Öykü

Bir Yokoluş Alegorisi (Deliryum)

Saat sabahın dördü. Hâlâ uyumak için yatakta debeleniyordu. Başının ucundaki çekmeceyi umutsuzca tekrar açtı. Ama lanet olası haplardan yoktu işte. Tek bir hap. Onu uykuya gönderecek küçük, minik bir hap. Yorgundu. Bitkindi. Gözleri iki iri alev topu gibi yanıyordu. Kalbi çarpmaya başladı yeniden. “Uyumaya çalışmanın bir anlamı yok!” dedi kendi kendine. Nasıl olsa başaramayacaktı. Kalktı, komodinin üzerinde duran paketteki son sigarayı yaktı. “Harika! Bir bu eksikti. Hiçbir zaman tedbirli olmadın ki. Neden şaşırıyorsun kendine.” Karanlıkta sigara içmeyi oldum olası sevmemişti ve rüzgârlı günlerde. Sevgiliye özlem gibi hasretle içine çektiği ve alacağını aldıktan sonra kalanını yaşama savurduğu dumanı görmeliydi. Gri bir gölge gibi yavaşça süzülerek havaya karışırken, içine yapışan katran, aşklarından geri kalanlar gibiydi. Her biri, uçup gitse de içinde bir parça bırakan ve onu hem yavaştan öldüren hem de yaşama bağlayan aşkları. Sigara içmeyi bırakamıyordu; aşkları, sevişleri terk edemediği gibi. Son nefesini içine çekerken, henüz söndürmemişken, yeni birini özlüyordu. İnsan kılığına bürünmüş aşkları, duman ve küle karışan sigaraları.

Başucundaki lambanın düğmesine dokundu. Ortalık aydınlanmadı. Açtı. Kapadı. Tekrar açtı. Karanlık. El yordamıyla kapıya doğru yürüdü. Odanın ışığını açmayı denedi. Karanlık. “Elektrikler de kesik!” Yatağa döndü ve telefona uzandı. “Kimi arasam?” Merve. Uzun zamandır konuşmamıştı. Biliyordu o da geç yatardı. Büyük bir ihtimalle ayaktadır diye düşündü. Telefonu açtı. Çevir sesini bekledi. Sessizlik. Tekrar denedi. Çıt yok. Faturayı yatırıp yatırmadığını düşündü. Bu kez emindi. Faturayı kesinlikle ödemişti. Elindeki ahizeyi sinirle yere fırlattı. Biten sigarasını yerde söndürdü. Hızını alamadı, başucundaki kitabı hırsla üzerine yapıştırdı. “Sabahı beklemekten başka çare yok!”

* * *

Gün, araba gürültüsünden, korna seslerinden, insan homurtularından arınmış bir sabaha doğar. Kadın, uykusuzluğundan çaldığı yarım saatin son beş dakikası içine bir rüyayla girer. Simsiyah bir kalabalığın ortasında bembeyaz bir boşluktur. Yürüyen, koşan, kahkaha atan, ağlayan insanlar bu boşluktan geçerler. Her geçtiklerinde siyahlıklarından iz bırakırlar, boşlukta bir noktayı doldururlar. Kadın siyahlaşmaya, siyah kalabalığın arasına karışmaya başlar. Boşluk tamamlanmıştır şimdi. Eksik kalan son beyaz parçada karaya bulanmıştır.

* * *

Ne garip bir rüyaydı. Rüyalarım her zaman yaşamımdan daha renkli. Zihnimden irili ufaklı şekiller, çoğu kez yüzlerini tanımadığım kişiler, tuhaf-saçma-tanımlanamaz kurgular, sakin bir rüzgârın aralık pencereden girip perdeye sürtünmesi gibi, öylece sessiz iz bırakmadan geçip gidiyor. Hatırlamaya çalışıyorum rüyalarımı. Çoğu kez kâbusa dönüşen rüyalarımı demeliydim. İnsanın sürekli rüyalarda yaşaması mümkün mü? Kendini evrenin dışına atarak, salt yalnızlığında barındırdığı kocaman bir dünya mümkün mü? Kendi elleriyle şekillendirdiği, ne geçmişin gölgesinde kavrulan ne de geleceğin ağırlığı altında ezilen bir dünya. Mümkün mü?

Saat sabahın yedisi. Ancak yarım saat uyuyabilmişim. Bugün yapacak hiçbir işim yok. Duş almak, üstümü giyinmek, dışarı çıkıp bir karton sigara, üç kutu uyku ilacı, birkaç şişe şarap, peynir, çavdar ekmeği almak ve eve dönüp uykuya sarılmak. İşte bugünkü karantina planım. Kahrolası elektrikler halen gelmemiş. Neyse ki ortada baş ağrımı daha da körükleyecek bir gürültü yok. Uzun zamandır hiç bu kadar sessizliğe uyanmamıştım. Uykusuzluğun bu halini seviyorum. Derin bir sarhoşluğun tüm hücrelerimi eline geçirmesi gibi. Biraz daha uykusuz kalırsam düşüncelerimle birlikte bedenim de eriyip gidecek. Doktor bu sorunun devam etmesi halinde beni hastaneye yatırmak zorunda kalacaklarını söylemişti. Onların eline teslim olmaktansa, bilincini yitirmiş olarak ortada ruh gibi dolaşmayı yeğlerim. Ağır bir depresyon geçiriyormuşum. Uykusuzluğum, baş dönmelerim, çarpıntılarım hep bundanmış. Böyle giderse bir sonraki aşama, gerçek dünyadan kopuş ve ardından gelen hayallermiş. Oymuş, buymuş, şuymuş. Mış, miş, muş… Ben iyiyim, bir de şu baş ağrım olmasa.

* * *

Giysi dolabını açtı. Bir süre boş gözlerle kıyafetlerine bakındı. Ne çok kıyafeti vardı. Kırmızı, siyah, mavi, yeşil, uzun, kısa, ince, kalın, çiçekli, çizgili, açık, kapalı, dar, bol, gömlek, etek, pantolon, kazak, her türlü kumaştan, günün modasını yansıtan bir sürü giysi. Hepsi pahalı, hepsi markalı, hepsi birbiriyle yarışan cinsten. Bazıları hiç açılmamış hâlâ paketlerinde duruyordu. Dudaklarından geçen belli belirsiz alaycı gülümsemeyi yakalar yakalamaz gözleri öfkeyle parladı. Hırsla, haftalardır üzerine forma gibi geçirdiği pantolonla bluzu çekti çıkardı ve sertçe dolap kapaklarını kapadı. Giyinirken hınzır bir düşünce geçti beyin odacıklarının arasından. Dışarı çıkacak, alışverişini yapacak, geri dönüp tüm kıyafetlerini ve üzerlerine sinen tüm anılarını arka bahçede törenle yakacaktı. Keyiflendi. İşte, dedi, sıcak bir yaz gününde güneşe sunulacak en değerli hediye; anılarımın külleri.

* * *

Kadın adını hatırlar. Alev. Çocukluğunun zümrütle bezeli Anka kuşunu özler. Pervasızca koştuğu gelincik tarlalarını. Kulağını yıllar öncesinin yanık bir ezgisi öper. Yumuşak, ılıman, titrek, sevecen. Kiraza doymuş dudakları aralanır. Ateşten bir tül sarar ince boynunu. Kızıl saçlarında, ateş böcekleri dans eder. Gül kokulu eller bir kâse şarap uzatır, bedeni can dolar.

* * *

Bugün ne günlerden? Neden bu kadar sessiz her yer? Sokakta kimse yok. Tuhaf bir ıssızlık. Pazar olmalı kimse sabahın köründe yollara dökülmediğine göre. Her zaman kalabalık olan şu sokaktan tek bir araba bile geçmiyor. Çok garip. Bu sabah tüm mahalle uyuyor, tüm sokak ve belki de tüm kent. Şehrin üzerine yıllardır sinmiş olan gürültü tabakası bile çoktan göç etmiş gibi; yeni kentler, yeni yurtlar, yok edecek yeni sessizlikler aramak üzere. Nerede herkes? Hayat durdu mu? Dünya dönmekten vaz mı geçti? Yorgun bedeni tükendi mi artık? Kimse yok. Tüm dükkânlar kapalı. 24 saat açık olan köşedeki çorbacı bile. Günün her saati sarhoşlara ev sahipliği yapan şu kaldırım taşı bile öksüz. Anlayamıyorum. Kendi nefesimden başka algıladığım tek bir hayat belirtisi yok. Yine başladım kuruntularıma, paranoyalarıma. Doludizgin düşler arasında koşturup duruyorum. Hiç mi yorulmaz şu dizlerim. Alt tarafı sıradan bir pazar sabahındayım. Sıradan bir güne doğuyor yaşam. Tüm sıradanlığıyla her şey aynı giderken, bugünkü tek fark; “günün gürültüyle savaşı bugünlük sona ermiş.” Gürültü yenilmeyi bilmiş, kapılar ardına gizlenmiş. Yeniden ortaya çıkıp, huzuru ele geçirmek için sinsice güç toplamakta. Sen de bu kısacık huzurun tadını çıkar. Birazdan insanların arasına karışacaksın nasıl olsa. Yitip gideceksin ve yine kim olduğunu unutacaksın!

* * *

Yürüdü, yürüdü, yürüdü. Gözleri hareket eden herhangi bir canlı aradı. Hiçbir yaşam izine rastlayamadı. Tüm sokakları, caddeleri gezdi. Tüm evlerin zillerini çaldı. Dükkânların içine baktı. Tanıdıklarını aradı. Tanımadıklarını aradı. Sağa sola koştu. Yalpaladı, durdu, tekrar koştu. Kimseleri bulamadı. Saatlerce yürüdü. Haftalarca yürüdü. Aylarca yürüdü. Uzaklara yürüdü. Başka sokaklarda, başka caddelerde, başka kentlerde yaşam aradı. Bulamadı. Çığlık attı, ses telleri acıyana kadar, ağzının kenarları kanayana kadar. Ağladı, çok ağladı. Yolun ortasına yığıldı kaldı. Tek başına, çaresiz, tek başına, umutsuz, içi boş.

T e k b i r c a n l ı b u l a m a d ı.

Acı oturdu tam yüreğinin üstüne. Kalkmadı. Mevsimler değişti. Dudakları morardı. O soğuktan sandı. Korkudandı. Dudakları kanadı. O çatladı sandı. Isırmıştı. Bilincine vardığında mutlak yalnızlığının, süreç başladı. O başladığının farkına bile varmadı. Yok olmaya başlamıştı. Yavaş yavaş, belki de hızlı. Farkına bile varmadı yavaş mı hızlı mı? Önce ayakları yok oldu. Göremedi ayaklarını, parmaklarını, ayaklarındaki nasırları. Bir süre yerlerde süründü. Dizleri parçalandı. Sonra bacakları yok oldu. Yarımdı artık, yarısı gitmişti. Göremedi gecelere açılan bacak arasını. Eli, yok olan parçalarına dokunmak istedi, boşlukla kucaklaştı. Devam etti yok olmaya; karnı, elleri, kolları, göğüsleri, boynu. İnanmak istemiyordu. Kavrayamıyordu. Sessiz dünyada geriye sadece başı kalmıştı. Yuvarlanmaya başladı; yüzü gözü kan içinde, taşlara çarparak. Bir uçurumun kenarına geldi. Durdu. Aşağıyı görebiliyordu. Sonu olmayan bir cehennem çukuru gibiydi. Atlamak istedi, ama ne elleri ne kolları ne de ona yardım edecek bacakları vardı. Sıra yüzüne gelmişti. Kulakları yok oldu; işitmeye aç kulakları. Çenesi yok oldu; ortasında küçük bir çukur gizli çenesi. Ağzı yok oldu; binlerce kelime yuttuğu, on binlercesini kustuğu ağzı. En sona gözleri kaldı. Eğer biri olsaydı, yuvalarından fırlamak üzere olan gözlerindeki dehşeti okurdu. Ama yoktu, kimse yoktu. “O” da olmayacaktı. Kurumaya yüz tutmuş nehirden hüzün dolu, suskunluk dolu, yorgun iki damla düştü yere. İki göz son kez baktı canı gitmiş dünyaya, tek başlarına, bedenden ayrı gezindiler havada. Kaçmak istediler. Kaçmaya çalıştılar. Olmadı.

Y o k o l d u l a r. Y o k o l d u. A r t ı k y o k t u .

Ondan geriye küçük bir artık bile kalmadı. Yaşam sessizliğine geri döndü.

* * *

Aptalca, hepsi anlamsız. Varlığın ve yapılanların derin anlamsızlığı. Derin sözcüğü de anlamsız. Sözcükler arasında boğuluyorum! Nefes alıp almadığımı bile bilmiyorum. Yaşayıp yaşamadığımı da. Neden! Belki de hiç! Son nokta bu mu? Vaz mı geçsem? Vazgeçtim! Geçmedim! Boşlukta bir ben mi varım? Koca dünya! Neden? ‘Her şey’. Anlamsız . Her şey üstüme geliyor. Hayır üstüme gelmiyor. Gördüm, görüyorum!

Hiçliğin tam ortasındayım. Etrafımdaki boşluğun tam ortasında. Boşluk karanlık. Hiçbir şey yok. Ayakta duruyorum. Evet görüyorum. Saydam bir balon mu bu? Bilmem, balon değil. Ne bu lanet olası! Yuvarlak bir şey ama balon değil. Açık mavi, hatta beyaza yakın bir kütle, yuvarlak bir kütle. Evet kütlenin içindeyim. Hava var mı? Bilmem. Nefes alıyor muyum? Bilmem. Belki de nefes almam gereksiz. Sadece duruyorum. Ellerim iki yanda. Kütlenin dışı mavi bir çizgi ile çizilmiş gibi. İçinde beyaz bir yoğunluk var. Tam beyaz değil ama. Yumuşak yoğun bir şey dolu. Nedir ne bileyim! Var mı bu kütlelerden başka? Ben tek miyim?

Kim koydu beni buraya?

İşte yanımda. Ama yok, yanımda gibi dursa da uzakta çok uzakta- nerden bileyim yakın mı uzak mı olduğunu, burada böyle bir kavram var mı? Görebildiğimi söyleyebiliyorum ancak-bir kütle. Evet evet, bu kütle kırmızı. Dibimde değil, ne kadar uzakta bilmiyorum. Belki uzakta da değil. Kırmızı kütle. Tam kırmızı değil. Çevresi kırmızı bir çizgiyle çizilmiş. İçi açık renkten gidiyor kırmızıya. Beyazdan mı başlıyor? Tam beyaz da değil. Kırmızıya çalan bir beyaz. Benim kütlemle aynı gibi. Rengi değişik sadece. Biri duruyor içinde. Benim gibi elleri yanda. Algım alıştıkça görebiliyorum. Ne büyük bir bilinmezlik.

Kim koydu bizi buraya?

İşte bir tane daha. Ama biraz önce yoktu. Vardı da ben mi görmedim? Ama nasıl olur? Kırmızının yanında. Belki de yanında değil. Uzağında. Ne yakın, ne uzak bilmiyorum ki! Sadece boşlukta bir kütle seçebildiğim. Koyu yeşil. Hayır yeşil. Kütlenin çevresi yeşil bir çizgiyle çizilmiş gibi. İçi beyazdan yeşile doğru gidiyor. Yeşil kütlenin içinde biri var. Elleri yanda duruyor. Hiç hareket etmiyor, hiç hareket etmiyorlar.

Bizi kim koydu buraya?

Havadayız, ama asılı değiliz bir yere. Boşlukta var olan kütleleriz. Birini gördükçe, hiç görmediğim bir diğerini görmeye açılıyor algılarım. Neden hepsi farklı renk? Hiç aynı renk yok. Ne kadar sonsuz olabilir ki? Gittikçe görüyorum, gördükçe fazlalaşıyorlar. Ama sanki hepsi uzak. Ya da yakın mı?

Kim bizi buraya koydu?

Kütleler arasında hiçbir bağ yok. Hepsi birbirinden bağımsız. Benim farkındalar mı? Kimse yakınlaşmıyor. Kimse uzaklaşmıyor. Birbirinden uzak ya da birbirine yakın duran (algılayamıyorum ki) renkli yoğun kütleler havada duruyor, ama asılı değiller bir yerlere. Şimdi gözlerim iyice açıldı, her yer onlarla dolu. Hepsi aynı boyutta, sadece renkleri farklı. Hepsinin içinde biri var; birbirlerine benziyorlar, ama hepsi farklı, ben de onlara benziyor muyum? Yüzlerini seçemiyorum. Kimse konuşmuyor. Ben de konuşmuyorum. Nasıl iletişim kurulacak? Konuşmayı niye denemiyorum? Çabam yok ki! Düşündükçe konuşuyor gibiyim. Konuşmalarım düşüncelerim mi? Ağzımı oynatsam. Dudaklarımı açma isteği mi duymuyorum yoksa açamıyor muyum? Çabam yok! Şimdi her yer bu yuvarlak kütlelerden dolu. Nasıl bir bilinmezlik bu!

Bizi buraya birisi koymuş olmalı.

Acaba onlar beni görüyor mu? Hiç olmazsa birisiyle iletişim kurabilsem. Neden buradayız? Ben nasıl geldim buraya? Hiçbir şey hatırlamıyorum. Nasıl geldiğimi soruyorsam, bir yerden gelmiş olmalıyım, o zaman bunun bir öncesi olmalı. Hatırlamıyorum. Buradan önce başka bir yerdeydim, evet bu kesin. Ama nerede? Burada bir anda var olmadığıma eminim. Yoksa hep burada mıydım? Kavramlar var; uzak- yakın, renkli-renksiz. Tüm bunları biliyorum. Bildiğime göre, bunları öğrendiğim, gördüğüm bir yer olmalı. Bunları bildiğim yerde, bu kavramları bilen başka birileriyle birlikte olmuş olmalıyım. Ama o yer burası değil. Burayı ilk defa görüyorum. Daha önce görseydim hatırlardım. Hatırlar mıydım?

* * *

Yaşam, zamandan arınmış bir evrene doğdu. Kadın, var olma isteğiyle yok olan bedenini yeni bir bilinmezliğin ortasında buldu. Bembeyaz bir boşluğun ortasında masmavi bir kütle. Ne kahkahalar, ne ağlayanlar, ne koşuşanlar geçebildi bu kütleden. Kadın unutmaya, unuttukça anlamaya başladı. Artık sadece o vardı ve her şey onda tamdı.

* * *

Bizi birisi buraya koymuş olmalı…

Müge Koçak

Uzun zamandır yazıyor, yazmaya çalışıyor, devam etmeye çalışıyor. Zaman değişiyor, dengeler değişiyor, hayat değişiyor, yazı kalıyor, o hala yazıyor. Deneme, yanılma, oradan, buradan, şuradan. Bir gün - büyüdüğünde - yazı projelerini gerçekleştirmeyi umuyor. Ziyaretçi sayısı parmakların sayısını geçmeyen iki blogu var. Bu kadar yazan, çizen, onca tanınmış, tanınmamış insan arasında kendisine nasıl bir pay düşer bilmiyor, çok da umursamıyor. Ne önemi var ki! Altı üstü hep birlikte eğleniyoruz canım..

Bir Yokoluş Alegorisi (Deliryum)” için 39 Yorum Var

  1. Yuzuri dedi ki: dedi ki:

    Bayıldım. Sonu gelmesin istedim okurken. Diğer hikayelerinize göre daha karanlık daha derin bir yazı stiliyle yazmışsınız ve bunu oldukça başarılı yapmışsınız.
    Gözüme çarpan birkaç şey var izninizle söylemek isterim.

    Bu cümleyi olurken bir duraksama yaşadım sanki devrik cümle yerine kurallı cümle kullanılsaydı daha iyi olurdu.

    Bu paragraf favorim oldu. Sindire sindire, tekrar tekrar okumaktan zevk aldım.

    Anlamadığım bir kısım var.
    Kadın Deliryum olduğu için mi kendini karantinada hissediyor yoksa karantinada olduğu için uyarıcı yetersizliğinden mi tamamen dünyadan kopuyor?

  2. Selam Müge,

    Öncelikle ve özellikle içerik açısından birinci sınıf bir işle karşı karşıyayız.
    Her ne kadar öykünün adı bize bir rehber olarak hizmet etse de ben yine de öykünün o tekinsiz iç dünyasında kaybolmayı yeğliyorum.

    Funda ve Kürşat’ın örneklerine daha bir çoğu eklenebilecek harika betimlemeler okuyucunun duygu dünyasını zenginleştirerek öyküyle bağ kurmasını sağladığı gibi hayal gücü de yine okuyucuyu hayrete düşürüyor.

    Ama hem iyi hem de kötü bir şey olarak başlık bizi bu dünyada tutuyor.
    Temayla bağlantı da dolaylı ama nitelikli bir şekilde kurulmuş.

    Burayı inanılmaz beğendim. Hem iyi düşünülmüş hem de bu karanlık öyküde bir kara mizah olmuş.

    Sonunu ben biraz Descartes’e bağladım ama son cümlenle oraya da bir şerh düştün galiba. Ama his, şüphesiz karşımızdaydı.

    Tek bir eleştiri yapayım; bir iki yerde cümle yapısında okuma ritmimi bozan yerler oldu. Konuşma dilinde anladım yazılanı ama yazıda aynı doğallıkla oturmamış olabilir.

    Kalemine sağlık
    Görüşmek dileğiyle…

  3. Sevgili @Yuzuri

    Okuyup yorumlaman çok sevindim. Beğenmen de mutlu etti beni. Tahmin ediyorum aslında neden beğendiğini :slight_smile: Duygu yoğun olması muhtemelen. Bazen öyle bazen böyle işte. Mesela ben de bu öykümü ağır buluyorum. O yüzden pek öykü bile demek istemiyorum.
    O cümle de seni duraksattıysam amaçladığım olmuş. Çünkü karakter de duraksıyor ve ekliyor rüzgarı. “Oldum olası sigara içmeyi karanıkta ve rüzgarlı günlerde sevmemişti” aynı etkiyi bırakmıyor.

    Alevli bölüm de kırmızıya boyamak istedim okuru, acaba oldu mu?

    Sonda sorduğun sorunun cevabı bende yok. Okuyucuda bence :slight_smile:

    Çok teşekkürler tekrar.

    Sevgili @Kursat_Akbulut

    Yorumun çok güzel gerçekten mutlu oldum. Kitap, bilmem bakalım büyüyünce belki :slight_smile: Altlarını çizmeyi bende sevmiyorum ama sonra unutuyorum, şimdilerde başladım biraz biraz.
    Yalnız tabii sigara içmeye özendirmişim seni, olmadı bu :wink:

    Eline sağlık tekrar çok teşekkürler :pray:

    Sevgili @MuratBarisSari

    Merak ediyordum yorumunu ve çok sevindim. Yine çok detaylı incelemişsin. Bana “vay ben ne yazmışım” dedirttin :))

    Başlık konusunda bu sefer tereddüt ettim. Evet biraz okuyucunun gözüne soktum sanki “bakın ne okuyacağınızı bilin” diye. Acaba anlaşılmamak korkusu muydu yine? Bilmiyorum.

    Karanlık boşlukların renkli dünyasını kafamdaki gibi çizebilseydim. Bana yağmurun resmini çizebilir misin Abidin? gibi oldu :))

    Cümlelerde vardır ritm bozuklukları, redaktör lazım bana :slight_smile:

    Tekrar çok teşekkürler. Senin öykünde görüşürüz.

    Sevgili @ebuka

    Kesninlikle haklısın. Bu ben ben değilim. Beni benden çıkarttı bu virüs. Nerede o benim saçmalıklarım :slight_smile: Gerçi bunda da var biraz o gökyüzündeki balonlar falan.

    Katman hissi vermeyi isterken bunu başarmış olmak beni çok mutlu etti. Belki yoğun gelmiştir kesinlikle. Ama işte böyle ben seviyorum ya deneyim sınırları genişleteyim hatta yok edeyim. Birisi geçenlerde bana dedi ki “yani öykünün sınırları genişletilir anlarım da sen yok ediyorsun” Ben de öyleyim işte. ne bileyim belki her kör satıcının bir sağır alıcısı vardır :wink: Yoksa öyle değil miydi o laf :thinking::sunglasses:

    Çok teşekkürler zaman ayırıp okuduğun için

  4. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Muge_Kocak,

    Benzer yorumları tekrarlamış olmak istemem ama “söylemezsem de çatlarım” şeklinde hislere büründüğüm için paylaşmak durumunda hissediyorum bazılarını. :blush:

    Maddelemem gerekirse;

    • @Kursat_Akbulut ve @UlianaHippogrief’a katılıyorum. Ben de sigara kullanmayan hatta kokusundan da hiç hoşlanmayan biriyim ancak önce öykünü, sonra yorumları okuduğum için yorumlarda benimle aynı hissi paylaşanları görünce tebessüm ettim. Öyle bir sigara içesim geldi ki, sorma gitsin. Ciğerlerime zararı konusunda da seni sorumlu kılabilirim Mügecim, bilmiş ol. :blush:

    • Benzer bir örneği @gayekcelik’e de demiştim. Sende de aynı tadı alıyorum. Sizin incelikle işlediğiniz metaforlar ve hassas betimlemeler okuyucuyu öykünün zarifliğine doğru sürüklüyor. Kurgu ya da konu ne kadar tuhaf, absürt, sert bile olsa bunu edebi dile çevirmedeki başarınız işin estetik kısmını gözler önüne seriyor. Başka bir öykü olsaydı, özellikle şu, şu veya şu diye seçerdim ancak o kadar çok ki, neredeyse tüm öyküyü kopyalamak istemem şimdi buraya. :sweat_smile:

    • Benim de son dönemlerde okuduğum öykülerinden farklı olduğunu düşündüğüm bir öykü. İç hesaplaşma, psikolojik sorgular aslında piramitte de vardı yanlış hatırlamıyorsam ancak bu öyküde çok daha derin felsefe ve psikoloji detayları aldım. Varoluşçuluk, nihilizm, septisizm, depresyon, paranoya ve daha pek çok kavram aklıma geldi okurken. Bu kadar derinliği hissedip de yazman oldukça başarılı. Eğer planlamadan yazdıysan, bu durumda da bana şu an sorgulattığın tüm düşünceler için ayrıca alkışlıyorum seni.

    Maddeler kendini anlatmış, başka ekleyecek yorumum yok. İyi ki yazmışsın bu ay da, sensiz olmazdı, hep yaz!

    Sevgiler,

    Sena

  5. Senacan :slight_smile:

    Çok teşekkür kısıtlı zamanından çalıp okuduğun ve detaylı yorumladığın için. Umarım sözlerine layık olabilecek eserler üretmeye devam ederim. Yazar için büyük sorumluluk taşıyor çünkü. Üretemediğimde de Sena’nın keskin kılıcının yazıma ineceğinden eminim
    Sigarayı özendirmekte RTÜK sansürüne uğramadan önce @gayekcelik e söyleyim bana çiçek çizsin de oralara yapıştırma yapayım :sweat_smile:

    Dediğin gibi bu öykü karanlık oldu bakalım masalda ne olacak?

    Öykülerde ve rapte kal :))