaşık kullanamaz hale gelmiş, tir tir titremeye başlamış, soğuk terler dökmüş ve sonunda masa örtüsüyle beraber kendisini de yere atarak çığlık çığlığa kendinden geçmesine sebep olmuştu.

Gözünü aralayabildiğinde sol kolundaki serumu ve diğer kolunda sakinleştirici iğnenin yerini kapatan bandı fark etti. Anne ve babası başındaydı. Babası doktoru çağırmak üzere hemen hastane odasından koşar adımlarla çıktı. Gözü yaşlı annesi oğlunun avucuna yüreğini koyarak: “İyi misin yavrum? Kurbanın olam neyin var söyle. Bak doktor amcalar da burdalar. Sana test yaptılar. Hepsi tertemiz çıktı çok şükür. Çok iyiymişsin,” dedi. Çocuğun ağzını bıçak açmıyordu. Konuşsa sanki kemiklerini saran bitler bir anda bütün kemiklerini yiyip bitirecekti. Sadece kafasını sallayabildi korkudan ve yine kendinden geçti.

Eve geldiklerinde babası bir poşet dolusu ilacı annesinin önüne fırlatırcasına bıraktı. “Hep senin yüzünden böyle oldu bu çocuk. Kaç defa söyledim sana, bütün gün evdesin. İlgilen şu çocukla kadın diye. İşin gücün aptal aptal diziler seyretmek. Saçma sapan kadın programları izlemek… Yok Esra Erollar, Müge Anlılar, yok onun kocasının evi yok, yok kayınpederi damadıyla aşk yaşıyomuş. Şimdi gelsin kurtarsınlar yavrumu bakayım. Şimdi ara gelsinler hadi. Beyinsiz karı.”

Adamın son cümlesinden sonra kafasına, vurmakla itmek arasında darbeyi yiyen kadın, çocuğunun derdine düşmekten, çıkarmayı unuttuğu tülbendini düzeltip çenesinin altından sıktı. Gıkını çıkaramadı. Çıkardığında yediği dayaktan edindiği tecrübeler, çürümüş etlerini sızlatıyordu.

İki hafta sonra…

“İç yavrum benim. Bak artık kötü kötü rüyalar da görmüyosun. Hadi son bi tane kaldı. Hem bak kendine vurmaların da geçti. Krizlerin de azaldı. Okula gidemiyosun diye de üzülme e mi guzum benim. Tamamen iyileşince o da olacak Allah’ın izniyle. Hem sen akıllısın. Arkadaşlarına yetişirsin evelallah. Okuma yazmayı da sökmüştün herkesten evvel. Hadi iç şunu yavrum. Bak, Hacer Abla’nın oğlu sana resim defteriynen kuru boya yollamış büssürü. İç sonra hemen resim yaparsın. Hadi yavrum.”

Çocuk, küçük bedenine dayatılan ruhsal hastalık giderici ilaçların öğle dozunu da zorlanarak aldı. Annesi odasının kapısını kapattı. Çocuk yatağından zorla doğrularak resim defteri ve boyalara uzandı ve başladı uyuşuk, yarı hissiyatlı parmaklarıyla resim yapmaya.

Annesi içerde bekleyen komşusuna: “Kusura kalmayasın Hacer Abla. Çocuk görmesin diye tutmuştum, koyuverdim gözyaşlarımı odadan çıkınca,” diyerek sildi boynuna indirdiği tülbendiyle yaşlarını.

“Önemli değil Fadimem. Ağlayacaksın, ağlayacaksın ki içinde birikmesin, boşalsın, dert komasın kalbine,” diyerek psikolog edasıyla telkinde bulundu Hacer. Biraz ağlaştıktan sonra Fadime, oğlunu kontrol etti ve uyuduğunu görünce rahatladı. Oysa ortada rahatlayacak bir durum yoktu. Küçücük bedenine büyük geliyordu günlerdir aldığı ilaçlar. Üstelik seneye de giyeceği türden bir büyüklük klişesi değildi bu. Seneyi göremeyecekti yavrucak.

Fadime ile Hacer çarçabuk çıktılar evden ve birer ikişer indiler merdivenlerden aşağıya. Asansör beklemeye vakitleri yoktu. Oğlu uyanmadan evde olması gerekiyordu. Hacer’in bahsettiği Hoca Efendi’nin evi Allah’tan çok uzakta değildi. Hacer, kocasının başka kadınlarla düşüp kalkmasını yıllar sonra gittikleri aynı hoca sayesinde ortadan kaldırmıştı. Gerçi kocasının başlayan iktidarsızlık problemlerinin de bunda etkisi olmuştu ama bundan zavallının nerden haberi olacaktı ki?

Yaklaşık bir saat kadar hocanın evinde kaldılar. Alelacele evlerinin yolunu tuttular. Hacer, beyinin işten gelme saati yaklaştığından evde yemek yapmak için Fadime’den ayrıldı. Fadime eve geldiğinde hemen oğlunu kontrol etmek için odasına girdi. Oğlu uyanmış, defterine resim çiziyordu. “Oy benim paşam uyanmış mı? Nasıl da hemen resim yapmaya başlamış. Aslan oğlum benim.”

Çocuk resim defterini kapattı ve titreyen elleriyle annesinin elini tuttu. Annesi çantasından beyaz mendile dikkatlice sarılmış bir şey çıkardı. Özenle avucunda açtı ve ipini oğlunun boynuna göre ayarlayıp kafasından geçirdi. “Heeeh şimdi oldu işte. Bu muska seni her türlü kötülüklerden, kazadan, beladan koruyacak yavrum. Allah’ım sen büyüksün. Yardım et bize.” “Bitlerden de korur mu anne?” dedi çocuk. Annesi muskanın hemen etki etmesine o kadar şaşırdı ki yüksek sesle “Allaaaah!” diye bağırdı. Oğlunun sesini haftalardır duyamamış bir anne için bu tepki azdı bile.“Hemi de nasıl korur yavrum hemi de nasıl!” “Peki arkadaşlarımın yanına, okuluma da götürür mü?” Hastalık öncesi zaten zayıf olan oğlunun bir deri bir kemik kalmış bedenine sıkıca sarıldı. “Koşa koşa götürür, uça uça götürür oğluuuum,” dedi. Odadan çıktı ve hemen telefona sarıldı. Numarayı çevirdi. Alo sesi Hacer’e aitti.

– Hacerim, benim ben Fadime. Ablam Allah senden razı olsun.

– Ne oldu kız? Dur bi’ sakin ol. Ağlama.

– Sevinçten ağlıyom ablam bu sefer, sevinçten. Daha muskayı Ahmet’imin boynuna geçirir geçirmez konuşmaya başladı yavrum.

– Kız Fadime müjdemi isterim he! Ben demedim mi sana bu hoca her şeyi çözer diye? Büyü vardı senin oğlunun üzerinde büyü. Ben dediydim sana. Hep o şıllık Emine karısının işi bu. Kendi kızı okumayı sökemeyince körpe Ahmet’imden çıkardı acısını.

– Boş ver abla öyle deme ya. Günahını almayalım biz yine de.

– İyi iyi tamam. Hadi gözün aydın Fadime’m. Müjdemi unutma he. Ben kapatıyom. Ocakta yemeğim var. Sonra gelirim, konuşuruz iyice.

– Tamam ablam, söz. Bihter geceliği alacam sana. Kudursun domuz kocan.

– Kız kudursa n’olur? Kuş yuvadan uçalı çok oldu çoook.

– İlahi Hacer Abla. Sen adamı öldürürsün.

Gülüşerek kapattılar telefonu.

Ahmet, boynuna asılmış muskaya bakıyordu. İlaçlar yüzünden, odaklama yapamayan fotoğraf makinesi gibi bir netleşip, bir bulanıklaşıyordu görüntü. Baktığı açıdan piramidi andıran bir görüntüsü vardı boynunda baş aşağı asılı duran muskanın. Piramidin ne olduğunu okumayı sökerken öğrenmişti.

Kolay Okuma Dizisi, ÖPRS harfleri, sayfa 41.

“Ahmet bu Piramit.

Ahmet Piramitler Mısır’da.

Uç Ahmet uç.

Tatilde Mısır’a uç.”

Bu bölümü hiç unutmamıştı Ahmet. Kitapta kendi ismi geçtiğinden sınıfta arkadaşlarıyla epeyce eğlenmişlerdi. Doyasıya gülüşmüşlerdi. Ne güzel günlerdi o günler. Hatırlayınca özlemle tebessüm etti.

Yatağından güçlükle kalktı ve annesinin odayı havalandırmak için açtığı pencerenin önüne geldi. Kendini iyi hissediyordu. Belli ki muska işe yaramaya başlamıştı. Hem hiç kaşınmıyordu da. Pencerenin önündeki masadan destek aldı. Bir elini duvara, öteki elini cama koydu. Hafif esen rüzgâr yüzüne vuruyordu. Düşüncelere daldı. Belki de kitapta isminin geçtiği bölüm onun için gizli bir bulmacaydı.

“Piramit aslında muskaydı. Annesi okula uça uça gideceğini söylemişti ve okul onun için tatildi.” Parçaları birleştirmiş, bulmacayı çözmüştü.

İçinde ne düşme ne de kemik bitleri korkusu vardı artık. İyileşiyordu. Biraz sonra pencereden uçacak, okula gidecek ve nihayet arkadaşlarına kavuşacaktı.

Ahmet’in kolları çoktan kanat şeklini almış, tam uçmaya hazır hale gelmişti ki, kapıdan pencerenin ucunda kollarını bir aşağı bir yukarı çaresizce çırpan yavrusunu gören annesi Fadime’nin “Ahmediiiiiimmmm!” çığlığı kopuverdi, fakat çok geçti. Ahmet kendini boşluğa bırakmış, Fadime de ana yüreği işte, yavrusunu kurtarma pahasına oğlunun peşinden, bir an bile tereddüt etmeden atmıştı kendini aşağıya. Mahalleli duydukları acı feryadın nereden geldiğini anlamak için pencerelerde birikmişti. Onları tanıyanlar hemen aşağıya inmiş, yerde yatan Fadime ve zavallı yavrusunun cansız bedenleri etrafında çaresizce toplanmaya başlamışlardı. Dizini dövenler, kendini yere atanlar, baygınlık geçirenler, saçını başını yolanlar bağıra çağıra ortalığı inletiyorlardı. Onları tanımayanlardan bazılarının gözyaşları, yüksek katlı evlerinden düşüp, beton zemini dövüyordu. Bazılarıysa telefonlarına sarılmış, para eder düşüncesiyle görüntü almaya çalışıyorlardı. Yerde yatan iki durmuş kalpten daha soğuktu kalpleri.

Bazı soğukkanlı komşular hemen çocukları uzaklaştırdılar olay yerinden. Gazete kâğıtlarıyla örttüler elleri birbirinin üstünde tesadüfen de olsa duran Ahmet’le anacığının bedenlerini. Ambulans, polisler, olay yeri inceleme ekipleri çok geçmeden mahalleye ulaştılar lâkin çok geçti. Ölüm, bir anneyi ve evladını çoktan alıkoymuştu bile dünyadan.

En son babalar duyar derler ya, o gün de öyle olmuştu. Kimse cesaret edip Ahmet’in babasına, Fadime’nin kocasına haber verememişti. Ta ki polislerden biri onu arayana dek.

Hasan, kan ter içinde, eli yüzü kir pas içinde, tulumunu çıkarmadan, yüreği ağzında ata ata çıktı sanayiden. İlk gelen minibüse atladığı gibi evinin yolunu tuttu. Düşünceliydi. Şoförün “Otursana abi orada boş yer var!” demesini duymadı. Yakınında oturan adamın kıyafetini çekiştirip boş yeri göstermesiyle bir an oturacak gibi oldu ama yağlı kıyafetinin koltuğu kirletecek olması düşüncesi onu durdurdu. “Sağ ol emmim pantolon yağlı. Kimsenin günahına girmeyim şimdi.” Tekrar düşüncelere daldı: “Olacak iş miydi şimdi bu? Onca borç harç içinde bi hırsız belası eksikti başımızda. Allah vere de Fadime iyi yere saklamış olsun çocuğun sünnetinden kalan çeyrekleri. Yoksa dinime imanıma Allah’ı gelse alamaz bu sefer elimden!” Öldüklerini söylememişlerdi telefonda. Ağzında evlerine hırsız girdiğini geveleyen toy bir polis memuru, durumu acemice izah etmeye çalışmış, acilen eve gelmesini anlatabilmişti. Neyse ki hayatının en acı anlarını tatması için daha önünde yarım saati vardı.

Düşüncelerle geçen kısa yolculuğunun ardından mahalleye vardığında, ilk olarak kalabalığı fark etti ve birkaç yakın komşusunun yaşlı gözlerle kendisine doğru yaklaştığını. Sahi eve hırsız girmiş olsa karısı Fadime’nin koşa koşa yanına gelmesi gerekmez miydi? Fadime neredeydi, Ahmet neredeydi? Kalabalık neden apartmanın bahçesinde toplanmıştı? Polis arabası tamam da ambulans neden gelmişti? “Kesin Fadime bayıldı, ortalığı ayağa kaldırdı, mahalleye rezil etti beni.” diye içinden geçirdi. Yaklaşan komşularından mahallenin yaşça ve ebatça büyük abilerinden Tuncay Abi Hasan’a sarılarak:

– Çok üzgünüm Hasan. Öyle üzgünüm ki…

– N’oldu Tuncay Abi? Bu kadar büyütmeye ne gerek var? Hepimizin başına gelebilir. Canımız sağ olsun. Yahu Fadime nerde Allah aşkına? Bu karı beni öldürecek, valla öldürecek. Kesin fenalaştı değil mi? Ambulans da bu yüzden geldi?

– Hasan bak aslanım. Bişeydiyecem ama sakin ol gözünü seveyim.

– Söyle abi ne oldu Allah aşkına ya.

Hasan bir yandan Tuncay Abi’siyle konuşuyor, bir yandan adamın iri gövdesinden sıyrılıp, kalabalığın olduğu tarafta fark ettiği hareketlenmeyi görmeye çalışıyordu. Yakınında bulunan iki polis memuru her an tetikteymişler gibi hazır kıta bekliyorlardı.

“Hasan’ım…” dedi Tuncay Abi’si. Demesiyle kalabalık tarafından bir feryat koptu ki, o sonbahar akşamüstü ağaçlara tünemiş kargalar can havliyle sağa sola uçuşmaya başladılar. Hasan, bir anda üzüntüden boşalan Tuncay Abi’sinin kollarından sıyrılıp, kalabalığa doğru öyle bir depar attı ki onu durdurmaya çalışan polisler elleriyle engellemeye çalışsalar da çaresiz kaldılar.

Gazete kâğıtlarını kaldıran ambulanstan inen doktorlar, yerde yatan iki muratsızın boş bakan iki çift gözlerinde bir mana göremediler. Komşular ise o gözlerde çok şeyler duydular:

– Canımız çok yandı Huriye Abla. Kemiklerimiz paramparça oldu. Hep izlerdik televizyonda ya bak başımıza ne geldi.

– Doğum günümde babam bisiklet alacaktı bana Recep. Ne güzel birlikte binip turlayacaktık be mahallede. Olmadı. Hem annem demişti ki bi’ keresinde, ölünce herkes bi hayvan olarak gelirmiş dünyaya. Ben kelebek olacakmışım. Beni görürsen öldürme bi’ daha olur mu? Ölmek hiç güzel değilmiş Recep.

– Hasan’ıma göz kulak olun. O bi’ şey yapmayı beceremez komşular. Döndü, sen onun bacısı sayılırsın. Akşamları ara sıra bi’ tas çorba ver Allah rızası için.

– Misketlerimi benim odamdaki zulaya sakladım Arif. Sen hepimizden büyüksün. Hepsini diğer arkadaşlara dağıt olur mu? Benim kafalık misketi de sen al. O kadar korudun beni arka mahallenin çocuklarından. Hakkındır senin.

– Zehra, sen bu işlerde hep iyiydin. Hasan’ıma şöyle helal süt emmiş birini bul ama benim gibi de olmasın. Beli ince, göt göbeği yerinde olsun. Hep şikâyet ederdi rahmetsiz oramla, buramla.

– Ayşe, geçen okul çıkışında saçını çekmiştim ya, özür dilerim. Hep seni sevdiğimden sana takılıyodum valla. Çirkin mirkindiyodum ya, okulun en güzel kızısın sen Ayşe. Utandım ama yanaklarım kızarmadı bu kez. Kanım çekiliyo Ayşe. Ölmek güzel değilmiş. Keşke çocuklar hiç ölmese.

* * *

Hasan, Fadime ile Ahmet’inin kanlar içinde kara kara torbalara konduğunu görünce ne yapacağını bilemedi. Öyle bir ah çekti ki kulakları sağır etti. Öyle bir çöktü ki iki dizinin üzerine, beton zemin tir tir titredi. Ambulanstan koşan görevliler hemen bir sakinleştirici iğne yapmak zorunda kaldı. Yine de Hasan bir aslan gibi çırpındı, kâh yeri, kâh kendini dövdü. Elleri, dizleri parçalandı. Aslan parçasını kaybetti. Aslan karısını kaybetti. Sakinleşmek en son istediği şeydi. Mücadele etse de bilime yenik düştü.

Bir gün sonra…

Defin işleri tamamlandı. Küçücük bir mezar, yanında ondan büyükçesi. İkisi de taze. İkisinin de taşına kazınmıştı aynı vakitte öldükleri.

Kimseleri yoktu bu çekirdek ailenin. Konu komşuları sağ olsunlar yalnız bırakmamışlardı Hasan’ı. Yalnız bırakmamışlardı da o yine de dünyanın en yalnız insanıydı artık. Çekirdeği çitlediniz mi içindeki çıkar ortaya. Kabukları ayrılır ikiye ama kopmaz birbirinden. İşte o kabuklar anne babadır, korudukları ise içindeki yemiş, yani yavrularıdır. Sivri dişli, kahpe felek Ahmet’i yemiş, Fadime’yi koparmıştı Hasan’dan.

Hasan yalnız kalmasın diye Hacer’in kocası Davut ve birkaç komşusu o ilk gece Hasanlarda kalacaktı. Öyle de oldu. Hasan, yavrusunun kokusu dağılmadan, son kez içine çeksin diye oğlunun yatağında yatmak istedi. Komşuları bunu onaylamasa da yaralı bir aslana kimse dokunmak istemedi. Oğlunun odasına girdi. Gözleri doldu. Yatak en son bıraktıkları gibiydi. Yorganı iyice açtı. Resim defterini gördü. Oturdu oğlunun yatağına. İlk sayfasını açtı. Karşısına kocaman bir böcek resmi çıktı. Sayfayı çevirdi. Bir sürü böcek daha. Rastgele bir sayfayı açtı hızlıca. Sayfanın ortasında bir çocuk, etrafında yüzlerce böcek, altında, yazanın okuma yazmayı yeni öğrendiği besbelli olan eğri büğrü bir yazı: “KEMİK BİTİ”.

Hasan yataktan kalktı. Pencereyi açtı. Ahmet’in minicik elinin camda kalmış izini gördü ve yavrusunun izinden kendini boşluğa bıraktı. Düşerken hiç bağırmadı. Vicdanının çığlığı ondan önce mahalleyi ayağa kaldırmıştı bile…

– Alo!

– Efendim.

– Kız Hacer benim ben, Gülafer.

– He Gülafer, söyle kuzum.

– Ne oldu, yeni bi şey duydun mu Fadimeler’in başına gelenlerle ilgili?

– Yok abla ne duyacam. Ben söyledim baştan. Onlara büyü yapıldı büyü.

– Valla haklısın galiba Hacer. Sen yine de bi’ şey duyarsan haber ver he. Merakta bırakma beni.

– Tamam abla tamam. Hadi ocakta yemeğim var. Konuşuruz sonra…

Kimi ocakta yemekler pişti, kimi ocaklar söndü…

Okan Bedir

1984 yılında İstanbul’da doğdu. Orada büyüdü, orada ölmeyi düşünmüyor. Dünya’ya gizlenmiş şiirlerin peşinde sokak sokak dolaşıyor, ara sıra yüzüne öyküler çarpıyor. Şiirlerini kitaplaştırma çalışmaları süren zat-ı muhteremin Orhan Veli hayranı olduğu söylenir. Hatta bir keresinde, akşam vakti mezarını ziyarete gittiği, kararan havanın da etkisiyle mezarını bulamadan zor bela yolunu bulabildiği rivayet edilir. Onun izinde, onun sadeliğinde, herkes için anlaşılabilir bir dil görüşüyle edebiyata katkı sunma gayretindedir. Bir finans şirketinde çalışıyor. Rakamların sıktığı yakasını, harflerle gevşetiyor.

Kemik Biti” için 23 Yorum Var

  1. Merhaba @Arokan

    Bu yorumu yazmadan önce diğer öykülerinizi hatırlamak için tekrar gözden geçirdim. Ve kendimi onayladım.

    Bu, şimdiye kadar okuduğum öyküleriniz arasında en iyi olanıydı. Bu kadar büyük bir dramı, kısacık bir öyküye sığdırmışsınız. Hiç acelesi yok kelimelerinizin ve dağılmamışlar. Dramı anlatırken, süslü vıcık kelimelere de ihtiyaç duymamışsınız. Öykü anlatıcısı olarak, bu yoğunlukta bir metni, sanki “ben anlatıcıyım, duygularımı işin içine katarsam metni bozarım, o yüzden size bunları sakince anlatıyorum” demişsiniz.

    Anne ve oğulu yerde konuşturduğunuz bölüm ise yarattığınız atmosfere o kadar yakışmış ki.

    Çok beğendim çok

    Kaleminize sağlık

  2. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Muge_Kocak

    Sizden bu yorumları duymak gerçekten mutluluk verici. Her yeni öyküde ilerleyebildiğini duymaktan başka, okurun duygulandığını hissetmekten başka ne isteyebilir ki yazar? Edebiyata gönül vermek, karşındaki gönüllerin çarpıntısını duymaya başlayınca bir anlam kazanıyor.

    Bu ve bunun gibi dramlarda asıl önemli olan, karakterlerin ruhuna erişebilmektir bence. Bir çocuk, anne, baba, kardeş, komşu kim olursa olsun onlar gibi düşünmeli, onlar gibi olduğunu dökmeliyiz kağıda.

    Anne ve oğul bölümünü yazarken zorlandım. Onları o halde konuşturmak kalbimi derinden sızlattı.

    Sizin de yüreğinize sağlık.

  3. Emrah dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Okan,

    Çok sarsıcı ve sosyolojik yönü güçlü bir öykü olmuş. Temiz tertemiz bir gol. Ofsayt yok. Çok nizamı. Ne eksik ne fazla kelimelerle kaleme almışsın. Hiç boğazımı tirmalayan beni yoran bir bölüm olmadı. Akıcı saf ve duru bir dil kullanmin vardı. Sonuna kadar okuttu.

    Belkide tarzım hüzün öyküde hüznü çok severim melankolik bir halim var. Çok etkiledi beni. Çok büyük bir dram var. Belki sayfalarca alt metin yazılır bu hikayeye ama 5000 kelimelik sınırı dikkate alarak öylesine güzel süzmüşsün herseye ve herkese yetmiş anlattıkların. Bence önemli bir başarı. Hikayeyi okurken hiç kopmadım orada yaşadım kendimi bir yerde konumlandirdim mesela ben olsaydım Tuncay Ağabey olurdum öyküde orada durup Hasan a bakardım. Belki bir şey diyemedim teselli de edemezdim ama durup bakardım.
    Kolay mı hem evladını hem eşini kaybeden adama güç vermek. Güçlü dur demek. Yıkılır gider karşısında insanın dağ gibi bir adam.
    Kürek biti bence güzel bir buluş yani buradan psikoloji yaratıp çocukların o saf mantığından da yararlanarak çok güzel bir dram yaratmışsın.

    Dedim ya çok net gol hiç ofsayt yok… Temiz tertemiz bir öykü

    Yeni öykülerine

  4. @Arokan Selam,

    Hocam ne yaptın be… Akşam akşam ciğerimizi dağladın. Bilmiyorum, çok etkilendim ben. Bir ocağın sönüş öyküsü. Sade, gösterişsiz bir hayatı sade ve gösterişsiz bir dille yazmışsın. Ben bu öyküyü yazarkenki psikolojini merak ettim aslında. Niye böyle bir şey yazdın? :sweat_smile: Gerçekten merak ettim. Ben bir öyküde “neden yazıldı?” sorusuna çok önem veriyorum; genelde Seçki’deki öyküler Seçki’ye yollanmak için yazılıyor, bense başka yanıtlar arıyorum hep.

    Neyse… sonsöz olarak;
    Ben kendimi çoğu zaman yazılanla eşleştiremiyorum. Duygu geçmiyor denir ya, bana geçmiyor hiç. Çok spesifik durumlarda geçiyor. Burada geçti. Kalemine sağlık ve tebrikler. :+1:

    Ha bir de bu çocuğa ne oldu ya? O biraz cevapsız mı kaldı, harbiden büyü mü yapıldı yoksa patolojik bir durum muydu? O kısım tamamen okura mı bırakıldı? Sorular sorular… :sweat_smile:
    Tekrar tebrikler, görüşürüz.

  5. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Ulu.
    Etkilenmene sevindim.
    Neden böyle bir şey yazdım; çünkü vicdan azabı duydum. Hikayenin başındaki babanın oğluna yaptığı şaka, oğluma yaptığım bir şakaydı. Sonra da uyuyamadım zaten. Kağıda döküldüm. Öykü de kendisini sonrasında toplumsal gerçeklik içeren bir yapıya bürüdü.

    Ayrıca geçen ay seçkideki bir yorumunda anababalar, çocuklar kessin birbirlerini gibisinden bi talepte bulunmuştun. Ben de kalemle halletmiş oldum o işi :slight_smile:

    Çocuk @Yuzuri ‘nin dediği gibi psikolojik olarak çok etkilenmiş ve bu etkileniş onu ve beraberindekileri kötü sona sürüklemiş. Büyü kısmı hikâye :slight_smile: Öykünün sonunda komşuların yaşanılanları yine büyüye yorması da maalesef karşılaştığımız bir gerçek.

    Değerli görüşlerin için çok teşekkür ederim.

    Görüşürüz yine, sevgiler…