Öykü

Yıldızlarla Birlikte Ağladım

Tentira’daydım. Pluto’nun en kuzey ucundaki bir insomniak şehrinde. Yorgundu, ıssızdı ve tükenmişti şehir. Buraya yalnızca uyumak isteyenler gelirdi. Elbetteki kalıcı bir çare sunmuyordu, yine de hiç yoktan iyiydi. Uyumaya gitmiştim ben de, diğer tüm uykusuzlar gibi. Yaşamaya bir hafta için mola vermiştim. Oysa gelip geçiciydi uykumuz. Yaşam bizi hep geri çağırırdı.

Başka dünyalarda güneş vardır derler, bizimkinde yoktu. Bense başka dünyalardaki ışığı görmüştüm. Bu yüzden kendi dünyamda yaşayamıyordum. Tiksiniyordum gökyüzündeki sonsuz karanlıktan, dünyamın çıplaklığından. Buradan kurtulmak istiyordum; lakin cesaretim yoktu. Korkaklığımın öcünü uykusuzluk ile alıyordu yaşam benden, azar azar çekiliyordu vücudumdan ama birdenbire değil; yavaşça, bana azap vererek. Tek kurtuluşum intihardı. Bunun için de ayrı bir yer vardı. Bunu yapabilecek kadar yaşama düşman olanlar için; Tentira açıklarındaki Sinyal Adası. Her yıl yüzlerce kişinin intihar ettiği çelik rengi, donuk bir ada.

Güzel sahilleri vardı adanın; lüks otelleri, kumarhaneleri, alışveriş merkezleri, bir de devasa bir eğlence parkı. İntihar etmeden önceki son bir ayını delicesine eğlenerek geçirmek isteyenler için kurulmuş gölgeden bir ütopyaydı. Dünyamızda neşe anlaşılmaz bir şekilde füzyonlanır ve kendini hızlıca imha ederdi. Tıpkı yaşamım gibi ama ben neşeli biri değildim, ne yaşamak ne de ölmek istiyordum. Bir kez var oldum ve öfkeliydim var oluşa. Bu yüzden direnecektim; ne kadar direnebilirsem… ne ölü, ne de canlı… yalnızca varoluşa karşı direnen, ahmak bir insan.

Direnişim sürerken, yaşamı oyalıyordum ve bir hafta önce bu kavgaya biraz ara vermem gerekti. Bu yüzden Tentira’ya gittim; uyumak için.

Tentira’ya yalnızca tren ile gidilirdi. Çelik ve donmuş melek rengi dağların arasından geçen bir tren yolu ile. Resaf şehrinde yaşıyordum ve Tentira’ya giden o trenler benim şehrimden kalkardı. Şehrim uykusuzların ve intiharcıların tranzit bölgesiydi kısacası. Onlar, Resaf’tayken hayatı bir kez daha değerlendirirlerdi. Ya geri dönerlerdi yaşamaya ya da bir adım daha atıp o trene binerlerdi…

Ben ise Resaf’ta doğmuştum. Tranzit bir yolcu değildim. Bu durağın insanıydım. Hayatım asla bir kararsızlık evresi olmamıştı. Hayatımın bir kısmına kadar uyuyabiliyordum hatta, yaşam henüz vücudumda sapasağlamdı, bütün boşluklarımı sımsıkı doldurur vaziyetteydi. Ben ruhunda boşluklarla doğanlardandım ve yaşam bir kez sarsılıp sıvılaşınca, o boşlukları terk ederek akıp gitmeye başladı ruhumdan. Uykularım da böyle çekildi; bir hata yaptım, bir rüya gördüm; başka dünyalardaki ışık bana kendini gösterdi ve artık uyuyamaz oldum o günden sonra. Yaşam uyku oldu; uykular beni terk etti.

Hayatımı mahveden hatayı yaptığım zaman henüz çok gençtim. Uzun bir süre ne olup bittiğini anlayamadım. Uykusuzluk yavaşça büyüdü içimde. Kendini bana göstermekte acele etmeyecek kadar da sinsiydi. Uykusuzluk, maskesini çıkardığında ve bana karşı açık açık dövüşmeye başladığındaysa artık her şey için çok geçti. Vücuduma çoktan yayılmıştı zehir. Tüm dehşet vericiliği ile yapışmıştı benliğime. Ona karşı savaşmak için hiçbir seçeneğim yoktu. Onu ben kendi ellerimle davet etmiştim, kendi ellerimle ekmiştim içime ve söküp atamazdım onu; onunla yaşamalıydım… başka dünyalardaki ışığın hayaliyle.

Yıllar böyle geçti. Uykusuzluğa teslim olmadım. Beni tamamen çökertemedi. Yarı ölü bir halde yaşamaya devam ettim. Öbür uykusuzlar gibi Tentira’ya gidip sahte uykuya yatmak için de acele etmedim hiç. Resaf’taki televizyonlar sık sık Tentira’dan yayın yapardı nasıl olsa. Uykusuzluk yayınları.

Atık kazanım merkezinde çalışıyordum. İşimi bitince sarsaklaşmış halde evime dönüyor, kanepeme kuruluyor, televizyondaki uykusuzluk yayınını seyrediyorum. Bu, uyku kadar olmasa da, dinlendirirdi zihnimi. Lakin bir hafta önce televizyonum bozuldu. Beni iyileştiren tek şey de elimden kayıp gitti böylece. Tamire götürdüm aleti. Bana, en erken bir hafta içinde teslim edebileceklerini söylediler. Bir haftayı televizyonsuz geçireceğimi düşünmek beni delirtiyordu. Tek bir çarem vardı, o da Tentira’ya gitmekti.

Atık kazanım merkezinden bir hafta için izin aldım. Sırt çantama bir iki parça kıyafet ve iki paket kola aromalı sigara koydum. O malum trene bindim ve uykusuzlar şehrine gittim.

Tentira dağların ardında kendini gösterdiğinde yüreğim heyecanla çarpmıştı. Şehir hiçliğin kıyılarına yığılmış gibiydi. Kozmik dalgaların getirip bıraktığı antidepresan kirecinden inşa edilmişti sanki. Orada bir melek, kanatlarını kapatmış, sonsuzluğa ağlarken, mumyalanmıştı.

Burada karanlık bile bir farklıydı. Klor ile biraz ağartılmış, seyrek, uyku dönümü ağırlığı.

Tentira’nın sokakları beni ürkütmüştü. Dışarıda gezinmek için hiç uygun bir yer değildi burası. Ait olmadığım bir rüyaydı çünkü bu şehir. Ben de zaman kaybetmeden, sahildeki bir uyku oteline yerleştim. Sinyal Adası’ndan gelen turkuaz ışıkların yıkadığı denizi seyrettim. Sonra kumsala indim. Her yan ıssız, huzur dolu ama kederliydi.

İşte, diye söylendim. Yaşamak aslında zor değil.

Yumuşak, gri kumlarda yürüdüm. Sinyal Adası hemen karşıda, denizin ardında, neşeli seslerle çığırıyordu.

Yaşamak aslında zor değil.

Oysa tam karşıda, insanlar intiharı kutluyordu.

Üstümdekileri soyunup kuma bıraktım. Denize çırılçıplak girdim. Su soğuk, canlandırıcı ama bir o kadar da uzaktı yaşamdan. İyice açılınca sırtı üstü uzandım. Görünmez tepeler gelip geçti yamacımdan, karanlık esnedi, zihnim durgunlaştı, bir nokta kadar durgun oldu. Gözlerimi açıp gökyüzüne bakınca sayısız yıldız gördüm. Sayısız melek, sayısız şeytan, sayısız hayat, sayısız dua. Gökyüzü kandillerle dolu karanlık bir gölge, bir an sonra üfledim ateşe, gözlerimi kapadım… karanlık; dünyamdaki sonsuz karanlıktan daha yüce bir karanlık, zihnime yerleşti. Uzun zaman sonra ilk kez rüya gördüm. Bir vagondaydım. Karşımda bir kız. Arkası bana dönük. Kırılgan bir çiçek sanki. Küt kesilmiş saçları ensesinde bitiyordu. “Geliniz,” diye çağırdı beni, “buradan çıkış yolunu buldum sanırım ama acele etmeliyiz.”

Kalbim acıyla çarptı. Neydi bu şimdi? Nereden gelmişti bu kız? Nereye çağırıyordu beni? Bu lütfu hak edecek ne yapmıştım? Yoksa terk edip unuttuğum ikinci bir yaşamım daha mı vardı? Kız oraya mı aitti? Sesi o kadar güzel ve o kadar masumdu ki, içim merhametle doldu. Şükür ettim yaşadığıma, şükür ettim kulaklarıma. Oysa konuşamadım. Dudaklarıma zamk yapışmıştı.

Ona doğru yürümek istedim. Hava bir jelatin gibi katılaşıp kollarıma tutundu. Nefessiz kaldım. Bir şeyler çıkıp gitti içimden, anlayamadım ve vagon kayboldu…

Tuhaf bir şey gerçekleşti o esnada. Sinyal Adası’nda bir patlama yaşandı. Fecaat şiddetliydi. Dalgaları kaldırıp üzerime püskürttü. Sesler karanlığı doldurdu. Dünyanın yüreği korkuyla çarptı. Su beni yuttu. Geri püskürttü. Tekrar yuttu. Kaosta değişik açılarla yüzdüm. Ciğerlerim hava için çırpındı. Şeytan davullarına vurdu.

Sinyal Adası’nda renkli bir yangın başladı.

Karanlık, ışıklarla donanırken yüzeye çıktım.

Deniz bir an önce gevşemiş, darmadağın bir çalkantıya dönüşmüşken, şimdi çarşaf kadar düzdü.

Sırtı üstü uzandım yine. Hiç ağlamadığım kadar çok ağladım. Gökyüzünde yıldızlar, yanıbaşımda yalnızlık, hemen kuzeyde yangın. Sinyal Adası’ndaki felaketin yankıları suyun yüzeyindeydi artık. Hayaletler peydah oluyordu suda, bense tek başımaydım. Çok huzursuz hissettim. Kaçarcasına çıktım denizden. Kumda bekleyen kıyafetlerimi alıp odama geri döndüm.

Odaya çıkınca televizyonu açıp öylece dikildim karşısında. Ekran donuktu. Ölü turkuaz, boğulmuş bir rüya kadar donuk. Islak saçlarımdan kayıp giden su damlaları çıplak fayansa düşüyordu. Vücudumun soğuduğunu hissettim. Ekran hiç doğmayan bir güneşin sabahı gibi kendine gelince Sinyal Adası’nı gördüm. Bir palyaço kendini eğlence parkında patlatmıştı. Denize saçılmıştı palyaçonun renkleri. Neşeli kederi. Korkunç intiharı. Kendisiyle birlikte sonsuzluğa sürüklediği insanların şaşkın suratları. Hepsi saçlarımdan akıp yere düşüyordu damla damla.

Kendimden, hayatımdan ve ahmaklığımdan kaçmak ister gibi duşa girdim. Tentira’nın antidepresanlı suyunu üzerimden akıttım. Denizde yaşanan şeyi, Sinyal Adası’ndan yansıyan o korkunç renkleri tenimden silip atmak için vücudumu sıkı sıkı ovaladım. Epey bir kaldım duşta. Çıktığım zaman iyice kurulandım. Hiçbir yerimin ıslak kalmamasına özen gösterdim. Sonra yeni kıyafetler giyindim.

Minibarda kutu kutu Tentira birası ve uyku hapları vardı. Bu, beni biraz rahatlattı. Hatta keyiflendim diyebilirim. Kendime bir kutu uyku birası aldım. Balkonda oturup denize bakarak kola aromalı sigaralardan yaktım ve biramdan yudumladım.

Günlerim böyle geçti Tentira’da. Uyku birası içiyor, sızıp kalıyor, uyanınca balkona çıkıp hiçliğe bakıyordum. Denizden hem korkuyor, hem de onu merak ediyordum. Orada kaldığım süre boyunca hep denizi seyrettim balkondan. Denizde sırt üstü uzanırken gördüğüm o kısacık rüyayı tekrar yaşamak istedim. Lakin başaramadım. Rüyadaki esrarı çözmek için denize girmeliydim, açılmalı ve kapamalıydım gözlerimi. Oysa korkuyordum; yapamazdım.

Zaman nedense yavaş akıyordu. Tentira beni oyalıyordu ama yaşam kadar büyük bir huzursuzluk da yavaş yavaş tırmanıyordu ruhumun çeperlerine. Denizde gördüğüm o kısacık rüya ve esrarengiz kız…

* * *

Tentira’ya uyumak için gelmiştim esasında ama burada bile uyuyamıyordum. Ne yaparsam yapayım vücudum hep tetikteydi. Beni bir şeyler aramaya, dolaşmaya ve hep uyanık kalmaya zorluyordu. Eğer uyursam ya da televizyon ile kendimi oyalarsam o şey kaçıp gidecekti sanki ellerimden. Çok kısa bir an için bana görünmüştü ama şimdi yoktu; rüyada kalmıştı. Onu bir an önce bulmalıydım. Zamanım daralıyordu.

Yumuşak gri kumlarla dolu sahilde yürüyüş yapmaya karar verdim yine. Denize çok yakındı ama bir o kadar da uzak. Dalgalar, kıpırdayan hararetli gölgeler gibi yavaş yavaş geliyor, karaya dokunup çekiliyordu. Sanki kumlara tutunmak, tırmanarak kaçıp gitmek istiyorlardı mahpusluklarından.

Deniz kederliydi. Ölüm ve yaşamdan öte, soğuk bir kederdi bu. Dalgalar senkronize notalarla gelip kıyıya çarptıkça, zihnimde kendiliğinden düşünceler belirip kayboluyordu. Acaba patlamanın gördüğüm rüyayla bir ilgisi var mıydı?

Kuzey ufkuna baktığımda, Sinyal Adası’nın etrafını tarantula teknelerin sarmış olduğunu gördüm. Çıkartma köprüleri kurmuş, devasa iş makineleri indiriyorlardı adaya. Eğer deniz ve dalgalar sussaydı, duyabilirdim medeniyetin o madeni senfonisini lakin böylesi iyiydi; denizin sesi ile kozmosun kardeşliği. İnsanlara yer yoktu bu kardeşlikte. İnsanlar güzelliği anlayamazdı çünkü. Anlayamadıkları için de düşman kesilirlerdi ona. Büyüklenirlerdi. Onu parçalarlardı, o parçalarla yepyeni ama sapkın bir şey inşa ederlerdi. Gurur duyarlardı bununla. Yıldızlara kafa tutarlardı.

İnsan, dedim kendi kendime. Ben de insanım. Şu dalgaların kıyıya tutunup denizden kaçmak isteyişi gibi, ben de insanlıktan kaçmak istiyorum.

Tekrar denize girmek fikri geçti aklımdan. Kalbim o görünmez tepelerin arasında eriyip gitme arzusu ile doldu. Kıyafetlerimi çıkarıp çırılçıplak kalmak ve açılmak istedim. Öleceksem öleyim. Delireceksem delireyim. Acaba yeniden rüya görebilir miydim? Belki de boşa çabalayacaktım.

Odama çıkınca mini bardan bir kutu uyku birası alıp, televizyonun karşısına geçtim. Apollo Cumhuriyeti’nden yayın yapan bir kanala denk geldim. Bir belgesel vardı kanalda. O kadar heyecanlanmıştım ki, denizi ve rüyayı bile unuttum bir an. Apollo tüm dünyaya düşman, psikopat bir ulustu. Bir güneş yaratmak istiyorlardı. Tanrılarını merkezine yerleştirecekleri, kudretli bir yıldız. Bunun için tüm dünyayı ele geçirmeleri gerekliydi, hatta uyduları da. Oysa aciz ve yapayalnızlardı. Tanrıları ise uyuyordu. Gizemli, kapalı bir kutu gibiydi orası. Apollo semaları uzun çağlar önce kristalize olup opak bir örtü ile kaplanmıştı. Kaskatı kireç bulutlarının yarattığı bir rüya mozaiğiydi bu. Tanrıları bu bulutların üzerinde uyuyordu.

İntihar uçakları Doğu Boyutu’ndan gelip batıya doğru alçalırken taşıdıkları yolcular tanrıyı görüyordu. Apollolular’ın tanrısı emdiği tüm ışık ve ses ile öylece uyuyor, rüyalar besteliyordu. Yaşamın anlamı buydu. Daha fazlasını görmeye gerek yoktu. Uçaklar tanrıyı selamladıktan sonra okyanusa çakılıyordu. Yolcular mutlulukla intihar ilahisini söylüyordu. Boğulmuş Dünya onları bekliyordu. Turizm acenteleri ölümden kar ediyordu.

Televizyondaki belgesel o uçaklardan birini anlatılıyordu işte. Uçağa binmek üzere olan tüm intihar turistleri ile tek tek röportaj yapıyorlardı.

Platin sarısı saçları olan bir kadın konuşuyordu. Gümüş rengi sentetik bir tulum giyinmişti. Köpekbalığı Adaları’ndan olduğunu söyledi.

“Uzun yıllar kuzeyin hırçın okyanuslarında sörf yaptım. Uydular ne zaman gelgit başlatırsa, biz de kuduran kudretli dalgalara tapınır ve onlarla birlikte aciz kıyılara saldırırdık. Sörf bizim dinimizdi. Köpekbalığı Adaları’nı bilirsiniz! Bizi hiç sevmiyorsunuz! Ahaha! Bakın! Biz de hayattan vazgeçebiliyoruz oysa! Bakın, görüyorsunuz işte, her fırtına mevsiminde kıyılarınıza saldıran o gümüş tulumlu vahşi sörfçülerden biri burda! Kıçımı görmek ister misiniz! Ahaha! Biliyorum; sizi gidi adi yerleşik sapıklar! Biliyorum, görmek istersiniz benim sörfçü totomu! Birazdan şu koca oğlana bineceğim ve son sörfümü yapacağım karanlığa karşı! Uçak okyanusa çakılacak! Eğer beni görmeye çok meraklıysanız bir bilet alın ve siz de gelin! Parçalarım okyanusa dağılmış olacak!”

Eh be, dedim kendi kendime. Ne manyaklar var şu dünyada… bizim şu Sinyal Adası’ndaki delilere bin şükür!

Kafasına uzaylı maskesi geçirmiş bir adam geldi sonra. UFO Adası’ndan olduğunu söyledi.

“Ben bu dünyaya ait değilim,” diye başladı söze. “Uçak okyanusa çakılmadan önce bir UFO gelip beni kurtaracak. Buna çok eminim. Kendi dünyalarına götürecekler beni. Işığın olduğu bir dünyaya.”

“Güneşi olan bir dünyada mı yaşamak istiyorsunuz?” diye sordu spiker.

Adam, “evet,” dedi. “Dünyamızın bir yıldızı yok. Üç tane aptal uydumuz var sadece. Onlardan da nefret ediyorum. Hem migrenimi tetikliyorlar, hem de fırtına çıkarıyorlar.”

“Madem güneşi olan bir dünyada yaşamak istiyorsunuz, o zaman neden Apollolular’ın haklı davasına destek vermiyorsunuz?”

“Bilmem,” diye söylendi adam. “Senin davan senin davandır, benimki de benim davam.”

“Pekâlâ,” dedi spiker umutsuzca. “İyi yolculuklar dilerim. Umarım o UFO gelir ve kurtarır sizi.”

Uzaylı maskesi takan tipin söyledikleri bana ahmakça gelmişti. Otelin çatısına çıkıp kendimi aşağı bırakırsam, kumlara çakılmadan önce bir UFO gelip kurtarır mıydı yani beni? Alıp götürür müydü ışığı olan bir dünyaya? Hayır! İntihar, yalnızca yaşama teslim olmaktı, ona boyun eğmekti. Kurtuluş falan değildi! Bu insanların niyeti kurtulmak da değildi aslında. Onlar sıkılmıştı. Yaşam kandilinin fitilini çeşitli zevkler ile yakıp tüketmişlerdi. Şimdi tüm zevklerden daha kudretli, çok daha amansız bir zevki tatmak istiyorlardı; intiharı, şölensel bir intiharı.

Bense kurtulmak istiyordum. Oysa yaşamın da ötesinde olan bir şeye ihtiyaç duyuyordum kurtuluş için. Neydi o? İsmini bulabilseydim, kurtuluşun kapıları açılacaktı bana.

Düşünce yüreğimi sızlattı.

Benim için bir kurtuluş var mıydı yani? Sanırım evet… vardı! Hatta bana kendini göstermişti az da olsa. Ben denizde, sırt üstü uzanmışken, aniden çıkıp gelen bir rüyada görünmüştü.

Çıkış yolunu buldum sanırım ama acele etmeliyiz.

Kızın sesi tekrar hatırladığım zaman gözlerim yaşlarla doldu. Kalbim kanıyor gibi hissettim. Nasıl oluyor da bir rüyanın etkisinde kalabiliyordum böyle. Unutmam gerekliydi. Hem de hemen. Birkaç gün sonra Resaf’a dönecektim. Gösterişsiz ızdırabıma. Resaf’tayken beni böylesine süründürecek umutlarla yaşayamazdım ki. Kamu böylesinden hiç haz etmezdi. Eğer uyumak istiyorsan uyu, eğer ölmek istiyorsan öl ama asla arafta kalma!

Kola aromalı bir sigara yakıp rahatlamayı denedim ama olmadı, vücudum hâlâ tetikteydi. Zaman akıp gidiyordu etrafımdan. Kulaçlar atıp onun ilerisine geçmeyi denesem de nafile, zamanın dalgalarına kendimi sırt üstü bıraksam da nafile. Zaman yoktu ama hiç durmadan akıyordu işte. Peki ben neye acele etmeliydim? Kalbim güm güm atmaya başladı. Ben kendi kendime konuşurken bir düzine insanla daha röportaj yaptı spiker. Sonra reklam arası girdi. Apollo reklamları genelde delicesine tapındıkları o uyuyan tanrı üzerineydi. Kendimi onlara kıyasla şanslı hissettim. Biz Plutolular’ın tanrısı yoktu en azından ama dinsiz de değildik. Dinimiz böyle şeylere bağlı kalamayacak kadar pratik ve teknikti. İbadetimiz geri dönüşümdü, tapınaklarımız atık kazanım merkezleri ve ben; bu noktada bir rahiptim…

Televizyonun karşısında, düşüncelere dalmış bir halde otururken, telefonum çaldı. Arayan atık kazanım merkezindeki müfettişimdi. “Rahatsız etmedim ya?” diye sordu ironik bir sesle. “Tatil nasıl gidiyor?”

“Tatil yapmıyorum ki,” dedim. “Kendimi arıyorum.”

Paslı bir kahkaha sesi doldurdu hattı. “Kendini arıyorsun demek. Bu çok iyiydi.”

“Evet,” dedim. “Kendimi arıyorum.”

“Uyuyabiliyor musun hiç olmazsa?”

“Pek sayılmaz.”

“Bak bu kötü işte… aslına bakarsan senin uyku sorunun olduğunu bile bilmiyordum. Yani bir uykusuz olduğunu. Gayet iyi yapıyordun işini.”

“Ama öyleyim ne yazık ki. Bir uykusuzum.”

“Neyse ne… sıkma canını. Gerçi sana bir şey söylemem gerekli. Tentira’ya gitmek biliyorsun ki pek de hoş karşılanmıyor kamu tarafından. Bir nevi arafa giriyorsun oraya gidince. Kamu bunu pek sevmez, bilirsin.”

“Biliyorum, şef.”

“Tentira’ya gidenler genelde arafta yaşarlar sonraki zamanlarda. Bu hiç de iyi değil. Tentira, genellikle intihardan önceki son duraktır…”

“Biliyorum, şef.”

“Ölmeyi mi düşünüyorsun yoksa?”

“Sanırım hayır, şef,” dedim kararsızlıkla. Bir hata yapmıştım böyle konuşarak.

“Bak bu hiç iyi değil işte, araf hali diline bile yansımış. Bilmiyorsun; ne istediğinden bihabersin.”

Yalnızca kurtulmak istiyordum ben ama bunu söyleyemezdim.

“Kamuya kendini ıspatlaman için bir seçenek sunuyorum sana,” dedi müfettiş.

“Nedir bu, şef?”

Sahte bir vahamet ifadesi takınıp, “fırtına mevsimi birkaç gün içinde başlayacak,” dedi.

“Eyvah,” diye mırıldandım. “Hazırlıksız mı yakalanacağız yine?”

“Hayır,” dedi müfettiş ve hattı bir iç çekme sesi doldurdu. “Bu sefer tam hazırlıklıyız fırtınaya karşı ama bir sorun var… Köpekbalığı Sörfçüleri. Kuzey Yakındeniz adalarında olduklarını duyduk. Dalgalar bizim kıyılara vurduğu zaman onlar da gelecek.”

“Silahlanmalı mıyız?”

“Elbette! Lakin daha da kötü bir şey var…”

“Nedir, şef?”

“Fırtına ile birlikte çöpler de gelecek. Sörfçüler denizi epey kirletiyor. Sahil darmadağın olacak fırtınalardan sonra. En kısa zamanda Tentira’daki merkeze git. Oradaki bölge amirine kimliğini göster. Seni, benim gönderdiğimi söyle. Görevin detaylarını sana o anlatacak…”

“Pekâlâ, şef.”

“Tatilini berbat ettiysem üzgünüm ama kamu asla uyumaz; tıpkı uykusuzlar gibi. Kamu uykusuzların aksine bundan şikayetçi değildir gerçi. Tek isteği sorunsuz çalışabilmektir. Eğer ki çalışmasında bir aksilik yaşanırsa hayat hepimiz için berbat olur.”

“Haklısın, şef…”

“Güzel! Tekrar görüşmek üzere.”

Telefonu kapatıp televizyon ekranına boş boş baktım. Nedense merkeze gitmeye hiç acele etmiyordum. Her şeyi yavaşça, sindirerek ve dilediğim gibi yapacaktım. Önce kanalı değiştirdim. Sinyal Adası’nı gösteren bir haber bültenine denk geldim. Devasa iş makineleri eğlence parkını tekrardan inşa etmek için çalışmalara başlamıştı lakin fırtına mevsimi başlamak üzere olduğu için her şey durdurulacaktı. Ada, bariyerler ile korunacaktı fırtınaya karşı. Denizin tabanına sıkı sıkı tutunan tarantula tekneler adanın etrafını sarmıştı. Azar azar yükseltiyorlardı bariyeri. Her fırtına mevsiminde o bariyere birkaç tane Köpekbalığı Sörfçüsü çarpıp geberirdi…

Televizyonu açık bırakıp odanın mütevazi mutfağına geçtim. Minibardan bir kutu Kola Depresan çıkardım kendime, bir de baharatlı mısır gevreği. Bu basit ama tatmin edici öğünden sonra kamu işi ile ilgilenmeye hazırdım.

* * *

Tentira’daki toplu taşıma sistemi uykusuz bir hayalet gibiydi. Üç vagonlu bir tramvay. Şehrin etrafında hiç durmadan dolanıyordu. Merkeze gitmek için ona bindim. Bindiğim vagon bomboştu. Bu şehirde herkes ya uyurdu ya da duvarların ardında yaşardı zaten. Pencerelerden dışarı bakınca, tenhalığın aslında ne denli büyük bir nimet olduğunu anladım. Dünyamız uzayda açan nadide bir çiçekti.

Başka gezegenlerde yaşam olduğu kanıtlanmıştı. Hatta onlardan mesaj bile almıştık. Bize, “lütfen gerçek olmadığınızı ıspatlayın” gibisinden şeyler söylüyorlardı.

Biz ise tüm sarihliği ile gerçekliğimizi gösteren şeyler gönderdik onlara. Kıtaların, takım adaların, çöllerin, okyanusta ışık saçan kutsal balinaların haritalarını, yemeklerimizden örnekleri, fotoğraflarımızı, tüm kültürlerden mütevazi ürünleri ve şarkılarımızı.

Giden sondalar kim bilir kaç ışık yılı sonra ulaşacaktı onlara. Belki de hiçbir zaman hedefe ulaşamadan, uzayda başı boş bir halde, yüzeyinden fırlatıldıkları o güneşsiz gezegenin kaderine ortaklık ederek dolanacaklardı. Lakin biz gerçektik; bunu öbürleri de biliyordu ve biz de biliyorduk ki, öbür insanlar ışıklı dünyalarda yaşıyordu…

Yaşamımın o saatine kadar asla hissetmediğim bir şükür duygusu doldurdu içimi. Eğer bir güneşimiz olsaydı bu dünya böyle güzel olmayacaktı. Dünyamız karanlığın içinde, yıkımın, kaosun ve hiçliğin tüm yıldırıcı dalgalarına rağmen yaşamla donanmış, ışığın eksikliğini hisseden tüm çiçekler, ışığı kendi vücutlarında büyüleyici rayihalar ile birlikte mayalamıştı. Biz; bu güneşsiz dünyanın insanları, karanlığa karşı, kendimizi delilikten korumuştuk. Kuleler ve siperler inşa etmiştik, fırtınalara karşı kubbeler kurmuştuk, tarım alanları açmıştık, her daim karanlıkta kalan o üç uydunun nerede olduğunu keşfetmiş, oralara da gitmiştik…

O gün, hayatıma bedel bir idrak ile sarsıldım tenha vagonda. Rüyamda başka dünyalardaki ışığı gördüğüm için değildi dünyama olan öfkem, ben aslında her daim dünyamı seviyormuşum meğer. Benim öfkem varlığaydı. Karanlığı, ona sonsuza dek yer veremeyecek kadar kıskanan varlığa. Ona nispet yapar gibi, onun o bağışlayıcı ve dindirici güzelliğine bir hakaret gibi, ışığı yaratmıştı varlık… ve insanlar; onun oyununa kolayca kanıp yaşamı birbirine zehir eden ahmak maymunlar.

Kendimi hasta hissediyordum. Putlarım yıkılıyormuş gibiydi. Kemiklerim sarsılıyordu. Ayağa kalkıp yürüyebilecek miydim?

Tramvay, Tentira Atık Kazanım Merkezi yakınlarında durduğu zaman sendeleyerek indim. Fırtına mevsimini haber eden feci bir rüzgar esiyordu sokaklarda. Gökyüzü yıldızların ışığı ile kirlenmiş, seyrek antidepresan karanlığı ile örtülüydü. Bu manzaraya ulaşmak, onu fethetmek ve sömürmek ister gibi granit binalar yükseliyordu dört bir yandan. Sokak karanlığın içinden başlayıp karanlığa akıyordu.

Atık kazanım merkezi, gargantuan bir binaydı. Üç katlı bir kale gibiydi. Üzerinde, kocaman harflerle TENTİRA yazıyordu. Balina kanı ile doldurulmuştu harflerin içi. Balina kanı ışıldıyordu. Hiçbir yıldızın sahip olamayacağı kadar ulvi bir güzellikteydi bu ışık. Sokağın ortasında durup, gargantuan binaya, o alelade harflerin havada çizdiği auraya bakmak istedim. Kendi kanımı akıtmak, asfaltı ışığa boyamak istedim.

Keşke bir balina olsaydım. Denize kavuşurdum ve en derinlere kadar giderdim korkusuzca. Orada, bir varlığın ulaşabileceği en derin çukurda, eşsiz rüyalar görürdüm. Sonra balina avlayan bir gemi gelirdi. O şerefsiz ağlarını karanlığa sarkıtırdı. Yıldızları toplardı denizden, halkaları toplardı, zamanın akıp giden saydam güzelliğini ve beni de yakalardı nihayetinde. Alıp götürürdü hiçliğe. Kanımla şehirleri ışığa boyardı. Nihayetinde bu dünyadaki yaşam, ölüme yapılmış tatlı bir kur gibiydi. Asaleti de buradan geliyordu işte.

Düşüncelerimin bana verdiği yorgunlukla binaya doğru yürüdüm. Granit basamakları çıkarken kulaklarım uğulduyordu. Kimliğimi kapıdaki cihaza okutup içeri girdim. Hol boştu. Balina kanı ile doldurulmuş lambalar dans eden ışıklar yaratıyordu. Mekanın ucuna dek gittim. Merdivenlerle en yukarı kata çıktım. Üstte ışık yoktu. Lambalardaki kan buharlaşmıştı. Havada, kimselere görünmeden yüzen onca hayalet balinayı düşündüm. Karanlığın kükreyişi yüreğimi doldurdu.

Koridorun öteki yakasından gelen bir ses beni irkiltti. Karanlıkta dans eden bir ayak sesi. Birileri vardı. Kim olduğunu göremesem de bana doğru geliyordu. Kaçmak ya da savaşmak yerine, kaskatı dikilip kaldım. Ayak sesleri yaklaştıkça daha kaotik bir hal aldılar. En nihayetinde tam dibimde durdular.

“Amiri geberttik,” dedi karanlıktaki gizemli kişi. Ses, bir erkeğe aitti. Son derece sakin ve huzurluydu. “Bu bina bomboş artık. İçeride yalnızca ölüler var.”

Karşımda bir çift göz açılıp kapandı. Dehşete kapıldım. “Gözlerine balina kanı enjekte etmişsin,” dedim. Sesim, sanıyorum ki, bir hayli korkak çıkmıştı.

“Evet,” dedi. “Bunu yaptım. Hayırdır? Beni tutuklayacak mısın?”

“Bu yasak değil mi?” dedim. “Nerede yaptırdın?”

“Kendim yaptım,” diye güldü. “Yapamaz mıyım?”

“Ama nasıl?” dedim. “Bunu yapabilen son klinik yüz yıl önce kapatıldı!”

“Demek ki yapabilen birileri hâlâ hayatta!” diye güldü. Sesi, o ilk baştaki durgun halinden uzaklaşıp, giderek dalgalı bir denize dönüşmüştü şimdi. “Sana da yapmamı ister misin? Denizin dibini bile görebiliyorsun böyle.”

“Ben istemiyorum,” dedim ve bir palavra sıkmaya karar verdim. “Ben çıplak gözlerimden memnunum. Bana daha fazla yaklaşmanı da tavsiye etmem. Silahlıyım ben.”

“E ne güzel, çıkar da vur beni.”

“Ne yani? Korkmuyor musun şimdi ölmekten?”

“Ölümden kim korkar ki! Bu dünyanın sirkadiyan ritmi bozuk! Uykusuzlar dünyası bu dünya! Herkes er ya da geç yitiriyor uykularını, herkes kafayı çiziyor er ya da geç ve tuhaf tuhaf işler yaparak kendilerini öldürüyorlar! Hadi sen de beni öldür! Öldür de bitsin gitsin bu mesele.”

“Amma uzattın,” dedim ondan korktuğumu belli etmemeye çalışarak. “Ne yaptın şimdi sen? Binadaki herkesi öldürdün mü?”

“Ben öldürmedim,” dedi. “Vücutları kendiliğinden iflas etti. Odalara gir bak istersen. Hepsi öylece duruyor. Darbe izi falan yok. Hepsi kendiliğinden öldü.”

“Neden yaptın bunları?”

“Çünkü bu şehrin yıkılmasını istiyorum!” diye haykırdı kahkahayla. Kahkahası çok tizdi. Yüreğimdeki tüm zerrecikleri oynatacak, vücudumdaki tüm tüyleri yerlerinden söküp atacak kadar tiz bir kahkaha. Gözlerini bir kez daha açıp kapattı lakin bu sefer çok farklı bir şey oldu. Saçları ve yüzü de ışıldadı. Bir palyaçoydu karşımdaki!

“Bak! İşte bir palyaço!” diye bağırdı. “Amacım bu şehri fırtınaya karşı çaresiz bırakmak. Sonra dağlara çıkıp olanı biteni seyretmek! Kamunun çaresizliğini!”

“Sörfçüler buraya saldıracak,” dedim. “Bazen dağlara kadar çıkarlar. Seni de bulacaklardır hiç kuşkusuz. Pis pis parlıyorsun çünkü. O palyaço kafanı bir güzel zumzuk çuvalına çevirirler. Kim bilir belki de paketleyip götürürler seni.”

“Sörfçüler buraya saldırmaya cesaret edemez,” dedi. İlk baştaki durgun sesine dönmüştü yine. “Adrenalin yığını o moronlar dalgalarla birlikte kuzeye sarkacak. Uydulardan yaptıkları her hareketi izliyoruz. Kuzeyde yeni adalar keşfetmişler sanırım. Sörfçülerden yana bir sıkıntın olmasın. Sen fırtınayı düşün. Kocaman dalgalar bastırdığı zaman kubbeler kapanmazsa neler olacağını bir düşün.”

“Ölümden korkmuyorum,” dedim kendimden emin bir sesle. “En fazla şehir yıkılır. Beş yıl sonra da yeni bir uykusuzlar şehri inşa edilmiş olur kamu tarafından.”

“Sen her şey bu kadar basit mi sanıyorsun?”

“Öyle,” dedim. Beni bir tuzağa çekiyordu; buna emindim. Karşı koyamayacağım kadar yakındaydı ne yazık ki. Kaçmama müsaade edemeyecek kadar da sindirmişti irademi.

“Sinyal Adası’nı patlatan herifi merak ediyorsundur,” dedi. “Sen o esnada denizdeydin, değil m? Biz her şeyi gördük. Sen denizde, sırt üstü yatmış, masum masum yüzüyordun. Lakin bir şeyler oldu. Hiç olmaması gereken bir şey.”

Vücudum sıvı nitrojenle doldurulmuş gibi, kaskatı kesilip kaldım. Zihnim kalp atışlarımla senkronize olmuş, yalnızca güm güm vuran seslerle dolmuştu. Hiçbir şey konuşamıyor, yalnızca duyabiliyordum artık. Neydi karşımdaki herif? Teknolojinin yarattığı bir şeytan mı?

“Senin yüzdüğün yerin tam altında koca bir yarık vardı. Deniz tabanının milyonlarca yıl önce çökerek yarattığı, dipsiz bir yarık. Orada bir balina yaşıyor. Uykucu bir balina. Tıpkı Apollular’ın tanrısı gibi, bu da uyuyan bir tanrı. Sen tam üzerinde, kendini onun iradesine ve rüyalarına teslim etmiş bir halde, zihnini kapattın. Balina seni kabul etti. Senin için bir rüya gördü; öteden beri zihninde sakladığı masum kızı sana gösterdi. Kız ise onu kurtarmaya geldin sandı… ve balinanın zihnine telafisi olmayan korkunç bir zarar verdi. İşte tüm bu şeyler olurken, Sinyal Adası’ndaki kuzenim infilak etti. Öylesine dehşet verici bir sinyal yaydınız ki etrafa, zavallı çocuk dayanamadı ve patladı. O duyabiliyordu çünkü her şeyi; bu dünyanın karanlığında gizli kalmış tüm sesleri…”

“Balina,” dedim dudaklarımı zar zor kıpırdatarak. “Ona ne oldu?”

“Herkes gibi o da arafa çekildi sizin yüzünüzden. Varlığı bir insanla aynı dereceye indirgendi. Bir insan ete kemiğe hapsedilmiş, hayaller gören bir araftan başka nedir? Balinanın eski haline dönmesi milyonlarca yıl sürecek ama merak etme, sizi, bilhassa da kızı afetti. Şimdi, söyle bakalım, hâlâ daha fırtınaya karşı kayıtsız kalabilecek misin?”

“Kahretsin,” diyebildim sadece. Boğazım kupkuruydu.

“Beklenenden daha erken başlayacak fırtına… yerinde olsam dışarıda fazla oyalanmazdım.”

Palyaço susunca ışıklar açıldı birdenbire. Balina kanı acı ile yanıyordu şimdi. Kederin ve korkunun kırmızısı çökmüştü koridora. O payalço terörist ise ortalarda yoktu. Odaları birer birer kontrol ettim. Her tarafta, kafasını geriye atmış, ağzı bir karış açık, tavanı seyreden cesetler vardı. Bir telefon lazımdı bana. Derhal Resaf’taki müfettişi aramalıydım. Lakin telefonların kabloları kesilmişti. Tentira dış dünyadan izole mi edilmişti şimdi?

Korku boğazıma sarıldı. Damarlarıma aktı. Kalbime doldu. Kaçmalıydım. Yapmak istediğim tek şey ve yapabildiğim en iyi şey kaçmaktı zaten.

* * *

Otele geri döndüğümde resepsiyondaki sinyal düğmesine ardı ardına bastım. İhtiyar bir adam, resepsiyonun arkasında kalan odadan çıkıp bana doğru geldi. Yürüyüşü ağır aksaktı. Konuşması da öyle. “Ne oldu?” dedi. “Su mu akmıyor?”

“Fırtına başlamak üzere! Bir şeyler yapmalıyız!”

“Ne?” diye bağırdı. “Fırtına mı? Fırtına! YOK! Şimdi olmaz! Daha var fırtınaya. Daha var!”

“Teröristler şehirde,” dedim aldırmadan. “Derhal güvenlik birimlerini harekete geçirmeliyiz.”

Lakin ihtiyar, “ne!” diye haykırdı yine öfkeli, kulakları tıkalı ifadeyle. Teröristler mi? Ben Halka Düzlükleri’nde on yıl savaştım! ON YIL! Terörist falan kalmadı! Hepsini öldürdüm!”

“Acele etmeliyiz,” dedim çaresizce. “Bana bir telefon lazım! Hemen hem de!”

“Odana çık! Odandaki kullan!” dedi ihtiyar. Sanırım hayatımda duyduğum en mantıklı cümleydi bu. Adamın söylediği gibi yaptım; odama çıktım ve odamdakini kullanmaya çalıştım. Lakin olmadı. Şehirdeki tüm telefon hatları kesilmişti.

O esnada balina kanı ile dolu lambamın ışığı titreşmeye başladı. Fırtına kapıdaydı. Büyülenmiş gibi balkona çıktım. Neredeyse yıldızları bile söndürecek kadar öfkeli esen bir rüzgar kuzey yönünden bastırmıştı. Deniz kuduruyordu. Kocaman dalgalar kalkıyor, havaya tutunup, belli belirsiz merdivenler yaratıyordu. Öbür dalgalar da telaşlı telaşlı geliyor, hemen karşılarında oluşan bu merdivenlere tırmanmaya çalışıyordu. Lakin dalgalar dalgalara çarpınca kırılıp paramparça oluyorlardı.

Sinyal Adası’nın ışıkları sönmüştü, biraz sonra Tentira’nın da ışıkları söndü. Odam karanlığa gömüldü. Her yan karanlıktı. Kozmosun soğuk gölgesi, ona ait olan ne varsa hepsini geri aldı. Bir balinanın şarkısını duydum hiçlikte. Gözlerimi kapayıp kollarımı açtım. Deniz, rüzgar ve buz gibi soğuk hava, affedildiğimi bildirir gibi kükredi. Balina şarkısını sürdürdü. Fırtına başlamıştı.

Fırtına sona erinceye kadar balkonda, kollarım iki yana açık vaziyette duracaktım. Nasıl olsa her şeyi anlamıştım bu gün. Dünyamı seviyordum ben ve şimdi onun kudretli dalgaları esip gürleyecek, belki de boğacaktı beni. Hazırdım kendimi dünyaya kurban etmeye.

“BEKLİYORUM!” diye haykırdım.

Dalgalar, otellerin boyunu aştı. Sahil büsbütün teslim oldu okyanusa. Balinanın şarkısını duydum. Boğuluyordum. Hayatımda hiç olmadığım kadar mutluydum.

* * *

Gözlerimi açtığımda kumsaldaydım. Uzaklarda, denizin belli belirsiz bir noktasında bir ışık parlıyordu. O ışığın kör aydınlığında etrafıma bakındım. Tentira gitmişti. Geride yalnızca parçalanıp kum haline getirilmiş antidepresan haplarını andıran bir sahil kalmıştı. Başı boş bir şekilde bir o tarafa, bir bu tarafa yürürken, onunla karşılaştım. Bana o kısacık rüyada görünen, saf ve kederli kız.

Dalgaların sahille buluştuğu yerde koparılmış yaralı bir çiçek gibi uzanıyordu. Yüzü feci halde şişmişti, tüm vücudu morluklarla kaplıydı. Bu haliyle bile eşsizdi güzelliği. Kalbim paramparçaydı. Kızın başına çöküp hıçkıra hıçkıra ağladım. Gözyaşlarım bu esrarlı güzelin tenine değince o kuş gibi minicik dudaklarını araladı.

“Beni kurtardınız,” dedi inilti gibi bir sesle. “Teşekkür ederim.”

Avuçlarını açtı. Ellerinde güneşi getirmişti bana. Yaralıydı her yanı ama susuyordu şimdi. Ağlayamıyordu bile. Nasıl iyileştirecektim onu?

“Lütfen, bana bir şeyler söyle,” dedim haykırarak.

Lakin sustu kız. Karanlık sustu. Dalgalar sustu. Bense yıldızlarla birlikte ağladım.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Tuğrul selam,

    İlk okumamda gece geçti. Üç okuma yapacaktım. Senin öykün uzun olduğu için sonraya bıraktım. Ama biraz fazla çok oldu.

    Yine de ikinci yorumlamam da ilk seni okudum. Hatta sadece seni okuyacağım bugün. Kusuruma bakma.

    Öyküye gelince, senin tasvir, metafor ve tamlamaların yerli yerinde olmak üzere, bir süredir devam eden olay örgüsüne ağırlık verme ve anlaşılırlık daha da ilerlemiş. Bu öyle ya da böyle olmak zorunda değil, ancak senin bunu hedeflediğini bildiğim için sevindirici.

    Ayrıca diyalogların ağırlığını da artmış buldum. Fiziksel tasvirleri de beğendim. Özellikle denize ilk girdiği sekansı bu açıdan çok başarılı buldum.

    Evren de elle tutulur şekilde detaylandırılmıştı.

    Ellerine sağlık.
    Görüşmek dileğiyle…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar