Öykü

Hurdacı

“Demirciiiieeee, Demir aliyooovvv. Hurdaciiiiyyyeeehhh,” diye bağırdı. Yorucu bir işti tüm gün sokak sokak dolaşıp avazı çıktığı kadar bağırmak. Bugünün diğer günlerden farklı olacağını bilmeden düştü yollara.

Gün öğleni gösteriyorken, sabahtan beri tek bir hurda bile koyamamıştı arabasına. Yaz tatillerinde de Ankara bu kadar kalabalık değildi ama yine de her gün, en kötü üç beş eşya ile günü kapattığı oluyordu. Baharın bu ilk ayında, havada başka bir tuhaflık seziyordu. Çok da kafa yormadı. Düşünecek zamanı yoktu. Ana amacına odaklandı çünkü hafiflik onun için parasızlık demekti, omuzları içinse haddinden fazla yük.

“Demircieee, demir aliyooöööm.”

Ara sokaklar kuş uçmaz, kervan geçmez bir hâle bürünmüştü. Dükkânlardan birkaç hurda bulabilme umuduyla mahallenin işlek caddelerinden birine çıkmaya karar verdi. Burası tenha sokaklara nispeten daha kalabalıktı. Sokağı caddeye bağlayan dört yol ağzından karşıya geçip, köşede durdu. Tahta arabasını yoldan geçen arabalara engel olmamak için kaldırıma sıfırladı. Fren kolunu çekti, arabasının önüne çöktü. Yokuş yukarı çıktığından nefes nefese kalmıştı. Biraz soluklanmak iyi gelirdi. Ellerini kaldırıma koyup başını bahara evrilen gökyüzüne doğru kaldırdı ve derin bir nefesle doldurdu ciğerlerini. Doldurur doldurmaz da öksürdü. Ciğerleri, geçen sene bu aylarda geçirdiği zatürreden kalma mirasın sefasını sürüyordu hâlâ.

Kaldırımdaki bir çift, uzaktan ona doğru yürürken, hurdacının derin derin öksürdüğünü görünce hemen kaldırımın öte tarafına doğru geçip: “Ağzını kapa ağzını. Maske bile takmamış ya!” diye söylene söylene yoluna devam etti. Ne zamandan beri hurdacılar maske takıyordu ki diye düşündü. Kollarından destek alıp ayağa kalktı ve belini esneterek kütürdetti. Arabasını aldı, fren kolunu indirdi ve meşhur anonsunu bir kez daha geçti:

“Demirciiiieee, hurdaciiiiiiieee.”

İşe başladığı ilk günler geldi aklına. Rahmetli babasından devraldığı ekmek teknesi, sokaklar ve utangaç gençliği. Kısık sesle utana sıkıla, düzgün bir Türkçeyle seslendiği gençlik günleri. Daha varoluşunun sebeplerini sorgulayamadan demirci mi hurdacı mı olduğunu sorgulamaya itmişti hayat onu. Başını sağa doğru hafifçe çevirdi, eski yerine getirdi ve o arada gülümsedi. Hurdacılar da gülerdi, hepimizin zaman zaman yaptığı gibi.

Az ötede bir karton yığını gördü. Hiç yoktan cebine iki üç kuruş girebilirdi. Arabasını durdurdu. Kartonları yığan dükkân olduğunu tahmin ettiği nalburun kapısına doğru ilerledi. Kapı kapalıydı. İş eldiveninin dışıyla, bileğiyle kapıyı itti. “Abi kartonları alabilir miyim?” diye sordu.

– Lan bi yürü git! Ne yapıyosan yap. Millet can derdinde sen para derdindesin. Elini sürme oraya sürme. Geri zekâlı!

– Ne küfür ediyosun dayı? Yaşına başına hürmeten bişey demiyorum haberin ola. Ne kıymetli dükkânın varmış ya!” diyerek çekti nalbur konuşurken dayadığı elini dükkanının kolonundan.

Üstünün başının kirli olması, hurdacı olması ona böyle davranılmasını gerektirmezdi ki. Mülteciler gibi izin almadan oraya buraya saldırsa daha mı iyiydi? Bugün herkes mi yatağının tersinden kalkmıştı?

Hızlı ve biraz da sinirli hareketlerle yerdeki karton yığınını arabasına yükledi.

Demmmmirciiiiieeee, hurdaaaaaciiieee!

Ana caddenin herhangi bir sokağa kıvrılan köşesinde, üç serseri bekliyordu. Yanlarına yaşlıca, tonton bir teyze yaklaştı. Önlerinde durdu. Pazar poşetlerini yere bıraktı.

– Ay ay ay ay! Yeminle belim tutuldu. Evladım şu poşetleri otobüs durağına kadar taşıyın be. Hadi yavrularım. Kollarım koptu vallahi.

Kimse kılını kıpırdatmadı. Birbirlerine bakıp önceden sözleşmişçesine nefeslerini tutup yanaklarını balon balığı gibi şişirdiler.

– Kime söylüyorum ki ben. Allah’ın cezaları. Kaza kurşunları. Bi de dalga geçiyolar. Ananızın koca götüyle dalga geçin siz.

Üç arkadaş birbirine baktı. Hafiften morarmışlardı. Yaşlı kadın gitsin diye elleriyle kovarcasına işaretler yaptılar. Neyse ki hurdacı, teyzenin yardımına yetişti:

– Ver anacım ver. Arabaya yükleyeyim poşetlerini. Bugün herkese bi haller olmuş.

– Hay Allah senden razı olsun. Yok evladım ne halleri olacak. Bunlar hep böyle. İşsiz güçsüz, bütün gün burada dikilip mahallenin karısına kızına laf atarlar. Hata bende ki bunlardan medet umdum.

– Boş ver ana sen. İnsanlık ölmüş bugün anlaşıldı.

Hurdacı ve teyze gençlerin yanından uzaklaşır uzaklaşmaz, üçü de aynı anda nefeslerini bıraktı:

– Oh be. Gittiler sonunda. Ulan o kadar saydırdılar bi şey de diyemedik iyi mi.

– Boş ver be birader. Biz sosyal sorumluluğumuzu yerine getirdik. Ne derlerse desinler artık.

– Aynen abi. Varsın kötü bilsinler napalım yani.

– Abi geliyo geliyo. Off gözlere bak be abi. Maskeyle nasıl da süzüyo ortalığı.

– Merveeee! Sağlıklı günler esrarengiz güzel.

– Hiç vazgeçmeyeceksin di mi Alex? Koyun can derdinde kasap et.

– Vazgeçersem kalbim kurusun Merveeee!

Durağa geldiklerinde hurdacı, poşetleri özenle yere bıraktı. Helallik isteyip uğurladığı adamın arkasından dalgın dalgın baktı teyze.

“Demirciiiiiee, eskiler aliyooooommm”

– Abi şuradan geçince biraz sessiz olur musun rica etsem? Röportaj yapıyoruz da.

Hurdacı, arkasından seslenen adama kulak verip bir süreliğine bağırmayı bıraktı. Az ileriye, maskeli bir kadının elindeki sarı mikrofonla sokak röportajı yaptığı yere geldi. Kalabalık, kadının etrafını kameranın görüş açısını da hesap ederek yarım ay şeklinde çevrelemişti. Hurdacı, kalabalığa yaklaşıp konuşulanlara kulak kesti.

Mahallenin aklını sentetiklerle uçurmuş abilerinden Ferit, mikrofonu kimselere bırakmamıştı. Kadın sorusunu sordu:

– Hepimiz bu virüsün grip gibi bulaştığını biliyoruz artık. Peki sizce bu virüsün kaynağı nedir ya da neresidir?

– Çok basit abla. Şimdi bi kere bu virüs dünyadan değil. Bu konuda herkes benimle hemfikir değil mi?

– Nasıl yani?

– Bak ablacım. Bölmeden dinle lütfen. Mars virüs, Satürn virüs, Neptün virüs…

– Evet! Bunlar gezegen adları da virüsle ne alakası var peki?

– Abla bölme dedim ama burası çok önemli. Baştan başlıyorum. Mars virüs, Satürn virüs, Neptün virüs, Venüs virüs. Çaktın mı şimdi abla? Venüs’ten gönderdiler virüsü. Venüs’te güneş nereden doğar?

-“Havadan,” diye atıldı biri. “Güneş doğmaz,” diye sivrildi öteki.

– Allah belanızı versin! Batıdan doğar batıdan. Bu da kıyamet alametidir dünya için. Bir işarettir yani. Az gözünüzü açın gözünüzü. Ayıktın mı şimdi abla? “Hadi eyvallah!” diyerek arkasını döndü ve nice bilim adamının çözemediği gizemi çözmüşçesine gururla parantez parantez yoluna gitti. Bir diğeri atıldı boş kalan mikrofona:

– Peki siz ne düşünüyorsunuz virüs konusunda?

– Valla ablacım. Ben uzay muzay bilmem ama tarihi iyi bilirim. Her şeyi babamdan öğrendim. O da dedemden öğrenmiş. Benim dedem Kore gazisiydi. Toprağı bol olsun, çekik gözlülerle çok vakit geçirmiş zamanında. Savaşta Korelilerin arasına karışmış Çinli bi arkadaşı varmış. Adı da Niçin’miş.

Kalabalıktan kıkırtılar yükseldi.

– Gülmeyin lan! Ciddi konular konuşuyoruz şurada. Şimdi size bi soru o zaman bebeler. Gülüyosunuz ya, hadi cevap verin de göreyim. Çin’in neyi meşhurdur?

Kalabalıktan tahminler gelmeye başladı:

– Çekik gözlüleri.

– Çin böreği.

– Çin çekirdeği.

– Çinisi.

– Boyları kısa.

– Çekik gözlüleri.

– Onu söylediler geri zekalı!

– Siktir lan. Ben söyledim zaten. Tekrar ettim duyulmamıştır diye.

“Ya bırak Allah aşkına ya!” diyerek mikrofonu kadının elinden aldı.

– Çin’in Çin Seddi meşhurdur Çin Seddi. Peki ablacım sen okumuş birisindir. Çin Seddi’ni niye yaptılar? Biliyo musun?

Kadın genelde soru soranın kendisi olduğuna alıştığından afalladı. Gayrı ihtiyari duraksadı, arkasından cevapladı:

– Savaşlardan dolayı tabi ki. Savunma amaçlı.

– Demek ki neymiş? Çok okuyan değil çok gezen bilirmiş ablacım. Kusura bakma lafım meclisten dışarı. Olayın aslı şöyle: Sene milattan önce ya iki yüz ya beş yüz, Çin’de hanedanlıklar dönemi. Halkın beli bükük, insanları aç. Kıtlık başlamış. Hanedanlar arası savaşlardan ortalık yangın yerine dönmüş. Doğru düzgün ekip biçen yok. İşte tam da böyle bi ortamda artık açlığa dayanamayan insanlar çaresiz kalıp kedi, köpek, fare, böcek önüne ne çıktıysa yemeye başlamış. Denizden babam çıksa yerim sözü de buradan gelmiştir. Yazın bunu da bi yere. İşte böyle her şeyi yiye yiye ablacım, doğal olarak envaiçeşit salgın hastalık da peydah olmuş. Şimdi bazıları caiz meselesine girecek ama adamlar zaten Müslüman değil. Bi de tarihi o zamanın şartlarıyla değerlendirmek lazım abla. Çocuğun aç, bişeyler yemezse ölecek. Naparsın? Evdeki tekiri, kapıdaki Sivas Kangalı’nı pişirip vereceksin mecburen. Tabi Sivas Kangalı yoktur oralarda ama onların da Çin Aslanı var mesela köpek olarak.

Kadın konunun iyice dağıldığını fark edip adama toparlaması gerektiğini işaret etti.

– Ablacım salgın hastalıklar başlayınca hanedanlıklar da kendilerini korumak için sur yapmaya başlamışlar işte. Hadi size şu bilgiyi vereyim de ufkunuz açılsın. Savaşlardan hastalıklardan, açlıktan kırılan Çin halkı bi de bu sur yapma işiyle iyice hırpalanmış. Çok ölen olmuş. Kalanlar da ağır inşaat işleriyle çalışmaktan ezile ezile kısacık kalmış. Tabi bu genlerine de işlemiş yıllarca. İşte bu yüzden boyları kısadır Çinlilerin.

Kalabalıktan biri atladı:

– E Japonların da boyu kısa ama Japonya’da Japon Seddi yok.

Kalabalıktan kahkahalar yükseldi.

– Ulan beyinsizler biraz açın da tarih okuyun. Japonlar, Çinliler, Koreliler, Taylandlılar. Bunlar hepsi akraba akraba. Hanedanlık demedik boşuna. Hepsi dağılmış dünyaya işte ülke ülke.

– Tamam beyefendi anladım. Siz şimdi bu Korona salgının da Çin’den geldiğini söylüyorsunuz değil mi?

– Tabi ki ablacım. Şimdi bakın:

Kadın, kameramana dönerek, “Yandık, yine başlayacak,” der gibi bir bakış attı. Adam aldırmadan devam etti:

– Yıllarca kedi, köpek, böcek yiyen Çinlilerin vücudu bu mahlukatlara alıştı. Peki son yıllarda ne oldu? Açın gugıla bakın. Yarasa çorbası yazın. Adamlar kaç milyar insan oldu. Yine yemek yok. Kıtlık var. Artık bırakın kedi köpeği yarasa yemeye bile başladılar. Yarasa çorbası içince de hooop bi hastalık daha çıktı ortaya. Yani ne oldu? Tarih tekerrür etti. Biraz kitap okuyun kitap, araştırın biraz ya.

– Peki efendim. Teşekkür ederiz verdiğiniz kıymetli bilgiler için. “Kıymetli kısmını kes Kamer!” diye işaret etti kameramana kadın.

Korona mı? Virüs mü? Hurdacı duyduklarını zihninde anlamlandırmaya çalışıyordu. Demek ki kaldırımda yanından geçen çift, nalbur dükkanındaki esnaf, köşe başındaki gençler hep bu hastalık yüzünden öyle davranmışlardı. Bu virüs insanların beynini mi etkiliyordu? Tam da bunları düşünürken arabasındaki filtre kahve makinesi kartonunun üzerinde yazan “Made in China” ibaresine gözü çarptı. Panik ve korku içinde kartonlara dokunduğu eldivenlerini çıkarıp yolun kenarına fırlattı. Yine kaldırıma çöktü. İki eliyle yüzünü kapattı ve ne yapacağını bilemeden yüzünü yukarı aşağı ovuşturdu. Babasına her zaman iyi bir insan olacağının sözünü vermişti. Ya artık kötü bir insana dönüşürse virüs yüzünden? Hurdacı bunları düşünürken az önce duraksadığı kalabalık yönünden: “Hurdacıııııı, hooopp! Araban gidiyo heeey! Arabayı durdur arabayııı!” diye bağırtılar işitti. Kameraman da kamerayı hemen hurdacıya doğru çevirdi. Belki de gökte aradığı haberi yerde bulmuştu. Hurdacı durumu fark edene kadar arabası çoktan rampa aşağı süratle hareket etmeye başlamıştı bile. Hemen yerinden fırladı. Koşabildiği kadar hızlı koşmaya çalıştı ama ciğerleri buna daha fazla izin vermedi. Çaresizce yolun ortasında yürümeyle koşmak arasındaki bir hızla ilerlemeye başladı. Kameraman ve sunucu önde, kalabalık arkasında hurdacının peşinden koşuyorlardı. Tahta araba yolun ortasında, üzerindeki kartonları savura savura bir sağa bir sola devrilir gibi oldu ve nihayet yolun kenarındaki elektrik direğine çarpıp taklalar ata ata kaldırımda durabildi. Durmasıyla beraber acı bir, “Ahhhh!” sesi de caddede yankılandı. Virüse aldırmayan başka bir kalabalık hemen sesin geldiği yerde kümelendi. Hurdacı: “Gitti, ekmek teknem gittiiiieee!” diye bağıra bağıra arabasının durduğu yere soluk soluğa vardı. Belki de mahalleli ilk defa adamın farklı bir şekilde bağırdığına şahit oldu. Adam kırık dökük arabasının halini görünce yıkıldı. Yamuk yumuk olmuş tekerlerinden biri hâlâ dönüyordu.

* * *

Arabasının tekerini durdurdu. Yola dağılmış önemli saydığı aksamlarını toplamaya çalıştı. Tam o sırada, “Ahhhh!” sesinin sahibi, üstü başı toz toprak içinde kalmış bir şekilde, etrafındaki kalabalığı yararak, “Kimin lan bu araba, kimin diyorum size?” diye bağırdı. Hurdacı dolu gözlerle:

– Benim abi. Paramparça oldu arabam. Bittim ben şimdi. Ne yapıcam ben? Ne yicem ne içicem şimdi?

– Bundan sonra yemeye içmeye ihtiyacın kalmayacak koçum.

– Ferit Abi n’apıyosun? İsteyerek yapmamıştır. Bırak gitsin garibanı.

– Siktirtme lan şimdi garibanını. Biz gariban değil miyiz? Üstümün başımın haline bak. Kendimi kenara atmasaydım altında kalacaktım arabanın.

– Abi başımıza iş almayalım gündüz gözüyle. Bak hafiften pilotsun da. Kameralar mameralar da var. Sok o bıçağı yerine güzel abim, hadi.

– Kralı gelse dokunamaz kızıma benden başka. Ben ne zaman istersem o zaman yerine sokarım onu. Seni de sikerim, garibanını da kameranı da. Uzak dur lan şimdi!

* * *

– Evet sevgili seyirciler. Şimdi bir son dakika haberi ile yayın akışımızı bölmek durumunda kalıyoruz. Canlı yayında Buket, Ankara’dan bildiriyor. Evet Buket seni dinliyoruz:

– Hanım koş, koş. Ankara’dan bağlanıyolar. Herhalde bu kez sokağa çıkma yasağı getirecekler. Sen de beni işten gelince çamaşır suyuna yatırmaktan kurtulacaksın.

– Sevgili Nihan, şu anda Ankara’nın kenar mahallelerinden biri olan Çinçin’de sokak röportajı yapıyorken hep birlikte bir olaya tanıklık ediyoruz. Öğrenebildiğimiz kadarıyla her şey hurdacı bir adamın el arabasının kontrolünü kaybetmesiyle başlamış. Sizin de şu anda gördüğünüz gibi elinde bıçağı olan genç, son anda arabanın altında kalmaktan kurtulmuş. Sonra da hurdacıya bıçak çekip…

– Sen gelene kadaaar… Zaten sıradan kavga döğüş haberiymiş. Gelmene gerek kalmadı. Sörvayvısı açıyorum ben.

* * *

Ferit’in gözü dönmüştü. Bıçağı sağa sola rastgele savuruyordu. Hurdacı bir iki adım geri attı. Üzerindeki baba yadigarı ceketi çıkarıp kendisini bıçaktan korumak için bileğine doladı. Onları çevreleyen kalabalık, halkayı mecburen de olsa genişletmişti. Hurdacı, tek dayanağı olan arabasını kaybetmenin ve adamın kendisine küfürler savurmasının hiddetiyle, Ferit’in savurduğu bıçağı engellemeye çalışıyordu. Normal şartlarda kısa boyu ve çelimsiz denebilecek vücuduyla hurdacıya kafa tutmazdı Ferit. Delikanlıydı melikanlıydı ama akıllıydı da. Gel gör ki aldığı hap, cesaret verici türdendi.

– Mına kodumun garibanı. Gariban ha. Al sana gariban.

Hurdacı konuşmuyordu. Nefes alıp vermeleri hırıltılı bir hale dönüşmüş, nefes aldıkça göğsüne bıçak batıyor hissi vermeye başlamıştı. Ferit’se yorulmak bilmeden ve hiç susmadan saldırı halindeydi. Bir anda yorgunluktan yavaşlayan hurdacıya öyle bir bıçak savurdu ki hurdacı eline doladığı ceketi kullanmasa yüzü çaprazlamasına yarılacaktı. Hurdacının gardıyla savrulan Ferit bir anda kendini yerde buldu. Kalabalıktan, “Yapmayın, etmeyin!” bağırtıları yükseliyordu. İkisi de ya duymuyordu ya da duymamazlıktan geliyordu. Fırsat bu fırsat hurdacı, yere düşmüş olan Ferit’in üzerine atladı. İkisi de yerde boğuşmaya başladı. Etraftaki kadınlardan yer yer çığlıklar yükseliyordu.

– Ay birbirlerini öldürecekler!

– Teyze bi tane bıçak var. Nasıl birbirlerini öldürsünler. Biri birine takacak, olay bitecek.

– Ay ne bilim evladım. Heyecandan ne dediğimi biliyo muyum ben? Hem sen git bakim öteye. Ağzıma ağzıma konuşuyosun. Virüs bulaştıracaksın maazallah.

– Sana virüs ne desin teyze. Sen bu sesle onu bile öldürürsün. Sabahtan beri kulağımızı sağır ettin bağıra bağıra.

– Kamer çekiyosun değil mi? Güzel çek bak, iyi reyting getirecek bu haber, hissediyorum.

– Çekiyorum abla. O iş bende.

Aniden, “Yandım anam!” diye bir ses kalabalığın bağrışmalarını susturdu. O ses, Ferit’e aitti. Eli kanlı hurdacı, delikanlıyı bıçaklamıştı. Ayağa kalktı. Kanlar içinde kalmış kıyafetine baktı. Gözleri karardı. Zaten nefes almakta zorlanan vücudu, kendini yere bıraktı.

Gözünü açtığında sorgu odasındaydı.

– Adın ne senin?

– Demirci misin sen?

– Hurdacı da derler.

– Zevzeklik etmeyi bırak. Neden öldürdün adamı?

– Ben öldürmedim.

– Ne demek ben öldürmedim lan? İzle şunu.

 

Polis, cep telefonundan olayın gerçekleştiği ana ait görüntüleri izletti.

– O ben değilim.

– Lan salağa mı yatıyosun sen? Akıl hastası numarası yaparsan kimse yemez haberin olsun. Mahallede herkes seni tanıyor. Hepsi şahit kafanın çalıştığına.

– Ben değilim o.

– Kim lan o peki kim? Kamera kabak gibi çekmiş işte seni. Bıçakladığın da görülüyor. Sen değilsen kim bıçakladı adamı?

– Virüs bıçakladı.

– Ne diyosun lan sen? Abi hep beni mi bulur bu vakalar ya?

– Ben kötü biri değilim normalde. Kimseye zarar vermedim bu zamana kadar. Babama söz verdim her zaman iyi biri olacağım diye. Ne olduysa Çin’den gelen karton kutu yüzünden oldu. Bana virüs bulaştırdı. Ben katil değilim. Ben kimseyi bilerek öldürmedim.

– Alın bunu nezarete tıkın. O yeni gelen buhar makinesiyle de dezenfekte edin güzelce. Sabah da doktor gelecek. Bunu bi kontrol eder, sonra da ne bok yapacağımıza karar verirler zaten.

* * *

– Demirciii, hurdacııı.

– Hurdacııııı! Burdayım burda. Bu tarafa bak.

– Efendim abla.

– Şu kapıdaki bisiklete ne kadar verirsin?

– Bi bakim abla.

Genç çocuk, arabasına astığı el kantarını çıkardı ve bisikleti tarttı.

– Abla normalde on beş lira eder ama sen bu meslekteki ilk müşterimsin, yirmi lira olur sana.

– Yirmi lira mı? Valla bizim Demir geçseydi, en az elli lira verirdi bisiklete.

– Abla işine gelirse. Zaten yakında bu işi de yasaklayacaklar. Elinde patlar bu hurda ben sana söylim.

– Tamam, tamam. Sepeti salıyorum ama sepete dokunma. Parayı da bütün yirmilik olarak ver. Haftaya da gel, evde kullanmadığım eşyaları da vericem. Kıtlık çıkacak diyolar. Nakit bulundurmak lazım elde.

– Tamam abla. Gelirim Allah’tan bi kaza, bela gelmezse.

– Tamam ablası. Ha bu arada önceki mesleğin neydi senin?

– Boş ver abla orasını. Yeni fırsatlar çıktıkça değerlendiriyorum işte.

Hurdacı çocuğun sesi, ilk siftahını yapmış olmanın verdiği güvenle biraz daha gür çıktı. Daha bir hurdacı, daha bir demirci gibi:

“Demirciiiee, hurdaciiiiie.”

Okan Bedir

1984 yılında İstanbul’da doğdu. Orada büyüdü, orada ölmeyi düşünmüyor. Dünya’ya gizlenmiş şiirlerin peşinde sokak sokak dolaşıyor, ara sıra yüzüne öyküler çarpıyor. Şiirlerini kitaplaştırma çalışmaları süren zat-ı muhteremin Orhan Veli hayranı olduğu söylenir. Hatta bir keresinde, akşam vakti mezarını ziyarete gittiği, kararan havanın da etkisiyle mezarını bulamadan zor bela yolunu bulabildiği rivayet edilir. Onun izinde, onun sadeliğinde, herkes için anlaşılabilir bir dil görüşüyle edebiyata katkı sunma gayretindedir. Bir finans şirketinde çalışıyor. Rakamların sıktığı yakasını, harflerle gevşetiyor.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Okan selam,

    Öncelikle genel bir yorumla başlayayım. Çok açık bir gerçek var ki; sen net bir yazı karakterine sahipsin. Bu bence önemli bir şey. Çünkü kararlı bir stil sonrasında mükemmelleşmeyi de beraberinde getiriyor.

    Öyküye döneyim; beni çocukluğuma götüren detaylar vardı. Eskici, ayıcı, kalaycı gibi… Yani bunlar yoktu da bana bunları hatırlattı. Mahallede geçmesi, mahalle kültürüne dair detayları ile ayrıca hoştu.

    Yaşadığımız süreci hem toplumdan hem de medyadan görüşümüz de ayrıca güzeldi. Küçük detay ve dokundurmalarla hayatımızdaki virüse dair ana başlıklara çok güzel değinmişsin.

    Hurdacının güzel türkçesinin sona yansıması gibi küçük dokunuşlar, virüsün akla etki ettiğine dair toplu zihniyet değiştirme alegorisi vs. hepsi hoştu ama bunlarda beni en çok etkileyen çok küçük nüanslarla bunları anlatmandı.

    Bu arada Venüs’teydi sanırım bir şey olunca yaşayan ölüler ortaya çıkıyorsa virüs de gelir… Ters mi dönüyormuş o?

    Hasılı; güldüren, hüzünlendiren ama yer yer de acımayan kara mizahla son derece gerçek bir durumu gerçek insanlar üzerinden vermişsin. Tebrik ederim.

    Eleştirilecek yanı var mı? Esasen pek yok. Belki o tv’den izleme sahnesi ritmi biraz bozuyor olabilir -çamaşır suyuna yatırma esprisine çok güldüm yine de-. Yine eleştiri değil ama tartışma olarak o mahalle kültürü -iyi ya da kötü demiyorum- hala yaşıyor mu bilmiyorum. Son bir şey aam eleştiri değil acaba dediğim bir konu, çok detay vardı ve çok hoşlardı ama belki biraz fazla yüklenmiş de olabilir mi? Ama bu üç başlıktan da emin değilim hepsi mükemmelleşme yolunda; hımmm deyip senin değerlendireceğin şeyler yoksa hem çok büyük keyifle okudum hem de ben sadece bir okurum sonuçta. Özellikle faydam olsun diye yazıyorum bunları özetle, beni rahatsız ettikleri için değil.

    Ellerine kalemine sağlık Okan
    Tekrar görüşmek dileğiyle…

  2. Merhaba @Arokan

    Eline sağlık, ben bu ay senin öykünü de hüzünlü buldum ya.
    Nedir bu hüzün kokan satırlarınız :stuck_out_tongue:

    Çok beğendim öykünü, sen gibi yazmışsın, hurdacı olmuşsun, yaşlı teyze olmuşsun, kameraman olmuşsun, sokaktaki insanın nabzını iyi tutmuşsun. Halktan birini yazmak kolay değil bence. Sen bunu iyi başarıyorsun ve öykülerindeki gerçekçilik alttan alta acıtıyor. Eline sağlık.

    Yalnız öykünün bende yaptığı çağrışımlar da çok çeşitli
    Mesela artık Ankara dedin mi aklıma @ulu.kasvet geliyor, Merve zaten hepimizin ortak karakteri oldu (bu ay benim öykümde de var), Hurdacı hurda temasında bir öyküyü aklıma getirdi sevgili @Nurdan_Atay`ın dı yanılmıyorsam ama konuları farklı tabii. Yarasa çorbasını bir ara gerçekten gugıllayacaktım ama saçmalama Müge dedim ve durdurdum :slight_smile:

    Tek eleştirim var bu kişisel bir görüş: yazarın mültecilerle ilgili verdiği gözlemi bu metne yakışmadığını/oturmadığını düşündüm.

    Tekrar kalemine sağlık
    Görüşürüz

  3. Dilek73 says:

    Ne kadar güzel bir hikâye. Ben de halen sokaklarında seyyar satıcıların dolaştığı, komşuların camdan cama bağırıştığı bir mahallede yaşadığım için öykünün geçtiği ortamı çok iyi anlıyorum. Ben etkileyen yönlerine gelirsem başlarında Orhan Kemal karakterleri canlandı gözümde, devamında ise Aziz Nesin hikâyeleri gibi kara bir mizahla tamamlandı. Bununla birlikte halkımızdan iki insanın bir araya gelince kurduğu komplo teorileri sonra “hadi sen de” ciler… hepsi çok güzeldi.

    En çok da şu bölüme bittim : “Babasına her zaman iyi bir insan olacağının sözünü vermişti. Ya artık kötü bir insana dönüşürse virüs yüzünden?”

    Ve sonrasında küçük oğlunun işi kaldığı yerden sürdürmesine…
    Takipteyim, sevgiler
    Dilek

  4. Merhabalar @Arokan,

    Ne güzel bir öykü olmuş, kalemine sağlık.
    Senin öykülerini okurken geçmişe, yerele, bize doğru bir yolculuk yapıyorum.
    Yine senin öykülerini okurken “Yahu bu öykünün yazarı çok iyi bir insan olsa gerek,” demeden edemiyorum. Baksana hurdacının hedefi babasına verdiği sözü tutup hep iyi bir insan olarak kalabilmeyi başarmak. :slight_smile: Konular ne kadar trajik olursa olsun üslupta, hedeflerde çocuksu bir masumiyet var.

    Not: Alıntıladığım kısmı özellikle beğendim.
    Sonraki seçkilerde görüşmek dileğiyle.

  5. @Arokan Selam,

    Öncelikle kalemine sağlık. Gerçekten çok beğendim öyküyü. Ya bir de bizim poetikamız çok uyuşuyor ben bunu anladım. Feyyaz’da da söylemiştim; böyle bir kavramdan sürekli bahsedilip hiç gösterilmeyince ben çok seviyorum. Burada korona misal. Aynı şekilde büyük olayları kendi mikrokozmosunda işliyorsun, bu da çok hoşuma gidiyor. E bir yandan Ankara’da var. Ne denir? :sweat_smile: Çok verim aldım, çok sevdim öyküyü. Diyaloglar hem komik hem aşırı inandırıcı, mevzular eğlenceli, bir yandan da hakikaten çok trajikomik bir öykü. Güzel düşünmüş, güzel konuşturmuşsun bütün arketipleri. :wink: Emeğine sağlık.

    Bu gri şehirde griye çalan kara mizahın beni etkiledi, güldürdü, düşündürdü… Olağanüstü bir inandırıcılık. Hakkını vermişsin abi. :+1:
    Görüşmek üzere. :pray: Eyvallah.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

22 cevap daha var.

Yorum Yapanlar