Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Avara’nın Minotor’u Öldürmesi

Akşam is rengine dönmüşken, İnfaz Şehri’nin doğu kapılarına atlı bir adam yaklaştı. Zırhlı bir ceket ve omuzlarına samur kürkü dikilmiş kara yünden bir pelerin giyiyordu. Uzun saçlarını yukarıda maça şekilli bir broş ile tutturmuştu. Gözleri Herkenlerinki gibi çekikti. Yüzünü ta burnunun üstüne kadar kaşkolle örtmüştü. Sivri kulakları damarlarında akan kırma kanını ele veriyordu. Atını tırıs yürüterek şehrin doğu kapıları önünde biriken mülteci kalabalığına daldı. Küfürleşen, ağlaşan ve öksürüp her yere tüküren o güruhu adeta yararak kendine yol açtı. Soğan yüklü birkaç arabayı, öküzlerin çektiği kapalı vagondan müteşekkil seyyar bir genelevi, rengarenk çingene çadırlarını, patates soyan çıplak kadınları ve İnfaz Kalesi’nin askerlerine söven sarhoş adamları geçip garnizon komutanının ta önüne kadar geldi.

lomorya

Komutan, Bragvar denen iri yarı bir adamdı. Lomorya’nın efsanevi şövalyelerinden Sör Denys Norton’un gayrimeşru oğullarından biriydi. Saçları uzun, sakalları ise gür ve siyahtı. Geniş ve çıkıntılı alnı, birbirine yakın duran gözeriyle Nortonlar’a has zalimlik kokan bir çirkinliği vardı. Şehrin kemerli kapısının önünde, gargantuan bir heykel gibi dikilmişti. “Orada dur,” dedi atlıya. “Aşağı in de yüz yüze konuşalım.”

Atlı hiç itiraz etmeden eyerden atladı ve yüzünü örten kaşkolü çıkardı. “Adım Avara,” dedi. Aksanı Ceset Dağları’nın ötesinden, Kanlı Kıyılar’dan geldiğini ele veriyordu. “İş arıyorum.”

“Öyleyse geç kaldın,” dedi Bragvar. “Senin gibi biri için burada iş yok. Kontumuz Dorran Norton çoktan güneye gitti. Ordusunda bolca kiralık adam vardı zaten. Loffandlı katillerden, çingene elflere kadar her türden adam…”

“Benim aradığım iş gidenlerle değil,” dedi Avara soğuk bir sesle, “burada kalanlarla…”

“Ne arıyorsun peki? Burayı koruyacak yeterince adam var. Senin gibi biri için ise beladan başka bir şey yok…”

“Ama kuzeyde bazı sorunlarınız olduğunu duydum,” diye fısıldadı Avara hain bir tonda. “Moroznym’in her yerinde ilginç tipler cirit atıyor, Valnor şehrinde isyan var ve Gammaz Kalesi kuşatma altında…”

Bragvar kayıtsız bir ifade takındı. “Moroznym her zaman için güvenilmez bir bölgeydi zaten. İlk güvenlik zafiyetinde taraf değiştirdiler. Korkulacak bir şey değil. Ben sadece beklemediğim şeylerden korkarım. Sör Arnol Kroft yakındaki kasabalardan yüzlerce adam toplamaya başladı bile…”

“Arnol Kroft ha? Bakire avcısı şövalye. Kralınızın bir numaralı pezevenklerinden… Şimdi kahraman mı olacak?”

“Laflarına dikkat et piç…”

Avara hançer gibi bir gülümseme yerleştirdi suratına. Bragvar’ın kulağına kadar yanaşıp, “Magg Kralka,diye fısıldadı. “Kâbusunuz Moroznym’e kadar geldi. Bana masal anlatmayın, zira gerçekleri biliyorum. Bütün bu sefillerin ve daha fazlasının neyden kaçtığını da biliyorum. Magg, kuzeyin bütün nefretini getirdi. Yağmacı Drudlar ve Çığlık Toprakları’ndan yamyamlar… Sadece birkaç yüz adama ve Arnol Kroft denen o sefil avcıya güveniyorsanız size bol şans…”

“Dur bir dakika…”

“Beni sakın oyalama. İş arıyorum. Gerçek bir iş. Norton’un güneye götürdüğü ordudaki çamaşır yıkayan ve patates soyan dübür oğlanlarının yaptığı işten çok daha farklı… Vekil Kont’unuz Barthogan Norton ile görüşmek istiyorum.”

Bragvar bu sözlerin üzerine aşağılayıcı bir kahkaha attı ve yere tükürdü. “Hangi cüretle?”

“Bak.”

Avara elinde köpek pençesine benzer bir şey tutuyordu. Meşalelerin dans eden hüzünlü ışığında, o şeyin ne olduğunu anlamak çok zordu…

“Bu bir cadının eli,” diye açıkladı Avara. “Vekil Kont’un hakkında arama ilanı çıkardığı cadılardan birinin eli, Kaminya’nın. Karının gözleri, altın madeni, dili ve saçları da eyer heybemde muhafaza edilmiş halde duruyor…”

Bragvar’ın yüzü duydukları karşısında çarpıldı ve dudakları tiksintiyle seğirdi. “İğrenç. Ama takdir etmiyor da değilim. Bazı işleri senin gibiler üstlenmezse, iyi adamlar elini kirletmek zorunda kalırdı… Geçmene izin vereceğim fakat kim olduğunu ve ne olduğunu asla unutmaman şartıyla. Sen bir kırmasın. Yarı elf. Kanı karışık, zelil bir barbar. Buraya ait değilsin. Gözümüz hep üzerinde olacak. Kapıları geçtiğin anda o kancık derini yüzmeye hazır onlarca adamla karşılaşacaksın. Adımlarını dikkatli seç ve mümkünse o kulaklarını sakla…”

“Hiç endişelenme,” dedi Avara, yüzünde ürpertici bir gülümsemeyle. “İyi adamlar kendi dertlerini düşünmeli…”

Ardından eyere çıkıp, Taşustaları Sokağı’na giren yola doğru mahmuzladı atını. Avara’nın öylece geçip gittiğini gören kalabalık bir anda hareketlenerek dalgalar halinde kapılara yürüdü. Bir an önce şehre girmek istiyorlardı ve neden hâlâ bekletildiklerinin hesabını soruyorlardı. Avara bu esnada gürültü patırtıdan uzaklaşmıştı, İnfaz Şehri’nin dar ve çamurlu sokaklarında sürüyordu atını. Hava nemli ve soğuktu. Bacalardan çıkan dumanlar, sarhoş edici bir ağırlıkla tüm geceye yayılıyordu. Avara çok geçmeden Sızlanan Meydan’a kadar ulaştı. Burası şehrin merkeziydi. Suçluların burunlarını ve kulaklarını kaybettikleri bir infaz alanı.

Meydanın kuzey cephesi, kaleye çıkan yokuş bir yola bağlanıyordu. İnfaz Kalesi kendi tepesine kurulmuş, şehrin üzerinde yükseliyordu. Gökyüzünü deşen kuleleri ve perde duvarlarıyla bir kuzgun kadar heybetli ve bir karga kadar kindardı. Avara, kaleye çıkan yokuş yolu tırmanırken küçük bir fahişeyle karşılaştı. Kız bir hayalet gibiydi adeta, dudakları mosmordu, solgun teni ise bir ceset kadar beyaz. Bir karadulun cilvesiyle gülümsedi ve öpücük attı Avara’ya. “Biraz dinlenmek ister misin?”

Avara çarpılmış gibi durdu. Kız elbisesini kaldırıp neyi var neyi yoksa gösterdi. Tüyler ürpertici ölçüde sıskaydı, küçük memelerinin uçları simsiyah ve mızrak kadar sivriydi lakin gösteri kısa sürdü. Tabut tozu kadar sert ve en az onun kadar talepkâr.

Fahişe, “Nereye gidiyordun canım?” diye sordu ve elbisesini çekiştirerek düzeltti.

“Kaleye,” dedi Avara hiçbir şey olmamış gibi, “Efendinizle pazarlık yapmaya…”

“Demek öyle,” dedi kız fettan bir ifadeyle, “Senden bir şey isteyebilir miyim canım?”

“Nasıl bir şey?”

“Genç kontumuzun bir kurtadam adam olduğunu söylüyorlar. Adamın neye benzediğini çok merak ediyorum… Eğer adamı görürsen gelip bana anlatır mısın?”

“Belki…”

“Hep buralarda olurum ben canım…”

Avara yarı ölü küçük fahişeyi ve is kokan şehri geceye bırakıp, atını yokuş yukarı mahmuzladı. Rüzgâr başlamıştı. Karanlığın her yerinde kopan gök gürültüleri yağmurun habercisiydi. Avara rüzgârın kanatlarına tutunup kale duvarlarına kadar bir nefeste çıkardı atını. Yukarıda, gece kızıl bir gün gibi ışıl ışıldı. Yivli kapıların önünde ve mazgallı siperlerde ateş kazanları yakılmıştı. Devriye atan teberli askerlerin gölgeleri dünyayı turlayan devlere dönüşmüştü. Avara, atından inip, kapıda duran muhafızlara yanaştı. Muhafızlar deri yelek ve zincir zırhlarla kuşanmıştı. Meşaleleri, arbaletleri ve kargıları vardı. Geniş kenarlıklı miğferleri yüzlerine zalim ve karanlık gölgeler düşürüyordu.

“Ne istiyorsun?” diye sordular Avara’yı görünce.

Avara, pençeye benzeyen eli gösterdi. “Vekil Kont’un vaat ettiği ödül için buradayım. Kaminya’yı öldürdüm. Talep edilen kanıtlar da eyer heybemde…”

Muhafızlar pis pis gülüp birbirlerine baktılar, “Karının altın madeni de aldın mı?”

“Ne gerekiyorsa hepsini…”

“Kaminya gitti demek. Şu lağım canavarı Minotor’u da halledecek biri çıkar mı acaba?”

“O işi bizim lağım devriyesi halledecek,” dedi öbür asker.

Avara bekletilmenin huzursuzluğuyla kıvranıyordu. “Minotor da kim?” diye sordu.

“Kaçakçılar Loncası’ndan bir herif, şehre tabut tozu ve kuzeyden gelen göçmenleri sokuyor. Şehrin dışındaki eski bir gökyüzü havuzunun oradan yer altına iniyorlar. Bütün bir gün kadim katakombda dolaşıp gece olunca lağımlardan dışarı çıkıyorlar…”

O esnada, yaşlı bir adamın sesi duyuldu. “Çocuğu bırakın,” diyordu. “Bırakın da yanıma gelsin.”

Konuşan kale muhafızlarının komutanıydı. Surların dibinde, bir ateş kazanının başında duruyordu. Beyaz sakalları göğsüne kadar inen, iri yarı fakat epeyce ihtiyarlamış bir adamdı. Avara, askerleri geçip komutana yanaştı. İhtiyarın üzerinde vişne çürüğü renginde bir cübbe vardı, cübbe dizlerinin üstünde bitiyor, alttaki zincirli zırhın uzantısı baldırlarına kadar iniyordu. Cübbenin göğsüne, Nortonlar’ın arması işlenmişti. Alevler içindeki kızıl bir kuzgun. “Kaminya’yı gerçekten öldürdün mü?”

“Evet,” dedi Avara. “Daha fazla kanıtım var, kadının yüzü parçalandığı için kafasını alamadım.”

“Hepsini göreceğiz, merak etme… İsmin ne bakalım?”

“Avara.”

“Neredensin?”

“Kanlı Kıyılar’dan.”

İhtiyar adam, Avara’yı baştan aşağı süzdü. “Peki,” dedi. “Vekil Kont’un huzuruna kadar sana eşlik edeceğim ama içeriye girdiğimizde silahlarını bırakacaksın…”

“Elbette.”

Birlikte kalenin iki bin yıllık granit duvarını geçip, sidik kokan çamurlu bir avluya çıktılar. Avara silahlarını, pelerinini ve atını orada bıraktı. “Onlara göz kulak olun,” diye tembih etti kâhyaya. “Bıçak ve piştov elf yapımıdır.”

“Hiç endişeniz olmasın,” dedi kâhya, “misafirlerimizi hayal kırıklığına uğratmayız.” Güven uyandıran kel ve kambur bir adamdı kâhya. Emanetleri teslim alıp ortadan kayboldu. Rüzgâr dünyayı kamçılayıp geçti. Komutan, Avara ile birlikte avluyu bir baştan bir başa kat etti. Bir köşede burnu kesik bir adam köpeklerle sarmaş dolaş uyuyordu, diğer bir köşede ise yumruk yumruğa kavga eden iki asker vardı. Avlu, daha geniş başka bir avluya açılıyordu. Pes çığlıklar gibi karanlığa yükselen kulelerin pencerelerinden solgun bir aydınlık saçılıyordu ve kalenin gece renklerindeki vitrayları yumuşak ışıklar sızdırıyordu. Tüm bu buğulu aydınlık bulutlar gibi havada süzülüyordu.

Gargoylelerin muhafaza ettiği kemerli bir kapıdan geçip, kabul salonuna girdiler. Barthogan Norton salonun öbür ucundaki ahşap tahtında oturmuştu. Fahişenin söylediği kadar vardı gerçekten. Karanlık masallardaki kurt adamlara benziyordu. Gür favorileri, omuzlarına düşen kuzgun siyahı uzun saçları ve yüzü bir insana ait olamayacak kadar zalim görünüyordu.

Komutan selam durup, rapor verdi. “Efendim, bu genç adam Kaminya’nın işini bitirdiğini iddia ediyor. Kanıtlar yanında. Huzurunuza çıkmak istedi.”

Barthogan, derin bir uykudan uyanmış gibi doğruldu ve karanlık bakışlarla Avara’yı süzdü. “Onu buraya getirin sör,” diye buyurdu, “Kanıtları da…”

Komutan, bir mahkûmu adalete götürür gibi Kont’un huzuruna kadar eşlik etti Avara’ya. İçerisi insanın en karanlık düşüncelerini çıplak bırakan loş bir aydınlığa bürünmüştü. Duvara oyulmuş nişlere uzun ve ince mumlar konmuştu, mumların ışığı ürperen küçük kızlar gibi titreşiyordu. Her adımda dünyanın biraz daha karardığını hissetti Avara. Duvarlarda eski günleri anlatan çizimler, tavanda ise ağlayan meleklerin öfkeli suretleri vardı. Zemin ipekten bir Nozar halısıyla örtülmüştü.

Muhafız, deri eldivenlerini giyerek kanıtları tek tek Kont’un önündeki uzun masaya dizdi. Kadının gözleri cam tüplerin içindeydi, kurutulmuş dili ise, kömür parçasına benzer bir hal almıştı. Altın madeni en kötüsüydü. İyice çürümüş, kurtlanmış ve yapış yapış bir sıvı ifraz eder hale gelmişti. Kont, sağ elini çenesine dayayıp delici bakışlarla bir Avara’ya, bir de paramparça edilmiş cadıdan arta kalanlara baktı. Kumandan büyük bir titizlikle kadının geri kalan parçalarını da masaya serdi.

İş bitince, “Siz ayrılabilirsiniz sör,” diye buyurdu Barthogan. “Geri kalanını konuğumuz ile başbaşa halledeceğiz.”

“Emredersiniz efendim.”

Vekil Kont, konuşmak için muhafızın gitmesini bekledi. Kabul salonunun dev meşe kapıları kapatıldıktan ve bir gök gürültüsü dünyayı temelinden sarstıktan sonra, “Ceset Dağları’nın kuzey tarafındansın, değil mi?” diye sordu.

“Evet efendim, öyleydim ama adım Avara. Artık ne yerim ne de yurdum var.”

“Yanıma yaklaş,” diye buyurdu Kont.

“Yanınıza yaklaşmak mı?” dedi Avara, hafif bir alaycılıkla. “Haşa efendim… Benim gibi bir çapulcu, soylu bir Norton’un yanına nasıl yaklaşabilir?”

“Şöyle; sen çamurlu bir savaş meydanında kendi kanında boğulurken, başının üzerinde bir yargı meleği gibi belirip cesedine tecavüz edersem… Yüreğinin çırpınışı kadar yakınlaşmış oluruz. Anlıyor musun?”

“Elbette efendim.”

“Şimdi bana yaklaş. Yanımda durup masaya bakacaksın.”

Avara, tereddüt içindeki bir örümcek kadar dikkatli adımlar atarak tahtın konduğu kaideye çıktı. Vekil Kont yakından çok daha heybetli ve bir o kadar vahşi görünüyordu. Uzun yıllar sürgünde kalmıştı, tüm o seneler iyice hırpanileştirmişti adamı. Kadifelere sarılmış şımarık bir züppe değildi kesinlikle. Lomorya’nın en tehlikeli soylularındandı. O yarı ölü küçük fahişe, Kont’a bu kadar yaklaşsaydı ne yapardı acaba? Bacaklarını açıp bütün ruhunu masaya sererdi herhalde, tıpkı Kaminya gibi.

Kont, “Masada ne görüyorsun?” diye sordu.

Avara düşüncelerinden uyanmanın verdiği ani bir irkilmeyle, “Vaat edilmiş bir ödül,” dedi.

“Ben ise çaresizlik uğruna ziyan edilmiş güzel bir varlık görüyorum. O ilanı çıkarttığım için kendimden nefret etmeme sebep oldun… Seni tutuklayıp, ertesi sabah Sızlanan Meydan’da burnunu kestirmeliydim ama mesele şu ki, senin gibi bir adamım olsun istiyorum. Midesiz, aşağılık hatta sadakati şüpheli. Fakat böyle bir adamın burnu kaybolursa fazla dikkat çekerdi, o zaman bu adam çok da işe yaramazdı… Anlıyor musun?”

“Sanırım evet…”

Tabut tozu bağımlısısın değil mi? Mal için daha fazla paraya ihtiyacın var. Kaminya’yı aslında bu yüzden parçaladın… Daha fazlasını yapabileceğini göstermek için, devamlı olarak gelir sağlayacak bir iş elde etmek için…”

“Çok dikkatlisiniz kontum.”

“Senin gibilerle hatta senden daha aşağılık adamlarla yatıp kalktım… Gözünü kırpmandan bile tabut tozu müptelası olduğunu anlıyorum. İplerin elimde. Sana mükâfatını cömertçe vereceğim ve iplerini biraz uzağa savuracağım… Razı mısın? Yoksa bir kese gümüşe razı olup gidecek misin?”

“Hizmetinize girmek istiyorum. Kaminya gerçekten tehlikeli bir cadıydı. İyi adamlarınızın ve kıymetli şövalyelerinizin canına mal oldu ve onu ortadan kaldırdım. Bu, neler yapabileceğimin sadece küçük bir ispatı. Sizin emriniz ile daha fazlasını yapabilirim, hata lağımlara inebilirim ve şehrinizi zehirleyen kibirli insanları ortadan kaldırabilirim…”

Kont soğuk bir kahkaha attı. “Kibirli insanlar ha? Minotor’dan bahsediyorsun değil mi? Üzgünüm ama o işi başkaları aldı. Minotor ile ilgilenmeleri için küçük çaplı bir ordu kurdum. Üzülme yine de. Nasıl olsa iplerin artık benim elimde… Seni boşluğa sarkıtmayacağım fakat yine de iplerini her an kesebilirim. Hayatına sakat bir kukla olarak devam edebilir misin?”

“Siz iplerimi kesmeden önce sadakatimi ispatlamak isterim… Öylece boşluğa sarkıtılacak bir kukla olmadığımı göreceksiniz.”

“Dinle öyleyse; sana bir kese gümüş vereceğim, elf yapımı iyi bir kavga bıçağı ve geçiş izni… Moroznym’e gideceksin, yakın zaman önce kazan kaldırıp isyan bayrağı çeken Valnor şehrine gireceksin. Orada kıymetli bir dostumuz bulunuyor, Virri Valge. Şehre girdiğin anda yeni efendin o olacak. Bütün hareketlerini izleyecek, göz kırpmanı bile bana rapor edecek ve sana benim emirlerimi iletecek…”

“Peki ya Valnor’a kadar gitmeyi başaramazsam?”

“Hayat kırık dökük kuklalarla dolu, sen de onlardan biri olursun, bu kadar basit. Seninle bir anlaşma yapmadık, senden bir söz vermeni de beklemiyorum. Hak ettiğin mükâfatı alacaksın ama hizmetime girmek istiyorsan, önünde tek bir yol var, o da Valnor’a gidiyor. O kadar.”

“Sizi memnun edeceğim.”

Barthogan’ın kaya kadar sert yüzünde gülümsemeye benzer bir gölge belirdi ve masanın altındaki kilitli çekmecelerin birinden bir sandık çıkardı. Sandıkta üst üste yığılmış gümüş keseleri duruyordu. Barthogan iri bir keseyi alıp masaya koydu. “Bu senin,” dedi ve ardından bir geçiş belgesi imzalayıp mum ile mühürledi. “Muhafız komutanı Sör Jorran sana bıçağı teslim edecek ve yarın gün doğduğunda Valnor’a bir kuş uçacak. Seni orada bekliyor olacaklar. Ne kadar erken gidersen o kadar iyi. Bir iki haftan var sadece, fazla geç kalırsan iplerini keserim. Hadi git.”

“Baş üstüne.”

Avara, kabul salonundan çıktığı zaman yağmur başlamıştı. Gece soğuk ısırıklar ile dünyayı tırmalıyordu. Sör Jorran, sütunlarla desteklenen bir galeride durmuş, askerleriyle konuşuyordu. “Hayrola?” dedi, Avara’yı görünce. “Vekil Kont mükâfatını vermedi mi yoksa?”

“Hayır,” dedi Avara. “Aksine bana oldukça cömert ödüller verdi. Buna elf yapımı bir kavga bıçağı da dahil… Bıçağı sizden teslim alacakmışım.”

“Evet,” dedi Sör Jorran, düşünceli bir edayla. “Bıçak yukarıda. Kean Norton’un talim salonunda.”

Avara, Sör Jorran ve askerlerini takip ederek galeri boyunca yürüdü. Her iki yanında boş apliklerin durduğu bir kapıdan geçip kaleye girdiler. Merdivenleri, uzun koridorları, habis kokular yayan karanlık odaları aşıp genişçe bir salonda durdular. Salonun zemini ahşaptandı. Sanki sesin bütün yankılarını emen ve ışığı matlaştıran bir güce sahipti o ahşap. Zırh takımları ve talim kuklaları yan yana diziliydi. Duvarlardan çeşitli silahlar ve kalkanlar asılmıştı. Silahların her biri bir servet değerinde olmalıydı. Kabzası yakut ve kan taşları ile süslenmiş piştovlar, kılıçlar, bıçaklar, hançerler… Kalkanların üzerinde ise Norton arması ve bir dizi hanenin daha armaları mevcuttu. Avara içlerinden bazılarını tanıyordu. Boldardlar’ın pembe zemin üzerindeki siyah horozunu, Lovegardlar’ın kan damlaları ile donatılmış su yeşili zemin üzerindeki denizkızını ve Boldsysterler’ın mavi zemin üzerindeki uyuyan meleğini…

“Armalar dikkatini çekmiş olmalı,” diye takıldı Sör Jorran. “Lomorya Tahtı’nın kâbusu yatıyor burada… Nortonlar’ın dev gölgesi. Beş yüz yıl kadar önce, Lomorya denen bu tek krallığın yerine birçok krallık vardı. Nortonlar’ınki bu krallıkların en güçlüsüydü.”

“Biliyorum,” dedi Avara. Şimdiki Lomore krallığı kadar zalim ve en az onun kadar alçak bir başka krallık…

Sör Jorran duvardaki bir panelde asılı duran kavga bıçağını indirip, eflatun rengi bir kadifeye sardı bu esnada. Kumaşa Nortonlar’ın kırmızı mührünü vurdu. “Bıçak senin. Hünerli bir ustanın işi, adı Vribor’du. Geçen kış kan kusarak öldü. Burada daha fazla durmasak iyi olur, her yerde önemli hatıralar var, bakmakla bile incinebilecek türden hatıralar… Hadi gidelim.”

Kale surlarının önüne çıktıklarında yağmur hâlâ devam ediyordu. Avara atını ve eşyalarını teslim almış, yol için hazırlığa koyulmuştu. Sör Jorran hâlâ yanındaydı. Solgun gözlerinde kuşku ve sevginin karşımı bir bakışla, Avara’yı seyrediyordu.

“Ne zaman gideceksin?” diye sordu.

“Yarın erkenden,” dedi Avara.

“Yolun açık olsun” diye konuştu Sör Jorran. “Ben de oğullarımı aylar önce, buz gibi bir sabah vakti uğurlamıştım. En küçüğü senin yaşlardaydı. Geçenlerde haberi geldi, Melynzem’de çarpışırken ölmüş… Öbür oğullarımdan ise haber alamıyorum. Yüzlerce mil uzaktalar. Sana bakınca onları gördüm birden. Daha çok gençsin ve hâlâ ayaktasın, içine düştüğün zelalet çukuru ne kadar derin olursa olsun oradan bir gün çıkabileceğini unutma…”

Avara’nın kalbine buzdan bir kıymık batmış gibi oldu. Öylece bakakaldı karşısındaki ihtiyar savaşçıya. Uzun zaman sonra ilk kez birileri ona insan gibi, yürek taşıyan bir canlı gibi davranmıştı. Korktu. Hakaretlere ve iğrenç sözlere o kadar alışıktı ki, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemedi. Sör Jorran’da kavruk bir yürek ve közlenmiş bir umut gördü. Oğullarını bekliyordu gözleri. Ne yeni gün, ne de ihtişam. Sadece oğullarını bekliyordu. O artık bir savaşçı değil, bir şövalye değil yorgun bir babaydı sadece. Avara bu idrak karşısında nefesinin daraldığını hissetti. Güçlükle yutkunup titreyen çenesini sıkarak, “Teşekkür ederim sör,” dedi. “Sözlerinizi unutmayacağım.”

Adama bir kez daha bakmaktan kaçınarak, hızla eyerine atlayıp, şehre inen yola doğru mahmuzladı atını. Eğer Sör Jorran’a bir kez daha baksaydı, o adamın yorgun suretinde kendi babasını göreceğine emindi, kalbi böyle bir kedere dayanamazdı…

Yokuş yoldan bir rüzgâr gibi indi. Her taraf şehrin derinlerinde akan lağımın saçtığı ufunetle dolmuştu. Bu berbat şehirde değil, sürekli aşağılandığı ve hor görüldüğü bu tiksinç diyarda değil, yine Kanlı Kıyılar’da, kendi obasında olmak isterdi Avara. Umay Ana’yı, babasını ve artık sönük hatıralardan ibaret tüm o insanları öyle özlüyordu ki… Yağmura sattığı bir iki damla gözyaşı düştü yanaklarına. Zihni, Kean Norton’un talim salonu gibi bakmakla bile incinebilecek türden hatıralar ile doluydu. O yüzden çok fazla durmuyordu orada. Zihninde fazla vakit geçirirse, dünyanın üzerine yüklediği o leş kokusu hatıraları da bozar diye korkuyordu. Onun geri dönecek bir yeri yoktu artık. Obası katledilmişti. İçi acı bir öfke ve nefretle doldu. Rüzgârı yarmak, gecenin içinden sıyrılıp geçmişe dönmek istedi. Obasını katleden o mankurtu bulmak… Onu o hale getiren işkenceciyi bulmak… Çok küçük ve acizim.

Düşünceler midesini bulandırıyordu. Hava da en az düşünceleri kadar bulanıktı. Sisli ve soğuk. İnfaz Kalesi’nin karanlığı omuzlayan silüeti bu bulanıklıkta kaybolmuştu. Saz çatılı ahşap kulübeler ve bedbaht görünümlü taştan evler de sise gömülmüş, suskun hayaletlere dönüşmüştü. Yağmur sızlar gibi durmadan yağıyordu. Dünya kesif bir sidik kokusuyla çarpılmıştı. Avara, karmaşık sokaklarda ne yapacağını bilmez halde dolanıp durdu. Her yan çamur içindeydi. Islak köpekler, köşe bucağı dolduran tekinsiz tipler ve sonsuz bir sefalet bataklığı.

Tabelasında kükreyen bir ayının bulunduğu büyükçe bir handa durmaya karar verdi Avara. Eyerden inip iyice huzursuzlanan atını okşadı, “Her şey geçecek,” diye fısıldadı hayvanın kulağına. “Yarın bu berbat şehirden kurtulmuş olacağız…”

Hayvanı yağmurdan korunan bir yalağa kadar götürüp oraya bağladı ve hana girdi. Mekânın içindeki hava is, çürük et ve şarap kokularıyla ağırlaşmıştı. Zemin topraktandı. Bedbaht yolcular ile serseriler sıraları doldurmuştu. Tavla oynayanlar, kart sayanlar, zar çalkalayanların hepsi kol kolaydı. Köşe bucakta tabut tozu eritip çekenler, dumana karışmış melekleri sayıyordu. Yarı çıplak fahişeler kızarmış yüzleri ve gölge gibi tenleriyle kanına girecek birini arıyordu. Avara duvar nişlerine yakın bir masa bulup oturdu. Kırmızı şarap ve bir mum istedi. Kalabalığın çıkardığı gürültünün ardında, gelecek tasarılarıyla baş başa kalabilirdi. Hanın sahibi çok geçmeden bakır bir tepside Avara’nın istediklerini getirdi.

“Yeriniz var mı?” diye sordu Avara.

“Yok ama atın için ücret almayacağız.”

Avara bir müddet, dünyadaki en gizemli bilmeceymiş gibi adamın söylediği bu sözü düşündü. Sonra tekrar yarına yoğunlaştı. Gün doğduğu zaman yola çıkması gerekliydi, yorgun ve bitap halde. Elindeki tabut tozu sadece bir okkaydı. Onu bütün gün boyunca ayakta tutmaya yeterdi bu ama Moroznym’e giden yol Ürperen Orman’dan geçiyordu. Orası şimdilerde çok tehlikeliydi. Ormanın tam ortasında bir yerlerde, ahşap bir Boldsyster kalesi vardı. Çok küçükken o kaleye amcalarıyla birlikte gitmişti. Kalenin etrafında derince bir hendek olduğunu hatırlıyordu. En küçük amcası Kitbuğa, hendeğin timsahlarla dolu olduğunu söylemiş ve Avara’ya kötü bir şaka yapmıştı. O zamanlar Boldsysterlar’ın kalesi ormanın içinde ürpertici bir ihtişam ile yükseliyordu, Kitbuğa ve bir dizi adamı o kalede Leydi Jayna Boldsyster’ın hizmetinde kalmıştı. Azaq süvarileri, Kuzeyli Herken paralı askerleri. Gelgelelim Kitbuğa uzun zaman önce kaybolmuştu ve o kale şimdilerde muhtemelen çok küçük bir garnizon tarafından muhafaza ediliyordu. Hendekteki timsahlar da sadece bir masaldı.

Kral Marcon Lomore’un Sultan Azil’e karşı topladığı orduya bolca Boldsyster askeri katılmıştı. Orman büyük ölçüde savunmasız ve müşkül durumda kalmıştı bu yüzden. Artık Magg Kralka’nın kırbaç ve mızraklarla kuşanmış akıncı kolları ormanın her yerinde cirit atıyordu. Kaçan Moroznymliler’i avlıyor ve karşılarına çıkan az sayıdaki Boldsyster devriyelerini katlediyorlardı. Bir duvarın ardına çekilebilecek kadar şanslı olan herkes derin bir suskunluğa gömülmüştü. Orman şimdi cesetlerle dolup taşıyor olmalıydı ve tabii kurt sürüleriyle de…

Avara, şehrin doğu kapılarında biriken o kalabalığı düşündü. İçlerinde Moroznymli yoktu hiç, oradakilerin hepsi Boldsyster ahalisindendi. Demek ki Moroznymliler ormanı geçemiyordu bile. Ben nasıl geçeceğim peki? Ormanı aşması en iyi ihtimalde beş gününü alacaktı. En iyi ihtimalle neredeyse bir hafta. Barthogan Norton onunla alay mı ediyordu acaba? İki haftada Valnor’a ulaşılabilir miydi ki? Üstelik bu koşullarda… Gayri ihtiyari bir şekilde eli ceketinin içine diktiği gizli cebe gitti. Geçiş belgesini çıkarıp açtı ve o asaletli harfleri tek tek taradı.

Bu belgeyi taşıyan kişinin krala bağlı topraklarda dolaşmasının ve konaklamasının hiçbir mahsuru yoktur.

Kara borsada kim bilir kaç yüz gümüşe okutulabilecek türden oldukça önemli bir belgeydi bu… Barthogan Norton alay ediyor olamazdı, eğer öyleyse bile çok pahalı bir şakaydı bu. Avara’nın kafası epey karışmıştı. Hayattan kovulmuş kırık dökük kuklaları düşündü. Onlardan biri olacağım ben de… Düşüncelere sinmiş keder boğazını sıktı fakat kederle boğuşmak istemiyordu Avara, bu sefer şerefine içecekti. Koyu ve küstah şaraptan biraz döktü kadehine. Aldığı ilk yudumda bir köpeğin tüyleri doldu sanki ağzına fakat aldırmadı. Gerisi yağmur gibi geldi. Bir müddet hiçbir düşünce geçmedi aklından. Kafasının içi sus pus oldu ve şarap aktıkça idrak doğdu. Zaten kırık dökük bir kukla değil miydi? Tabut tozu müptelasıydı ve zulası bitmek üzereydi. Daha çok paraya ihtiyacı vardı. Tozun büyük kısmı güneyden, Flaran Nehri civarından geliyordu. Fakat Marcon Lomore ve Sultan Azil arasındaki savaş tam da Flaran Nehri üzerinde yaşanıyordu şimdi, bu yüzden güneyden toz gelmiyordu artık. Tozun diğer kaynağı ise Moroznym’di. Kaçakçı elfler, Minotor gibiler ve sadakati şüpheli askerler tozu Magg Kralka’nın adamlarından alıp çok daha yüksek bir fiyata buralarda satıyordu. Ticaretin büyük kısmı Ürperen Orman’da dönüyordu. Düşünce Avara’yı gülümsetti. Ürperen Orman’ı geçmesi zannettiği kadar zor olmayacaktı belki de…

Bir kıkırtı duydu. Başını kaldırıp bakınca o küçük fahişeyi gördü karşısında. Kızın yırtık bakışları ve belli belirsiz bir gülümsemeyle kıvrılmış dudakları Avara’nın midesine sert bir içki gibi saplandı. Yanında iki fahişe daha vardı. Bir tanesi oldukça şişman ve sarı saçlıydı. Öbürü ise çıplaklığın en feci ve en kanlı haliyle damgalanmıştı, teni, dudakları ve bütün vücudu ay ışığından dokunmuş gibi görünse de kızın burnu yoktu. Kesilmişti. Burun kökü çıplak ve açıktaydı. O ürpertici boşluğu gizleme ihtiyacı duymuyordu bile, tıpkı transparan gece kıyafetinin göğüs uçlarını gizlemediği gibi.

“Beni unuttun mu?” dedi o yarı ölü küçük fahişe. “Vekil Kont’un yanından dönüyor olmalısın… Nasıl göründüğünü anlatacağını söylemiştin adamı…”

“Adamı gördüm,” dedi Avara. “Söylediğin kadar varmış ama bir kurt adam değil… Daha başka bir şey.”

“Biliyordum,” dedi şişman kız, “o adam şeytandan bile daha kötüdür…”

“Peki ya bu?” dedi burunsuz kız. “Bu adam neyin nesi böyle? Şeytanın uşağı mı?”

“Hayır,” dedi Avara soğuk bir gülümsemeyle. “Kanun taraftarı bir avcı. Kaminya’yı temizledim mesela.”

Avara’nın bunu söylemesiyle birlikte, burunsuz kız feci bir çığlık kopardı. “Katil! Bu katilin burada ne işi var?”

“Zelalet!” diye katıldı şişman kız. “Kulaklarına bakın! Elf kulakları!”

Küçük fahişe çırpınır gibi, “Sussanıza kancıklar,” diye bağırdı. “O bir kahraman. Müthiş bir kılıcı var ve çok yakışıklı. Ona saygı duymalısınız.”

“Kes sesini sürtük,” diye cırladı burunsuz kız, “senin ne leş bir kancık olduğunu herkes biliyor burada. Katil bir yarı elfin altına yatacak kadar midesizsin sen…”

Avara burunsuz kızın gözlerini oymak isteği duydu fakat bir karabasana kapılmış gibi öylece kalakaldı. Burunsuz kız konuştukça daha da ihtişam kazanıyordu. Gece mavisi transparan elbisesi solgun ay ışığı gibi ışıldayan vücudunu daha da nefis gösteriyordu. Güzel olan her şey gibi çok zalimdi fahişe. Güzel olan her şey gibi saldırgandı. Avara’nın zihni darmadağın olmuştu. Her şeyi görüyor ama tepki veremiyordu. İnsanlar etrafında bir çember oluşturmaya başlamıştı. Sonum burada gelecek, diye geçirdi içinden. Bu şehrin sokakları derimi yüzmek isteyen insanlarla dolu. Şişman kız, iğrenç döküntülerle kaplı eliyle Avara’yı gösterip bas bas bağırıyordu. “Bunun burada ne işi var? Gözlerini oyun onun… O iğrenç leş gözleriyle memelerime bakıyor. Çabuk olsanıza hadi!”

Burunsuz kız iri yarı bir izbandutun koluna yapışmış, Avara’ya doğru sürüklüyordu adamı. Bir yandan da kedi gibi sürünüyordu herife. “Hadi gel aslanım, gel de mıntıkana kimler girmiş bir gör…”

Avara’nın üzerine yürüyen izbandutun boyu hemen hemen iki metre kadar vardı. Omuzları dikenli apoletlerle süslenmiş zırhlı bir ceket giyiyordu. Suratı alkol yüzünden kıpkırmızıydı, gözlerinde ise tabut tozu müptelalarına ait o kıyamet öncesi bakışı vardı. “O kulaklar ne lan öyle?” diye bağırdı adam. “Buraya girmeden önce o kulakları saklayacaktın…”

“Tek bir tanesi beş gümüş,” dedi arkalardan bir başka adam. “Hemen şurada iki kulağını da kesin, on gümüş veririm…”

Hancı dev bir palayla araya girdi. “Mekânımda kan akmayacak, ne yapacaksanız siktirin gidin dışarıda yapın. Sen, elf oğlan ve küçük sevgilisi. Defolun gidin buradan.”

“Defolsun gitsin,” dedi izbandut, “fakat bu burada bitmeyecek haberiniz olsun. O piçin kulaklarını kesip buraya koyacağım. Bizi bilen bilir, Minotor’un hepinize selamı var.”

Herif belinden ateşlenmeye hazır Moroznym yapımı bir piştov çıkardı. Küçük fahişe, “Dikkat et,” diye ciyakladı. Avara ancak o an kızla el ele tutuşuyor olduğunu fark etmişti. “Ateşleyecek…”

Avara vücudunda bulunan bütün cesareti toplayarak, “Sakın korkma,” dedi ve belindeki elf yapımı piştovunu çıkarıp izbanduta doğru ateşledi. Sönmüş saman alevi gibi tüten o kalabalığın tam orta yerinde patlayan piştov, önce bir duman halkası sonra da kanlı bir çığlığa karışıp kayboldu. Avara, fahişeyle birlikte kalabalığı yarıp kendini dışarı atmayı başarmıştı.

“Çabuk olalım,” dedi fahişe, küçücük bir kız çocuğu kadar masumdu şimdi. “Geliyorlar.”

O kadar ince ve zayıftı ki Avara bir kabuğu yerden kaldırır gibi kolayca kaldırıp atının terkisine attı onu. Kendisi de bir bıçak darbesiyle atı çözüp, şık bir hareketle eyere atladı. “Beni kurtardın,” dedi kız, “beni o bataklıktan çekip aldın…”

Avara’nın doru atı yağmurun içinde koşturan şimşekler gibi geçti çamurlu sokaklardan. Şimdi her yer düşmanca alevler, küfürler ve beddualarla dolmuştu. Bir memesi açıkta kalan küçük fahişe korkak gözlerle dünyaya bakıyor, ona beddua okuyan çingene karıların ve buruşmuş koca karıların köpüren ağzından kaçıp saklanacak bir yer arıyordu. “Kurtar beni kahramanım,” dedi Avara’ya iyice sokularak ve sertleşmiş göğüs uçları soğuk öpücükler gibi Avara’nın yün pelerinine gömüldü.

Neden sonra peşlerindeki döküntü adamlar, sisin içinde kaybolan hayaletlere dönüşüp geride kaldı. Avara iz kaybettirme ustasıydı fakat aynı zamanda bu şehre yabancıydı. Kendi izini bile kaybetmişti şimdi. Ruhunda kaçışın verdiği ateş soğumuş, geride korkak ve tedirgin bir kül yığını bırakmıştı. Şehrin yıkıntılarla dolu, sessiz bir köşesine girmişlerdi. Sis iyice bastırmış, yağmur da azmıştı. Derinlerden akan lağım, yağmur suyuna karışarak yankılar çıkarıyordu. Yaşayanların etine hasret duyan ölüler yürüyordu sanki duvarların ardında. Avara’nın boynundaki tüyler diken diken oldu. “Burada duracağız,” dedi. “Bize bir yol göstermelisin… Buraları en iyi sen bilirsin.”

“Tamam,” dedi kız. “Aşağıdaki harap sokakta lağımın girişi var.”

Avara eski bir gökyüzü havuzunun kendi içine göçmüş kalıntılarına bağladı atını. Kızı kucağına alıp, çürüyen merdivenlerden o harap sokağa indi. Hemen yanı başlarında bütün ufunetiyle yağmur suyuna karışmış lağım akıyordu. Lağım kemerli bir köprünün altına konmuş yosunlu demir parmaklıklardan akarak yer altına doğru boşalıyordu. Avara kızı soğuk taşa bıraktı. Birlikte, kemerli köprünün batı kaidesinde bulunan zavallı kapıyı çekiştirerek açıp, yer altı dünyasına girdiler.

“Burası Minotor’un bölgesi değil mi?” dedi Avara endişeyle. “Neden burada saklanıyoruz ki…”

“Burada gizli bir kripta biliyorum,” dedi kız. “Orada uyuyorum geceleri…”

Kız, yer altının cilasız bakır rengi ışığında boğulmuş bir peri gibi görünüyordu.

“Adın ne senin?” diye sordu Avara.

Kız, “Lamia,” dedi.

Lağımlardaki tek ışık çürümekte olan duvar apliklerindeki meşalelerden geliyordu fakat her on aplikten yalnızca bir tanesinde meşale vardı. “Lağım devriyeleri bırakıyor bunları buraya,” diye açıkladı kız. “Bazen birkaç tanesi beni görmeye geliyor…”

Fakat cümlesini bitirmeden, pişman olmuş gibi sustu.

Bir müddet hiç konuşmadan, sessizce, kağımın kenarında yükselen taş kaidede yürüdüler, tıpkı bir nehir kenarında yürür gibi. Duvarlara oyulu nişlere konan cübbeli heykeller Avara ile fahişeyi kindar gözlerle izliyordu. Lağımların bir kısmı eski katakomblara karışıyor, o eski zamanların ölülerini yaşayanların ufunetiyle boğuyordu. İşte kız tam orada, kokunun en dayanılmaz olduğu yerde boş bir duvar nişine tırmandı. “Gel,” dedi Avara’ya.

Nişin ardında bir mezar odası vardı. Oda çoktan soyulmuştu. Geride bir fahişenin pasaklı yatağı kalmıştı yalnızca. Tabut tozunun vücuttan çıkıp giderken yarattığı o leş koku her yere sinmişti. Kız da alûdeydi demek ki. Acaba kaç lağım devriyesi burada hayvancasına becermişti onu, bir okka toz karşılığında.

“Korku bana çok kötü şeyler yapıyor,” dedi fahişe, hiçbir şeye aldırmadan, ölülere ve taşların hatırasına. Üzerindekileri çıkarıp yere bıraktı. Vücudunun gösterişsiz kırılganlığını bir kez daha sundu Avara’ya. “Seni görür görmez kanına girmek istemiştim… Şimdi kanımda korku var, kör eden bir içki gibi… Seni istiyorum kahramanım.”

Biraz sonra Avara tabut tozunu yakıp eritmiş, tutkulu aşıklar gibi dudaktan dudağa paylaşmıştı dumanı kızla. Duman ikisini de mest edince kızın o küçücük göğüslerini ısırarak ve minik çığlıklar attırarak emmeye başlamıştı. Leş parçalayan çakalların iştahıyla kızın her yerini tatmıştı. Ardından o yarı ölü küçük fahişeyi saçlarından tutup ters çevirmiş ve altına yatırmıştı. Kız o kadar zayıftı ki kaburgaları tenini yırtıp çıkacaktı sanki. Sırtında kırbaç izleri ve hatta kızgın demirin hatırası olan bir damga izi bile vardı… Küçük fahişe, sahiden de yarı ölü. Her gece ölüp sabah bembeyaz külden doğuyor.

Avara kızın daracık varlığından, yırtık iniltilerinden ve tırmalayan küçük ellerinden öylesine zevk alıyordu ki ve bu zevk öylesin yıkıcıydı ki. İçinde biriken acılar gözyaşlarına karışıp aktı. Kız Avara’nın yüzünü okşayıp dilini dudaklarına doladı. Her şey artık bitmek üzereydi. Avara işini, obasını, geçmişini ve geleceğini unutmuştu… Derken kız geriye itti kendini. Yüzü acı bir dehşet ifadesiyle çarpıldı. “Lütfen dur… Birileri var.”

Avara yaralı bir hayvan gibi duruldu. Kulak kabartınca, sahiden de nişin ardındaki koridorda birilerinin dolaştığını duydu. “Bu bir hayvan olmalı ya da Minotor’un ta kendisi.”

“Buraya gelecek,” dedi fahişe, korkudan beti benzi öyle atmıştı ki, Avara küçücük bir kızın hayaletiyle karşı karşıyaydı sanki. “Bizi buldular…”

“Gelsin bakalım,” dedi Avara, bütün umursamazlığıyla. Tabut tozu hâlâ beynindeydi. Çok güçlü hissediyordu. “Şu Minotor neye benziyordur acaba?”

“Çok korkunç,” dedi kız göğüslerini örtmeye çalışarak.

Avara kızda son bir hayranlık uyandırmak istiyordu. Şu dünyada kimseyle böyle sevişmemişti. Kız kanına, iliklerine kadar girmişti. Kokusunu her yerine yaymıştı Avara’nın ve şimdi Avara dünyayı pespembe ve kanlı görüyordu. Bir fahişenin yırtılmış bekareti ve sidik yağmuru. Soyup attığı pantolonunun belinden piştovunu kapıp, nişten dışarı sarktı. İşte oradaydı hayvan… Av için gelmemişti, hayır. Çıplak sırtı küçük bir dağ gibiydi ve dövmelerle kaplıydı. Moroznym’in o soğuk harfleriyle MİNOTOR yazıyordu ve bir şeytanın başı gülümsüyordu. Hayvanın dev gibi cüssesi bir oğlanın üzerinde gidip geliyordu. Adamları lağımların altını üstüne getirirken, o da burada küçük bir zevkin tadını çıkarıyordu.

“Minotor sen misin?” dedi Avara.

Yaratık silkinen bir dağ gibi dönüp baktı. Avara hayatında ilk kez böylesine devasa bir insan görmüştü.

“Minotor,” dedi o canavar. “Ananı beceren boğa… Sen de can dostumu vuran kaçak elfsin. Tohumumu tanırım.”

“Adamını bu silahla vurdum.”

Her şey çok çabuk oldu. Seksi dumanlar çıktı piştovdan ve patlama lağımın ıslak sesleri arasında kayboldu. Minotor’un kafası kan fışkırtan bir enkaza dönüştü. Köpürerek akan lağıma devrildi herif. O korkunç büyüklükteki vücuduyla akıntıyı tıkadı. Sikilmiş oğlan cırtak bir çığlık atarak kaçıp gitti. Duvar nişinde ise hayranlık ve hayret ile ağzı açık kalmış o yarı ölü küçük fahişe vardı…

“Hepsini gördüm,” dedi kekeleyerek. “Minotor’u öldürdün… Sen… Onu öldürdün.”

Avara’nın çenesi sımsıkı kasılmıştı. Tek kelime etmedi. Kızı mezar odasına itti. Lağımın, kanın ve ölümün ufunetini içine çekerek kızı hiç hissedilmemiş hazların esaretinde becerdi.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Selam Tuğrul,

    Eski bazı öykülerinden ismen öğeler içerse de, tam manasıyla fantastik ve konvansiyonel tarzdaki öykün, uzunluğunu hiç hissettirmeden ve özellikle, hem coğrafi hem tarihi hem de özellikle kalkanlardaki armalarla ifadesini bulan siyasi/estetik kısımları ile beni hemen içine çekti.

    Detaylı ve evrene dair nüveleri ile de ümit veriyordu. Çok keyifle okudum. Büyük resimde/olay örgüsünde kızın aşırı çabuk güveni ve dolayısıyla aşkının bir tür casusluk temasına dair olmasını ümit etsem de, hastalıklı ve gerçek aşk temasını işleyiş tarzından dolayı bu halinden de büyük keyif aldım.

    Bir tek geri bildirimim var, tempo akıcı ve buna rağmen kesinlikle koşmuyor olsa da, kurgu, -film kurgusu anlamında- yer yer bir tık fazla atlıyor, makası biraz belli ediyor gibiydi. Bu belki kelime sayısına dair bir müdahaleden dolayı, belki bir bütün içindeki parçanın uyarlanmasından kaynaklı veya belki de bu öykünün kafandaki bir evrenin ilk kağıda dökülüşü olduğundan olabilir.

    Onun dışında ve her şeyin sonunda, Avara ve fahişe kadar çocuklarını bekleyen şövalyede temsilini bulan duygusallığı ve doğallığı çok çok beğendiğimi ifade etmeliyim. Böyle alamet-i farikalar olmasa hepsi birbirine benzer fantastik öykülerin.

    Seni burada tekrar okumak güzeldi.
    Hoşça kal.

  2. Merhaba, yorumunu görünce çok sevindim. Yorumun için minnettarım. Bu öyküyü koronavirüs karantinadayken yazmaya başlamıştım ve inan ki ilk düşündüğüm hali şu ankinden kat be kat daha farklıydı. İlk düşündüğüm halinde şu kız yoktu mesela ve bütün olay Dede Korkut’taki malum bir hikayenin çarpık bir versiyonu gibi olacaktı. Gelgelelim hikayeyi şimdi yeniden yazmaya başlasam yine şimdikinden çok daha farklı bir şey ortaya çıkacaktır. Kısacası hikayenin geçtiği dünya ve olay örgüsü hâlâ tam olarak oturmuş değil, bir şeyleri sürekli değiştiriyorum ya da ekleme çıkarma yapıyorum.
    Crusader Kings II ile akıp giden zamandan arta kalan ilham ve word sayfasını açar açmaz aklıma gelen bir imge işte bu hikayeye dönüştü. Açıkçası hikayeyi bitirmeyip buraya yollamasaydım başıma kötü bir iş gelecekmiş gibi hissediyordum :grinning: Bu his olmasa bitirebilir miydim? Emin değilim. Hikayeyi artık başladığım hiçbir şeyi bitiremeyecek ve hep yarım bırakacakmış gibi hissettiğim bir dönemde yazmıştım. Dolayısıyla çok da iyi bir hikaye olmasa bile uzun zamandır düşlediğim şeyi başardım, sonunda tam anlamıyla fantastik bir öyküm var. Tabi eğer kelime sınırı beş bin değil de, mesela on bin olsaydı çok daha güzel ve kaliteli bir iş ortaya çıkabilirdi. Tek bildiğim şey, bu hikayeyi yazıp bitirebilmenin benim için bir dönüm noktası olduğu.

  3. İlk ve kurucu olmasi belirttigim gibi hissediliyor ama kesinlikle eline yapışıp öylesine bitmiş gibi de değil. Kendi karakteri olan ama fantastik eser tanımını da rahatlıkla kaldıran bir oykuydu.:+1::+1:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar