Öykü

Gece Gölgesi

Seni kaybettiğimde sokaklarda telaş başladı. İnsanlar görmedikleri bir şeyden kaçıyorlardı. Bir anda ortaya çıkan, aniden yayılan büyük salgın gibi bir şeyden. Vakit kaybetmeden herkese anlatmıştım. Huzursuzluğum milyonları yok edecek güçteydi. Bir gece hiçbir şey söylemeden gittiğinde bunun çok insanı etkileyeceğini biliyordum. Karşılaştığım herkese kendini korumasını söyledim. İnsanlığı büyük bir sınav bekliyor, dedim, çok büyük bir şeyi kaybettik. Nefes alınamayacağından emindim. Dünya istiflediği kadar oksijeni kullanırdı elbette. Ama sonra? Bencildin. Bunu da söyledim. Bağırarak. Hayatınızı çaldı, dedim. Kimisi inanıyordu. Bir virüs gibi yayıldı eksikliğin. Bu kuvvetli boşluğun benim hayatımda tıkılıp kalamayacağını, taşacağını, sokaklarda akacağını, diğer evlere sızacağını biliyordum.

Doğrusu, seni aramadığım delik kalmamıştı. İnsanlara devamlı bir şeyin eksik olduğunu söylüyordum. Ortalıkta dolaşan, henüz tanışmadığımız, bizi içine çekecek kocaman bir virüs var. İçten içe hepimizi kemirecek, evlerimize hapsedecek, bizi öldürecekti. Onlara sürekli büyük bir yoksunluktan bahsedip depolarda, konteynerların arkasında, lambalarda bekleyen arabaların bagajlarında seni bulabileceklerini söylüyordum. Bana inanmışlardı. Gözlerimde bir damla huzur belirtisi olsaydı yakarışlarıma müsaade etmeyeceklerdi. Bana güveniyorlardı. Seni aramaktan yorulduğum bir ana rastlasalardı artık kulak asmayacaklardı.

* * *

Terk edip gittiğimi düşündüğün anlarda sana gücendim. Hiçbir depoda ya da konteyner arkasında bulunamayacak kadar karanlıktım. Elimde sonsuzluğa karşı bugün, günlerime karşı girdiğim mezar, huzurlu, küçük bir eve karşı düşmanlarla çevrilmiş bir kale kalmıştı. Sokakta gördüğün yabancılara beni sorarken izledim seni. Ağaçların suçsuz gövdelerini çivilerken. İnsanlara büyük tehlikelerden söz ederken. Farkında değildin ama doğruyu söylüyordun. Kimisi dalga geçiyordu, kulak asmadan yoluna devam ediyordu. Dik ve kimsesiz bir yamaçta, sokağın ucunda tanışmak zorunda kaldığım çok bacaklı, sivri suratlı gece gölgesi yanıma yüzlerce yeni çukur kazdığında artık yalnız olmayacağımı anlamıştım. Seni duyduğum her an, bilmeden gerçekleri söylüyordun.

İnsan attığı her adımın sorumluluğunu almalıydı. Geri dönmemeliydim. Peşimde, gördüğüm andan itibaren güneşin doğmasını engelleyen büyük bir gölge vardı. Hayatımın, doğanın, akışında olan tüm suların, beyaz bulutların üstüne çöken bir gölge. Beraber, sakince oturduğumuz akşamlarda sen bana, bense pencereden görünen en uzak noktaya bakarken gölge gözümün önünden geçerdi. Kanıma girmek istediği belli, gözlerinden oyunbazlık bir şeydi. Silkinirdim. Gözlerimi kapatıp yeniden açarken onu yeniden görmemek için dudaklarımdan dualar dökülürdü. Bir an üşüdüm sanıp mevsime uygun ince bir hırka veya pike getirmek için içeri gittiğinde pencereye koşar, üçüncü kata kafasını uzatabilecek uzunlukta bir varlığın sokağın iki yanından birinde olup olmadığına bakardım. Elinde fenerle gölgesi uzunca arkasına düşmüş cılız bir adam dışında hiçbir şey görmezdim. Aynı yöne, aynı adam, aynı saatlerde. Ölüme gider gibiydi. Sonundan emin, gitmek istemeyen adımlar ancak ölüme doğru atılanlar olabilirdi. Yalnızca ve ne yazık ki, kendi ölümüne doğru değildi.

* * *

Geçip giden uzun günler sonunda seni ağaç gövdesine çivilenmiş, beş yerinden yırtıklı, eski bir kâğıdın üzerinde gördüm. Elini çenene yerleştirip yaramaz gözlerle alttan alttan baktığın bir fotoğrafının üstünde büyük puntolarla, normalinden geniş harf aralıklarıyla K A Y I P yazıyordu. Kâğıda bak be, dedim, doğru söylüyor. Benim de tam böyle bir şeyim kayıp.

Hiç hatırlamadığım oyuncaklarımı bulduğum zaman da böyle hissediyordum. Alışık. Yabancı. Aşina. Belirsiz. Bu kâğıtları ben hazırlatmıştım. Senden daha güzel olmayan ağaçların sert gövdelerine çivilerken bir yerlerde canının yandığını hissetmiştim. Sen hep yanına yakışmayacak dertleri bulup onlarla yaşamaya başlardın. Benim zamanım da senin yanından onları ayıklamakla geçiyordu. Her yere baktığımı sanmıştım. Seni her yerde aradım. Çenenin altında uzanan koluna dokundum. İrkilmiştin, sıçradın. “Poz kesiyoruz, rahatsız etme,” dedin. Neredeydin, diye sordum, dişlerimi istemeden sıkmıştım. Dudaklarım, eminim korkunç görünen dudaklarım, heyecandan titriyorlardı. Omzunu hafifçe kaldırıp indirdin. Büyük gözlerini sokağın sonuna dikmeye devam ettin. Birisi kaybettiği bir şeye benzetecek diye ödüm kopuyordu. Elini tuttum, “Hadi,” dedim, “gidelim, hadi.” Birkaç f’nin yan yana geldiğinde ne kadar can yakıcı bir sıcaklığa sahip olduğunu fark etmeden gözlerini kısıp uzunca ofladın. Senden önce işe yarar biri bulur diye heves etmiştim, dedin. Birkaç f’den daha can yakıcı harflerin vardı. Görenler uzun zamandır eksik olan, felaketlere yol açanın sen olduğunu anlar da öfkelenip saldırır diye acele ediyordum.

Sen kâğıttan çıkmayınca kâğıdı alıp eve götürmeye karar verdim.

Yolda bir kilo toz memnuniyet bulup üzerine serpiştirmek istedim. Büyük, çocuk çocuk bakan gözlerin ağaçtan sökülür sökülmez kaybolmuştu. Elini çenenin altından çektin. Kollarını göğsünün altında birleştirdin. Dudağın sarktı. Yanakların soldu. Neşeli şarkıların sonuna yaklaştıkça müzik git gide yavaşlar, bir yerde biter ya, öyleydin.

* * *

En son ellerinde olduğumda ikili koltukta kıvrılmış, uyuyakaldığımı sanmıştın. Televizyon açıktı. Gecelerin tehlikelerinden söz eden programı bir tek ben mi duyuyordum? Böylesi saçma cümleleri duyup bir kez olsun dönüp bakmamıştın. Evlerin önünde beliren, yüksekliği ne olursa olsun, elinde fenerle yüzünü aydınlatan gece virüslerinden söz edilmişti. Evlerinizde kalın, davetkârlığına kanıp peşlerinden gitmeyin, diyordu spiker.

Beni kucakladın. Gözlerimi açarsam yüzümün halini soracaktın. Senden uzaklaştığımı sanıyordun. Bense yanında durabilmenin, küçük çocuklara öğütlendiği gibi, yabancılarla gitmemenin yollarını arıyordum.

Bulamadığım sözcükler vardı. Onları bulsaydım sana her şeyi anlatacaktım.

Beni yatırıp çalışmaya çekildin. Böyle gecelerden nefret ederdim. Eskiden. Son birkaç gündür böyle bir geceyi bekliyordum. Artık yolun sonunda gözleri penceremize dikilmiş uğursuz haydudun derdini öğrenebilirdim. Evden aceleyle, öylece çıktım.

* * *

Sokak kapısından içeri adımını atar atmaz ellerimden kurtuldun. Yüz üstü halıya uzanıp boynum ağrıyana kadar televizyon izleyen çocukluğumun üstünden hızla geçtin. Kanepeye atladın. İçeriden annemin, “İnsan yaptı o koltukları, insan,” sesi geldi. Sadece ben duyuyordum. Kanepe yıllardır seni mi bekliyormuş? Eksik parçası yerine yerleştirilmiş gibi sağlam görünmeye başlamıştı. Az sonra sıkılıp halıya uzandın, eski yerime. Güzel, ince bir desene benzemiştin. Her yere yeniden yakışacağını tahmin edemedim. Evdeki varlığını unutan her şeyi sıra sıra canlandırdın, renklerini açtın. Yeniledin onları. Aynı yerde, kapı ağzında dikilip seni izliyordum.

Pencereden aynı sokağa bakınca hep farklı şeyler görürdük. Hemen seğiren sokak lambaları takılır benim gözüme. Sense düşen bir çocuk, sönen gün ışıklarını ayağında sektirerek yürüyen bir yaşlı, hiçbiri yoksa bile patlamış bir top görürdün. Sokağa bakınca hemen yüzün düşerdi. Yoksa hep gitmek mi istemiştin? Aynı yere bakıp ayrı şeyler görmemiz bununla kalmamıştı. Sen bana bakınca henüz doğmamış günlere dair epeyi büyük neşeleri bir çırpıda fark ettiğini sanırdın. Ben aynaya bakınca, “Akşamı çıkarırsan şaşarım,” diyordum.

Sonra, bir gün gittin.

* * *

Çıplak ayak tabanlarıma vurup duran terliğin sesi, çıt çıkarmayan geceyi neredeyse uyandıracaktı. Dizlerimin altına dek inen geceliğimin üstünde ılık yaz gecelerini gocundurmayacak incelikle bir hırka vardı. Baştan aşağı beyaz yatak giysilerimle sokağa indiğim anda seçiliyordum. Yolun sonunda mevsime uygunsuz giysisiyle, uzun gölgesini arkasında bıraktığı sokak boyunca sermiş adam duruyordu. Beni fark etmeden önce bacaklarını saymak istedim. Uzak durmam gerektiğini biliyordum. Cesaretin küçük bir örneğini gösterirsem mutlak sonun değişeceğini ummuş olmalıydım.

Zaman her insan için yeniden şekil değiştirmiş bir trajedi. Benim zamanım sayamadığım bacaklarının tamamıyla bana döndüğünde son buldu. Feneri bıraktı. Sokağın iki ayrı ucundaydık ama bir adım attıktan sonra yanımdaydı. Kalınca bir ceket giymişti, bu ışığın altında rengi çirkin bir kahverengiydi. Geniş cepleri ağırlıktan sarkıyordu. Elini içine daldırıp bir şey çıkardı.

“Benden korkmana hiç gerek yok,” derken elindekini uzattı. Eskiden insanlara ilk görüşte güvenilmeyeceği söylenirdi. Bugünlerde bu ortalama en az yirmi sekizinci görüşte güvenebileceğimiz yönünde değişmişti. Bana başka şansımın olmadığını düşündüren neydi? Elini tuttum. Sanki buzdağından bir parçaydı. Beni ceketinin içine aldı. Kendimi rahat ve güvende hissettim. Bu adına inanç denen hastalığın ilk belirtileriydi. Bir daha geri dönemedim.

Elif Şeyda Doğan

Eylül 1994’te Ankara’da doğdum. İzmir’de büyüdüm. İstanbul'da yaşıyorum. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Anabilim Dalında doktora yapmaktayım. Öykü yazıyorum. İki kişi olarak CosmicZion Zine (czz) adlı fantastik edebiyat, uzay ve mitoloji fanzinini çıkartmaktayız.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Aremas says:

    Birinci tekil anlatımlarda, anlatıcının bildiklerinin hepsine olmasa da bir kısmına biz de ortak olmak isteriz. Öyküde hem sürrealist hem de apokaliptik bir hava var. Haddinden fazla gizem olduğunu düşünüyorum. Bu durum, okurun dikkatinin çabuk dağılmasına ve yazıdan ayrılmasına neden olabilir.

    Diğer yandan öykülerin her zaman keskin önermeleri olmak zorunda değil ancak bize ne anlatmak istediğinizin ipuçlarını vererek bizi yazıya bağlayabilirsiniz. Yalnızca, ateş yaktığınızda üşüyen insanlar başına toplanır. Lütfen ateş yakın. :)) Teşekkürlerimle.

  2. Elif says:

    Merhaba,

    Sürrealist veya apokaliptik bir hava oluşturmadım. Aklıma bile gelmedi, neyse ki.

    İki anlatıcı istedim. Sırasıyla, her bölümde, olayı taraflarından anlattım. Net olmadıysa, açıklamak isterim.

    Sevgiler.

  3. Emrah says:

    Merhaba

    İnançla bitirilen bir öykü okudum. Başlangıç etkiliydi. Güzel ve etkili cümleler vardı öyküde. Ki yokluğu bağlılığı ayrılığı içten içe kemiren bir virüs olarak anlatmak başarılıydı. Çok diyalektik yoktu öykünuzde. Daha çok anlatıcı olmayı secmissiniz. Buda farklı diğer öykülerini i okuduğumda bu öykünuzde dönüp yeniden yorum yapacağım. Bir şeyleri kaçırmış olabilirim ki okurken dağıldı dikkatim biraz belki ondan da olmuş olabilir.

    Kaleminize saglik

  4. Elif says:

    Teşekkür ederim, umarım diğerlerini de keyifle okursunuz.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar