Öykü

Aditi

Nitimur İn Vetitum… Yasaklanmış olana erişmek için çabalarız.

“Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması melek olmanız veya burada temelli kalmanızı önlemek içindir.” (A’raf, 7)

Adem ve Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan bu ilk fısıltı, Adem’in oğullarından Karun’un, kardeşi Harun’u öldürmeden önce duyduğu fısıltıydı. Ve Dünya üzerindeki amansız kötülüğün ilk fısıltısı buydu. İblis, bu fısıltıyla başlar Xasiork’a… İlk günah, ilk kan ve nice kötülük bu fısıltıyla başlar

1. VEDA

Aditi… Tanrıların anası… Ona lütuf olarak verilen bu isim kaderinin ilk aşamasıydı sadece. Belki bir lütuf. Belki de lanet… Değişimin ölümsüzlüğü karşısında değişemeyen bir ölümsüz… Arafta sıkışmış ve tek kurtuluşunun sırlı kelimelerini bulmak için bu sıkışıklıkta debelenen Aditi… Kızıl Melek onun bu isimle dünyaya geleceğini biliyordu. Ondan ruhunu alan ve her gece yatağından sıçrayarak uyanmasına neden olan kâbuslarındaki Kızıl Melek…

Daha neyin iyi neyin kötü olduğunu fark edemeyeceği bir yaşta buraya ait olamayacak kadar küçük olduğunun farkındaydı. Kin, nefret, öfke kelimelerini öğrenmek için çok küçük olduğu yaşlarda deniz mavisi gözlerini kurutmaya yetecek kadar zulümlere maruz bırakılmıştı. Veda isimli sapkınlaştırılan bir dinin kurbanı seçilmişti. Atalarının vahşetine kurban gitmemesi taşıdığı lanetin ona tek lütfuydu.

Veda Tapınağın’nın ilk sapkınlığı asıl evliliğine kadar kendisini koruyacağına inanıldığı için 7 yaşında Aditi’nin bir köpekle evlendirilmesi ile başlamıştı. Ancak onun asıl korunması gereken bu sapkınlığı bir ibadet neşvesiyle yapan sapkın insanlar topluluğuydu. Yaşının verdiği en doğal duygu olan ağlaması onun için artık bir suç ve ceza gerektiren bir eylemdi. 12-13 yaşlarında kendisi gibi kız çocuklarına tanımadığı kadınlarca törende ağlamamaları salık verilirdi. Bu törenle kadınlığa adım atacakları ve törenden sonra kadın olduğunuz için evlenebilecekleri söylenirdi. Aditi hayal dünyasının kıyamet alametleri olan bu tapınak geleneklerini yaşamak için çok küçüktü. 17’sine geldiğinde Tapınak için artık bir joginiydi. Tapınaklarda yapılan fuhuş Vedalar tarafından çok değerli bir ritüel olarak görülürdü.

Vesyadarsanampunyam, papa nasanam!”

-Fuhuş yapan kadına bakma meziyetiyle, günahlardan kurtulabilirsiniz- şeklinde bir slogan da uydurmuşlardı. Tapınaklara verilen kızlar, yani joginiler hayali ilahlarla evlidirler. Bu nedenle de aileler, kızlarını tapınakların hizmetine sunmakta hiçbir sakınca görmezlerdi. Tapınağa girdiğinde çocuksu hayallerini kirleten rahiplerin o bakışlarını asla unutamayacaktı. Tapınağın taş koridorlarındaki tasvirler onun bugüne kadar başına gelenlerin ve geleceklerin panoramasıydı. Taş kalpli insanların bağnazlığının bütünüyle kendileri gibi taş duvarlara yansımasıydı. Tasvirlerdeki diri diri ateşe atılan kadınların, annesine yapılan zulmü resmettiğini çok sonraları anlamıştı. İnanışa göre kocası ölüp dul kalan kadınlar bundan kendilerini sorumlu tutmalılar ve eşleriyle birlikte yakılmalıdırlar. Koridorun sonundaki odaya getirildiğinde başka bir sapkınlığa kendisini hazırlıyorlardı. Tüm bunlar karşısında, tanrı veya tanrıça, dayanıp yardım dileyeceği kimsesi yoktu. Her ne kadar onlardan birinin ismine sahip olsa bile… Belki de tek arkadaşı her gece karşılaştığı Kızıl Melek’ti. Eğer o zamanında yetişmeseydi, Aditi önce adına Subramania dedikleri put ile evlendirilecek ve rahiplerle ilişkiye girmeye zorlanılacaktı. Daha sonra kendisine en çok fiyatı veren kişiye süresiz olarak satılacaktı. Tapınağın bu ahlak dışı uygulaması inanç adı altında yapılarak meşrulaştırılmıştı.

Aditi, Subramania’nın yanına getirildiğinde rahiplerin yaktıkları tütsülerin ağır kokusu yüzünden güçlükle nefes alabiliyordu. Diğer yandan başrahibin yüksek sesle okuduğu RigVeda’nın ayetleri ile kendinden geçiyordu. -RigVeda içinde dinî ayin ve törenlerde okunan dua ve yakarışların olduğu 1028 ilahiden oluşan tanrılara şükür ve saygı için yazılmış en eski kutsal kitaptır. Kozmik, mistik parçalar ve büyü ile ilgili dualar vardır.-

Başrahibin son sözlerindeki değişen ses tonunu fark etmişti. Etraftaki rahiplerin tuhaf bakışları bir şeylerin ters gittiğini gösteriyordu. Dizlerinin üzerine düşen Aditi’nin bir anda tüm vücudu kaskatı kesildi. Başrahip son cümlelerini bir kez daha haykırdı.

‘‘Nitimur in vetitumsemper, cupimusquenegata!’’

Kendi vücudu içinde hapsolan Aditi bundan sonra olanların tek şahidiydi. Subramania mabette büyük bir gürültüyle patladı. Parçaları şarapnel gibi dağılarak mabet içindeki herkesi öldürdü. Aditi’ye çarpan parçalar bir kayaya çarpmış gibi geri sekiyordu. Sıyrık bile almadan olduğu yerde duran Aditi, Subramania’nın patladığı yerden yayılan dumana bakıyordu. Yanık et kokan dumanın içinden fısıltılarla üzerine doğru gelen, ölümsüzlüğü ile beraber taşıdığı laneti de aktaran, Kızıl Melek’ten başkası değildi.

2. ARAF

Aditi ormanın hışırdayan yaprakları arasında şiddetli rüzgârın tersi yönünde görebildiği tek ışık kaynağı olan eski bir kulübeye doğru hızla koşuyordu. Tam kulübeye gireceği sırada ayaklarına dolanan çalılıklar onu kulübenin kapısına kadar yuvarladı. Çarpmanın etkisiyle kapının çürümüş kirişleri yerinden fırladı. Ayağa kalkacak hali yoktu. Canının yandığını koluna saplanan paslı çivileri görünce fark etti. Hâlâ nerede olduğunu ve nasıl buraya geldiğini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Ayağa kalktığında çatısı uçmuş harabe evin üzerinde iki siluet gördü. Adeta çivilenmiş gibi yerinde durdu. Dolunayın parlaklığı görmesine engel olacak kadar fazlaydı. Kapşonlu cübbelerinin içinde karanlıktan bir takım sesler çıkararak ellerindeki kitabı okuyan iki silüet, bir cismin etrafında dönüyorlardı. Aditi hırıltılar arasından duyduğu tek bir cümle ile sarsıldı. NİTİMUR İN VETİTUM! Birden silüetler durdu ve sanki cenin pozisyonu alıp ters yönde dönmeye başladılar. Aniden ikisinin ortasında iki bebek gördü. Dönen iki siluetin ortasında öylece dolunaya bakıyor gibiydiler. Halkanın giderek açılmasıyla onlar da yükseliyordu. İki siluet durdu. Rüzgâr durdu. Birden hırıltı ve hışırtılar kesildi. Ayın yaydığı ışık o kadar kuvvetliydi ki Aditi’nin gözlerine beyaz bir perde inmiş gibiydi. Silüetlerin ellerindeki kitaplar ve bebekler havada asılı duruyordu. Hareket eden tek cisim Aditi’nin kararsız gözbebekleriydi. Kaçmaya kalkacağı sırada sessizlik kulakları kanatacak bir çığlıkla bozuldu. Çığlık dolunayı söndürdü. Zifiri karanlığa gömülen ormanda Aditi çoktan mekan ve zaman kavramını unutmuştu. Küçülen gözbebeklerinin büyümesi ile aynı hızda küçülmesi bir oldu. Birden etraf yeniden aydınlandı. Bu seferki ışığın kaynağı dolunay değildi. Sesin etkisiyle yere yığılan Aditi kafasını kaldırdığında gözlerini bebeklere kilitlemişti. Dolunay gibi parlayan bebeklerin etrafındaki iki silüet kaybolmuştu ama kitaplar hâlâ havadaydı. İki kitap birbirine doğru yaklaşmaya başladı ve ikinci çığlık ile birleşip tek bir kitap haline geldiler. Aditi’nin uyanmadan önce son gördüğü üzerine doğru gelen kitap Xasiork’du…

Gözlerini kara bulutlarla kaplı gökyüzüne açtı Aditi. Önce ormanı hatırladı. Silüetleri… Ardından bebekleri ve kitabı… Mabedi hatırladı. Ve sonrasını… Kızıl Melek’i… Islak taş bir zemin üzerinde yatıyordu. Yattığı yerden doğrulurken tüm olanların kâbus olduğunu düşünmesi kısa sürdü. Artık iç içe girmiş dünyasında neyin gerçek neyin kâbus olduğunu kavrayamıyordu. Etrafa bakmak üzere ayağa kalktı. Su birikintilerinin olduğu mabedin zeminini ve sadece gökyüzünü görebiliyordu. Tapınağın kulesinde olduğunu düşündü. Kuleden aşağı bakmak üzere birkaç adım attığında ani bir refleksle geriye sıçradı. Aşağıda simsiyah alevlerin sardığı görüş alanını tamamen kaplayan bir şehir vardı. Bir anlık gözlerine çarpan manzaranın kalbine saldığı korku tüm vücudunu titretti. Yaşadığı şokun etkisiyle nefesi kesildi. İstemsizce tekrarladığı kelimeleri anlamaya çalıştı. Giderek yükselen ve titreyen sesini sonradan fark etti.

NEREDEYİM BEN! Haykırışının bitmesiyle dumansız alevlerin sardığı şehirden yükselen ses aynı oldu.

Andolsun Tur’a.

Satır satır yazılmış Kitab’a;

Yayılmış ince deri üzerine.

Yükseltilmiş tavan gibi göğe.

İşte yalanlayıp durduğunuz Cehennem budur!

Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz!? (Tur-52)

Korkuyla dönmeye başladı. Kalbinin çırpınışları kulaklarına vuruyordu. Arkasına döndüğü esnada başka bir manzarayla olduğu yere diz çöktü. Kulenin diğer ucunda bembeyaz ışıklarıyla karanlığın karşısında parlayan manzarayı görüyordu. Bu defa ses daha şiddetli oldu.

Ey Adem! Sen ve eşin Cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin,

Ama şu yasaklı ağaca yaklaşmayın, Yoksa zalimlerden olursunuz. (2/BAKARA-35)

Bu anı daha önce yaşamış mıydı? Kâbuslarını hatırladı. Tam bu anı… Kızıl Melek ile karşılaşıyordu. Sonrası yoktu. Ter içinde uyanıyordu. Bu da o kâbuslarından biri olabilir miydi? Denize düşen yılana sarılır misali korkusuna sığındı. ‘Kızıl Melek! Uyanmak istiyorum. Kurtar beni!’ Titreyen sesi sadece kendi duyabileceği kadar kısıktı. Sağ tarafındaki hareketlilik çarptı gözüne. Nefesini o an tuttu ve sağına döndü. Cennete ve cehenneme doğru gerdiği kanatlarını saran kara alevler vücuduna doğru kızıllaşıyordu. Yanan derisi kemiklerinin üzerinden yenileniyor ve tekrar alevleniyordu. Vücudu gözlerinin kızıllığıyla anlam kazanıyordu sanki. Tanıdı, gözlerinden tanıdı onu. Kâbuslarının aksi görünümüyle kanatlarını germiş Kızıl Melek’e baktı Aditi…

– Melek olan sensin Aditi. Günahsız olan sensin. Ben ateşten yaratılanım. Kibirde boğulanlardanım. Kıyamet gününe kadar lanetli olan İblis’in zebunuyum. Korktuğunu biliyorum.

Seninle daha önce defalarca karşılaştık. Ama bu sefer farklı Aditi. Sen uykuda değilsin. Ruhun ve bedeninle burdasın. Araf’ta.

3. KIYAMET

‘Xasiork’ diyerek söze başladı Kızıl Melek. “İnsanlığın kıyameti ile bitecek olan kadim kitap… Temeli cinlerin hüküm sürdüğü eski Dünya’da atıldı. Asıl hikaye insanın yaratılmasıyla başladı… İblis’in kontrolünde insanlık tarafından yazılıyor.” diye devam etti. İçinde tuhaf değişimler hissediyordu Aditi. Ne zamandır buradaydı? Kaç saat, belki gün… Zamanı algılayamıyordu. Acıkmış ya da susamış hissetmiyordu. Neler olduğunu, niye burada olduğunu, buranın neresi olduğunu ve Kızıl Melek’in neden bahsettiğini anlamaya çalışıyordu. İnancında böyle bir şeyi nasıl açıklayabileceğini düşündü. Subramania patladığında ölmüş ve vücudu bir çeşit reenkarnasyon sürecine mi girmişti? Kafasında uçuşan sorular kurumuş solgun dudaklarından dökülmeden cevaplanıyordu. Tek isteği bu yerden kurtulmak olduğunu söylemek istedi. Kızıl Melek yine konuşmasına fırsat vermeden cevapladı. “Sen Aditi… Sen ve ben, İblisin kitabının son hikâyesini yazacak olanlarız. Kıyametin kaderi sensin. Kurtuluşun anahtarı sensin.” Kızıl Meleğin anlattıkları Aditi’nin zihninde kesik kesik görüntüler halinde canlanıyordu. Tapınak duvarlarında gördükleri tasvirlere benzeyen görüntüler havada, karada ve suda gerçekleşen her yerde ateşin olduğu savaş kareleri gibiydi. Aşina olduğu yüzler görüyordu. Dininin tanrı ve tanrıçalarının yüzleri…

-Sen Agni’sin! Ateş tanrısı Agni, diye atıldı birden.

“Agni, Shiva, Brahma, Vishnu, İndra… Halkının tanrı diye taptıkları, eski dünyanın cinleri… Yeryüzünün ilk sahipleri… Bazısı İblis’in, o zamanki adıyla Azazel ordularının en güçlüleri bazısı o orduların düşmanı olan sapkın cinlerin en acımasızları. Sapkınlar çünkü onlar kendilerinden önceki kavimler gibi Yaratıcı’nın emrinden çıkıp kendilerinden olanları kendilerine ilah edindiler. Acımasızlar çünkü kendilerini uyarıp doğru yola çağıran Tanrı’nın ulaklarını katlettiler. İblise emredilen Dünya’yı bu azgın kavimden temizlemekti. Cinlere verilen mühlet son bulmuş, İblis’in imtihanı başlamıştı.

Azazel, ordularıyla Yaratıcı’nın emrini yerine getirmek üzere Dünya’ya indiğinde daha önce uyarı için gönderilen ulakları öldüren cinlere son kez seslendi.

Kendiniz gibi olanları ilah edinmekten vazgeçin. Tek Olan’a itaat edin yoksa siz de sizden önceki kavimler gibi helak olacaksınız.

Cinler uyarıyı dinlemediler ve Şahratü’n-nâr’ın çocuklarının amansız savaşı tekrar başladı. Günler süren savaşın galibi Azazel ve ordusu olmuştu. Göklerin ve yerin hakimiyeti artık onundu. O ki takvasıyla Cennet mertebesine çıkmış ve Tanrı’nın övgüsüne mazhar olmuştu. Şimdi ise Arz onun emrine amade duruyordu. İçindeki gururun nârının alevini hissetti. Tanrı bunu bildi ve insan yaratıldı. Arşın melekleri gördüklerinden ve kendilerine öğretilenden başkasını bilmezlerdi. İnsanın yaratılmasının hikmetini bilemezlerdi. Âdem’in yaratılması, ateşten benliğine kudret zehri bulaşmış İblis’in imtihanıydı.”

Hani Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti; melekler, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz’ dediler; Allah ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.

Ve andolsun ki; sizi, Biz yarattık. Sonra size suret (şekil) verdik. Sonra meleklere: “Âdem (A.S)’a secde edin.” dedik. İblis hariç, secde ettiler. O, secde edenlerden olmadı.

(Tanrı) şöyle buyurdu: “Sana (secde etmeyi) emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten ve onu balçıktan yarattın.” dedi.

(Tanrı): “Öyleyse oradan in! Artık orada senin kibirlenmen olmaz. Hemen oradan çık. Muhakkak ki, sen alçaklardansın.” buyurdu.

(Şeytan): “Kıyâmet gününe kadar bana izin (mühlet) ver.” dedi.

 (Tanrı): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.

(İblis): “Bundan sonra, beni azdırman sebebiyle, mutlaka Senin doğru yolun üzerinde (mani olmak için) oturacağım.” dedi.

Sonra, elbette onlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın.

(Tanrı): “Yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık!” dedi. “Elbette onlardan kim sana tâbî olursa, mutlaka sizin hepinizden cehennemi (tamamen) dolduracağım.” (A’RAF 7)

Alevlerin sardığı şehirden ansızın yükselen bu konuşmalar ve sesler Aditi’nin kafasında yankılanarak son buluyordu. Yankıların zihninde oluşturduğu görüntüler cehennemi anımsatıyordu ve hiç görmediği, görmek istemeyeceği işkencelere tanıklık ediyordu Aditi. Kızıl Melek’in vücudundaki değişimler çekmişti dikkatini. Kızıl bedeni üzerinde beliren kemikleri insan derisi ile kaplanıyordu. Başka bir bedene dönüşüyordu sanki Kızıl Melek. Bu hızlı değişim onunla sınırlı değildi. Aditi sırtında daha sonra acıya dönüşecek olan bir kaşıntı hissetti. Sırtına yönelttiği elini fark etti önce. Grileşmiş derisinin el kemiklerine yapışmış olduğunu ve uzun sivri tırnaklarını gördü. Şaşkınlıkla diğer elini kontrol ettiği esnada büyük bir acıyla inledi. Sırtındaki ağırlık dengesini bozdu ve elleri üzerine düştü. Zemindeki su birikintilerinde gördüğü aksi kendisine ait değildi. Saçları, yüzü… Kan kızılı derisinden kıvılcımlı kanatları vardı artık. Bir çığlık duyuldu kara alevli şehirden. Boşlukta kaybolan bu çığlık, yine Aditi’nin kafasında yankılanarak devam etti. Sesin geldiği yere bakamadı. Cehenneme bakamadı Aditi. Neler olduğunu anlatmasını istercesine Kızıl Melek’e döndü. Melek, Aditi’nin biçimine bürünmüş bir halde karşısında duruyordu.

-BBA-NA NE YAP-TIN, KK-KİM-SİN SEN!?

Tok ve hırıltılı gelen sesi kekeleyerek konuşmasına neden oluyordu. Karşısında gördüğü kendi siluetine bürünmüş Kızıl Melek konuşmaya başladı. İki ayrı bedende de varlığını hissediyordu Aditi. İki ayrı bedenin de kendisi olduğunu söylüyordu zihni. Ancak o zaman anlayabildi değişimin bedenlerinde olmadığını. Kızıl Melek’le ruhunu paylaştığını… İki ayrı bedenin ortak tek bir ruha sahip olduğunu… Ve bu ruhun kendininki olduğunu… Kendi ruhunun, Şahratün-nâr’ın ruhu olduğunu… Ancak o zaman anlayabildi!

“Ruhun, ateşten yaratılanların anası Şahratün-nâr’ın ruhudur. Dinin ona Aditi der. ‘Tanrıların anası Aditi…’ Topraktan yaratılan 4000 beden, nârdan yaratılan 4000 beden bulunca İblis, ruhunu taşıdığın Şahratün-nâr’ı senin bedeninde diriltecek. Kıyametin evlatları Yecüc ve Mecüc adlı kavmi doğuracaksın. Dünya üzerinde bozgunculuğa ve kanın dökülmesine neden olan bu ilk kavim, Dünya’nın sonunu da getirecek. Doğumla başlayan bu hikâye ölümlerle bitecek.”

Alperen İslamoğlu

Öne Çıkan Yorumlar

  1. SJack says:

    Merhaba

    Öykünüzde Xasiork ve Orkun Uçar’dan etkilendiğiniz açıkça görülüyor. Hikayedeki zaman geçişleri çok hızlı olmasına rağmen bunu pek yansıtamamışsınız. Özellikle bu öykünüzde kopukluklara yol açmış. Yani olaylar gerçekleşiyor ama hangi aralıklarla gerçekleştiği net değil. Kısacası başlıklarla Veda, Araf ve Kıyamet olarak ayırmış olsanız da içerik sanki tek bir bütünmüş gibi duruyor.

    Öykünüzün bende bıraktığı etki bu. Kaleminize sağlık.

  2. Dilek73 says:

    Merhaba Alperen öykünün tarzı benim pek hakim olmadığım bir alan. Dolayısıyla benden önce yorum yapan Ahmet gibi çok net bir şey söyleyemeyeceğiz. Sadece okuduğumdan çıkarttığımı belirtebilirim ki o da karakterini yaşatmayı başarmışsın. Sürükleyici bir kurgu oluşturmuşsun ama zaman geçişleri konusunda Ahmet’e katılıyorum.
    Bu arada hem islamda hem de yuhudilikte geçerli dini bir takım temeller üzerine insanın varoluşunu sorgulaman da güzel geldi.
    Kalemine sağlık,
    Dilek

  3. Aslında insanın narsistliğinin ve kötülüğünün kaynağını Dilek hanımın dediği gibi dini temellerden yola çıkarak sorgulamak istedim. Yunan mitlerindeki Titanlar Savaşı, Kuran ayetlerinde bahsi geçen, bozgunculuk çıkartarak yeryüzünden silinen cinler vs… Bu anlatıların her birinde bu nefretin getirdiği savaşlardan bahsediliyor.
    Zaman ayırdığınız ve yorumlarınızla verdiğiniz destek için teşekkür ederim. :slight_smile: Daha özgün olmaya gayret edicem.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar