Öykü

Gece Gelen

Kapıya yıkılırcasına vurulurken oturma odasını toparlamaya çalışıyordum. Arkadaşlarım on dakika önce ayrılmış, arkalarında enkaza dönmüş bir oturma odası bırakmışlardı. Masanın üzerinde iskambil kağıtları dağınık haldeydi, kirli bardaklar ve tabaklar sağa sola yayılmıştı. Koltukların üzerinde biriktirdiğim mizah dergileri öbekler halinde duruyordu. Arkadaşlarımla haftada bir mutlaka buluşur, birlikte vakit geçirirdik. Ayda sadece dört kez gerçekleştirdiğim bu sosyalleşme hoşuma gidiyordu, ardından gelen ev toplama faslıysa canımı sıkıyordu.

Saate baktım. Neredeyse gecenin üçü olmuştu. Alacaklı gibi kapıya dayanacak kimseyi tanımadığımdan afallamıştım. Ürktüğümü belli etmemeye çalışarak kapıya doğru ilerledim. Kapının deliğinden kimin geldiğine baktığımda Şahin’in korku dolu bakışlarıyla karşılaştım.

Şahin yirmi dört – yirmi beş yaşlarında, hâlâ üniversitenin ikinci senesinde okuyan, kendi halinde, sessiz biriydi. Uzun boyundan dolayı mahallenin bakkalı ona “Sırık” diye seslenirdi. Fark edilmesini sağlayan uzun boyunun aksine öylesine zayıftı ki sırtındaki kemikler kazağını delip çıkacakmış gibi dururdu. Bazen köprücük kemiği derisinin altından iyice belirginleşir; Şahin’in beyaz, solgun ten rengini ortaya koyardı. Kolları ve bacakları da vücuduyla uyum içindeydi, ince ve çarpık bir formda bu dengesizliği tamamlıyordu. Bir yere takılıp düşse, uzun floresan lambalar gibi binlerce minik parçaya ayrılacak bir hali vardı. Bu kadar narin biriyle iletişim kurarken endişeleniyordum.

Ben ağzımı açamadan Şahin bitkin ve duyulması güç bir sesle konuşmaya başladı:

“Abi, bu akşam sende kalabilir miyim? Eve dönecek durumda değilim de.”

Bu soru karşısında afallamıştım. Şahin alt katta, tek başına kalıyordu. Kimseyle konuşmazdı. Pek arkadaşı olmadığından vaktinin çoğunu evinde geçirirdi. İçeride ne yaptığı her zaman merak konusu olmuştu tüm apartman için. Muhtemelen bilgisayar oyunlarıyla tüm gününü dolduruyordu. Ya da tüm gün uyuyordu, sadece yemek yemek ve tuvalete gitmek gibi işler için yatağından ayrılıyordu. Dış kapısının önüne asla ayakkabısını bırakmazdı. Eski püskü kıyafetler giyen pasaklı biri olmasına rağmen kapısının önü daima temizdi. Dışarıdan binaya bakıldığında pencerelerinin her zaman tertemiz olduğunu görürdüm. Onu hiçbir zaman pencereleri temizlerken görmediğimden bu işi ne ara hallettiğini öğrenme isteğim olurdu ancak hiçbir zaman soramayacağım bir soru olarak içimde kalırdı. Okul dışında evden dışarı adım attığı pek sık görülmezdi, onunla sadece kapıcıya bir şeyler sipariş ederken ya da gelen kargoları kabul ederken karşılaşır, ayaküstü birbirimize selam verirdik. O evle bütünleşmiş gibiydi. Bu nedenle bu gece ne gibi bir sorun yaşayıp da eve dönemediğini merak etmiştim. Yine de şaşkınlığımı elimden geldiğince gizlemeye çalışıp onu içeriye buyur ettim.

Şahin, ağır adımlarla, tuhaf bir yürüyüşle oturma odasına geçti. Koltuğun üzerine sıralanmış mizah dergilerini özensizce toparlayıp kenara attı ve oturdu. Başını öne eğip ellerini birleştirdi ve beklemeye başladı. Başını öne eğdiğinde kafasını tamamen kapatan uzun, dalgalı saçlarından berbere gitme zamanının geldiğini fark ettim. Ben de karşısındaki koltuğa oturdum. Bir süre bu şekilde konuşmadan oturduk. Suç işleyen çocuklar gibi başı önde, hareket etmeden oturmaya devam etti. Kimi zaman, nedendir bilinmez, Şahin fark etmeden parmaklarıyla oynamaya başlardı. Şimdi de tedirgin olduğundan olacak, istemsizce parmaklarıyla oynuyordu. Parmakları da vücudu gibi asimetrikti; incecik ve kırılganlardı, bazen elini sıktığımda kırılıvereceklermiş gibi hissederdim. Benim bir şeyler söylememi bekliyordu belki de. Ancak ‘merhaba’ kelimesinden ve küçük bir tebessümden başka bir iletişim kurmadığımızdan ne diyeceğimi bilemiyordum. Anlamsız bir döngüde sıkışmış gibi rahatsız şekilde diğerinin adım atmasını bekliyorduk.

Yaklaşık yarım saat kadar bu şekilde sessizce oturduktan sonra, “Bir şeyler içmek ister misin, Şahin?” diye sordum.

Şahin bir şey söylemeden hüzünlü bir şekilde yüzüme baktı. Gözleri gün geçtikçe göz çukurlarına daha da gömülüyordu sanki. Göz altları kararmıştı ve şişmişti. Burnu da geçen gördüğümden beri biraz şekil değiştirmiş gibiydi. Belki önceden de böyleydi, uzun zamandır görmediğim için bana öyle geliyordu. Avurtları iyice çökmüştü. Dudakları sürekli yolmaktan yaralarla doluydu. Çenesindeki bir tutam seyrek sakal dağınık bir şekilde uzamıştı.

Kan çanağına dönmüş, nemli gözlerle bana bakmaya devam ederken düşünüyordum. Bir insan karşıdakine belli etmeden, hiçbir ses çıkarmadan, omuzları bile titremeden nasıl ağlardı? Ben bu sorunun cevabını bulmaya çalışırken Şahin’in, “Su olur, abi.” demesiyle kendime geldim.

Mutfağa giderken merak içindeydim. Şahin’i gerçekten tanıdığım söylenemezdi ancak bu hali her zamankinden farklıydı. Bu kırılgan çocuğun ne tür bir acı içinde kıvrandığını öğrenmek istiyordum. Hislerini etrafına belli etmemek için kendini bu kadar sıkmasının bir nedeni vardı elbet. Ve ben bu nedeni bulmak için uğraşacaktım.

Su dolu bardakla oturma odasına girdiğimde Şahin koltukta sırtı bana dönük olacak şekilde uzanmıştı. Yavaşça, “Su getirdim Şahin.” diyerek yakınına gittim. Ancak hiçbir karşılık gelmedi. Ben de elimdeki bardağı koltuğun diğer tarafındaki sehpanın üzerine bıraktım ve yerime oturdum. Bir süre Şahin’in kalkmasını bekledim. Ancak hiç hareket etmedi. Galiba uyuyakalmıştı. Nefes aldığı bile zar zor belli oluyordu. Bir ölüden farksızdı. Ara sıra cılız iç çekişleri duyulmasa yaşadığı belli olmayacaktı. Diğer odadan bir battaniye getirip üstünü örttüm ve ışığı kapatarak yatak odasına gittim.

Yatağa yattım ancak bir türlü uyuyamıyordum. Saat dört buçuğa geldiğinde hâlâ sağa sola dönüyor, Şahin’in nasıl bir derdi olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bu geceye kadar onu kimseyle sorunu olmayan kendi halinde biri gibi görmüştüm ancak bu derece ketum olması aklımı bir sürü soruyla dolduruyordu. Sorununun ne olduğuyla ilgili bin bir türlü ihtimali düşünüyor, ardından bunlardan vazgeçiyordum. Kendimi rahatlattıktan kısa bir süre sonra yine kuşkulanmaya başlıyor ve olası durumları düşünmeye devam ediyordum.

Bu şekilde sabah altıya kadar yatağımda uyuyamadan sağa sola döndüm durdum. En sonunda kafamdaki bu düşüncelere son verebilmek için oturma odasına gidip Şahin’i uyandırarak konuşmaya karar verdim.

Yavaşça yatağımdan kalkıp oturma odasına geçtim. Şahin onu nasıl bıraktıysam o şekildeydi. Işığı açmadan yanına gittiğimde ayağımda metal soğukluğu hissettim. Ayağımı kaldırıp yere baktığımda bir anahtarla karşılaştım. Şahin’in ev anahtarı olmalıydı. Muhtemelen uyurken cebinden düşürmüştü. Acaba Şahin’in evinde kalmak istememesinin sebebini evinde bulabilir miydim? O anda Şahin’i uyandırıp onunla konuşma fikrinden vazgeçtim. Bu anahtarı alıp Şahin’in evine gidecek ve ne olduğunu öğrenecektim. Ardından vakit geçirmeden eve geri dönüp fark ettirmeden anahtarı yerine koyacaktım.

Kendi kendime birkaç saniye içinde tasarladığım bu küçük planı uygulamaya koymak için sabırsızlanıyordum. Ses etmemeye özen göstererek yavaşça odadan çıktım ve çıkış kapısına ilerledim. Evden çıktığımda kalbim heyecandan yerinden çıkacak gibi atıyordu. Hızlı adımlarla Şahin’in evine gitmek için merdivenlerden inmeye başladım.

Şahin’in kapısının önüne geldiğimde anahtarı alıp cebime atarkenki cesaretim birdenbire azalmıştı sanki. Eve girdiğimde neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Bu beni endişelendirmeye yetmişti. Bir an vazgeçip geri dönmeye ve Şahin’le konuşmaya karar veriyor, sonraki anda buraya geldiysem eve girmeliyim diyordum. Tüm bu gelgitler, içimdeki endişenin yerini korkuya bırakmasına sebep oluyordu.

Kararsız bir şekilde kapının önünde beklerken birilerinin beni görmesinden de çekiniyordum. Derin bir nefes alıp sakinleşmeyi denedim. Parmaklarım kendiliğinden cebimdeki anahtarı alıp kilide uzandığında yapmam gereken şeye çoktan karar vermiştim.

Giriş kapısı büyük bir gıcırtıyla açıldı. Birilerinin bu sesi duymamasını diliyordum. Koridorun ışığını açıp kapıyı ittim. Ne yapacağımı bilemez haldeydim, heyecandan her yanım zangır zangır titriyordu, hafiften terlemeye başlamıştım. Tüm algılarım kapanmış gibiydi, ayaklarım beni oturma odasına doğru sürüklüyordu.

Odaya girdiğimde giriş kapısının önündeki kararsızlık yine tüm bedenimi sardı. Işığı açıp açmamak konusunda tereddüt etsem de ışığı açtım. O anda gördüğüm manzara karşısında donakaldım. Çığlıklarım ağzıma kadar geliyor ama orada asılı kalıp boğuluyordu. Kalbim hızla çarpıyor, dolaşım sistemimdeki tüm damarlara anlamlandıramadığım bir baskı yapıyordu. Yüzümdeki tüm kan çekilip gitmişti, bembeyaz kesilmiştim.

Başının etrafındaki ufak bir kan gölüyle, yüzüstü yatan bir ceset vardı!

Bir süre orada dikilip kaldım, kendime gelemedim. Şahin birini öldürmüştü! O sessiz, kırılgan görünümlü çocuk birilerine zarar vermişti! Ve o katil, şu an benim evimde umursamazca uyuyordu!

Kendime geldiğimde zıpkın gibi olduğum yere çakılıp kalmış olduğumu fark ettim. Bu eve geldiğimde bir şeylerle karşılaşacağımı biliyordum ancak aklımdan geçirmeme rağmen bir ceset bulma ihtimali imkansıza yakın gördüğüm tek seçenekti. Ancak bu imkansıza yakın seçenek az ötemde tüm gerçekliğiyle döşemenin üzerine uzanmıştı.

Ne yapacağımı düşündüm. Ellerim öyle titriyordu ki yüzüme yaklaştırmaya çalışırken oraya asla ulaşamayacaklarmış gibi geldi. Kendimi birkaç kez tokatladım. Bu gördüklerimin hayal olmasını umarak bir süre gözlerimi kapalı tuttum. Ben gözlerimi kapattığımda uykusuzluk ve fazla düşünmenin getirdiği paranoyanın bir parçası olarak oluşturduğum bu ceset buhar olup uçacaktı. Ancak öyle olmadı. Ceset daha da gerçek bir şekilde, bir kez daha karşımda belirdi.

Bu ceset gerçek bile olsa artık bu dünyaya ait değildi. Bu da onun aslında gerçekten burada olmadığı anlamına gelirdi. O anda bunları neden düşünmüştüm bilmiyorum ancak kendimi toparlamama yardımcı olmuştu.

Cesedin az ötesinde irili ufaklı cam parçaları ve yarısı kırılmış bir cam şişe vardı. Demek ki Şahin bir cam şişeyle kafasına vurmuş ve ölmesine sebep olmuştu. Ardından paniklemiş ve bana gelmiş olmalıydı. Uzun süre oturup beklemesi ve hiçbir şey söylemeden uyumasının – ya da uyuyor numarası yapmasının – nedeni işlediği suçun ağırlığındandı muhtemelen.

Düşünmeye başladıkça yaşadığım kısa süreli panik yok oluyordu, daha serinkanlı davranacak gücü kendimde buluyordum. Hâlâ korksam da yavaşça cesedin yanına doğru ilerledim. Şahin gibi oldukça zayıf görünümlü bir kızdı yerde yatan. Küt kesimli saçlarının ucu döşemedeki kanın içinde kaybolmuştu. Bu haliyle saçları toprakta kök salmış bir bitkinin güçlü şekilde yeryüzünde kendine yer edinme çabasını andırıyordu. Kızın teni porselen bebeklerin teni kadar solgundu. Kapalı gözleri uzun kirpiklerini daha da belirginleştirmişti. Ufacık bir burnu ve incecik dudakları vardı. Yüzündeki çok hafif makyaj güzelliğini ortaya çıkarmıştı. Tek kusuru hayatta olmamasıydı.

Kız, Şahin gibi zayıf ve çelimsiz olmasına rağmen çok daha sağlıklı görünüyordu. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Ona dokunmaya korkuyordum. Belki de henüz ölmemişti. Ancak olayın üzerinden ne kadar zaman geçtiğini tam olarak bilemediğimden bu konuda kararsızdım. Şahin bana ne zaman gelmişti? Şu an saat kaçtı? Şahin kıza saldırdıktan hemen sonra mı yoksa birkaç saat bekledikten sonra mı bana gelmişti? Bu soruların cevabını düşünecek durumda değildim.

Kızın yanından uzaklaştım ve kapının yanındaki yerime döndüm. Kafamda bir sürü soru dönüyordu. Ne olmuştu? Aralarında ne geçmişti? Şahin neden böyle bir şey yapmıştı? Her şey o kadar karmaşıktı ki hiçbir soruma cevap bulamıyordum. Ellerim hâlâ titriyordu, kalbim yine hızla atmaya başlamıştı. Gözlerimi kapatıp derin derin nefes aldım.

O esnada iniltiler duymaya başladım. Gözlerimi açtığımda iniltilerin yerdeki cesetten geldiğini fark ettim. Bir elini ileriye doğru hareket ettirmeye başlamıştı. Ceset canlanıyordu! Öylesine korkmuştum ki olduğum yere çakılıp kaldım! Acaba yerde yatan ceset hâlâ hayatta olabilir miydi? Bu gece sabaha kadar uyumamıştım. Yorgunluk ve endişe nedeniyle cesedin hareket ettiğini görüyor olabilirdim. Gördüklerimden emin olabilmek için gözlerimi ovuşturdum ve cesede tekrar baktım. Şimdi hiçbir hareketlilik yoktu. Tahmin ettiğim gibi, bu gecenin üzerimde bıraktığı etkiyle cesedin hareket ettiğini hayal etmiş olmalıydım. Bunu düşünmek içimi bir nebze rahatlatsa da bu evde gerçekten bir cesedin olduğunu bilmek korkutucuydu. Titreyerek arkamı döndüm ve giriş kapısına doğru ilerledim. Çabucak Şahin’in evinden kendi evime doğru koştum.

Evin önüne geldiğimde anahtarımı yanıma almadığımı fark ettim. O anda tek istediğim eve girmek olduğu için kapıyı yumruklamaya başladım. Nefes nefeseydim. Bana saatler gibi gelen birkaç saniye sonunda kapı açıldı ve Şahin’in yuvalarına iyice gömülmüş kan çanağı gözleriyle karşılaşınca bir çığlık attım. Ardından onu hızla iterek içeriye girdim ve kapıyı çabucak kapattım.

“Ne oluyor Şahin!” diye bağırmaya başladım.

Şahin düştüğü yerden kalkarken sessiz kalmaya devam ediyordu.

“Sana neler oluyor diyorum Şahin! Aşağıda bir ceset var!” diye devam ettim heyecanlı ve çatlayan bir sesle.

Şahin bana suçlu gözlerle baktı ve başını yere eğdi: “Şey…”

“NE? Şey… Ne? Ne yaptın?” Artık dayanacak gücüm yoktu. Korkuyordum, neler olduğunu öğrenmek istiyordum.

“Abi, şey…” Şahin’in sesi iyice kaybolmuştu, vızıldayan bir sinekten daha sessizdi.

“Abi, ne? Anlat Şahin!” Sesim gitgide yükseliyordu.

“Eee… Ben… Abi…” Şahin’in sesi tamamen yok olmuş gibiydi. Ağlamaya başlamıştı.

“Ne, Şahin, ne? Anlat şunu! Yeter artık!” Dayanacak sabrım kalmamıştı.

Şahin bir anda hıçkırıklarla ağlamaya başladı ve yere yığıldı. Omuzlarından tutup kaldırdım ve sarsmaya başladım: “Bana bak Şahin! Kendine gel! Anlat, ne oldu?”

Şahin, hıçkırıklar arasında: “Abi, ben… isteyerek olmadı… aniden… konuşuyorduk… sonra…” diye kelimelerin arasında uzun boşluklar bırakarak konuşmaya başladı. Anlatacağı şeyleri merakla bekliyordum. Sinirlerim boşanmak üzereydi. Kendimi sakin kalmak için zorluyordum.

Bir beş dakika kadar ikimiz de kendimizi toplamaya çalıştık. Korku ve endişeyle ne yapacağımızı bilemez halde koridorda, ayakta bekledik. Şahin durmaksızın ağlıyordu. Ben biraz kendime gelir gibi olduğumda mutfaktan bir bardak su alıp Şahin’e verdim: “İç şunu. Sonra ne olduğunu anlat bana.”

Şahin uzattığım bardağı alıp suyu içti. Ağlamaktan ve yorgunluktan iyice şişen gözlerini eliyle ovuşturdu. Ardından birlikte oturma odasına geçtik ve karşılıklı oturduk. Şahin’in ağlaması kesilmiş ancak hıçkırıkları durmamıştı. Sorgulayan gözlerle ona baktığımda beklediğimi anladı ve derin bir nefes alarak sakince anlatmaya başladı:

“Ece’yle internetteki bir oyunda tanıştık. Oyun üzerinden konuşuyorduk. Bir süre sonra görüşmeye başladık. Başlarda her şey güzel gidiyordu. Ancak bazı davranışlarım onu rahatsız etmeye başladı. Bunları değiştirmeye çalıştım, bir kısmını değiştirdim de. Ama bunlar yeterli gelmedi. Abi, ben evimde mutluyum. Okul dışında pek dışarı da çıkmam, bilirsin. Evde olduğum zamanlar da bilgisayar oyunları oynayarak vakit geçiririm. Ece sosyal biri. Bununla birlikte beni en iyi anlayan o. Yine de ben onun gibi sosyal biri değilim ve dışarıda vakit geçirmeyi çok sevmiyorum. Bu konuda anlaşamadık. Elimden geldiğince bazı şeyleri değiştirmeye çalıştım. Ama bunlar yeterli olmadı. Ece bir süre sonra sadece kusurlu yanlarımı görmeye başladı. Onun için değiştirdiğim şeyleri bir türlü görmedi. Sürekli evde kalmamdan, insanlarla konuşmamamdan, internetteki sahte dünyaya kapılıp gitmemden şikayet etmeye başladı. Başlarda bunlara karşı daha ılımlıydım. Ancak zaman geçtikçe bu ılımlı davranışlarım sonucu bana daha çok yüklenmeye başladı. Bir süre sonra da her davranışımdan rahatsız oldu ve alaylı konuşmalara başladı. Son zamanlarda bana ‘zombi’ diye seslenmeye başlamıştı. Gece gündüz sadece bilgisayar başında vakit geçiriyormuşum, evden dışarı çıkmıyormuşum, sağlığıma dikkat etmiyormuşum ve hayat enerjisini emiyormuşum. Haksız da sayılmaz aslında. Gerçekten son zamanlarda ilişkimize gereken önemi vermedim. Bu akşam da… Bana gelmişti. Başta bir şey yoktu. Ama sonra yine aynı meseleler açılmaya başladı. Benim özgüvensiz ve başarısız olduğumdan, evde kaldığım ve vaktimi bu bilgisayar başında geçirdiğimden hiçbir zaman istediğim şeyleri elde edemeyeceğimden bahsetmeye başladı…”

Burada derin bir nefes aldı. Hıçkırıkları artmıştı. Bir anda tekrar ağlamaya başladı. Bense o konuşurken düşünüyordum. Bunca zamandır kendi halinde, sessiz, sakin olarak gördüğüm kişinin bir kıza böyle zarar verebilmiş olması beni ürkütmüştü. Şahin’in haklı olduğu taraflar olsa da Ece’yi dinlemediğim sürece bu olayda kimin haklı olduğunu bilemeyecektim. Üstelik Şahin Ece’nin ölümüne sebep olmuşken. Gerçi Ece ölmemiş olabilirdi. Belki de hâlâ yaşıyordu. Ne olursa olsun, Şahin cinayet teşebbüsünde bulunmuştu. Sadece bu bile tüylerimi diken diken etmeye ve ondan iğrenmeme yetiyordu. Şahin’in ağlaması kesildiğinde anlatmaya devam etti:

“…Uzun zamandır bu konularda Ece’nin yakınmalarını dinlediğim için artık sıkılmaya başlamıştım. Ben de onun hiçbir zaman, hiçbir şeyden tam olarak memnun olamadığını ve daha anlayışlı olması gerektiğini söyledim. Ancak zaten bu zamana kadar anlayışlı olduğunu ve bir şeyleri değiştirmenin zamanının geldiğini söyledi. Nasıl oldu bilmiyorum ama konu karşılıklı suçlamalara kadar geldi. Birbirimize bağırmaya başladık. Son hatırladıklarım, Ece eline geçen her şeyi bana fırlatmaya başladı. O anda, neden bilmiyorum, onun susmasını her şeyden çok istedim. Ve bir anda yakınımda bulunan su şişesini ona fırlattım. Tam kafasına denk geldi ve dengesini kaybetti. Düşerken de başını televizyon dolabına çarptı sanırım. Zaten yere düşer düşmez kafasından kan akmaya başladı. Ne yapacağımı şaşırdım. Ona dokunamadım bile. Sadece olduğum yerde oturdum kaldım. O anda öyle pişman oldum ki yaptığımdan, keşke burada hemen ölsem diye düşündüm. Yine de bir şey yapamadım. Polisi aramayı düşündüm ama cesaret edemedim. Ne kadar kaldım orada, kaç saat geçti bilmiyorum, sonrasında evde kalamayacağımı ve uzaklaşmam gerektiğini düşündüm. Aklıma gidecek hiçbir yer gelmedi. Sonra, neden bilmiyorum, buraya gelmek istedim. Abi, sen bir şey demezsin dedim, sen anlarsın dedim. Ama şimdi bilmiyorum… Ne olacak… Ne yapacağız… Seni de buna bulaştırdım… Ben işe yaramazın, katilin tekiyim…”

“Evet, öylesin.” demeyi geçirdim içimden, yine de “Olmuş bir kere. Ne yapacağımızı düşünelim şimdi.” diye onu teselli etmeye çalıştım. Şahin minnettar olduğunu belirtmek istercesine bana gülümsedi.

Tüm olayı öğrenmiştim. Şimdi ne yapacaktık? Aşağıdayken Ece’nin hareket ettiğini görmüştüm. Acaba hâlâ hayatta olabilir miydi? Sanırım bunu öğrenmenin tek yolu aşağıya gidip cesedi kontrol etmekti. Şahin’le birlikte mi gitmeliydim yoksa yalnız mı? Yorgunluk ve endişeden dolayı bir göz yanılsaması değilse aşağıda gördüklerim, durum çok vahim demekti.

Bir süre kendi kendime muhakeme ettikten sonra Şahin’le birlikte cesedi kontrol etmenin daha iyi olacağına kanaat getirdim. Şahin’e: “Aşağıdayken cesedin hareket ettiğini görür gibi oldum. Ama hayal gücüm müydü yoksa gerçekten hareket etti mi bilmiyorum. Gidip bakalım. Eğer yaşıyorsa bir şekilde bu durumu düzeltme fırsatın var demektir. Diğer türlü sanırım polise gitmemiz en doğrusu.” diyerek düşüncelerimi açıkladım.

Şahin o anda suçundan dolayı o kadar savunmasız durumdaydı ki ne istesem yapardı. Bu nedenle itiraz etmeden teklifimi kabul etti.

Neredeyse sabah olmuştu. Her yer aydınlanmıştı. Güneş doğmak üzereydi. Ve Şahin’le birlikte aşağı katta yaşayan bir ölü olup olmadığını kontrol etmek için merdivenlerden iniyorduk. Hayatımın en ürpertici anlarını yaşıyordum. Şahin’in evine yaklaştığımız her adımda daha da heyecanlanıyordum.

Evin giriş kapısına geldiğimizde Şahin’le birbirimize baktık ve korktuğumuzu belli etmemeye çalıştık. Derin bir nefes aldım ve kapıyı açmak için elimi uzattığımda kapının aralık olduğunu gördüm. Daha önce evden koşarak kaçarken kapıyı açık unutmuş olmalıydım.

Şahin’e bakarak ondan destek almaya çalıştım. Şahin eliyle omzumu tuttu ve sıktı. Arkamda olduğunu anlayıp kendimi rahatlatmaya çalıştım ancak aksine bir katilin yardımından medet umuyor olmak beni daha da endişelendirdi.

Tam elimi uzatıp kapıyı açacakken kapı açılıverdi ve kafama sert bir şey indi. Hayal meyal Ece’nin gülen yüzüyle karşılaştım. Şahin tuttuğu omzumu bırakmıyor, gitgide daha da sıkıyordu. Gözlerim kapanırken hem Ece’nin hem de Şahin’in kahkahaları kulaklarımda çınlamaya başladı.

Salih Kahraman

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Seçkiye hoşgeldiniz. Çok iyi bir öyküydü. Önce başlık ilgimi çekti. Hikayeye tıklayıp giriş paragrafını okuduktan sonra zaten kendimi sonda buldum. Şahin ve Ece karakterleri çok iyi çizilmişti. Anlatım oldukça hoştu. Bazı betimlemeler biraz klişe olsa da hikaye genel olarak çok hoş ve akıcıydı. Ilham aldım diyebilirim. Sonraki seçkilerde de görüşmek dileğiyle.

  2. Avatar for salihk salihk says:

    Değerli yorumlarınız için teşekkürler. Öyküyü beğenmenize sevindim. Betimlemeler konusunda biraz daha çalışmam gerektiği doğru. Bu konuda kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Gelecek seçkilerde yer alabilmeyi ben de çok isterim açıkçası.

  3. Avatar for verdem verdem says:

    Genel olarak güzel bir öykü olmuş. Öykünün akışı, parça parça iyi aktarılmış belirsizliğe yer vermeden diğer parçaya geçişler net olmuş. Tam olarak bir cümleyle anlatmak gerekirse, her şey tadında kalmış.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar