Öykü

Cotard City ve İşaretler

Cuyogoha Bataklıkları’na akşam çöküyordu. Güneşten arta kalan ışık sütunları devriliyor, karaağaçların yosunlu gövdelerine çarpıp paramparça oluyordu. Bataklıkların arasından soğuk bir nehir akıyordu. Üzeri, terk edilmiş fabrikaların yıllar önce boşalttığı zehir ile kararmıştı. Nehrin her iki yanında da harabeler görmek mümkündü. Belki eski bir kamp alanı, belki küçük bir avcı yerleşkesi, belki fabrikalar, belki de hurda karavanlar. Ağır ağır ilerleyen bir tekne bu vahşi manzaranın ortasından geçiyordu. Peşinde zombi yunuslar vardı teknenin.

Tekneyi süren lavuk bağıra çağıra bir şeyler söylüyordu. Arkada ise emo kılıklı genç bir adam oturuyordu. Gözlerine simsiyah, yoğun bir makyaj yapmıştı. Öyle ki uyuyor olup olmadığı bile anlaşılmıyordu. Siyah bir trençkot ve siyah bir bere giyinmişti. Gölgeden ibaretti sanki. Suskundu. Bir şey söylemiyor, bir şey düşünmüyor, yalnızca geride kalan dünyayı seyrediyordu. Gün batımından sıçrayan ışık parçacıkları yüzüne çarpıyordu. Gün batımı ölüm kadar güzeldi. Kendini asmayı düşündü.

Tam o esnada, acı bir tesadüf gibi, “hayatı seviyor musun?” diye bağırdı lavuk. Adı Hakan’dı. Janissary City’den bir hurdacıydı.

“Hiçbir şey bilmiyorum,” dedi emo. “Gün batımı canımı sıkıyor. Yunuslar da bırakmıyor peşimizi. Hepsine sıkasım var şerefsizlerin.” Sonra güçlükle ayağa kalkıp tekneyle yarışan yunuslara bağırdı. “Siktirin gidin lan!”

Sesi cılız ve acınasıydı. Yunuslar dalga geçer gibi defalarca dalıp çıktı. Emonun başı döndü. Midesi bulandı. Oturduğu tahta kalasa devrildi. Yunuslar teknenin peşini bırakmıyordu bir türlü ve ufukta kendini gösteren atık parçalarına pelikanlar konuyordu. “Hepsine sıksam ne fayda eder ki?” diye inledi. “Her tarafta tuhaf şeyler var.”

“Takma kafaya, zumki. Yaklaştık sayılır.”

Emo hıçkırarak ayağa kalktı ve buz doldurdukları gizli bölmeyi açıp bir kutu Toytatın Şimşeği çıkardı. Yüksek alkollü ve kafein içerikli biralardı bunlar. Tenekeleri simsiyahtı ve üzerlerinde şimşek tutan bir Galya süvarisi vardı. Emo, kutunun yaydığı yapay soğuktan keyif alıyordu. Ölüm gibiydi çünkü bu. Uyuşturuyor ve yaşamdan daha canlı kılıyordu. Birkaç yudum sonra tüm düşünceler silinip gitti. Muhayyilenin intiharı sessizliği getirdi. Biradan yudumlayarak nehri ve ufka dek uzanan bataklıkları seyretti emo. Teknenin başındaki lavuk da bağırmayı kesmişti. Akşamın gaz yağı büyüsü renk değiştirip, morarıyordu. Boğuluyordu dünya, kafasına bir naylon geçirmiş, orgazmın en keyiflisini yaşarken geberiyordu. Her şey yatışınca gece geldi bir milyon delinmiş ışıltıyla. Nehir büsbütün duruldu. Bataklıklar tüm sesleri yuttu. Yunuslar bile kayboldu.

Geceye boyanmış nehrin cerahatli yüzeyinden, tehditkâr notalar gibi yükselip alçalan kayalıklar doğdu. Kayalıkların sırtında tuhaf biçimli silüetler oturuyordu. Uzaktan bunların ne olduğunu anlamak çok güçtü fakat yanlarından geçerken sessiz bir çığlık attı emo. Bunlar nörotoksin yüzünden çarpıklaşan denizkızlarıydı. Yüzleri aşınmış bir resifi andırıyordu. Saçlarında yosunlar, prezervatifler ve snuff film diskleri vardı. Kireçleşmiş şarkılar söylüyorlardı hiç duyulmayacak. Hepsinin boynunda çeşitli estetik kliniklerini reklam eden pankartlar asılıydı.

“Onlar GABA mumyaları,” dedi Hakan. “Cotard City’nin melekleri.”

Cotard’ın ışıkları çok uzaklarda, belli belirsiz görünüyordu şimdi. Gökdelenler, büyük sinema salonları, terk edilmiş malikaneler ve harap haldeki fabrikalarıyla, ölümü taklit eden koca bir şehir.

“Hâlâ çok uzak,” diye fısıldadı emo. “Ama gözyaşlarını hissedebiliyorum.”

Nehir bir karadeliğin ham maddesinden damıtılmışçasına siyahtı artık. Neredeyse dümdüz ve dalgasızdı. Sanki yer yüzünü sömürüp onu ancak hayalden ibaret zehirli bir gölgeye dönüştürmüştü. Bu gölge bir zar gibi örtmüştü içinde beliren yaşamın üstünü. Orada bambaşka bir dünya vardı. Pas, çöp ve ceset yağmurları.

“Buraya asırlar önce Boranlılar gelmişti teknelerle,” dedi Hakan. “Pek çok yeniçeri burada katledildi. 1720, Cuyogoha Bozgunu… belki de bütün Yeni Batı bizim olabilirdi. Cotard City yerine Yeni Bozkent. Cuyogoha yerine Çukurova.”

“O vakayı biliyorum,” dedi emo.

Katman katman açılıp kapanan hatıra sarmallarına daldı bir anda. Tarih dersleri geldi önce. Sınıfa sinmiş vernik kokusu, tuvalette kıçını ellemeye çalışan iri yarı basketçi, dalgacı kızlar ve ihtiyar tarih hocası. Herif sarhoş bir akbaba gibi sıraların arasında turluyordu. Kızların çıplak baldırlarına bakmak için fırsat kolluyordu her an. Diğer yandan Cuyogoha Seferi’ni yöneten Esrarkeş Yusuf Ağa’yı anlatıyordu. Yusuf Ağa çapkın ve namussuz bir adamdı. Hoca, herifin bütün marifetlerini ballandıra ballandıra anlatıyordu. Yan gözle de kızlara bakıyordu. Eteğinin içine parmağını sokup kendini okşayan acaba ilk hangisi olacaktı?

Bu noktada sarmal başka bir yöne kayıverdi. Emo kendini tarihin hakikatinde buldu. Yusuf Ağa canlı kanlı karşısındaydı. Meşalelerin ışığında, pars kürkü bir halının üzerinde bağdaş kurmuş oturuyordu. Karşısında peruklu Albay Camfort, üç köşeli şapkalarıyla Glordia piyadeleri ve zincirlere vurulmuş çıplak köle kadınlar vardı. İçlerinden biri, en şişman olanı, Yusuf Ağa’nın gözdesiydi.

Yusuf denen deyyus, o şişman köle uğruna sarkma harekatının bütün detaylarını Albay Camfort’a satacaktı.

Ertesi gece Deyyus Ağa çadırında büyük bir şenlik tertip ettirmişti. İşret ve çeşitli namussuzluklarla meşguldü. Askerlerini ise ölüme göndermişti. O yiğitler bir şeyin ters gidiyor olduğunu hissetmişti ama ihanetin bu denli büyük olabileceğini nereden bilebilirlerdi ki?

Glordialılar yerli müttefikleriyle birlikte bataklıklarda pusu kurmuştu sessizce. Bekliyorlardı. Oğuz yiğitlerinin her hareketini izliyor, onları fark ettirmeden iyice sıkıştırıyorlardı. Geceydi ve sis vardı. Glordialılar’ın sayısı oldukça fazlaydı. Karaağaçların sığınağında saklanarak yeniçerileri iyice kıskaca aldılar. Sonra tüfekler patladı. Naralar atıldı. Meşaleler sağdan sola fırladı. Tekneler birer birer devrildi. Toplar patladı. Sağ kalanlar kılıçtan geçirildi. Bin yeniçeri Cuyogoha’da işte böyle kalleşçe şehit edildi.

“Atalarımız,” dedi emo, sanki boğazını sıkan kemikli bir elden kurtulmuşçasına derin bir nefes alıp. “Hepsi burada. Kemikleri sızlıyor…”

“Ama biz hayattayız,” diye konuştu Hakan. “Ve savaşacağız.”

Savaşacaklardı sahiden. Gizli bölmede yalnızca bira saklamıyorlardı. Orada, Cotard City’ye götürmeleri gereken gizli emanetler vardı. Gece çatışmalarına ve kentsel coğrafyaya göre modifiye edilmiş iki kaleşnikof. Emo, bu silahlara sahip olmanın verdiği özgüvenle iç geçirdi. Herhalde hayatında ilk kez güçlü hissediyordu. Belki de bu silahlar onda hep eksik olan erkekliği tamamlamıştı?

Nehrin akıntısı bir anda şiddetlenip tekneyi sarsınca çocuk irkildi. Düşünceleri darmadağın olup zihnine saçıldı. Sarp uçurumlar sürgün vermişti iki taraftan. Emo, birasını bitirip tenekeyi o azazil duvara fırlattı. Sonra kollarını kavuşturup karanlığa baktı. Karaağaç sıralarının ardından yükselen dolunayın sarı ışığı büyüleyiciydi. Bu ışık senfonisi Hakan’ın pusulası olmuştu.

“İlk kez her şey bu kadar yolunda,” diye iç geçirdi emo. “Zincirlenmiş kanlı bebek bize gülümsedi ve balinanın şarkısını duyduk.”

Dolunayın ışığı bir mesafeden sonra ağaçların arasından geçemez oldu. Emo bir baykuşun ötüşünü duydu. Uçurumlar yumuşayıp çözülürmüş gibi alçalmaya başladı. Zifiri karanlık nehir ise bir cerahat damarı gibi şiddetle akıyor, taşıdığı zehir ile tüm dünyayı eritmek istiyordu. Her şey hurda bir iblisin kararmış kalbi kadar kötücül, zehirli ve karanlıktı. Ara sıra köprüler çıkıyordu teknenin karşısına. Sağdan sola uzanan harap köprüler. Bacaklarını, nehrin tabanına bir tarantulanın öldürücü darbeleri gibi batırmışlardı. Tekneyi onların arasından geçirmek maharet istiyordu. Sonra kayalar da vardı. Hepsi feci bir şekilde keskindi. Bazıları sırtlarında Cotard City’nin kireçleşmiş meleklerini taşıyordu. Her şey ağaçların, ormanın ve endüstriyel felaketin kabarttığı çirkin ve ölümcül bir tuzaktan ibaretti sanki.

“Evimde oturup Psikoz 2 oynamayı yeğlerdim,” dedi emo. “Hiç olmazsa orada ölümünü erteleyebiliyorsun.”

“Sen ölmek istemiyor muydun zaten?” diye güldü Hakan.

“İstemez miyim,” dedi emo sıkıntıyla. “Ama huzurlu bir ölüm. Mümkünse yatağımda.”

“Merak etme,” dedi Hakan. “Yatağında öleceksin sen. Bugün, burada değil. Fazla düşünme. Kendine bir bira daha aç. Ne olur ne olmaz diye silahı da al. Unutma, tıpkı Martödlif’te yaptığımız gibi; üç defa karanlığa, üç defa gölgelere, üç defa, ben dışında, kıpırdayan her şeye.”

Emo çocuk el yordamıyla gizli bölmeyi bulup açtı. Kendine bir Toytatın Şimşeği daha çıkarıp kaleşnikofu eline aldı. Bir süre boyunca birasından yudumlayıp, karanlığa dikti silahını. Hakan, pür dikkat tekneyi yönetiyordu. Hızları epey azalmıştı. Gece kadar ağır ilerliyordu şimdi her şey. Dünyadan kasvetli bir koku yükseliyordu. Nemin, çürümüşlüğün, terk edilmişliğin ve bilinmezliğin kokularıydı bunlar. Çok çeşitli sesler vardı, kokulara yoldaşlık eden, teknenin hırıltısına karışan tekinsiz sesler.

Bir noktadan sonra nehir giderek genişlemeye başladı. Uzaklardan ışık zerrecikleri kendini gösterdi. Sonra Istavroz Lagünü belirdi.

“İşte geldik,” dedi Hakan.

Motordan yayılan uğultu giderek yatıştı. Emo, kalan birayı dikti ve kutuyu suya fırlattı. Bir kemik parçası gibi karanlığa uzanan iskeleye meylettiler.

Hakan, iskeleye çıkıp tekneyi bağladı ve bir sigara yaktı. Emo ise buzların altına sakladığı diğer silahı aramaya koyuldu. Hakan iskeleyi bir araya getiren tahta parçalarını ayağıyla dürtüyordu. “Burası çürüyor,” dedi sigarasından derin bir nefes alıp. Emo başını salladı. Konuşmayı sevmiyordu. Ağzını kıpırdatmak ve ses telleri ile havayı titreştirmek neredeyse bir azap gibiydi onun için. Hiçbir şey söylemeden kaleşnikofu buzların arasından çıkarıp lavuğa uzattı, kendininkini ise omzuna astı.

Arkadaşının desteğiyle iskeleye çıktı. Bir sigara yakıp manzarayı izlemeye koyuldu. Uçurum, haykırmak için açılmış bir iblisin ağzı gibi yükseliyor, gecenin zirvesine dokunuyordu. Kumlu ve çakıllı sahil bu azazil duvar karşısında araf çizgisi gibiydi. Çer çöp ile sıvanmıştı her taraf. Diskler, bilgisayar parçaları, paslı variller, kondomlar, ilaç kutuları, şırıngalar… hatta belki de emo bir kaltağın yapıtaşları. Siyah rimel, siyah ruj, siyah saç, siyah gözyaşı, bembeyaz ten ve acı. Bu rezil sahil, karanlıkta sessizce uzanıp bir noktadan sonra daralıyor ve sarp kayalıklara dönüşüyordu. Şarkı sesleri geliyordu oradan.

Derin bir rüyadan uyanmışçasına, “denizkızları,” diye mırıldandı emo. “Duyuyor musun?”

Sesler, tenin altında belli belirsiz kıpırdayan ve sinirlerin en zayıf noktasında nükseden bir sancı gibiydi. Lavuk başını salladı ve umursamaz bir ifade takınıp izmariti suya fırlattı. Sonra tekneye atlayıp, “burada olduğumuzu fark ettiler,” dedi. “Silahını elinden indirme asla. Martödlif’te yaptığımız gibi. Üç kez rastgele, üç kez gölgelere, üç kez de benim dışımda, kıpırdayan her şeye.”

Emo, sanki ateş edecekmiş gibi silahını kayalıklara doğrulttu. Diz çöküp nişan aldı.

“Korkma,” dedi lavuk. “Tararız orospuları, olur biter. Sen kulaklıklarını tak şimdi. Kafana göre bir şeyler dinle. Ben biraz uyuyacağım.”

Lavuk sırt çantasını gizli bölmeye yaslayarak kendine uyduruk bir yatak hazırladı. Çok geçmeden de uykuya kapılıp gitti. Emo yalnız kalmıştı şimdi. Hava soğuyordu ve GABA mumyaları şarkı söylüyordu. Cotard City’deki estetik kliniklerinde bacaklarını satan kadınlardı onlar. Kimisi buna mafya tarafından mecbur bırakılmıştı, kimisinin de zaten hayatta kalmak için başka çaresi yoktu.

Bacakları alınan kadınlar eğer ameliyattan sağ çıkarsa sentetik denizkızı kuyrukları dikilirdi vücutlarına. Bu işlemin faturasını ödeyebilmek içinse çalışmaları gerekliydi. Kimisi çeşitli snuff filmlerinde oynatılırdı, daha şanslı olanlar ise Cotard City’nin meşhur yer altı kulüplerindeki akvaryum sergilerinde kendilerine yer bulurdu. GABA yüzünden iş göremez bir hale gelince buraya bırakılırlardı. Cuyogoha zombileşmiş yunuslar, tosbağalar ve işte bu bedbaht kadınlarla doluydu.

Emo, gecenin ardında onu bekleyen tehlikeyi biliyordu. Cotard City. Ölü taklidi yapan koca bir şehir. Başını kaldırıp gökyüzüne bakınca Cotard’dan gelen bulutların karanlığı istila ediyor olduğunu gördü. Sabaha kalmadan yağmur yağardı belki, yüzlerce zombinin sessiz çığlığı ve parçalanmış şarkılarıyla.

Nörotoksin yağmurları daha da ölümcül hale geliyordu. İki yıl önce Kadulgaz’daki Strilka Tesisleri havaya uçurulmuştu. O günden bu yana atmosferdeki nörotoksin oranı yüzyılın en yüksek seviyesine ulaşmıştı.

Sahilde derme çatma bir kulübe vardı. Yağmur başlarsa oraya sığınabilirlerdi en azından. Her şey yolunda, diye iç geçirdi emo. Ne nörotoksin, ne denizkızları ne de Cotard City’de sargılar içinde bekleyen vahşet, hiçbir tehlike yoktu şimdi. Hayat tek bir anlığına da olsa çok güzeldi.

Kulaklıklarını takıp bir HIM parçası açtı. Join Me In Death. Bu şarkı onun için pek çok şey ifade ediyordu. İsmini koyamadığı pek çok duygu. Belki de olamadığı ve asla da olamayacağı bir insana duyduğu özlemdi bu? Belki de kendinden nefret ederek geçirdiği onca yıla duyduğu özlem? Elinde fırsat olsa neleri değiştirmezdi ki? Ama bunları düşünmek yersizdi. Zaman geçip giderdi nihayetinde, geride kalanlarsa umuttu. Daha iyi bir geleceğe olan umut.

Şarkı bitince yeni bir parçaya geçti müzikçalar. Çocuk bu parçanın ismini bilmiyordu. Hakan yüklemişti ama ismini söylememişti. Janissary’deki bir yeraltı rapçisine ait olmalıydı herhalde. Kasıntı sözler, puslu melodi.

Bir ara epeyce çişinin geldiğini fark etti. Soğuk, böbreklerini harekete geçirmişti herhalde. İskeleden ayrıldı. Uçurumun dibindeki çalılıkların oraya gidip mesanesini boşalttı. Kulaklıklardaki şarkı bangır bangır çalıyordu hâlâ. Pantalonuna sıçrayan sidiğinin sesini bile bastırıyordu. Her şey ılık bir akıntıdan ibaretti o an. Dünya bütün kederli ve gizemli halleriyle kaybolup gitmişti. Ne yazık ki denizkızlarının kayalıklardan ayrılıp tekneye doğru yüzdüğünü bile fark etmemişti emo. Silahı da iskelede kalmıştı. Felaket sessizce yaklaşıyordu.

Arkasını dönünce iskelenin etrafında dans eden silüetler gördü. Bunlar sanki akıntıyla sürüklenip gelen tahta parçalarıydı. Sersemlemiş gibi bir iki adım attı oraya doğru. Dudaklarından belli belirsiz bir hayret nidası çıktı. Bunlar denizkızlarıydı. İki tanesi tekneye tırmanmıştı bile.

“Hakan!” diye bağırdı emo çaresizce. Kulaklıklarını çıkarıp sesinin yankısını duymayı denedi. Oysa gelen tek ses nehrin yüzlerce yıllık akıntısı ve Hakan’ın boğuk haykırışlarıydı.

Çok geçmeden denizkızları Hakan’ı tekneden aşağı attı ve hızla suya dalarak karanlığa karıştılar. Geride hiçbir iz bırakmamışlardı. Sanki az önce yaşanan olay emonun hastalıklı zihninde vuku bulan bir hayaldi. İskeleye koşup teknenin içine atladı. Soğuk ciğerlerini yakıyordu. Hazırda bekleyen diğer kaleşnikofu alıp sağa sola ateş etti ama artık çok geçti. Denizkızları Hakan’ı alıp götürmüştü…

Emo o kadar şaşkındı ki hiçbir şey hissedemiyordu. Tüm bunlar antidepresanlar yüzünden gördüğü garip bir rüya olmalıydı. Birazdan alarm çalacak, puslu sabaha uyanıp, okula gitmek için hazırlanacaktı. Gerçek olamazdı bunlar. “Lütfen, lütfen, lütfen, uyanmak istiyorum!” diye bağırdı. Hiçbir şey değişmedi ama. Cuyogoha yüzlerce yıllık kini ile akmayı sürdürdü. Baykuşlar öttü. Emo diz çöktü. Bacakları titriyordu.

“Ne yapacağım?”

Cevap yoktu. Suyun yüzeyi bütün anlamları tüketmişçesine siyahtı. Hakan, bu kara aynanın öbür tarafındaydı.

“Neden korkmuyorum?”

Oysa şimdi altını pisletmiş olması gerekirdi. Yoksa gerçeklikteki değişim korkuyu da mı alıp götürmüştü? İçinde, çatırdayan buzulları anımsatan derin bir suskunluk vardı sadece. Başka da bir şey yoktu. Hâlâ inanamıyordu. Sanki Hakan biraz sonra suyun yüzeyine çıkacak, küfürler edip tekneye tırmanacaktı. Sonra da emoyu azarlayacaktı saatler boyunca. Fakat ne gelen vardı ne giden. Sanki denizkızları suyun dibine dalarak başka bir boyuta geçmişti sahiden ve Hakan’ı da oraya götürmüştüler.

Çaresizliğin yakasını bıraktığı kısacık bir anda Hakan’ı kıskanır gibi oldu. Onun yerine kendisi gitmek isterdi o esrarlı boyuta. Lakin bu düşünce kendi antitezini üretmekte gecikmedi. Ya Hakan orada korkunç işkenceler görecekse? Öyleyse Hakan, emonun hayatta kalabilmesi için seçilen bir kurban mıydı?

Düşünceler peşi sıra yükselirken kendini çok yorgun hissetti emo.

“Ne yapmalıyım?” diye sordu kendi kendine. “Suya mı dalmalıyım yoksa kasabaya gidip yardım mı çağırmalıyım?”

Polise haber vermek aptalca olurdu herhalde. Eğer gelip tekneyi inceleselerdi ve kaleşnikofları bulsalardı, ne gibi bir açıklama verebilirdi ki emo? Yalnızca doğa gezisi yapan iki avare olduklarını mı söyleyecekti? Elbette inanmazlardı buna. Cotard’daki bağlantılarını çabucak keşfederlerdi ve bu silahların da o bağlantılara götürüldüğünü anlamaları uzun sürmezdi.

Sanki içindeki düğümleri çözecekmişçesine bir sigara yaktı ve bir Toytatın Şimşeği daha açtı kendine. Sarhoş olmak istiyordu, zamanın yavaşlamasını. İçinde bulunduğu bu durumu bu kafayla kaldıramazdı ki. Ne saçma bir işti bu yarabi?

Cuyogoha’nın zehirli ayazını derince içine çekti. Hakikat apaçık ortadaydı. Genzini yakıyordu. Hakan kesin bir şekilde kaçırılmıştı, büyük ihtimalle ölmüştü, emo ise tamamen yalnız kalmıştı. Bunun ne denli gerçek olduğunu idrak ettiği an boğazında yükselen haykırışı durduramadı. Bağıra bağıra ağlamaya başladı. İçinde biriken suskunluk kayboldu böylece. Geçmişine ağladı, geleceğine ağladı, dostuna ağladı, kaybettiklerine ağladı ve asla olamayacağı şeylere ağladı.

Gözyaşlarını birayla boğmayı denedi. Midesi bulandı. Durum vahimdi. Ne tekneyi kullanabiliyordu ne de civarda bir tanıdığı vardı. Bir anda bütün dünya tersyüz olmuştu işte ve emo kendini dünyanın hiç tanımadığı öteki yüzünde bulmuştu.

Gün doğuncaya kadar uyuyamadı. Hiç durmadan ağladı. Kaderin bu alçakça oyununa lanet etti. Güneş bataklıkların ardından yükselirken, emo bunu göremedi. Çünkü gökyüzü naylon gibi gri bulutlarla kaplıydı. Yağmur yağacaktı birazdan. Cılız gün ışığı keskin bir sancı halinde dünyaya saplanıyordu. Yağmur kokuyordu ışık. Ozon, zehir ve küf. Şimdi nehrin döküldüğü lagünün yüzeyi puslu cam gibiydi. Kayalıklar ıssızdı. Denizkızı falan yoktu hiçbir yerde. Gündüzleri saklanıyorlardı demek ki.

“Ne yapmalıyım?” diye sordu kendi kendine. Namluyu ağzına soksa, tetiği hızla çekip bu hikâyeyi burada bitirse, aslında ne güzel olurdu. Zaten hayatın en sevdiği evresi uykuydu. Özellikle de rüyasız, zifiri karanlık bir uyku. Fakat uykuyu ölümden ayıran şey, er ya da geç uyanacak olmanın verdiği rahatlıktı. Uyku bilindikti. Yaşama aitti. Oysa ölüm yaşamın dışındaydı. Acı verici bir şekilde soğuk ve bilinmezdi. Ölünce uyanmak mümkün değildi. Belki de onu bu kadar korkunç yapan şey buydu. Yoksa uykudan ne kadar farklıydı ki ölüm?

“Hayır,” dedi emo kendi kendine. “Lanet olsun bütün bu düşüncelere. Bütün ezikliğime lanet olsun. Ben yaşamak istiyorum. Hiç olmazsa bir gün daha… bir gün daha… bir gün daha…”

Aslında biraz sakinleşince durumun o kadar da feci olmadığına karar verdi. Cüzdanı Kipromerika dolarları ile doluydu ve Kipromerika doları, Pan Amerikan dolarına kıyasla üç kat daha değerliydi. Yani küçük bir servet vardı cebinde. Üstelik silahı da oldukça sağlam ve tehditkârdı. Buradaki bütün zombivari trailer trashler üzerine hücum etse bile hayatta kalma ihtimali vardı.

Yaşamın olağan akışına kapılmaya karar verdi. Yaşam bir noktada kilitlenip kalmaya müsaade vermezdi zaten.

Silahını omzuna asıp sersemlemiş halde sahile indi. Bütün gece ağlamıştı ve kim bilir makyajı suratına akmıştı. Çakıllı sahilde diz çöküp lagünün kirli suyu ile yüzünü yıkamaya çalıştı. İyice ovaladı suratını. Sudaki bin bir türlü zehrin teninde yaratacağı tahribat umurunda değildi.

Yüzünün az biraz temizlenmiş olduğuna karar verip uçurumun sonuna dek yürüdü. Orada kasabaya çıkan taş merdivenleri buldu. Kasaba polisine gidip denizkızlarını ihbar etmek geldi içinden. Hatta bu fikre iyice kapıldı ama merdivenleri çıkarken bunun ne denli aptalca olduğunu yeniden fark etti. Omzunda modifiye edilmiş bir kaleşnikof, yüzünde de karmakarışık emo makyajı. Neyi kime şikâyet edecekti? Hayatım burada bitti, diye düşündü. Yine de bir şeyler bulmak umuduyla kasabaya gidiyordu işte.

Sabah yorgun ve kasvetliydi burada. Her taraf terk edilmişçesine ıssızdı. Merdivenlerin sonunda, sağ tarafta bir trailer park vardı. Daha da ötede ise müstakil evlerden oluşan harabe görünümlü karmaşık sokaklar başlıyordu. Kasaba çok kirliydi. Yerlerde sabah rüzgarıyla süpürülen çer çöpün arasında gazete kağıtları gördü. En ön sayfalarda KrovTV’nin reklamları vardı. “Televizyondaki boşluğa atlayın!”

Sağda solda biraz dolandı. Çemberler çizdi. Gök gürüldüyordu. Sağanak başlayacaktı birazdan. Çok çaresiz hissetti. Sahile dönmeye karar verdi. Kasabada hiçbir şey yoktu. Herkes yağmur yüzünden kapalı alanlara çekilmişti. Hayvanlar bile saklanıyordu. Tam da kuyruğunu kıstırıp gitmek üzereyken sokağın ucunda bir diner gördü. Mekân oldukça köhne bir tasarıma sahipti. Büyükçe bir karavanın içine kurulmuştu sanki. Dışı artık rengi uçmuş pembe turkuaz şeritlerle boyalıydı. Yola bakan ön cephesinde tozlu pencereler vardı. Pencerelerden içerisinin bomboş olduğu görülüyordu. Emo, oraya girmeye karar verdi. Parası vardı nasıl olsa. Burada hem biraz dinlenir, hem de yağmuru atlatırdı.

Tezgâhta yalnız başına genç bir kız duruyordu. Kepinin ucundan sarkan saçları pembe, mavi ve yeşile boyalıydı. Dudağının sağ kenarında sivri bir piercing vardı. Kendi kendine İkinci Okul dualarından birini mırıldanıyordu. Bugün de, dünyadaki diğer herhangi bir gün kadar korkunç olacaktı. Tanrı bütün dünyaya cehennemi, ölümü ve azabı hatırlatan işaretler ekmişti. Onları görüp tövbe edenler bağışlanacaktı. Onları görmezden gelip yaşama aldananlarsa acılar içinde kıvranacaktı.

Yüce Babamız, bizi aldananlardan koru. Bizi aldanmaktan koru…”

Tam o esnada emo kılıklı malum eleman mekâna girdi. Kız korkuyla irkilip duayı yarıda bıraktı. Elemanın yüzüne ve omzundan sarkan kaleşnikofa bakıp tedirgin bir ifadeyle geri çekildi. Şeytan onun inançlı yüreğinden öç almak için uşaklarından birini mi göndermişti yoksa?

Emo, kızın yüzündeki dehşeti fark etmekte gecikmemişti. Aklından tam olarak neler geçtiğini anlamak mümkün değildi kızın ama bir sonraki hamlesinin korkup çığlığı basmak ya da tezgâhın altından bir pompalı çıkarıp sağa sola ateş etmek olacağı belliydi. Bunu engellemek için tek bir saniyesi vardı çocuğun. Onu da akıllıca kullandı. “Günaydın,” dedi kırgın bir sesle. “Buralı değilim. Çok yorgunum. Çok açım. Kahve, donut, hamburger ve de vanilyalı milkshake istiyorum. Hepsini birden ve olabildiğince çabuk. Evet kahvaltımı böyle yapmayı severim. Üzgünüm.”

Bu aptalca ve kararsız sözler kızı afallatmıştı. Çünkü kaç zamandır şeytanın ondan öç alacağı günü bekliyordu ama şükürler olsun ki bugün de Tanrı’nın merhameti yanındaydı. Karşısındaki ise şeytanın hizmetkarı falan değildi. Uzak şehirlerden gelen bir yolcuydu.

Kız, duanın geri kalanını içinden tamamladı. Sonra karşısında duran elemanı kısaca ama esaslıca inceledi. “Biz burada silahlı adamlara alışkınız,” dedi ölçülü bir tonda. “Ama emolara değil.”

Genç adam durup biraz düşündü. “Kasabaya nehir aracılığıyla geldik,” diye açıkladı. Kızın söylediklerini pek umursamamıştı. “Geceyi lagünün kıyılarında geçirmeye karar vermiştik ama arkadaşımı denizkızları alıp götürdü.”

“Vah vah,” dedi kız korku içinde. “Polise haber verdiniz mi? Belki kayalıkların birine bırakmışlardır onu.”

“Hayatta kalmasına ihtimal var mı ki?”

“Elbette var,” dedi kız. “Derhal şerifi arıyorum.”

Genç adam, minnet duygusunu ve korkuyu aynı anda hissetti. Karşısındaki başkalarının iyiliğini düşünecek kadar nazikti hiç olmazsa. Bu da dünyanın bu kısmında bile hâlâ iyiliğin olduğunu gösteriyordu. Fakat iyilik bazen felaketi getirebilirdi. Özellikle böyle bir durumda. Bu işe polisler karışırsa durum çok daha kötü olurdu emo için. Cuyogoha’ya yasa dışı şekilde geçmişlerdi. Yanlarında silahlar vardı. Cotard City’ye gidiyorlardı. Çete ile olan bağlantıları, bir de şu uyuşturucu meselesi…

Emo başının döndüğünü, yere yığılmak üzere olduğunu, kafasının zeminle buluştuğu an derin bir uykuya dalacağını hissetti. Çok güçsüzdü. Ciğerlerinde kalan son nefesle, “hayır, hayır, hayır!” diye kekeledi. “Polisi arama lütfen. Hiç gerek yok buna. Kendim gidip bakarım…”

Kendim gidip bakarım. Ne kadar aptalca bir cümleydi bu böyle. Kızın yüzünde kuşkulu ve nahoş bir ifade belirmişti. “Ama eğer hayattaysa bir an önce tıbi müdahale gerekebilir…”

“Hayır,” diye itiraz etti emo. Sesi çok cılız çıkmıştı. “Hayır… polisi arama.”

“Neden?”

“Polisin haberi olmamalı bundan…”

Kız az çok anlamıştı karşısındakinin derdini. Zekiydi nasıl olsa. Pek çok şeyi ilk bakışta çözerdi. Tanrı’nın da yardımıyla gözlerindeki ve kalbindeki perde kalkmıştı. İçinden sessizce şükretti. Gizemler, sancılar ve kahırla dolu bu dünyanın çekirdeğini berrak bir suyun dibi kadar görünür kılmıştı Tanrı onun için. Karşısındaki adam mülteci olmalıydı. Belki de Kipromerika’dan kaçıyordu. Orada bir suç işlemiş ve nehir aracılığıyla buraya kadar gelmişti. Cuyogoha polislerin pek uğramadığı bir yerdi. Çoğu suçu barındıramayacak kadar da korkunçtu.

“Çok yorgunum,” diye konuştu genç adam. “Bir şeyler yiyip, burada dinlenmek istiyorum mümkünse… arkadaşımı kaybettim… onu geri getirmem mümkün değil… çok yorgunum sadece… belki de Tanrı onun ölümüyle beni sınıyor… onun hayatını da yaşayayım diye, onun günahlarının da yükünü çekeyim diye beni seçti…”

Kız bir vahyin ürpertisi ile sarsıldı o anda.

…Onları size nehir getirecek, kapınıza geldiklerinde aç ve yorgun olacaklar, onları geri çevirmeyin, ne isterlerse verin…

Bu çocuk, Tanrı’nın insan kılığına soktuğu bir melek miydi yoksa? Tanrı’nın sevdiği kullarından bir derviş miydi? Sanki etrafına görünmez bir iyon dalgası yayıyordu. Kız bundan çok etkilendi. “İstersen lavaboya git, iyice yüzünü yıka,” dedi bütün merhametiyle. “Ben de siparişini hazırlatayım.”

Çocuk başını sallayarak geçip gitti. Kız ise düşüncelerle birlikte tezgâhta yalnız kaldı yine. Çok geçmeden yağmur başladı. Bir köpek acı acı uludu. Sokağın başından telaşla koşturarak gelen bir adam mekâna girdi. Şemsiyesini içeride kapatıp kapının kenarına koydu. Orta yaşlıydı. Teni soğuktan ve içkiden kıpkırmızıydı. “Lagünde bir tekne bulmuşlar,” dedi. “İçi silah ve yasaklı belgelerle doluymuş. Kızıllar yeniden eylem hazırlığında galiba. Dikkatli olmak lazım.”

“Dikkatli olmak lazım,” dedi kız. Teknenin kimlere ait olduğunu biliyordu fakat kafası karışmıştı iyice. Şu emo çocuk neyin nesiydi acaba? Tanrı’m sen her şeyi bilirsin, diye iç geçirdi. Sonra adama baktı. “Her zamanki gibi mi?” diye sordu.

“Her zamanki gibi,” dedi adam. “Kahve ve donut.”

Kız siparişi ilettikten sonra emoyu bulmak için lavaboya giden koridora girdi. Pejmürde eleman sallanarak yürüyordu. Silahı hâlâ omzundan asılıydı. “Dur,” dedi kız sessizce. “Sizin tekneyi bulmuşlar…”

“Nasıl?” dedi çocuk. “Kim bulmuş…”

“Bilmiyorum… ama bana gerçeği söyle. Siz neyin nesisiniz böyle? Ne için geldiniz buraya?”

“Söyleyemem. Anlamazsın da zaten.”

“İçeride bir adam var şimdi. Tekneyi bulduklarını o söyledi bana. Kızıllardan şüpheleniyorlarmış.”

“Ben kızıl falan değilim,” dedi çocuk. O esnada gökyüzünde patlayan bir gümbürtü tüm dünyayı sarstı. “Yalnızca yorgun ve açım.”

“Seni saklamam gerekli,” dedi kız kararlılıkla. “Ortalıkta görünmen ikimiz için de iyi olmayacak.”

* * *

Gece çöktüğü zaman yağmur durmuştu. Mekânı kapatıp kasabanın dışındaki otobüs durağına yürüdüler. Ortalık süt limandı. Gece böceklerinin nemli şarkıları haricinde başka bir ses duyulmuyordu. Genç adam temizlik malzemeleri ile dolu küçük bir odada bütün gün uyumuştu. Hâlâ sersem ve yorgun hissediyordu. Kız ise sanki bir şeyler düşünüyordu. Bir ara, “ne kadar karanlık, değil mi?” dedi. Emo, başını salladı.

Otobüs durağı kasabanın dışında, eski bir mansiyonun tahtadan hayaletiyle karşı karşıya duruyordu. Durakta sessiz sessiz oturdular bir süre. Emo bir sigara yaktı. Kız o an, sanki aklına bir şey gelmiş gibi, “tanışmaya fırsatımız olmadı hiç,” dedi. “Adım Tysha. Tysha Anslay. Aslında Cotardlı değilim. Kuzeydenim; Slamwold’dan. Irryford diye bir kasabadan. Sen de sanırım buralardan değilsin… yanlış mı düşünüyorum?”

“Doğru,” dedi çocuk. “Buralı değilim. Neden geldiğimi de hiç sorma. Anlatamam. Anlamazsın da.

“Pekâlâ,” dedi kız ürpermiş bir tonda. “Ama sana zarar vermem, emin ol.”

“Bunu biliyorum,” dedi çocuk. “Bana artık kimse zarar veremez. Bana zarar veren her şeyden uzaklaştım. Boşlukta savruluyorum şimdi…”

“Hayat boşluktan ibaret değil ki,” dedi kız. “Keşke öyle olsaydı. Tanrı bize merhamet etseydi ve sahiden hayat bir boşluktan ibaret olsaydı.”

Emo, sigarasından derin ve yatıştırıcı bir nefes çekti. “Adım Camran Danier,” dedi. Geç kalmış bir özür ifadesi vardı sesinde. Uzun zaman sonra ilk kez telaffuz etmişti ismini. Bu ismin taşıdığı ritim o kadar yabancıydı ki artık… “Doğudanım, Kipromerika’dan. Dirrhem’de doğup büyüdüm.”

“Dirrhem ha,” dedi kız karamsarlıkla. “Ataların Boranlı mı?”

“Evet,” dedi çocuk açık sözlülükle. “İki taraftan da Boranlıyım. Oğuz’um ben.”

“İsmin nasıl yazılıyor peki? C ile mi yoksa K ile mi?”

“C ile,” dedi çocuk. Gülümsemişti. İsmindeki bütün harfleri tek tek heceledi.

“Kipromerika’ya hiç gitmedim,” dedi kız. “Aslında Yeni Batı ve Kuzey haricinde pek bir yer görmedim. Babam küçükken karavanımız ile bizi buzul çölüne götürürdü ve şarkı söyleyen yarıkları izlerdik birlikte.”

“Buzul çölü ha,” dedi çocuk ilgiyle. “Şanslısın. Mesela hayatımda hiç kar görmedim ben.”

Kız neşeyle güldü. “Kipromerika için şeytanın koltuk altı gibidir derler.”

“O kadar da sıcak değil,” dedi çocuk. “Ama soğuk da değil. Dirrhem’de çok yağmur yağardı mesela ve bütün şehir Allah’ın belası salyangozlarla doluydu.”

“Ah… bunu görmüştüm bir kez, bir sit-comda.”

“Televizyon izler misin?”

“Bayılırım,” dedi kız. “Hatta yapmayı sevdiğim tek şey bu sanırım.”

Bir süre daha suskun oturdular. Kız bacaklarını ritmik bir şekilde sallayıp duruyordu. Sanki zihninde diyalog ağları örüyor, fakat bu diyalogların çıkacağı muhtemel sonlardan memnun kalmayıp baştan başlıyordu her şeye. Neden sonra, “sen inançlı biri misin?” diye sordu.

Çocuk, aniden ve biraz da alakasız bir yerden gelen bu soru karşısında afallamıştı. “İnançlıyım,” diyebildi. “Dua da ederim bazen.”

“Namaz kılıyor musun peki?”

“Sen nereden biliyorsun namazı?”

“Bilirim,” dedi kız. “Irryford’daki komşularımız Vahidiydi.”

“Benim Vahidi olduğumu nereden çıkardın?”

“Oğuzlar da Vahidi değil mi?” dedi kız ürkekçe. “Hem Kipromerika’da da bir sürü Vahidi varmış. Dirrhem’deki mescitleri görmüştüm izlediğim sit-comda.”

“Ben Vahidi değilim,” dedi çocuk. “Yalnızca inanırım. Yürekten inanırım. İnanmak için bir dine ihtiyacın yok.”

“Ama nasıl olur?” dedi kız. Sesinde belli belirsiz bir dehşet vardı. “İnanmak için bir sisteme ihtiyaç duyar insan. Tanrı’nın gönderdiği kelama ihtiyaç duyar… Sen bunların hepsini red mi ediyorsun?”

“Etmiyorum,” dedi çocuk. “Hepsini değil; birazını.”

“Ailem İkinci Okul’a mensuptu,” dedi kız ölçülü bir tonda. “Fakat ben oradan kaçtım.”

“Neden?” dedi çocuk merakla. “Çok mu katıydı oradaki yaşam? Ailen çok mu tutucuydu?”

“Evet. Üstelik kasaba çok küçüktü. Her yan ıssızdı. Dünyayı görmek istiyordum. Yaşamımdan sıkılmıştım ama kaçmamın esas sebebi erkek arkadaşımdı.” Kızın sesinde acı bir itiraf belirmişti. “Kasabadaki kötü oğlanlardan biriydi. Bir piçti. Aragmah dövüşçüsüydü. Canavar gibiydi. Kafeslerde dövüşüyordu. Yüzünde kocaman bir dikiş izi vardı. O dikiş izine âşık oldum.”

Çocuk, kendini rahatsız hissetmeye başlamıştı. Sanki kızın sıcacık teninde hiç dokunmaması gereken ürpertici yerleri hissediyordu.

“…bana tecavüz etti ve bekaretimi aldı. Sonra beni yanında Cotard City’ye kadar sürükledi. Eğer gelmezsem daha kötü şeyler yapacağını söylemişti…”

Hepsini bir çırpıda, acılarının bağını koparıp atmak ister gibi anlatıyordu kız.

Camran ise dehşet içindeydi. Hiç tatmaması gereken bir meyveyi tatmışçasına suçlu ve korkak hissediyordu. “Peki o şimdi nerede?” diyebildi güçlükle. “Nasıl kurtuldun ondan?”

“Cotard’da mafyaya bulaştı ve kafasını kesip kanalizasyona attılar… ben de ne kasabaya dönebildim ne de başka bir şey yapabildim. Hamileydim üstelik. Üçüncü ayda karnımdan tuhaf sesler geldiğini işittim. Bir kliniğe gittim ve o bebeği aldırdım… klinik Yevork Svitlo’ya aitti. Krov Hayırseverlik Zinciri’nin bir parçasıydı. Bana o bebeğin, şeytana ait olduğunu söylediler. Erkek arkadaşım daha iyi dövüşebilmek için şeytanla iş birliği yapmıştı. Cotard’daki evimizde bana yüksek doz morfin vermişti bir gece. Ben baygınken, bedenimi şeytana satmıştı. Krov Kliniği’nde şeytandan arındırıldım. Fakat izler hâlâ hafızamda. Sanki o korkunç şeyler hiç yaşanmamışçasına temizlenmek için İkinci Okul’da öğrendiklerime geri döndüm. Kasabaya dönemem artık ama hiç olmazsa duaya dönebilirim. Şeytan onu terk ettiğim için er ya da geç bir gün öç alacak benden ve Cotard City’de her köşe onun uşaklarıyla dolu…”

Kız sözlerini bitirirken zırhlı bir otobüs geldi. Metal bir kafesin içinde kırmızı dijital harflerle, Cotard-K3 yazıyordu. Kız emoya kalkması için işaret etti. Çocuk izmariti atıp kızın peşine takıldı. Birlikte arkadan bir yer seçtiler kendilerine. Araç ağır ağır hareket etmeye koyuldu. Zamanın ve mekânın karşısında o denli önemsizlerdi ki…

* * *

Kızın evi bir salon ve bir de yatak odasından ibaret küçücük bir daireydi. İçeri girdikleri zaman çocuk temizliğe ama alttan alttan kendini gösteren rutubete dair kokular aldı. “Bana neden yardım ediyorsun?” diye sordu kıza. “Korumaya ihtiyacın olduğu için mi yoksa sahiden yardım etmek istediğin için mi?”

Kız bu soruyu, “aç mısın?” diye yanıtladı. “Sana bir şey hazırlayabilirim.”

“Hayır,” dedi Camran. “Teşekkürler. Öğlen yediklerim hâlâ midemde.”

“Ben de aç değilim aslında,” dedi kız. “Uzun zamandır yapayalnızım ve Tanrı’dan bana bir işaret göndermesini dileyip duruyordum. Sen de tıpkı duadaki gibi nehirden geldin. Aç ve yorgun. Sana yardım etmem gerekli. Çünkü sen Tanrı’nın bana gönderdiği işaretsin.”

Camran şimdi çok karanlık duygular hissediyordu. İlk kez mastürbasyon yaparken duyduğu sancıya çok benziyordu bu his. Kız televizyonu açmış, loş aydınlıkta üzerini çıkarıyordu. Camran bütün vücudunun kasıklarından yükselen bir alevle dolduğunu hissetti. On yaşındayken Günahlar Ansiklopesi’ni karıştırır ve oradaki çıplak, karanlık melek tasvirlerine penisini sürerdi. Hissettiği o aşağılayıcı, soğuk ve yapışkan zevk yeniden açığa çıkmıştı.

Kız, “lütfen rahatsız olma,” dedi. “Hadi gel. İleride neler yapabileceğimizi konuşalım.”

Camran komutlara uyan akıllı bir köpek gibi kızın yanına, üçlü koltuğa gitti. Televizyonda pudra pembesi bir ekran vardı. “KrovTV,” dedi kız. “Biraz sonra Günahkârlar Geçidi başlayacak.”

Salonun her köşesini dolduran o rutubetli karanlık, pudra pembesine boyanmıştı şimdi. Bu bir cesedin defalarca kez öğütülmüş halini anımsatan oldukça buruk bir tondu.

“Sana bir iş bulmalıyız,” dedi kız. “İstersen birlikte yaşayabiliriz. Silahlısın. Bu ikimizi de korur. Kasabada tanıdıklarım var. Senin için bir şeyler yapabilirim. Seni akrabam olarak tanıtırım.”

Çocuk kızın söylediklerini duymuyordu bile. Kızın vücuduna has o yumuşacık sıcaklık ve karanlık geçmişi, baş döndüren, sersemleten hatta acı veren bir keyif halinde damarlarında geziniyordu.

“İşte başlıyor,” dedi kız.

Bu haftaki Günahkârlar Geçidi’nde yine çeşitli “modeller” tanıtılacaktı. Bunlar Medusa’nın öpücüğü ile yeniden hayata dönen cesetlerdi. Ekrandaki pudra pembesi ton dağılıp, yerini lağım yeşiline bırakmıştı. Bu lağım yeşili sinyal akvaryumunun içinden çeşitli vücutlar gelip geçiyor, hepsi tanıtılıp, programın bu haftaki bölümünde hangi pozisyonu alacakları anlatılıyordu.

Bu aşırı derecede bozulmuş vücutlardan biri Camran’a çok tanıdık geldi. “Dostum tarafından satıldım,” diyordu adam. “Beni bir nehrin kenarında terk edip gitti. Hayatımı mahvettin! Buradan kurtulursam senden öç alacağım…”

Bu Hakan’dı kesinkes. Camlaşmış süt beyazı gözleri ile, ekranın içinden dosdoğru Camran’a bakıyordu. Bakışları kindar ve sorgulayıcıydı. “Seni görüyorum,” diye konuştu. “Sen de beni görüyorsun. Sakın saklanmaya çalışma. Dediklerimi iyice dinle. Çok acı çektim. Hepsi senin yüzünden oldu. Bedel ödeyeceksin. Bu hayatta her şeyin bir karşılığı vardır.”

Camran konuşamıyordu. Kız geleceğe dair umutlarını ve hayallerini anlatıyordu. Camran ise, Hakan’ın görünmez elleri tarafından boğulduğunu hissediyordu. Vücudu sızlıyordu. Kaskatı kesilmişti. Bataklıkların zehirli kokuları ciğerlerine doluyordu. Sanki delinmişti ruhu, hafızasında saklı kalan tüm iğrenç şeyler akın akın içeri doluyordu. Ölüm onu Cuyogoha’ya çağırıyordu. Geride bıraktığı tekneye. Denizkızlarının çıldırtıcı şarkılarına.

Uyanmak istiyorum, diye haykırdı içinden. Tanrı’m ne olur yardım et, boğuluyorum…

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Selam Tuğrul,

    Seni tekrar burada görmek güzel.
    Olay örgüsünü daha öne koymak isterken zaten çok beğendiğim stilini de korumayı başarmışsın. Alegorik evrenin de çok güzel kurulu. Zombiyi birkaç farklı katmanda işleyerek temanın da hakkını vermişsin.

    Bir roman olarak da okunabilir bu öykü.

    Sadece, garson kızın hikayeye eklemlenmesinin arttırdığı derinlik ve eklediği hayata dair zenginlik öğesini mi öveyim, yoksa perspektif değişiminin bir es verdirdiğini mi eleştireyim onu düşünüyorum.

    Ellerine sağlık.
    Tekrar görüşmek dileğiyle…

  2. Selamlar,
    Tespitin çok doğru. Son zamanlarda daha sade ve daha düzenli yazmaya çalışıyorum ama yine de ne kadar başarılı olduğum meçhul. En azından eskiden yazdıklarıma kıyasla şimdiki yazılarımın daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Gerçi bu hikayeyi tekrar okuyunca keşke düzenleyebilseydim dediğim abuk subuk şeylerle karşılaşmadım değil.
    Bu arada, bunu bir itiraf olarak söylemeliyim ki, hikayenin birinci kısmı daha önce yazmaya koyulup yarıda bıraktığım bir hikayeydi aslında. Hikayenin geri kalanını da bunun üzerine inşa ettim. Yani garson kızın hikayeye eklemlenmesi tespitin de son derece doğru. Bu arada ikinci kısmı yazmak daha keyifli hissettirmişti ilk kısma kıyasla. Aslında bu hikayeyi bir romana dönüştürmeyi düşünmüştüm. Çünkü karakterler, muhtemel olay örgüsü ve olayların geçeceği mekanlar net bir şekilde zihnimde mevcut ama henüz bu tarz bir şeye cesaret edemiyorum. Daha kat edilmesi gereken uzun yollar var. Yazmayı keyifli yapan da bu aslında. Bu yolda uzaktan uzağa da olsa yanımda olduğun için ve hep cesaretlendirici yorumların için çok minnettarım.

  3. Ne demek…
    Seni okumak keyif.

    Ve bir not olarak; önceki yazdıkların da son derece güzeldi. Sadece, sen bu yöne evrilmek istediğin için yorumumu bunun üzerinde kurdum. Yoksa özellikle değişime ihtiyacın var değildi…

    :wave:

  4. Avatar for verdem verdem says:

    Yazı stili bana tanıdık geldi. Andrezj Sapkoski’nin The Witcher’i ve Stephen King’in Kara Kulesi aklıma geldi. Betimleme tarzın ve kullanma yöntemin güzel.
    Anlatımın karanlık ve kirli. İyi tarafından. Yani zifiri karanlık bir tünelde çok iyi ilerliyorsun ama bazen gün ışığına çıkmak istiyor insan. Belki hep bu minvalde ilerlemen, ışığa çıkmaman benim açımdan menfi görülebilir.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar