Öykü

Her Biri Bir Öykü Hayatın Tuhaflıkları: Bir Uçan Daire Macerası

 Bu öykü “Uçan Daireler İstanbul’da (1955)” filminden ve Edirne’de 1955 yılında görüldüğü varsayılan UFO haberlerinden ve bir takım gerçek olaylardan esinlenerek yazılmıştır.

“Eğer tüm evrende yaşam sadece Dünya’da varsa,
bu çok büyük bir yer israfı olurdu.”
– Carl Sagan

Adı Hilmi’ydi. Tartar diyorlardı ona. Neden diye sorduğumda gülerek, çok çiğ et yemiş de ondan, demişti kahveci Osman. 65 yaşlarındaydı. Heybetli üst gövdesinden gözlerinizi aşağı doğru indirdiğinizde, sizi bu heybete hiç uymayan iki çöp bacak karşılardı. Bacaklarına baksanız hemen orada uçuverecekmiş gibi duran bedenini sanki geniş omuzları ve enli göbeği yerde tutuyordu. Kırlaşmış ama gür saçlarını savurarak yürüdüğünde, karla kaplı yüce bir dağ size doğru adım atıyor, o soğuk rüzgârını yüzünüze çarpıyor sanırdınız. İşte o zaman kaşlarınız, kirpikleriniz donmadan onun alanından çekilip, köşe bucak kaçacak yer arar sonra uzakta bulduğunuz kuytu bir mağaraya fark edilmeme umuduyla ilişirdiniz. Kulaklarından fışkıran kıllar, başka türlüsü de bu heybete yakışmazdı, dedirtecek cinstendi. Sanırım, kulak kılının yakıştığı başka bir insanoğlu yoktur bu yeryüzünde.

Cüneyt Arkın’ı andıran bakışlarında, avını kaçırmamak için pür dikkat kesilmiş bir şahinin keskinliği yatardı; çokça korkutucu çokça meydan okuyan. Upuzun kaşları da bu bakışlara eşlik eder, sağa sola caka satar gibi onunla birlikte etrafta dolanırdı. Başından hiç çıkartmadığı Türkiye İzciler Birliği amblemli izci lideri şapkası, kamuflaj avcı yeleği, asker pantolonu, Rambovari yağmur çizmeleri ve içinde hep neler taşıdığını merak ettiğim dağcı komando sırt çantasıyla, her an tetikte, her an kaçacak ya da kovalayacak gibiydi. Yüzü her zaman, dünya meselelerini onun üzerine atmışlar da tek çözümü kendisiymiş gibi ciddi gözükürdü. Tek başına cesareti yeniden tanımlayan birini arasanız sanırım adı Hilmi nam-ı diğer Tartar Hilmi olurdu.

Ona bir kış gecesi Edirne’nin Süloğlu ilçesine bağlı Büyükgerdelli köyünde rastladım. Öğretmendim ve nihayet tayinim çıkmıştı. Taşınma, yerleşme, okulla tanışma, alışma derken bir hafta geçmişti bile. Hafta sonu, soğuk havalarda akşamları köylüler ne yapıyorsa ben de onu yaptım ve meydandaki köy kahvesine girdim hem ısınmak hem de ahaliyle biraz daha kaynaşmak için. Önümüzdeki bir yıl, onlar benim ailem olacaktı sonuçta. Öyle değil midir? Ekmeğini kazandığın yer evin olur, evinin olduğu çevre de ailen. Ya seni kabul ederler ya da kapıyı gösterirler.

Etrafı şöyle bir kolaçan ettim, oturacak yer aradım. Kahveci Osman beni tanımış olacak ki, gel buyur öğretmen bey sobanın yanına iliş kemiklerin ısınsın, diyerek sobaya yakın masalardan birine oturttu. Hilmi, çıtır çıtır yanan odun sobasının çaprazındaki tahta masada tek başına oturmuş, önünde günlük gazeteler, dergiler, bir not defteri, hem okuyor hem notlar alıyordu. O kadar heybetli bir adamın küçücük bir tahta masaya eğilip bir şeyler karalaması, kimseyle muhatap olmaması bende ilgi uyandırdı. Oturduğum masadan onu izlemeye başladım. Çevresine hiç bakmıyor, ara sıra hummalı çalışmasından kafasını kaldırıp homurdanarak çay istiyor ve sonra yine gazetelerine, not defterine gömülüyordu. Kahve kapanana kadar Hilmi hariç tüm köylülerle ahbap, dost ve neredeyse akraba olmuştum. Tartar Hilmi ise hiç oralı olmamıştı. Kahvenin kapanış saatine yakın her şeyini topladı, hesabını ödemek üzere çaycı kalfasını yanına çağırdı.

O sırada yanımda bulunan Osman’a dönüp sessizce, şuradaki kır saçlı adam kim, diye sorduğumda Osman Efendi hiç istifini bozmadan, şu bizim deli Tartar’dan bahsediyorsun de mi, hani şu için için odunlar gibi homurdanıp yanandan, diye cevapladı.

Aynen ondan bahsediyorum, ne tuhaf biri, kimseyle konuşmuyor, ne yapıyor öyle gazetelere gömülüp notlar alarak.

Osman Efendi kıs kıs gülerek cevapladı; uzaylı avcılığı yapıyor öğretmen bey, uzaylı avlıyor. Sonra Tartar’a seslendi; Tartaaar kaç tane yakaladın bugün? Tartar Hilmi o şahin bakışlarıyla öfkeli bir kesik attı Osman’a; Hadi bak işine sen. Uzaylılarla şaka olmaz. Sen şu hesabımı kes, gerisine de karışma. Sonra başını benden yana çevirip, baştan aşağı süzdü. Fıkırdak bir homurtu çıkartıp hesabını çocuğa verdi ve kapıdan sertçe çıktı gitti.

O günden sonra, ne zaman kahveye uğrasam, ben onu uzaktan izledim o beni süzmeye devam etti. Köy yerinde zaman ağır akar. Hele ki benim gibi hızlı İstanbul hayatına alışık olanlardansanız. Yavaşlaştırılmış bir hayatın içinde Hilmi gibi sıra dışı bir kişilik oldukça dikkatimi çekiyordu. Birbirinin benzeri günler peşi sıra geçtikçe, biraz can sıkıntısı biraz macera arayışından olacak, Tartar’a yaklaşma yolları aramaya başladım. Bu uzaylı meselesinin iç yüzü neydi acaba? Önce iyi akşamlar, sonra nasılsınız, bugün hava ne soğuk, bugün yağmur yağacak mı gibi havadan sudan konu açma çabalarıma, ilk başta homurtuyla temkinli yanıtlar veren Hilmi, bir süre sonra kısa da olsa günaydın, sağ olasın, iyiyim demeye, aramızda oluşmaya yüz tutmuş buzları çatlatmaya başladı. Sanırım bunda, benim bu yörelerden olmayan yabancı bir öğretmen olmamın da büyük etkisi vardı. Şimdi, aramızda doğduğunu hissettiğim adı konulmamış bu güven duygusunu perçinlemek bana düşüyordu. Bir akşam kahveden çıkarken gülümseyip iyi akşamlar demesi, bana ertesi gün oturduğu masaya yaklaşma cesareti verdi. Kibarca, size eşlik edebilir miyim, diye sordum.

Tartar şüpheli gözlerle bana uzun uzun bakıp, boynunu gövdesine başını da izci şapkasına gömdü, bir an yaşlı bir kaplumbağa gibi yavaşça arkasını dönüp çekip gidecek sandım. Gitmedi. Onun yerine, kabuğundan kafasını temkinli bir şekilde uzatıp, net bir cümle söyledi ben onu emir gibi duydum; Tabii buyur otur.

Oturdum, oturdum da pek denilmez, sandalyeye karşımdakini ürkütmekten korkar bir biçimde tüy gibi indim. Sesimin frekansını yumuşak bir moda alıp, havadan sudan sakince sohbet etmeye başladım. Çaylar içtik, memleket meselelerini konuştuk ama hep mesafeli. Sonra nereden topladığımı bilemediğim cesaretimi, masanın üzerine yayılmış gazetelerin yamacına “eeeee ne olacaksa olsun” diyerek koyup sordum:

“Hilmi Bey, izninizle size ağbi diyeceğim, haddimi aşıyorsam söyleyin. Sizi her gün çeşit çeşit gazeteleri, dergileri okurken, kupürleri kesip notlar alırken görüyorum. Yanlış anlamazsanız neden diye sorabilir miyim?”

İşte o an Tartar, işaret parmağını batının en hızlı kovboylarına taş çıkartır bir biçimde çekip dudaklarına götürdü ve neredeyse rüzgârdan daha uğultulu bir “Şşşşşşşş” çıktı dişlerinin arasından. “Burada olmaz, konuşamayız. Kimseye güvenemem,” dedikten sonra, tası tarağı gazetelerini notlarını topladı, masaya bir 20 TL bıraktı. Bana doğru dönüp, el ve başını “benimle gel, hadi düş önüme” dercesine salladı ve dışarı çıktı. Ben de şaşkınlıkla ardından.

Hiç konuşmadan bir süre arka arkaya yürüdük. Daha doğrusu o önde, ben sırtının görünmeyen gölgesinde. Köy mezarlığının arkasındaki ağaçlıklı yoldan sağa saptık, bir türbenin önünde durduk. Kimsenin takip etmediğinden emin olurcasına sağa sola baktı, sonra bana doğru yavaşça eğildi ve kullanabildiği en küçük harfleri kullanarak tısladı;

– K a ç ı r ı l d ı m ben!

Anlamamıştım, anlamadım ağbi, diye sordum. Yine bir tıslama;

– Neyi anlamadın lan, kaçırıldım diyorum sana; kaçırıldım, uzaylılar tarafından kaçırıldım, zorla alıkoydular beni yahu!

Sonra tekrar soluklandı, sakinledi ve devam etti;

– 1955 yılında bir akşam aha şu arkada gördüğün tarlanın ortasında 6 kadın uzaylı tarafından kaçırıldım ben.

İçimden pişmanlık yüklü bir “hassiktir” dedim. “Allah’ın bir köyüne öğretmenliğe gel, gecenin bir vakti sırf bu yenemediğin merakın yüzünden bir deliyle kuş uçmaz kervan geçmez bir türbenin önünde hem de mezarlık yakınında yalnız kal, adam sana “uzaylılar beni kaçırdı” desin. Hassiktir dersin tabi.”

Kendimi çabucak toparladım;

– Aman ağbi olur mu öyle şey. Nasıl yani? Yani olsa olsa çocukluk rüyası falandır. Zaten 1955 diyorsun ağbi. Sen kaç yaşındasın ki? Doğduğunda mı kaçırılmışsın yani nedir anlamadım ki?

Anlamayıp da bu anlamaya çalışır görünme çabalarımı da anlamamıştım. Yahu be öğretmen sana ne, ne uzatıyorsun. Bir yolunu bulup kaçsana oradan. Akıl işte.

Yüzüme bakmadan, ciddi bir tonlamayla devam etti; “1937 doğumluyum ben. Kaçırdıklarında 18 yaşımdaydım. Gerçi nüfusumda 1955 doğumlu yazıyor. Ama yok ben 1937 doğumluyum. Anamlar beni 1955 de nüfusa kaydetmişler. Yani öyle olmalı…” diyen gözleri bir an için dalga dalga kıyıya vurdu ve sonra sessizce uzaklara çekildi.

Baktım Tartarın hiçbir tarafı 82 değil. Mümkün değil. Olamaz.

– Tartar ağbi, ağbi sen baya genç duruyorsun, bu işte bir yanlışlık olmadığına emin misin?

– Lan ne yanlışlık olacak. Sana kaçırıldım diyorum. 6 kadın diyorum. Bir akşam vakti o tarlada ben gizli gizli şey ederken yanıma geldiler diyorum.

– Ne ederken ağbi?

– Anla işte oğlum ya.

Ne Tartarı ne de bahsettiği o şeyi algılayacak beynim kalmadığı için boş gözlerle bakıyordum Hilmi’ye; bakıyor ve nasıl oradan bir an önce kurtulacağımı düşünüyordum.

– Vallahi Tartar Hilmi ağabeycim anlamadım ben o şeyi.

– İstimna yaparken…

– Affedersin o ne ağbi?

– Osbir lan osbir. Tarlada kuytu bir köşede işimi tam halletmek üzereyken, kalabalık bir hışırtı duydum ekinlerin arasında. Elim ayağım birbirine dolandı. Eyvah dedim köylüler beni enseledi, babam da aralarında sıçtık, mahvoldum. Donumu, pantolonumu alelacele çekmeye çalışırken; hışırtının arasından mekanik bir “UUUU” sesi geldi.

– UUU?

– Evet “UUU.” Sonra birden önümde altı kadın peydahlandı. İnci gibi yan yana dizilmiş, birbirinin aynı tek yumurta altızı kadınlar. Her biri, petrol mavisi, üstlerine yapışan cinsten lateks tulumlar giymiş, saçlarını tepelerinde kuş yuvası gibi toplamışlardı. Yüzleri, ifadesizliğin yüzüydü. Gözümü kırpıştırıp tekrar tekrar baktım. İçlerinden en baştaki bana doğru yaklaştı ve o mekanik sesiyle, “Ey dünyalı biz buraya erkek bulmaya geldik, elimizdeki erkek bulma aleti de bizi senin aletine yönlendirdi. Bizimle geleceksin. Alet bize senin ekstra ekstra erkek olduğunu söyledi” dedi. Korku boğazımdan yukarı tırmandı. Ağzımdan yol bulup, laaan ne diyorsunuz siz ecinniler cadılar kocakarılar çekilin lan tövbe gidin başımdan, demeye kalmadan, hepsinin üzüm siyahı gözleri kocaman açıldı, göz bebekleri yok oldu, sadece akları kaldı ve o akın içinde bir sarmal önce yavaş sonra hızlı fırılfırıl dönmeye başladı. Dönen altı göz sarmalı da gözlerime kilitlendi. Ruhum içimden çekildi gibi geldi. Nefesimi aralarına alıp elden ele dolaştırmışlar da, bedenime geri dönüş yolunu kaybettirmişlerdi sanki. Gözümü tekrar açtığımda, havada asılı bir yatakta yatıyordum ve kıpırdayamıyordum. Ellerim ve kollarım ve ayaklarım ve penisim görünmez bağlarla bağlanmıştı. Lan elleri kolları anladık da, penisi niye bağladınız. Nereye kaçacak, korkudan baygın duruyor orada işte öyle. Yatağın etrafı mekanik kadınlarla çevrilmişti; altıza bir altız daha eklenmiş ben baygınken. Matematik hesabıyla oldular mı sana bir düzine. Neredeyim ben, ne oluyor bana diye inlemek üzereyken, gözüm lateks düzinenin arka tarafına takıldı. Yan yana dizilmiş kare pencereler, paneller, ekranlar, yanıp sönen sarı kırmızı yeşil ışıklar, irili ufaklı kontrol düğmeleri. Yine sıra başındaki hacana konuştu; “Yeni evine hoş geldin. Birazdan ana gemimize doğru yola çıkıyoruz. Bir süre seni misafir edeceğiz. Eğer sorun çıkartmadan istediklerimizi yaparsan gül gibi geçinip gideriz. Ama zorluk çıkartırsan biz de zorlaşırız. Sen bundan sonra Z3118’sin, Hilmi, anladın mı?”

 

O andan sonra beni neden aldıklarını çok iyi anladım. Sen de anladın değil mi? Bana çok iyi baktılar öğretmen. Tam üç yıl boyunca. Ben zorluk çıkartmadım, onlar da beni zorlamadı. Güçlü kuvvetli ve sağlıklı bir erkek ne yaparsa ben de onu yaptım. Sadece bir günümü bana dinlenmek için verdiler. Anladın değil mi? Geri kalan: altı gün, bir düzine ile. Yap matematik hesabını. Anlayacağın düzen de bendim, düzülen de. Üç sene öğretmen üç sene…Sonra bir gün geminin alt katındaki depolardan birini açık bırakmışlar. Baktım tek kişilik bir uçan daire. Uzatmayım, gemiden kendimi attığım gibi rotamı dünyaya yönlendirdim. İndiğimde 18 yaşımdaydım hala.

Sonra tedirginlikle soluklandı, kafasını gömdüğü boynundan çıkardı yine kaplumbağa gibi etrafa bakındı, geri soktu. Kaldığı yerden devam etti yavaşça,

– Şimdi beni dinle, beni uzun zamandır takip ettiklerini düşünüyorum. Gel sana göstereceklerim bitmedi.

Ağzım açık uydurduğu, anlattığı ve inandığı bu masalı dinledikten sonra çaresiz takip ettim onu. Tek katlı bir eve geldik, arkasını dolandık, tenekeden yapılmış derme çatma bir depoya girdik. İçeride deponun tam ortasında, koca bir Amerikan kaput beziyle örtülü daire biçiminde bir şey duruyordu. Tartar Hilmi kapıları kapadı, yavaşça bezi kaldırdı. Karşımda duran teneke, plastik ve bilumum malzemeler kullanılarak yapılmış bir uçan daireydi-ya da maketiydi. Gel, dedi, içeri girelim. Merdivenden çıktık. “Uçan daire”nin içinde eski bilgisayar klavyeleri, monitörler, etrafa saçılmış disketler, küçük bir buzdolabı, mikrofonlar, çift kişilik bir kanepe, küçük bir radyo, sağdan soldan sarkan kablolar, çevirmeli bir telefon ve küçük bir tuvalet vardı. Arka kısmına paslanmış bir otomobil motoru takılmıştı. Beni dişçi koltuğuna benzer bir koltuğa oturttu yanına da kendi koltuğunu çekti.

İşte, dedi gururla göstererek, bu külüstürle kurtuldum o kaçık kadınlardan. Tabii emektar şimdi çok eskidi, artık uçamıyor. Geldiğimde hemen buraya sakladım onu, kimseye gösteremedim. Dünyaya adım attığımdan beri, kulağımda hala o mekanik gudubetlerin sözleri yankılanır; “Sakın kaçmaya kalkma, bizden kurtulamazsın, nerede olsan buluruz seni, kılıktan kılığa gireriz, buluruz. Biz hep aranızda yaşadık, hala yaşıyoruz. Bunu hiç unutma.” O gün bugündür yakalanma korkusuyla yaşar, aramıza karışanları tespit etmek için gazete kupürlerini didik didik ederim, çevremi izlerim, şüphelileri not ederim.

Sonra not defterini açıp karıştırdı birkaç yaprak ve ben orada değilmişim gibi anlatmaya başladı:

“Mesela bir keresinde galiba yazdı, şehre indiğimde, caddenin ortasında iki genç gördüm. Biri kız, diğeri erkek. Belli ki sevgililer. Her ikisinin de üzerinde parlak pembe montlar. Allah Allah lan erkek adam pembe mont mu giyer? E giymiş. Kız, çocuğun omzuna doğru koşup üstüne atlıyor, bir ayağını kaldırıyor, bir yanağından çocuğu öpüyor. Aynı zamanda düzgün dişlerini olabildiğince gösteriyor. Çocuğun sol eli kızın belinde, sol yanağı kızın dudağında. Sağ elinde cep telefonu. Şlak. Fotoğraflarını çekiyor, selfi miydi neydi, o işte. Sonra ikisi telefona eğiliyorlar. Belli ki olmamış. Kız yine geriliyor ve ok yaydan çıkmış gibi yine atlıyor oğlana. Hop şlak, bir fotoğraf daha. Belki on kere bu sahne yinelendi. Tam o sırada, ben olanları izlerken, yukarıdan balkondan biri kızla çocuğun kafalarına bir kova su döktü, içeri kaçtı. Ben gördüm kim. Onlar görmedi. Kız, çocuk, pembe montlar, telefon ve aşkları ıslandı. Hepsi sırılsıklam yollarına devam ettiler.

Onları bir çırpıda not ettim ve geçip gittim. Sonra biraz ilerilerinde, sokak ortasında iki genç bir anda salsa yapmaya başladı. Hemen etraflarını insanlar sardı. Oğlan siyah pantolon, siyah gömlek onun üstüne yine siyah gömlek giymiş. Neden iki gömlek giymiş anlamadım? Saçları da sakalı da uzun. Pantolonu dar, üzerine yapışmış. Hava sıcak. Kız askılı, dapdaracık bir bluz giymiş. Hava, o kadar da sıcak değil. Mini bir etek. Pembe. Artık o renge pudra diyorlarmış gerçi. Etek bir karış diyecektim ama benim karışımla ölçünce o kadar da kısa gelmedi. İki karış desem uzun kalır. Başka kimin karışı ile ölçeyim. Miniminicik bir etek işte. Tam popo altında bitiyor. O popo altında biten eteğe üç kat – evet tam 3 kat – püskülü sığdırmışlar. Oğlan kızı fırlattıkça, kız püsküllerle birlikte dönüyor. Hem siyah uzun saçları, hem kalçaları hem de eteği dönüyor. Kız oğlana geri gelince, bu sefer oğlan elektrik çarpmış gibi titriyor. Bir eli kızın elinde kızı sallıyor, diğer eliyle gömleğinin düğmelerini açıyor karnına kadar. Nihayet siyah kılları da ortaya çıkıyor. Onlar da sallanmaya başlıyor. Püsküller, saçlar, kıllar, kalçalar, memeler, bacaklar, sakallar her şey sallanırken, o sırada bu kadar sallanmaya dayanamayan gri-beyaz çelimsiz küçük bir sokak köpeği koşarak kızın püsküllerine atlamasın mı? Artık kız dönüyor, koşuyor, eteğinde köpek, arkalarında kıllı oğlan. Hava bu sahneyle daha da ısındı tabii. Benim de gözüm onlarda takılı kaldı.

Birkaç gün sonra, ağır bir yağmur başladı. Yine şehre indim. Caddenin bir yanındaki kaldırımda yağmur yağıyor, karşı tarafı güneşli. Nasıl olur bu dedim kendi kendime. O sırada kaldırımda yürüyen insanlar, tam cadde ortasında bir olaya tanık oldular. Ağzına kadar kâğıt, karton, plastik dolu olan koca bir çuvalı çeke ite sürükleyen, siyah rayban bir güneş gözlüğü takmış kâğıtçı çocuk, el arabasının kenarına taktığı gökkuşağı desenli şemsiyesinin altında ıslık çalarak yürüyordu. Sosyetenin uğrak yeri olan, lüks arabaların park ettiği büfenin önüne el arabasını park etti. Tam da bir cabrio BMW’nin yanına. Cebinden bir tomar 5 liralık çıkarttı. Bir muzlu süt istedi. 15 lira verdi. Üstü kalsın deyip, son model cep telefonu ile konuşmaya başladı.

Oradan ayrıldığımda gece yarısı çoktan olmuştu. Köye geri dönerken, her zaman önünden geçtiğim kebapçının kapısı dikkatimi çekti. Kapıda, sanki misafirleri karşılamak üzere işe alınmış, cadılar bayramından fırlamış 1.80 boyunda ikinci el bir iskelet maketi duruyordu. “İskelet neden orada?” demeye kalmadan, bana dönüp göz kırptığını görür gibi oldum.

Dün yürüyüşe çıktığımda, parkta güneşin diklemesine vurduğu bir bankta bir adam vardı. Yüzündeki terler, kirden grileşmiş polo yaka tişörtüne akıyor orada şekilsiz lekeler bırakıyordu. Bozuk cildindeki derin izlerin içinde de ter gölleri oluşmuştu. Adam, üst cebinden yumuşamaya yüz tutmuş bir sakız paketi çıkardı. İçinden üç dört tane sakızı aldı. Sadece yumuşatacak kadar çiğnedi. Sonra sakızı, yere bankın yanına ucu toprağa gelecek şekilde bıraktı. Eliyle yaydı. Sonra yanında getirdiği siyah poşetin içinden bir bira çıkarttı, açtı içmeye başladı ve sakızı seyretmeye. Bir süre sonra şeker kokusuna kanıp yuvalarından çıkan karıncılar tek sıra halinde sakıza doğru uygun adım yürümeye başladılar. Her biri sakıza gelip yapışıyor, sonra can havli ayaklarıyla kıvrıla kıvrıla kurtulmaya çalışıyordu. Bu görüntüye rağmen karınca sürüsü inatla sakıza çıkmaya devam etti. Birbiri ardınca, yapışa yapışa. Adam ikinci birasını bitirdiğinde sakızın tümü karıncalar için toplu bir kara mezara dönüşmüştü. Etrafa yaydığı o şekerli koku geçmiş olacak ki, sürünün başını çeken karınca durdu, durdu ve yolunu değiştirip tretuvarın kenarında yarısı yenmiş, çürümeye yüz tutmuş kayısı parçasına ilerledi. Sürü de onunla bilrikte. Adam banktan kalktı, tam neden diye soracakken, bana döndü okkalı bir tükürük savurdu ve gitti.

Bir gece, saat sabah 4.00 sularında, gürültülü kornalar eşliğinde yataktan zıpladım. Rengârenk Murat 131’ler, sen de 10 ben deyim 15 tane. Her biri, yaşı geçkin bir kadının kırışmış boynuna taktığı inci kolye gibi birbiri ardınca dizilmiş, park etmişler evin olduğu sokağın başına. Ne yapacaklarını kestiremedim. Not defterimi aldım hemen ve beklemeye başladım. Bir anda senkronize bir hareketle otomobil kapılarını açıp, şoför koltuğundan inen damat kılıklı kirli sakallı genç erkekler yolun orta yerinde motor gürültüleri eşliğinde halay çekmeye başladılar. Ve sonra, halay biter bitmez, hepsi bana doğru bir selam çaktı, otomobillerine atlayıp gittiler.

Karınca katili adamı gördüğüm parkta yine bir olay cereyan etti. Parkın ortasında bir çift, çiftin ortasında bir fotoğrafçı; türbanlı gelinin beyaz tafta eteğinin uç kısmını kaldırıp, damadın kafasına geçirdi güya türban gibi. Teması hayat paylaşılmalı – türban bile. Ağızlarına da yatay birer kırmızı gül tutturdu. Sonra önlerindeki ağaca tırmandı. Sağa dön, sola bak, başını eğ, elini kır derken ağaçta dengede duran fotoğrafçının kafasına saatte yaklaşık 300 km hızla bir gökdoğan dalış yaptı, beynini kapıp geri uçtu. Fotoğrafçının kamerası o sırada havada uçarken bu anı ölümsüzleştirse de fotoğrafçının ölümüne engel olamadı. Ağzım açık olanları seyrettim. Neydi bu?

Yani sence tüm bu anlattıklarım, bu olanlar, bu insanlar sana normal mi geliyor? Yok mu bir gariplik? Bak sana söylüyorum. Bunlar aramızda yaşayan gizlenmiş uzaylılar, hepsini kayıt altına alıyorum, hepsi bu defterde.”

Biraz yorulmuşa benziyordu, sanki tüm bu anlattıklarını tekrar tekrar yaşıyor gibiydi. Artık o heybetli görünüşünden eser kalmamıştı. Avurtları içeri çökmüş, gözü yorgun bakar olmuştu. Bir süre dinlediklerimi hazmetmek için orada asılı kaldım. Tartar Hilmi’ye bakar kaldım. Ne kadar süre sonra, artık, dedim, ağbi ben gideyim, geç oldu.

Yüzüme bıkkın baktı, “sen de onlardan birisin, bana inanmayanlardan, beni kaçık sananlardan” bakışıydı bu.

“Tamam, ama dikkatli ol, artık sen de güvende değilsin,” dedi.

Tartar Hilmi’yi bırakıp çıktım oradan. Duygularım allak bullak. Bir deli, ama akıllı bir deli gibi deli. Hay Allah kim bilir başına neler geldi de kafası uçtu. Bu memleket insana neler yapıyor. İçim üzülüyor, cız ediyor, başımı önüme eğip yürüyorum yenik. Ahh ah, aramızda uzaylılar varmış, ben de dikkat etmeliymişim. Vah vah…

O sırada karanlığın içinden üzerine doğru parlak bir kümenin süzülerek yaklaştığını fark ediyor, gözlerini kısıp bakıyor:

Sarı afro saçlı bir kadın, etli dudaklarına pembe simli ruj sürmüş ve sanki çerçevesi dudaklarından yapılmış, simli pembe bir gözlük takmış, gözlüğün üzerinde parlak yaldızlarla “kiss the miss goodbye” yazılı ve üzerine pembe simli uzun bir palto giymiş. Pembe sim bombası kadının yanında bir kaniş, sanki kadının yeryüzünde köpeğe bürünmüş hali. Kadının parmağında sigara tutucu altın bir yüzük var, sigara dumanını savura savura yürüyor, aynı yüzükten de kanişin patisinde. Kadın bir sigara uzatıyor, kaniş patisiyle alıyor. Sigaradan çıkan dumana kadının saçları, kanişin tüyleri karışıyor. O simli sis bulutu içinde kendine doğru yürüyerek mi uçarak mı geldiklerini ayırt edemiyor.

Derken yanından geçiyorlar, geçerlerken ondan tarafa dönüyorlar, dönerlerken galiba gülümsüyorlar ve gülümserken sesleniyorlar: “UUU”

 “Hassiktir…”

“Uzaylılar, kısa boylu, suratsız ve cinsel saplantılı olsalar bile,
eğer buradalarsa, onları tanımak isterim.”
– Carl Sagan

Müge Koçak Güvenç

Uzun zamandır yazıyor, yazmaya çalışıyor, devam etmeye çalışıyor. Zaman değişiyor, dengeler değişiyor, hayat değişiyor, yazı kalıyor, o hala yazıyor. Deneme, yanılma, oradan, buradan, şuradan. Bir gün - büyüdüğünde - yazı projelerini gerçekleştirmeyi umuyor. Ziyaretçi sayısı parmakların sayısını geçmeyen iki blogu var. Bu kadar yazan, çizen, onca tanınmış, tanınmamış insan arasında kendisine nasıl bir pay düşer bilmiyor, çok da umursamıyor. Ne önemi var ki! Altı üstü hep birlikte eğleniyoruz canım..

Her Biri Bir Öykü Hayatın Tuhaflıkları: Bir Uçan Daire Macerası” için 20 Yorum Var

  1. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar;

    Yazdığınız öyküleri okumayı seviyorum, yine beni yanıltmadınız. Elinize, emeğinize sağlık. Kendinize ait bir üslubunuz var zaten, anlatımınız gayet başarılı. Garip sonları ve devrik cümleleri seviyoruz :slightly_smiling_face: Özellikle Tartar Hilmi’nin betimlendiği kısmı çok beğendiğimi söylemek isterim.

    İzninizle, birbirimizi geliştirmek adına, ayrıntı da olsa metinle ilgili birkaç eleştirim olacak:

    *Sırıtmasa da, bazı klişe ifadeler (şahin bakışlar, hummalı çalışma, kuytu mağara, vs…) ile birkaç tekrarlı ifade (özellikle heybet kelimesi) mevcut.

    *Tartar Hilmi’nin şehirde gözlemlediği garip olaylar dizisi biraz uzun olmuş bana göre. Ayrıca bu sırada, anlatıcımız olan öğretmen sanki ortadan kaybolmuş. Arada diyaloğa girse iyi olurmuş.

    *Tartar Hilmi karakteri ile kullandığı dil-anlatım bence uyumsuz olmuş ve gerçekliği biraz sekteye uğratmış. Köyde yaşayan birinin şu ifadeleri kullanması biraz zor gibi geldi bana: Lateks tulumlar, petrol mavisi, kuş yuvası saç, cabrio BMW, polo yaka tişört, tretuvar, senkronize, sarmal, siyah rayban gözlük vs…

    Söyleyeceklerim bu kadar. İyi bakın kendinize, görüşmek üzere…

  2. nyphe dedi ki: dedi ki:

    Şİmdi foruma dün gece okuduğum bu öyküye yorum yazmak için girdim. Önce sizin yorumunuzu okuyucunca tekrara düşmemek için yazmıyorum. İŞim kolaylaştı sahiden, nasıl anlatsam diye düşünüyordum. Tespitlerinize katılıyorum. Okuyan gözleriniz dert görmesin…

  3. Müge gerçekten çok güldüm! Açıkçası gülebildiğim öyküler hep 1-0 önde başlıyor benim için. :slight_smile: Konu orjinal ve ilginçti. Açıkçası benim gözüme çarpan ve böyle olmasaydı, dediğim eleştirileri arkadaşlar yapmışlar. O yüzden o noktaya değinmek istemiyorum. Sadece Hilmibiraz daha Edirneli bir köylü amca gibi konuşabilirdi. Hatta şiveli konuşsaydı bence okuyucu öykünün içine daha çok çekilebilirdi. İlk paragrafta da okuyucuya “Siz” diye hitap edilmesi bana biraz resmi geldi. Her zaman “Sen” dili kullanılan öyküleri daha samimi bulmuşumdur.
    Tarlanın ortasına inen uzaylı ablaları tasvirine ise bayıldım! Öğretmenin yanına inen ablayı şu an sanki tanıyormuşum gibi hissediyorum. :smiley: Kadınların indiklerinde verdikleri tepkiler de çok güzeldi :slight_smile: Hilmi’nin konuşma tarzı daha cahil biri gibi olsa ve de şive eklense öykü bence tamamdır. Belki köy kahvesi ortamı biraz daha ayrıntılı anlatılabilir, belki Hilmi’nin uzaylılardan kıllandığı durumlar da okuyucuyu öyküden kopartmadan daha da sadeleştirilebilir.
    Sonuç olarak kalemine sağlık Müge! Daim olsun.

  4. Merhaba @ebuka

    Sizin gibi bir okuyanı varsa yazdıklarımın, benim sırtım yere gelmez :slight_smile: Zaman ayırıp okuduğunuz ve düşüncelerinizi paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Çok mutlu oldum.
    Söylediğiniz ayrıntılar, benim için büyük önem taşıyor, belirtmek isterim.

    • Klişe ifadelerimde hazırcılığa kaçmışım galiba :slight_smile: Heybet dikkatimi çekmedi. Göze battığına göre, bunlara tekrar bakacağım. Tekrar teşekkürler.

    • Şimdi şehirde gözlemlediği garip olaylara gelince, orada aslında şöyle bir kurgu yapmaya çalıştım. Okuyucuyu asıl hikayeden kopartıp, başka hikayelerin içine atmaya çalıştım. Bu anlamda biraz da bilerek, Tartarı, öğretmeni, zaman ve mekanı kaybettirmeye çalıştım. O öykülerin asıl öyküden kopuk olmasını istedim, nasıl desem bir baygınlık- black out- olsun ve karanlıkta bu tuhaf insanlar parlasın. Bu anlamda o bölümü tekrar okuduğumda, yapmaya çalıştığımın içinde sırıtan iki anlatım var; birincisi iskelet ikincisi murat 131’ler. Çünkü bunları kısa tutmuşum. Yani öykünün adını da aslında bunun için her biri bir öykü vs vs koydum. Tabi bu benim yapmaya çalıştığım, gerçekte anlaşılan ise sizinki gibiyse, üzerinde biraz daha çalışmam gerek :slight_smile:

    • tartar’ın görünüşü ile konuşması farklı, çünkü okuyan akıllı gözüken ama deli belki de değil :slight_smile: Köy de aslında baya gelişmiş bir köy, uçan daire yapabilen ve onlar tarafından kaçırıldığını düşünen ya da belki kaçırılan biri için pek yabancı gelmedi ama tabi belki de dediğiniz gibidir.

    Tekrar çok teşekkür ediyorum, yorumlarınızı esirgemeyin, her biri beni tekrar sorgulamaya yönlendiriyor.

    En kısa zamanda sizin öykünüzü de okuyacağım :slight_smile:

    Sevgili @nyphe

    Gözlerim hem öykünü hem de yorumunu aradı, çok mutlu oldum teşekkürler. Bu benim “çok mutlu oldum” demelerim de klişe oldu ama ne yapayım gerçekten öyle :slight_smile:

    Bu uzunluk konusuna tekrar bakacağım. Bu öykü sanırım yazdıklarım arasında hemen hemen en uzunu oldu. Tekrar törpülenebilir galiba.

    Çok teşekkürler güzel sözlerin ve desteğin için

    Sevgiler :slight_smile:

    @ulu.kasvet

    Öykümü ilk okuyan biri olduğun ve benimle düşüncelerini paylaştığın için teşekkürler.
    Ya bu dark side konusunda haklısın, yeni bir şey yapıp naif olsun istedim, ama elim gitti geldi bir kan olsun bir karanlık olsun bir sosyopat çıksın da o türbenin önünde katliam yapsın falan ama uslu durdum :))

    Madem uçan daire ile uçamadım, Piramit ile dağılayım :slight_smile:

    Sevgiler

  5. Merve :heart:

    Sen bana yorum yaparken ben sana hoş geldin demek istiyorum. Uzun zaman sonra seni yeniden görmek çok güzel, okuyacaklarımın arasında en başlardasın.
    Ah bu Hilmi yok mu! Söylediğin her şeyi dikkate alıp tekrar bakacağım öyküye. Bu öyküye ilham veren filmi biraz seyretmeni tavsiye ederim. Ve o ablaların kullandığı cümle, tam da filmden alıntı. Ben de yazarken çok güldüm, ve gerçekten bu tuhaflıklar aramızda var ve daha nicesi :slight_smile:

    Öykü bittikten sonra gidip aynaya baktım, sim falan bulaşmış mı diye :grin:

    Güzel yorumların ve yapıcı eleştirilerin için çok teşekkürler

    İyi ki varsın :slight_smile: