Öykü

Ölümle Hasbihâl

ÖLÜM, elindeki küreğe yaslanmış yaşlı kadına bakıyordu.

Kadının saçlarını örten eşarp her ne kadar suratını gizlese de ÖLÜM, kadının ağladığını biliyordu. Yorgun kalbinin sesini duyabiliyor, beyninde dolanan sisli hatıralarının yaydığı acının kokusunu alabiliyordu. Hep aynı koku, diye fısıldadı.

Kadın kafasını çevirip ıslak gözlerle ÖLÜM’e baktı. Fırtınada köpüren dalgalar gibi parlıyordu mavi gözleri. Yaşlarla sulanıp acıyla yoğrulmuş o gözler, ÖLÜM’ün bedenine sabitlenip uzun bir süre asılı kaldı.

“Merhaba, yoksa elveda mı demeliydim?”

“Sen, seni tanıyorum” dedi kadın, şaşkın bakışlarına rağmen sesi demir gibi çıkmıştı. Elbiseleri ve çizmeleri çamura bulanmıştı. Kamburu çıkan narin bedenine tezat oluşturan sesi duyan ÖLÜM, gülümsedi.

“Beni herkes tanır.”

“Bunu sen yaptın değil mi? O gece herkes rüyasında görmüştü seni. Ve sonra…”

“Sonra Yaratıcı buyruğunu ileti: Yaratılan ışık sönsün, geride hiçlik ve karanlık hüküm sürsün.”

ÖLÜM, kürekten güç alarak zar zor duran kadının şaşkın bakışlarının aniden değişip, öfkeyle buruşmasını izledi. Artık cılız ve narin durmuyordu.

“Yaratılış: Yedinci düzlem, kırk ikinci fıkra” dedi kadın, elindeki küreği atarak sırtını ÖLÜM’e çevirdi. İhtiyar bedeni zorlukla dikleştirip, uzakta bir zamanlar kuşların cıvıldadığı kavak ağacına baktı. “Demek Yaratıcı sonunda zar atmaktan sıkıldı ha,” diye fısıldadı. Ne doğru bir laf.

ÖLÜM, göğsünde bir acı hisseti. İşte geliyor. Boğazı aniden yanmaya başladı. Nedensiz bir hüzün, melankoli yayıldı bedenine ve sonra nedenini anladı; rüzgârı hissetmiyordu. Pelerini savuran rüzgâr birden dinmişti, sanki hiç var olmamış gibi… Rüzgâr ölmüştü.

“Bunu sen mi yaptın” dedi kadın, rüzgârın öldüğünü anlamış gibi zayıf elini havada dolaştırdı ve soğuk gözleri ÖLÜM’e kaydı. “Yoksa koca kıçını büyütmekle meşgul sahibin mi?”

“Meslektaşlarım” dedi ÖLÜM, kelimeler ağzından zorlukla çıkarken.

“Sesin, bir katile yakışmayacak kadar hüzünlü çıkıyor” dedi kadın, gerçekten şaşırmış gibiydi.

“Sahibimizden bir hediye” dedi ÖLÜM. Rüzgâr öldü. “Masalların aksine öldürdüğümüzde kahkaha atmayız. Hayır, biz ölümü hissederek, gerçek anlamda yaşayarak öldürürüz.”

“Hakkını vermek lazım puştun, hayal gücü baya zenginmiş,” dedi kadın. Gözlerini ÖLÜM’den ayırıp tüm gününü alan mezarlığa baktı. ÖLÜM, kadının ne düşündüğünü biliyor, kendi benliğinde hissediyordu. Yirmi üç ölü, diye düşünüyordu kadın. Arasında iki kızı ve dört torunun cesetlerini taşıyıp gömmüştü. Tüm gece kazmıştı. Elleri nasırlaşıp su toplayana kadar kazmıştı… Kadının düşünceleri anlamsızca Babasına kaydığını hissetti ÖLÜM, Yaratıcıevi’nde içen babasına. Üç çocuğunu Altın Savaş’ında kaybeden babasının kendisini dövdüğünde iğrenç çarpık ağzındaki içki kokusunu hatırlıyordu kadın. Ama hatıraları babasının Yaratıcıevi’ni yakıp içki şişesini yudumlayarak kahkaha atarken, yanarak öldüğü geceden öteye gitmeye cesaret edemiyordu.

“Babam vaizdi,” dedi kadın

“Biliyorum.”

“Kendini dine adamış bir adamdı. Her gün kardeşlerimle Yaratıcıevi’ne gidip ilahiler söylerdik. İyi bir adamdı. Ta ki kardeşlerimin ölüm haberini alana kadar… Her gece içmeye başlamıştı. Bazı geceler odasından yükselen duaların arasından Yaratıcıya ettiği küfürleri duyardım. Yaratıcının sağır olduğunu anlaması pek uzun sürmeyecekti ki öfkesini bana yönlendirmişti. Her gün vücudumun farklı yerlerinde morluklar ve çürükler oluşuyordu. Kaç kez o ihtiyarı uykusunda boğazını kesmeyi düşlediğimi hatırlamıyorum, ama o gece, alevler yükselip geceyi yaran ateşte, babamın çığlıklarla bezenmiş kahkahalarını duyduğumda hiç olmadığı kadar acımıştım ona Yaratıcının pis pis sırıttığını düşünmüştüm o zamanlar… Şimdi de sırıtıyor mudur sence?”

“Belki,” dedi ÖLÜM. “Yaratıcı hakkında bir şeyler biliyorsam o da çok çabuk sıkıldığıdır. Siz yarattığı ve yok ettiği tek canlılar değilsiniz, son da olmayacaksınız.”

ÖLÜM tekrar bir acı hissetti, bu sefer daha şiddetliydi. Çok uzaklarda koca bir kıtanın altından fışkıran kızgın lavların, bahçeleriyle ünlü olan Aksaray’ı yuttuğunu ve insanların çığlıklarıyla beraber yok olduğunu hissetti. Denizler kabarıp kıtayı yıkadı. Meslektaşlarının acısıyla beraber derin bir hüzün içerisinde dizlerinin üstüne çöktü. Neredeyse her yarım milyar yıl aynı şeyleri yaşıyorlardı; bir annenin oğlunun arkasından döktüğü göz yaşlarından, terk edilmiş umutlardan ve yitip giden aşklardan daha fazla bir acıydı bu. Bir insanın hayal bile edemeyeceği bir acı.

ÖLÜM ağlıyordu.

Koca gözlerinden akan yaşlar, sessizce çenesinden süzülüp kemikli çenesinden aşağıya akıp, kuru dudaklarını ıslatıyordu. Yeter! Daha fazla dayanamayacağım. Çığlıklar sonsuz bir süre sürdükten sonra sustu ve geriye koca bir sessizlik bıraktı.

Kadın, ÖLÜM’e nasırlı ellerini uzattı. “Sesler kuzeyden geldi. Aksaray’dı dimi?”

ÖLÜM, kadının yardımıyla ayağa kalktığında acı ve merhamet dolu mavi soğuk gözlerle karşılaştı. Kadın, ÖLÜM’ün donuk ve ifadesiz suratına baktığında orada yorulmuş bir ruhu görüyordu, acı çektiren birisi için tuhaf bir hüzün seziyordu o gölgeli ve ıslak gözlerde. ÖLÜM’de aynı fikirdeydi. Yorulmuştu.

ÖLÜM kafasını salladı. “Dediğin gibi, Yaratıcının gerçekten de güçlü bir hayal gücü var. Her kıta için farklı bir ölüm…”

“Kızlarımı öldüren şey neydi peki, bir büyü mü?”

“Hayır. Bir kez sizden daha fazla ilerlemiş bir medeniyete de aynı şeyler olmuştu. Orada ki insanlar buna virüs diyorlardı. Bir tür bulaşıcı hastalık.”

“Peki şimdi ne olacak, herhalde Yaratıcı seni benimle sohbet etmek için yollamadı.”

“Hayır,” dedi ÖLÜM, uzun bir sessizliğin ardından. “ÖLÜM’den korkar mısın?”

Kadın gözlerini kaçırarak rüzgârın yokluğunda sessiz ve boş kalan köye baktı. Çok tuhaf diye düşündü. Sonra yanı başında cesetlerin oluşturduğu kabarık mezarlığa baktı. “Seninle daha önce de tanışmıştım,” dedi kadın sessiz cümlelerle. “Kocamı benden, kardeşlerimi nasıl kopardıysan aynı şekilde almıştın; savaşta. Acısını hâlâ yüreğimde hissediyorum ve Yaratıcıya olan nefretimi de… Hayır, senden korkmuyorum. Sen ve Yaratıcın beni korkutamaz.”

ÖLÜM, yalanın kokusunu alabiliyordu. Herkes benden korkar.

“Yaratıcının hiçbir zaman kendisini saklama ihtiyacı hissetmemesini anlayamayacağım,” dedi kadın, dalgın bir şekilde. “Her zaman var olduğunu bilmemize rağmen kendisini bize düşman etmeyi nasıl başardığını da. Bizi dünyaya getiren babamızdan nefret etmemiz gibi nefret ettik ondan. Oysa o bir Yaratıcı, her şeyi daha güzel ve iyi yapmak yerine bizimle oyuncak gibi oynamayı seçti…”

“Zaman daralıyor,” dedi ÖLÜM, kadının sözünü keserek. Zaman daralıyor.

“Yaratıcına deki ‘kendisini becersin,’” dedi kadın, son kez o yaşlı soğuk bakışlarını ÖLÜM’e çevirdi ve arkasını dönüp karanlığa teslim olan gökyüzünün altında ihtiyar ayaklarını sürüyerek Kavak ağacına doğru ilerledi.

ÖLÜM, ince ellerini havaya kaldırarak bir an öylece kaldı. Kadının yavaşça gözden kaybolup ufukta ince bir çizgi olmasını izledi. Çukura gömülmüş gözlerinden sıcak yaşlar akmaya başladı. Artık zamanı geldi diye fısıldadı, zamanın bile. Ve ellerini sert bir biçimde birbirine vurdu. Zaman, ışık, madde ve de kamburu çıkmış bir kadın aniden bir yaprak misali dallarından koparılıp sonsuzluğa, hiçliğe karıştı. Tek başına ayakta kalan ÖLÜM, tarifi edilemez bir acıyla öylece uzaklara bir zamanlar ağacın olduğu yere baktı…

Ölümle Hasbihâl” için 1 Yorum Var

  1. Emrah dedi ki: dedi ki:

    Merhaba

    Ölümle ilginç diyaletikler
    Şaşırtıcı ve cesur.

    Yeni öykünuzde buluşmak dileğiyle

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!