Öykü

Hepsini Anlatıyorum

Tren durdu, floresanların yıkadığı zavallı Krom İstasyonu’nda indik. Tehlikeli, çıplak bir duraktı bu. Evsizlerin sığındığı postmodern bir mağaraydı. Bir zamanlar kübist heykellerin durduğu kaidelerde artık vandallığın sergisi vardı. Grafitilerle kaplanmış ve tüm yıldızları soyulup atılmış isli bir geceydi sanki. Üç kişiydik. Hızla geçip gittik bu gecenin içinden. Hastalanmaktan korkuyorduk. Bakteriler her yandaydı. Havanın lifleri onlardan ibaretti belki de.

Merdivenlerden eroin çakmış şeytanlar gibi zıplaya zıplaya çıktık. Şehrin pespaye karanlığı yüreğimize işledi. Toivo, 2005, Kasım. Gökdelenlerin ötesindeki uzayda, siyah deri kaplı koltuğuna oturmuş şeytan kofesinden yudumlayıp bizi izliyordu.

Tik taklar artık yoktu.

Saatler durmuş, akrep ve yelkovan sarhoştu. Kaosun esiri olan zaman, saniyeleri serbest bırakmış ve sanırım bu yüzden attığım her adım saatler sürüyor gibi hissediyordum. Başımda dinmek bilmez bir ağrı vardı, varoluş sancısı kadar ağırdı. Gölgelerde sallanan perdeler, iç çamaşırları ve uykunun cisimleşmiş silueti zihnimde çarpışıp duruyordu ve her şey o ağrının çekimine kapılıp zonkluyordu. Apartmanları peşpeşe geçiyorduk. Bazısının ön cephesine kocaman hayaları olan dev çöp adamlar çizilmişti, bazısının ön cephesine Glasnost propagandası karalanmıştı. Her şey, bir şeyle kaplıydı. Dünya, hiçbir şeyin kendi başına var olmasına izin vermeyecek kadar karmaşıktı.

Yürüdüğümüz sokağın asfaltı bir müddet sonra pespayeleşti. Çakıl, kum ve pislik. Aydınlatma lambalarının ışığı seyrekti. Bir durakta oturup beklemeye karar verdik. Moses’in telefonu çalmadan hareket etmenin pek bir anlamı yoktu zaten. Uzayda uydular vardı. Bizi izliyor, ne işler çevirdiğimizi rahatça görüyorlardı. Artık fevriliğin pusları kalkıyordu zihinlerimizden. Vücudumu dolduran ağrının ve tenimde gezinen kaşıntıların farkına vardım. Şehre neden geldiğimi, neden bunlarla takıldığımı düşünmeye koyuldum.

Midem bulanıyordu. Başımı metale yasladım. Kusacak gibiydim. Aydınlatma lambalarının ışığına bakıp sakinleşmeyi denedim. Kendi kendime telkinlerde bulundum. Dışarıdayım, dedim. Artık bir yabancıyım. Korkacak hiçbir şey yok. Yabancıyım çünkü ve işin en güzel tarafı şehrin tüm ışıkları hâlâ yerli yerinde. Sanki emo bir meleğin gözyaşlarıyla akan o rimel gibi tüm bir şehrin günahı, elektriğin zerrecikleri varken bize dokunmayacak kadar uzaktaydı.

Ben böyle böyle düşünürken Moses’in telefonu çaldı. Köri kokan sesiyle oyundan bahsettiğini duydum zuziğin. Kahkahalar koptu. Bir kedi karanlığı yuttu. Derken saatler yeniden çalışmaya başladı. Tik taklar geri geldi. Bir kız belirdi yolun öteki tarafında. Kaybolmuş gibiydi. Ürkek ve yalnızdı. Burada ne işi vardı acaba?

Yanımıza yanaştı. Sanki sesimizi duymuş ve bu güven veren çekime kapılmıştı. Önce onu tanıyamadım. Daha sonra Yamon kolumu dürttü. “Bak gördün mü?” diye fısıldadı bana. “Bizimle gelmeden önce o kadar itiraz ettin, o kadar naz yaptın ama saatler şimdi sana bir hediye sunuyor.”

“Merhaba,” dedi kız benim ona bakan gözlerimin ızdırabından habersiz. “Bana yardım edebilir misiniz?”

Üçümüzden de korkmuyordu. Büyük ihtimalle dövüşmeyi biliyordu ve bir silahı vardı. Bu saatte yalnız başına dolaştığına göre, bir silahı vardı illa. İsmi Açelya’ydı. Çok beğendiğim, peri gibi bir kızdı. Onunla konuşmak istiyordum, lakin başaramıyordum bunu bir türlü. Basit bir selam bile vermeye çekiniyordum. O buğulu gözlerindeki füsuna kilitlenip kalıyordum. İnsanlar böyle şeyler hissetmeli pek tabii, puslu bir camın ardında kalan cenneti seyretmek gibi. Cennet belki de vaat edildiği gibi değildir hiç, lakin onu bir pusun ardından yarım yamalak görmek, onu kendi zihninde çeşitli heyecanlarla tamamlamak, asıl meseledir. İnsanlar bu yüzden hayal kurar.

“Kampüse geri dönen otobüs buradan mı geçiyor?” diye sordu.

Zihnimdeki tüm bağlantıları kurcaladım kısa bir an için ve “evet,” dedim. “Ama metroyla gitmeni tavsiye ederim. Otobüsler bazen bu bölgelere uğramıyor…”

“Neden?”

“Çünkü belediye şöförleri greve gitti, hatların çoğunda özel otobüsler var artık… onlar da buralara gelmez.”

“Her şey çok karmaşık,” diye mırıldandı. “Toivo berbat bir şehir…”

“Bir de bize sor sen onu,” dedi Yamon. “Sen okul bittiğinde gideceksin, biz ise burada kalacağız, burada yaşayacağız, belki de burada öleceğiz.”

Kız, “nereye gideceğim ki?” diye bir şeyler mırıldandı. “Beni de hapsetti bu şehir.”

Zihninin ne kadar yorgun olduğunu, anlatacak bir hikayesi olduğunu bu sözden anladım.Bir çocuğun en günahkar şarkısı kadar inceydi sesi. Yüreğimin tüm liflerine işleyen bir ses. Ağlayacak gibi oluyordum onu dinlerken. Rüzgâr şiddetini arttırıyordu. Artık kelimelerin falan anlamı yoktu. Bazen böyle olur. Dünyam yalnızca görüntüden ibaret kalır. Ses, yatağını boş bırakan bir nehir gibi kaybolur.

Çatılarından antenler fışkıran apartmanlar, şehrin kırmızı ışıklarına bulanmış bulutlarla dolu gece ve kirli sokağın yarattığı üç boyutlu sahnedeki kız, biraz daha yalnız, biraz daha acı verici ve bir o kadar da güzeldi şimdi.Gözleri iriydi ve kederli bir hatıranın yankısı ile bakıyordu. Bir çift likör, bir çift kadeh, bir çift dünya. Kirpikleri şehrin tüm pisliğine ve yaşamın tüm alçaklığına rağmen ışıl ışıldı. Göz kapaklarının altına rimel sürmüştü. Emo tarzı vardı onda biraz lakin Toivo’nun 2005 emolarından daha farklı, çok daha ciddi görünüyordu. Kanlı bir ciddilikti bu, yürekte pıhtılaşmış kapkara bir kan, zihnin yorgun bariyelerinde takılıp kalmış kapkara hatıralar, damarlarda dolaşan kapkara ızdırap, kendi içine kapanan ve insanı boğan kapkara kanatlar.

Kapkara bir ruh. Kanatlarını görür gibi oldum onun. Bir insan olamazdı o. Olmasını istemezdim de zaten. İnsanlar yalnızca ızdırap verir ve bunaltırdı beni. Bir an için, üstelik tam zamanında, uyku ile uyanıklık arasındaki bu garip evre etkisini yitirdi, kendime gelebildim. Ses, saatlerin akışına karışıp hakikatin binasını kurmaya devam etti. Muhayyileyi dünyadan çekip alırsan geriye ne kalır ki? Yalnızca hakikatin çiğ sıvıları; ses, görüntü ve hareket.

Yamon, Açelya’ya adım adım kampüse nasıl geri dönebileceğini açıklıyordu. Moses ise telefonda konuşuyordu. Ben her şeyi, suskun bir kamera gibi izliyordum. Bir an için sahiden var olup olmadığımı merak ettim. Sonra diyalog bitince kız bana bakıp, dünyadaki en mahcup gülümseme ile teşekkür etti. Varlığımın ıspatı buydu. Tek bir gülümseme, beni hakikatte yeniden kurmuştu. Giderken öylece izledim o emo periyi ve varlığımın ıspatı çok geçmeden sönükleşti.

Moses telefon konuşmasını bitirip sigara istedi benden. Yamon’a da, ona da birer tane uzattım. Yamon, zipposu ile sigaralarımızı yaktı. Pislik savurarak esen rüzgâra bütan kokusu karıştı. Çocukluğuma dair sıcak bir imge doğar gibi oldu hatıralarımın kıyısında. Sonra Moses konuştu. “Artık her şey tamam,” dedi. “İbrayim, Psikoz’u yüklenmiş. Uyduların kör saati başladı. Güvendeyiz. Gidelim artık.”

Sigaralarımızı içerek basık sokak boyunca yürümeye koyulduk. “Gidelim gitmesine de, bize stimülant lazım,” dedi Yamon. “Atomic Bitchwax, libertin, neurotin ya da herhangi biri…”

“Bunlara gerek yok,” dedi Moses. “Artık hiçbirine gerek yok. İnsanlar böyle şeylerle kafa yapmayı, anksiyete kovalamayı ya da kendini unutmayı bırakmalı. Yeni bir çağ başladı. Artık Şura yok, artık Glasnost yok.”

“Bu yeni çağı sikerim,” dedi Yamon. “Biz hâlâ Glasnost’tayız… izlediğim pornolar bile Kyp’den gelen korsan parçalar.”

“Sorun seninle alakalı,” dedi Moses. “Glasnost artık bitti. Şura çöktü. Politbüro dağıldı. Dağlarda dolanan devler serbest kaldı. Şimdi medeniyet ötesinden bir şeyler geliyor. Yepyeni bir devrimin ayak sesleri.”

“Ben bunlarla ilgilenmiyorum,” dedi Yamon. “Ben yalnızca öleceğim güne kadar kafamı güzel tutmak istiyorum ve mümkünse çükümün işlevsel kalmasını.”

“Bu neye yarar ki?” diye konuştum. “Tanrılar bile yok, hiçliğe dua ediyoruz, hep kendimizi kandırıyoruz.”

“Tanrı var,” diye konuştu Moses. “Tüm bu gezegenleri parmaklarının ucunda tutan Ulu Babamız. Yıldızları gözlerinin ışığıyla aydınlatan, bizleri doyuran ve koruyan! Kabus, dünyanın düz olduğunu inkar ettiğimiz zaman başladı…”

“Bence dünya kocaman bir donut şeklinde,” diye araya girdi Yamon. “Senin şu Ulu Baba kocaman çükü ile dünyayı deşmiş olmalı milattan bayağı önce. Bu yüzden dinozorlar, megalodonlar falan pert oldu.”

Bok kokan bir ara yola saptık. Sağ tarafta devasa brutalist bir apartman yükseliyordu, diğer yanda ise dikenli telleri olan bir duvar.

“Varlığın gerçek biçimini ve bizi ne tür sahtekârlıklarla kandırdıklarını zaman içinde anlayacaksın,” diye konuştu Moses. Sesinde misyonerlik yaptığı günlere ait robotlaşmış bir heyecan vardı. “Ulu Babamız bu dünyayı rüyasını dölleyerek yarattı. Rüyasının tüm parçalarını bu dünyada canlandırdı. Lakin bazı parçalar şeytanın müziğine kandı. İnsanlar şehirler yarattı ve kuleler kurdu. İlk günaha bulaştılar, ilk kan aktı, ilk ceset gömüldü toprağa ve ölüm geldi. İnsanlar büyük suçlar işledi. Tanrıya ihanet ettiler. Feci hastalıklar yayıldı ve tanrının biricik kuzusu cüzzamlı bakireden doğdu.

Bir eşeğin üzerinde Kohora’ya girdi. Sapkınlar, fahişeler, gammazcılar, suçlular ve insanlar gözyaşları dökerek güzelliğe iman etti. Kuleleri yıktılar. Eski günlerin kızıl karanlığında büyük mucizeler belirdi. İnsanlar umut etti. Despotlar ise fahişeler ve iblislerden kırma yaratıklarla dolu ordularını üzerlerine saldı onların. Tanrının biricik kuzusu ekmeği öperek melekler çıkardı. Zelalete ve günaha karşı savaştı melekler.

Lakin despotlar o biricik kuzuyu yakalayıp astı. Tekmil insanlar gözyaşları dökerek ayaklandılar. Savaştılar iblislere karşı, meleklerle kol kola. Zafer kazansalar da çoğu insan artık bozulmuş, o biricik kuzunun irfanını yitirmişti.İşte kardeşim, dünyanın gerçek biçimini zaman içinde anlayacaksın. Henüz daha çok gençsin, tıpkı o zamanın insanlığı gibi.”

Ara yoldan çıkıp bir caddeye açıldık. HIV bulaştıracak bir cank şırıngasının paslı pistonundaydık. Yol aşağı meylediyordu. Hastalığa, çürümeye, mezbeleliğe batıyorduk sanki. Bu mesafeden gökdelenleri görebiliyorduk. Yıldızlar, bulutların ardında kalmıştı.Işıklar ve toz toprak saçan bir otobüs geçti yanımızdan. Gözlerim pislikle doldu. Körleştim. Kaşıntılar çoğaldı. Sanki yere dökülüp şırınga ve porno film afişlerine dönüştüler. Hava giderek soğuyordu. Her şey berbattı.

Moses’in söyledikleri içime bir tılsım gibi işliyordu usulca. Yüreğimi sıkan zincirler çözüldü. Simsiyah mukusa ile kaplı bir pupa çıktı yaralarımdan ve hissettiğim en güzel şeye dönüştü. Açelya, diye fısıldadım kendi kendime. “Acaba şimdi ne yapıyor? Ne işi vardı burada? Gidebildi mi kampüse?”

“Çok mu meraklandın?” diye dalga geçti Yamon benimle. Çarık çürük bir görüntüsü vardı ama buna rağmen insanlarla dalga geçebiliyordu. Suratına hiç beklemediği bir yerden yumruk atmak yerine, “merak ettim tabii,” dedim.“Sahip çıkmak isterdim ona.”

“Kutlu Boran’a ne oldu hatırlıyor musun peki? Onu yüz üstü bırakacak Kadulgazlı bir kız yüzünden sattı dava arkadaşlarını…”

“Biliyorum,” dedim. O manganın bütün sayılarını bize Moses getirmişti.

“Açelya’dan hoşlanıyor musun?” diye sordu Moses.

Bir şey söylemedim. Yamon benim yerime konuştu ve hikayemi anlatmaya başladı. Bir gün fakülte binasında, sınıfın önünde bekliyorduk. Ara saatiydi. Açelya isimli o kız eşsiz bir endam ile koridorun sonundan sınıfa doğru geliyordu. Zarif ellerini, rahminin üzerinde birleştirmişti. Siyah çoraplar ve dizlerinin üstünde biten siyah bir elbise giyinmişti. Yeşil gözlerinde çok canlı bir füsun, daha önce hiç görmediğim muhteşem ormanlara ait tertemiz rayihalar gizliydi. Bir su damlacığı gibi geçip gitti yanımdan. Ona bakakaldım. Yamon beni dürttü.“Kendine gel lan,” dedi. “Resmen aşık oldun kıza.”

Yamon benim için çok değerli olan bu anı, olabilecek en vasat biçimde anlattı. “Var ya… kızı görünce taşa dönüştü şerefsiz, bir çaksam on parçaya bölünecekti.”

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu bana Moses. “Onunla konuşmak istedin mi hiç?”

“Denedim ama başaramadım,” dedim.“Bunu yapmayıçok isterdim. Bazen bir şeyler hissedersin, anlam veremediğin hisler…”

“Güzel hisler mi?”

“Kesinlikle öyle, güzel hisler, büyüleyici hisler. Bunu bana o yalnız, kırılgan, yaralanmış peri bahşetti…”

“Perini bu geceki oyunda yaratabilirsin öyleyse,” dedi Moses. “Dijital denizden bir peri çıkarabilirsin. Artık bu çağda simyagerlik bile gerçek.”

Açelya’yı düşündüm hevesle. Kırılgan vücudunu, yalnız karanlığını, acı dolu gözlerini. Suskunlaştım giderek. Kendi içime kapandım. Dünya ve hakikat ben olmadan da devam ediyordu. Moses, Yamon’a Karee Bhoobi’den kaçtığı yılları anlatıyordu. Herifin kaç yaşında olduğunu bilmiyorduk ama bizden epey büyüktü. Üç tane pasaportu vardı. Her pasaportta farklı bir doğum tarihi yazıyordu. Neden hâlâ bir baltaya sap olamadığını anlamak zor değildi. Hayatı hep yolda geçmişti.

Kah misyonerlik yapmıştı, kah uyuşturucu kaçakçılığı, kah araba hırsızlığı ve en sonunda kuzeydeki bu zavallı diyara varmıştı. Toivo şehrine. Ve şimdi tüm bu saydıklarımdan daha karanlık işlerle uğraşıyordu. Kuzeydeki Kyp adasına gidip geliyordu sık sık ve ilginç şeylerle dönüyordu. Kuzeyin sert koşullarında yetişen siyah kenevir, antidepresanlar, Kyp vodkası, medeniyette artık bulunmayan yayınlar ve en sonunda da Psikoz diye bir oyun.

Bu oyunu duymuştum, hipernetteki karanlık forumlarda ve karşıma çıkan bazı kayıtlarda görmüştüm. Şimdi onunla karşılaşacak olmak beni heyecanlandırıyordu. Yepyeni bir teknoloji ile buluşmak gibiydi bu heyecan. Monitörün ışığı, fanın sesi, kokusu ve sıcaklığı, kodein bulutları gibi akan hipernetin efsunlu sadeliği, her şeyi ile basit bir bilgisayar yüreğinin içinde yankılanan bir fısıltıya dönüşürdü. Sana tüm bu şeylerin yeni çağı kurgulayacak yapıtaşları olduğunu söylerdi. Tüm tenin kıpırdardı. Psikoz da böyleydi benim için.

O gece kar yağacaktı üstelik. Gökyüzü betonla doldurulmuş gibiydi. Kapalı kapıların ardında, evimden uzakta olmak, yabancıların arasında, kayıtsız bir şeytana dönüşmek için en güzel geceydi. Sonra dev mağaralara benzeyen apartmanlardan birine girdik. Duvarlardan çürümenin, zamanın ve soğuğun tatlı rezonansı yayılıyordu.

İbrayim’in kaldığı daire, darmadağın bir kabus gibiydi. Korkunç bir koku vardı içeride. Yerler içki şişeleri, ilaç paketleri ve şırıngalarla doluydu. Adam içtiği sigaraları yere küllüyordu. Sağa sola, her yere kusmuştu. Tabakları falan banyoda yıkıyordu. Koltuğa oturmamızı söyledi. Sonra Omega 2 konsolunu çıkardı. Üzerinde işaret kalemiyle, Psikoz yazılmış bir diski konsola yerleştirdi.

Moses, “anteni düzeltmek lazım,” diyerek çatıya çıktı. Bir müddet boyunca üç kişi koltukta oturup simsiyah televizyon ekranına baktık. Ardından mavi bir ışık dalgası patlak verdi o siyah denizde. Dijital verinin hızlı solukları aktı aktı aktı ve Psikoz’un giriş ekranını yarattı. Moses tam zamanında geldi. Artık dört kişiydik. Elimizdeki Omega 2 kumandalarından yolladığımız komutlar ile televizyon ekranında avatarlar yarattık. Yüreğime beni korkutan karanlık bir damla düştü. “Perimi şimdi mi yaratacağım?” diye sordum Moses’e.

“Hayır,” dedi. “Biraz daha vakit var…”

Sonra Açelya’yı düşündüm. Kar yağıyordu dışarıda. Çok soğuktu. İlikleri sızlatacak kadar soğuk. Böbreklerim ağrıyordu. İşemek istiyor gibiydim, mesanemde hiçbir şey olmasa da, böbreklerimi taşa çeviren soğuğun etkisiyle orada zehirli bir sidik göleti olduğunu hissettiriyordu sinirlerim bana. Şehir de benden farksız değildi. Evsizlerin, şizofrenlerin, narkomanların tümü vücuda yavaşça yayılan bir zehir gibi altını üstüne getirmeye hazırlanıyordu Toivo’nun. Açelya bir an önce kaçmalı, kampüse gitmeliydi. Yoksa kim bilir başına neler gelirdi bu alçak şehirde…

Oyun başlamıştı. Dünya tarafından tanınmayan Kuzey Kyp’deki An Glaodh şehrinde geçiyordu olaylar. Şehirde dolanıyor, karşımıza çıkanı öldürüyor, içip içip sarhoş oluyor ve ihtiyar, uzun saçlı bir adamdan görevler alıyorduk. Çeşitli şeyler yapıyorduk ihtiyar için. Bir hastaneyi basıp önemli ilaçlar çaldık mesela. Yamon’un karakteri bu esnada öldü. Sonra An Glaodh limanına çıkmış bir petrol tankerini kaçırdık. O esnada Moses’in karakteri öldü. Deli gibi eğleniyorduk yine de.Tuhaf ve saçma sesler çıkarıyorduk. Özellikle ben tuhaf sesler çıkarmaya bayılırdım. Avatarımın sağından solundan kurşunlar geçerken travesti gibi çığlık atıyordum. Terlemeye başlamıştım.

Lakin bu manyakça eğlence bir süre sonra şeytanın gözleri gibi alev alev yanan bir kovalamacaya dönüştü. İbrayim’in de karakteri öldü.Yalnız kalmıştım ve Kuzey Kyp’in tüm güvenlik güçleri işimi bitirmek için seferber olmuş haldeydi. Ön koltuğunda İbrayim’in kafasız cesedi olan harap araba ile karla örtülmüş kırsala kaçtım. Sonra arabadan inip yayan devam ettim kaçışa. Kamuflajım sayesinde beni göremiyorlardı. Eski bir telekomünikasyon şebekesine sığındım. Sonra yer altına açılan bir tünel keşfettim. Meğersem orası Daukrafri sığınağına gidiyormuş.

Tünelden aşağı inince ekran karardı, başka bir mape geçiyorduk. Yamon epey heyecanlıydı. İlginç sesler çıkararak her tarafı kontrol etmemi istiyordu. “Daha önce kimsenin bulmadığı bir map keşfettik galiba,” dedim. Beni onayladılar. Bir gaz lambasının yüreğine gömülmüş gibi görünen odada gezinip durdum. Sonra koridora çıktım. Karanlıktan çığlık sesleri yükseldikçe Yamon kahkaha atıyordu. O kadar eğleniyordu ki, onu kıskanıyordum. Koridorun ucunda bir Daukrafri militanı duruyordu. Onunla konuşmak için yanına gittim.

Bana “avatarımın hayatta kalabileceğini hatta arkadaşlarımın avatarlarını diriltmenin de bir yolu olduğunu” söyledi.

Bir an sessiz sessiz birbirimize baktık. Yamon bile susmuştu. Artık ne ses çıkarıyor ne de gülüyordu. Ekranda Daukrafri militanının yüzü vardı ve bir yanıt bekliyordu benden. Siyahlar içindeydi. Tüm vücudunu saran lateks bir takım giyinmişti. Saçları yandan kazıtılmıştı ve kuyruğu sırtına kadar sarkıyordu. Burnunda piercingler vardı, kulaklarının şekli modifiye edilmişti. Ten rengini daha da soldurmuştu. Gotik bir vampir elfe benziyordu.

Yavaş yavaş Psikoz’un karanlık yüzünü idrak etmeye başladık. “Ne yapacağız?” diye sorduk birbirimize. “Yani şimdi avatarlar öldü diye bir daha oynamayacak mıyız bu oyunu? Yeni avatarlar yaratamayacak mıyız?”

“Kafası daha yeni yeni gelmeye başlıyordu oyunun,” diye bir şeyler geveledi Yamon. “Bu noktadayken adamın dediğini reddetme tamam mı zumki? Bakalım nereye kadar gideceksin…”

“Bu mapbayağı zorluymuş,” dedi Moses.

“Öyle,” dedi İbrayim. “En sağlam oyuncuyu bile şizofren yapar…”

Psikoz bir hataydı belki de,” diye konuştum. “Oyunun grafikleri, ışık düzeni, her şeyi başımı ağrıtıyor… bağımlı oluyor gibi hissediyorum kendimi.”

Dediğimi hiç umursamadan, kendi aralarında konuşmaya başladılar. En nihayetinde “ne yapalım zumki?” diye sordular bana. Hep birlikte Daukrafri militanının ne istediğini görmeye karar verdik.

“Uydu ile sizi izliyoruz,” dedi militan. “Konuştuklarınızı duyuyoruz. Yaptıklarınızı görüyoruz. Sizin gibi yüzlerce oyuncu Psikoz oynadı. Avatarları öldükten sonra hepsi oyunu sildi ve olanları unutmayı denedi lakin başaramadılar. Kuzey Kyp’i ve An Glaodh şehrini unutamadılar. Orada yaşayamadıkları için, medeniyette oldukları için çok öfkelendiler.

Kimisi intihar etti, kimisi binbir zorluğa katlanıp buraya gelmeyi başardı ama burada yaptığı ahmakça bir hatadan dolayı öldürüldü,kimisi buraya kaçmaya çalışırken tutuklandı, kimisi Daukrafri Örgütü ile bağlantısı olduğu için alıkonup sorgulandıktan sonra buharlaştırıldı. Başınıza gelecekleri şimdiden bilin. Bu oyunu, sizi Kuzey Kyp zehriyle doldurmasına müsaade edecek kadar oynadınız… artık delirmemek için tek çareniz avatarlarınızı yeniden diriltmek ve bu An Glaodh imitasyonunda dolaşabilmek.

Karar vermek için az bir zamanınız kaldı. Geri sayımı başlatıyorum. Eğer size vereceğim görevi kabul ediyorsanız konsol kumandasındaki üçgeni tuşlayın, eğer teklifimi kabul etmiyor ve başınıza gelecekleri görmek istiyorsanız, oyundan çıkın.”

Ekrandan yayılan ışığın dans ettiği karanlıkta birbirimize baktık. Tek bir kelime etmeden daire tuşuna basıp ana menüye geri döndük ve çıktık oyundan. An Glaodh, kovalamaca, Daukrafri militanı ve ikinci yaşamım sönüp gitti. Hiç olmamış gibi. Yine, tüm dünyam Toivo’dan ibaretti. Karlı gecenin esir aldığı HIV+ bir Toivo. Tümüyle gerçek, tümüyle sahte. Koltuktan zar zor kalktım ve perdeleri ardına dek açıp çıplak bıraktım mezbeleyi. Kanayan bir yaradan akıyordu sanki ışıkları ve kar, irinleniyordu sokaklarında. Sigara içerek penceredeki manzarayı izledik. Çöküşümüz vardı orada. Hiçbir şey olamayışımız.

Böyle ne kadar oturduk bilmiyorum. Ot içip televizyon izlemeye karar verdik. Bir aralık, “sakatat gömelim mi?” diye sordu Yamon. Kenevir iştahımızı açmıştı. “Sulu Isırık diye bir yer var. Denemeye değer.”

“Açım ben. Ya siz?”

Moses ve ben de onayladık.

“İyi o halde,” dedi İbrayim ağır ağır. “Benim külüstür işimizi görür.”

Anahtarlarını ve cüzdanını aldı. Aşağı indik yavaşça. İbrayim epey mutsuz görünüyordu. Dairesinden çıkmak istemiyordu hiç ama buna mecburdu. Bir doksan boyundaydı ve doksan beş kiloydu. Moses kadar olmasa da esmer bir adamdı. Çöl esmerliği vardı onda. Gökdelenlerin seraplar misali yükseldiği bir şehirde doğmuştu.

Her tarafı çölle kuşatılmıştı o şehrin ve çöl acımasız rüzgârlar ile taşınıp şehrin her köşesini doldurmuştu. İnsanlar ne yaparsa yapsın, ne kadar pahalı makineler kullanırsa kullansın çöl galip gelmişti onlara. Kadim zamanın firavunlarını hiçliğe götüren kum fırtınaları gibi bastırmış, şehri kırmızı bir karanlığa gömmüştü. Gökdelenler onun gazabından kurtulmak için daha da yükseğe tırmanmış, gökyüzünün güvenli katmanlarına değinceye dek bu tırmanış durmamıştı.

Çöl bir rüya gibi belli belirsiz okyanusa akıvermişti oluk oluk, eski zamanların öfkeli tanrıları gibiydi, binlerce mumyanın çığlığı gibi, ketenle sarılmış bir lanet gibi. Bir zamanlar ihtişamlı caddelerle dolu şehri yutmuştu artık ve okyanusa anlatıyordu yaptıklarını. Gökdelenlerse kurtulmuştu onun hiçliğine karışmaktan. Artık şehir yoktu işte; yalnızca gökdelenler vardı. İbrayim o gökdelenlerin klimalı salonlarında doğmuştu. Orada büyümüştü.

Bu insanlar zengindi ve gökdelenlerini yeni yaşam alanları haline getirmişlerdi. Ataları çölde ızdırap çeken bedevilerken onlar gökyüzünün belirsizliğine tutunan asalaklara dönüşmüştü.Şimdi İbrayim, Toivo’da Asimetrik Yaşam ve Tarım Stratejileri Bölümünde okuyordu. Çölün yuttuğu şehirden yükselen o büyülü gökdelenlere dönünce yeni bir tarım stratejisi geliştirip insanlarını büyük masraflardan kurtaracaktı. Lakin umutsuz vakaydı o. Kapalı alanlarda yaşamaya o denli alışmıştı ki sürekli uyuyor ve derslere gelmiyordu. Evinden dışarı nadiren çıkıyordu ve evindeki pislik diz boyuydu.

Arabası gri bir sedandı. Koltuk kumaşı kirle kaplanmıştı. Yamon ile arkaya oturduk. Birer teneke Toytatın Şimşeği birası açtık. Kafeinli biraydı bu. Tozlu pencerelerden şehri, ışıkları, köprüleri ve binaları izlerken iyi gidiyordu. Sonra karanlık bölgelere daldık. Terk edilmişlik, göç ve siyasi belirsizliğin yarattığı saç kıranlar. Artık şehir kaleydoskoba konmuş bir maskeli balo gibiydi. Kendi içine kapanıyor, açılıyor, onlarca farklı açıda, onlarca farklı vücutta dans ediyordu.

Kafasına kese kağıdı geçirenler, kir kaplı evsizler, bağırıp çağıranlar, müşteri bekleyen fahişeler ve dahası. Kar akşamdan kalma bir baş ağrısının o kararlı ritimleri ile yağıyordu. Sulu Isırık’a vardığımızda saat tam ondu. Baklava biçimindeki üç katlı bir hostelin kavşağa bakan tarafına kurulmuştu. Panoramik camlarla kaplıydı iki cephesi de. Kapısının tam üzerine şef şapkası takmış, aşırı kıllı bir adamın imitasyonu konmuştu. Plastik adam aşağılık bir sırıtış ile caddeye bakıyordu. Bir çizgi film karakteri gibiydi. Elinde kanlı bir kalp tutuyordu.

Arabayı içeriden görebileceğimiz bir yere park edip mekana girdik. Klasik bir fast foodçudan farkı yoktu. Lakin koku daha farklıydı. Ağır bir sakatat kokusuydu bu. Kafasına ciğer, yürek ve böbrek şeklinde şapkalar geçirmiş, kanlı önlükler giyen üç tane zuzik tezgahın ardında duruyordu. “Merhaba,” dediler. “Tam bir midesizseniz hoş geldiniz.”

Tezgahın üstündeki ışıltılı menüye baktım. Double Söğüş Menü, Ciğer Menü, Acılı Yanak Menü, Çöp Burger, Öpücük ve daha nice tuhaflık.

Ben bir Öpücük ve de Çöp Burger söyledim kendime, yanına da Anoreksiya kolası olan koлa krov aldım. Kanlı kola. Kim bilir metamfetamin bağımlısı HIV+ bir fahişenin adet kanı vardı içinde. koлa krov tenekelerinde hep böyle espriler yazılıdır içindekiler kısmı yerine.Mor ve siyah renklerin istila ettiği tenekede lateks tayt giyinmiş üstsüz bir fahişe vardır bir de. ‘Sus!’ işareti yapar, yüzü bir karmaşa gibidir. Anoreksiya’nın dünyaya ihraç ettiği çığlığıdır adeta ve aynı zamanda kederidir.

Menüleri aldıktan sonra, yağ ve pislik kaplı koltuklara oturduk. Sakatatları yemeye koyulduk. Kar yağışı fırtınaya dönüştü. Beyaz bir karıncalanma girmişti sanki gecenin ruhuna. Çok soğuktu dünya ve çok bulanıktı. “Nereye gideceğiz?” diye sordum burgerden kocaman bir ısırık alıp ve kolamdan bir iki yudum çektim. “Ne olacak şimdi?”

“Hep böyle sormak gerek,” dedi Moses yüzünde köri gibi gülümsemeyle. “Hep böyle sormak gerek… ne olacak şimdi… kim bilir? ben biliyorum mesela… sen bilmiyor musun?”

“Bilmiyorum,” dedim düşünceli düşünceli. Yemek yerken konuşturulmayı hiç sevmezdim. “Sen benden büyüksün, ağabeyim gibisin, seni dinlemeyi isterim…”

“Öyleyse bana güven,” dedi. “Bana güveniyorsun değil mi?”

“Her zaman için,” diye tasdikledim. “Sana güveniyorum, ilk gördüğüm andan beri…”

“Siz ikiniz,” diye konuştu Yamon ile beni gösterip. “Siz ikiniz çok delikanlı çocuklarsınız, çok dürüst, harbi çocuklarsınız… sizin gibi adam yok lan bu şehirde. Hiçbirimiz mükemmel değiliz ama, olsun, en azından dürüstüz…”

“Dürüstüz,” diye tasdikledim onu ve burgeri bitirdim. Geride yalnızca mor renkli koлa krovile Öpücük krakerleri kalmıştı icabına bakmam gereken.

“Bu gece ne yapmak istediğimi biliyorum,” diye konuştu Moses. “Bu gece tüm şansımızı Psikoz’da yitirdik. Sen perini yaratamadın, İbrayim milyoner olamadı, Yamon’un da ne çükü kalkıyor ne de kafası güzel.”

“Evet,” dedi Yamon mutsuz mutsuz ve gürültülü bir şekilde osurdu. Bunu yaparken epey zorlanmışa benziyordu. “Ne çüküm kalktı, ne de kafam güzel oldu… böyle dünyayı, böyle çağı sikeyim. Üstelik kar yağıyor deli gibi.”

“Bütün şansını yitirenler sizce nereye gider?” diye sordu Moses onu umursamamış gibi.

“Denize,” dedi Yamon. “İntihar etmeye. Balina Tanrı’ya kavuşmak için…”

“…ve Boğulmuş Dünya’ya geçmek,” diye tamamladım onu.

“Bizde de, yani Karee Bhoobi’de, ormana giderler,” dedi Moses. “İki Yüz Suratlı Maymun’a kendilerini kurban etmeye.”

“Bizde ise çöle giderler,” dedi İbrayim ağır ağır. “Çöle gidenler bir daha dönmez.”

“Ve denize gidenler de öyle,” dedim. “Boğulmak için.”

“Ve ormana gidenler de,” diye tamamladı beni Moses. “Buraya en yakın olan şey deniz…”

“Denize mi gideceğiz?” diye sordum korkuyla. Bu kar fırtınalı havada Draumur Denizi’nin nasıl kudurmuş olduğunu, sahilde gezinen denizkızı mumyalarını düşündüm.

“Bir nevi öyle yapacağız,” dedi Moses. “Luola semtine gittiniz mi hiç?”

“Birkaç kez.”

“Bazı uydular sayesinde şehirdeki evsizlerin ne işler çevirdiğini görmek mümkün,” dedi İbrayim sabırsız bir sesle konuşarak. “En son evimdeyken, Moses ve ben, Vosem uydusu sayesinde bazı evsizlerin yaptığı şeyleri televizyonumdan izledik.”

“Ne yapıyorlardı?”

“Bir uçan daire,” dedi Moses. “Şehir merkezinden her hafta büyük kamyonlar ile çöpler ve envai çeşit hurda geliyor Luola’ya. Koca bir semt çöplüğe dönüştürüldü. Getirilen çöplerin çoğu Toivo’da saklanan yamyam lobisinin çektiği ziyafetten arta kalanlar. Evsizlerden biri fazlasıyla zeki, Şizotipal diyorlar ona. Bu kalıntıları nasıl işe yarar hale getireceğini bulmuş. Bir cihaz yaratmış. O cihaz sayesinde hiçbir şansı kalmayan biri nereye giderse oraya gitmiş…”

“Neresiymiş orası?” diye sordum Yamonla senkronize olmuş halde.

“İşte hep böyle sormak gerek,” diye güldü Moses. Epey keyifli görünüyordu. Sarhoş bir Buda ile Tanrının Biricik Kuzusu iç içe geçmiş gibi. “Bana güveniyor musunuz?”

“Güveniyoruz,” dedik.

“Öyleyse sizi Luola’ya götüreceğim. Şizotipal’in yanına. Uçan dairesine bineceksiniz onun ve tüm şanslarını tüketen biri nereye giderse, siz de oraya gideceksiniz…”

“Öyle mi?” dedim şaşkınlıkla. “Peki nasıl olacak bu?”

“Korkmayın,” dedi İbrayim. “Şizotipal tüm şanslarını tüketmiş birine kötülük etmez. Ondan bir şey de beklemez. Yalnızca beş dakika sürecek ama size bir ömür gibi gelecek.”

“Peki ya perimi yaratabilecek miyim?” diye sordum korkarak.

“Perini yaratmak mı? Belki de onunla birlikte olacaksın!” diye haykırdı Moses. “Belki beni, Yamon’u, İbrayim’i bile bulacaksın orada… yollarımız orada da kesişecek belki…”

“Tıpkı bu uzak kuzey şehrinde kesiştiği gibi,” diye mırıldandım.

“Peki ya benim çüküm kalkabilecek mi o yerde?”

Yamon sorusuna cevap almadı. Ben tuvalete gittim. Paslı aynada kendime baktım. Nefret ediyordum bu surattan. Onu görmemeyi tercih ederdim.Annemi aradım bakışlarımı kendimden kaçırırken. Bu gece gelemeyeceğimi, şehirde kar fırtınası başladığını, Yamon’da kalacağımı söyledim. “Tamam,” dedi. “Dikkatli olmalısın oğlum… hava çok soğuk.”

“Merak etme,” dedim anneme. “Üstüm epey kalın ve beni sıcak tutacak şeyler yedim.”

Telefonu kapatıp tuvaletten çıktım. Arkadaşlarımı buldum o masanın başında. “Artık kalkabiliriz,” dedim. Kar hızla ileri saran bir film gibi yağıyordu. Sokağı geçip arabaya bindik. Arka koltukta oturan Yamon ve ben iki Toytatın Şimşeği birası daha açtık. Araba karanlık yollardan geçip bir viyadüğe çıktı. Kollarını iki yana açmış sıska şeytanlar gibi görünen onlarca aydınlatma direğinin esrarengiz büyüsüne karışmış sıkıntılı bir trafiğe yakalandık. Kırmızı ışıklar, sarı ışıklar, yıldızsız karanlık ve ucu bucağı olmayan istihkar… Toivo’ya son kez bakıyordum sanki. Bir daha göremeyecekmişim gibi onun bu bedbaht çizgilerini.

Trafikte milim milim ilerlerken sarhoş hissettim kendimi. Teneke kutunun elimde duruyor olduğu hissiyatı giderek silikleşti. Alnımı pencereye iyice yasladım. Kendimi huzurlu hissediyordum. Neden bu tiplerle takıldığımı, neden dersten çıktıktan sonra banliyödeki evime gitmek yerine şehre geldiğimi anlar gibi oldum. Ben kötü tercihlerin peşine takılıp kendimi harap etmiş değildim. Aksine, çok uzun zaman önce, hiç hatırlamadığım ve hakikatte bir daha asla kavuşamayacağım bir şeyi bulmak için çıkmıştım bu yola.

O şey neydi acaba? Çok önceden bir şeyleri yitirmiştim ben. Zaten hep yitirirdim bir şeyleri. Hep. Kolay kandırılan, kolay unutan ve kolayca silinip atılacak biriydim. Bu kısacık anlamsız hayatım boyunca insanlarla olan münasebetlerim hep canımı sıkacak biçimdeydi. O yüzden dikenlerimi çıkarıp başı aşağıda gezen bir kirpiye dönüştüm. Karşıma kim çıktıysa suratına bile bakmadan dikenlerimi batırıp ittim onu. Şimdi, perime de bu yüzden yaklaşamıyordum, dikenlerim sırtıma o kadar ağır geliyordu ki başımı kaldırmama bile müsaade etmiyordu. Hoş, kıza artık yaklaşamazdım. Yoksa dikenlerim ona da batar, onun da canını acıtırdım…

Açelya’yı düşündükçe, içimde gizli kalmış bir şeyin fitili yandı. İster istemeznerede doğduğum geldi aklıma. Odlar Yurdu isimli eski bir Şura ülkesiydi bu. Başkenti, Tuz’un kıyısındaki Mirvari şehriydi. Orada doğmuştum doğmasına ama şimdi Toivo’da yaşıyordum. Nüfusun yüzde kırkı Oğuz’du bu şehirde. Tıpkı benim gibi. Oğuz. Lakin bunlar kuzeyliydi. Kuzeyli Oğuzlar. Dilleri farklıydı, inandıkları tanrı da…

Toivo’ya nasıl gelmiştim ki ben? Çok küçüktüm. Hatırlamıyordum bile. Bir şekilde Toivo’da bulmuştum kendimi gözlerimi açınca.Giderek düşünceler daha da silikleşti. Karanlık geldi. Sancılı bir ağrının akıp gittiği damarlardan geçen karanık. Bu damarı Yamon kesti. Ne kadar süre sonra olmuştu bilmiyorum. Beni sarsarak uyandırdı. “Kalksana zumki,” diyordu. “Luola’dayız, Şizotipal’in yerine geldik.”

Etrafta dağlar gibi yükselen lastikler, cismi karanlıkta tam olarak anlaşılmayan gölgeler vardı. Bunları geçip Şizotipal’in bizi karşılayacağı arınma çemberine doğru yürüdük. Kar yağmıyordu artık ama gökyüzü hâlâ bir bozguna benziyordu. Arınma çemberi, yüzlerce lastiğin bir araya getirdiği alelade bir çemberdi. Ortadaki toprak alan artık kıraçlaşmış, canlılığını yitirmişti. Ortada Şizotipal falan yoktu. Belki de öyle biri hiç olmamıştı. Birkaç evsizin bir araya gelip yarattığı oküt tarikatının ortak projesiydi kim bilir? Lakin megafondan yükselen bir ses teorilerimi yalanladı.

Şizotipal diye biri vardı, lakin bizim gibiler ancak sesini duyabilirdi onun. “İlk kimi çıkartıyorsunuz?” diye sordu.

Açelya’yı düşündüm. Yüreğimde onun yeşil gözlerine benzeyen ferah bir esinti belirdi. Onu yaratamamıştım dijital denizde lakin onu başka bir hakikatte bulacaktım. Heyecanıma yenik düşüp adım attım karanlığa. Yamon arkamdan sesleniyordu. “Ne göreceksen hepsini bana da anlat zumki, ona göre gireceğim çünkü…”

“Anlatacağım,” dedim arkama dönüp. “Hepsini anlatacağım.”

Mağusa-2019-Aralık

00.13

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Hepsini Anlatıyorum” için 13 Yorum Var

  1. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Tuğrul,

    Oldukça karamsar bir öykü ile katılmışsın bu ay. Kahramanın kafa karışıklığı ve hayatına dair yaptığı içsel sorgulamalar bana da işledi. Öykünün geçtiği ortam zaten kasvetli ve tehlikeliyken bir de karakterler tekinsiz olunca sürekli arkamı kollayarak ilerledim öykünde.

    Öykünün sanki daha büyük bir eserin özetiymiş gibi bir havası vardı. Genişletmeye oldukça açık bir dünya gibi görünüyor. Biraz distopik biraz post-apokaliptik.

    Karakterleri olduğu gibi bize aktarmışsın. Motivasyonlarını yakalamakta zorlanmadım. Fakat evreni sanki çekinerek aktarmışsın gibi geldi bana. Biraz daha net aktarılabilirdi gibi hissettim. Biraz dolambaçlı anlatımı seçmişsin gibi hissettim. O yüzden evrene aidiyet hissetmekte güçlük çektim açıkçası.

    Temayı doğrudan kullanmamış, öykü içerisinde bir araç olarak yerleştirmeyi seçmişsin. Sanırım bu öyküyü aslında başka bir amaç için yazmıştın ama bu Seçki için yeniden düzenledin.

    Betimlemeler, diyaloglar senden görmeye alıştığımız gibi gayet iyiydi. Bu güzel öykü için teşekkür ederim. Yeni bir Seçki’de görüşebilmek dileğiyle.

  2. Selamlar Ufuk,
    Bu güzel yorum için çok minnettarım. Çoğu zaman yazarların kendi eserlerine karşı biraz körleşmiş olabileceklerini düşünürüm. Hikayede ismini koyamadığım tatsız bir his vardır mesela ama anlayamam sebebini. Bir şeyler eksik ya da fazla gibidir. Bir şeyler olmamıştır ama bir türlü tespit edemem. Böyle durumlarda bir süre boyunca eseri kendi haline bırakmak sonra dönüp tekrar okumak gerek diye düşünüyorum. Ama hakikatli bir eleştiri de son derece yerinde olur. Bunun için teşekkür ederim.

    Bu hikaye aslında başka bir eserin parçası değil. Bir paralel evrenin parçası. Şöyle söyleyebilirim, seçkide yazdığım pek çok hikayeyle ortak bir evrende geçiyor. Bu evreni epey sevdim. Özellikle son hikayelerimin hepsini bu evrende yazmaya gayret ettim.

    Örneğin bu hikayede bahsettiğim Kyp Adası, özel seçkiye gönderdiğim hikayede de vardı. Özel seçkideki hikayenin bir kısmı Kyp Adasında geçiyordu.

    Ya da bu hikayede bittiğinden bahsettiğim Glasnost Çağı’nın son yıllarından bir kesit de bu hikayede anlatılıyordu.

    Gerçek dünyada geçen bir şeyler yazmak kimi zaman sakıncalı olabilir diye düşünüyorum. Bu yüzden kendi tasarladığım yerlerde yazmak daha keyifli ve güvenli geliyor. Hikayeye kriptolanmış mesajlar gizlemek de çok keyifli. Lakin bunların büyük sorunlar yarattığını kabul ediyorum. Örneğin hikaye anlaşılmaz ya da saçma görünebilir, ya da işlenilen o evren karşı tarafa layıkıyla aktarılmamış olabilir. Kısaca her şeyi dengede tutabilmek gerek. Ben evrenin detaylarını hikayelere yayarak anlatmayı tercih ettim.

    Biraz uzun bir cevap oldu sanırım fakat hikayedeki bir takım açıklıkları böyle kapatabilirim diye düşündüm. Yorum için tekrardan teşekkür ederim. Önümüzdeki seçkilerde görüşmeyi dilerim.

  3. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Tuğrul’un ödül kazanan bir öyküsünü Yerli Bilimkurgu Yükseliyor Öykü Seçkisi 2019’da okuyabilirsiniz. Kendisi sanal alemle sınırla kalmamış bir yazardır. :slight_smile:

    https://www.dr.com.tr/Kitap/Bilimkurgu-Oyku-Seckisi-2019/Edebiyat/Roman/Bilim-Kurgu/urunno=0001835168001

    Şimdi yerli yerine oturdu her şey. Diğer öykülerini kaçırmışım sanırım. Bu şekilde düşününce öykünün seviyesi daha da yükseliyor. Acaba öykünün başında bu öykülerin aynı evrende geçtiğini belirtsen mi? Böylece tekil bir öykü gibi değil de, ortak evren öyküleri olduğunu bilerek okumak okuyucu tecrübesini zenginleştirebilir. Kalemine sağlık.

  4. @Gurlino
    Aslında bu hikayelerin başına bir not koymayı düşünmedim değil, lakin bunun rahatsız edici olabileceğinden endişelendim. Doğal gözükmeyebilir diye düşündüm. Hem belki de biraz muğlaklık bırakmak iyidir. Bunu Murakami’de de sık sık görüyorum. Tatmin edici bir muğlaklık. Tekrardan teşekkür ederim yorumların için.

    @Muge_Kocak Merhabalar,
    Siteden az önce bir başlığa peş peşe mesaj atmak yerine, gönderileri tek bir mesaj altında toplamanın daha iyi olduğunu belirten bir uyarı aldım. Bundan dolayı buradan devam etmenin daha makul olduğunu düşündüm. Gönül isterdi ki bu güzel yorumlara ayrı ayrı mesajlar halinde cevap verebileyim. Böylesinin bir mahsuru yoktur umarım.
    Yarattığın eserlerin nihayet insanlar tarafından keşfedilmesi, hatta onlar tarafından okunmak istenmesi çok güzel, çok tatlı bir duygu. Çok büyük bir motivasyon sağlıyor, bir öncekinden daha iyi olmak ya da hiç olmazsa kaliteyi düşürmemek konusunda. Bunun için minnettarım. Bu evrenin henüz daha sığ bir düzeyde olduğunu düşünüyorum. Belki toplarsak yirmi kadar hikaye ancak vardır burada geçen. Bunların da %70’i Aylık Öykü Seçkisinde bulunuyor. Burada yazmak ve insanlarla etkileşime geçmek kat ettiğim yolu biraz daha keyifli kıldı. Bunun için sizlere ve bu seçkiyi tasarlayan Kayıp Rıhtım’a teşekkür etmem gerek.

  5. @Haluk_Cevik
    Selamlar,
    Nazik yorumunuz için teşekkür ederim.
    Öykülerinizin birkaç tanesini okudum, yazım tarzlarımızın benzediğini hissediyorum ve hikayeler bana çok yakın hissettirdi. Bir sonraki seçkilerde görüşmeyi diliyorum.

    @leyl
    Merhabalar,
    Şu dünyadaki en kıymetli şeylerden biri hiç şüphesiz zamandır, zamanınızı ayırıp hikayemi okuduğunuz için size teşekkür ederim. Bu dikkatli ve incelikli yorum için de ayrıca minnettarım. Tespitiniz çok doğru, sahiden de zihnimdeki her şeyi bir anda yazmak telaşı duruyorum. Aynen bir nükleer patlamanın ardından gelen fırtına gibi. Aklımdaki imgeleri bir anda, eksiksiz bir şekilde yazıya dökmeye çalışıyorum. Bu şekilde farkında olmadan hikayeyi boğuyorum aslında. İsmini koyamadığım o olmamışlık hissi bundan ileri geliyor olmalı. Lakin geri dönüp düzenlemek için okuma yaptığım zaman bazı betimlemeleri silmeye kıyamıyorum. Sanki onları oradan çıkarırsam hikaye eksik kalır ya da güzelliğini yitirir gibi hissediyorum. Tabii zaman içinde yazma becerim arttıkça neyin eksik neyin fazla olduğunu rahatça görebilecek seviyeye gelebilirim. Bunun için çalışmak ve tabii ki böylesi incelikli eleştiriler gerekli. Teşekkür ederim. Daha iyi hikayelerde görüşmek üzere.