Öykü

Ne Siyah Ne Beyaz

Güneşin yeryüzünü terk ettiği saatlerin birinde, zamansızlığa asılı kalmıştı. Boş odada sessizliği bir bıçak gibi yırtıp atan tek şey, bir zamanlar kırmızı boyalı olduğu belli olan guguk saatiydi. Kimi zaman takılan kimi zaman da duran saat, evdeki az eşyadan sadece biriydi. Her saat başı cılız sesiyle öter, artık hareket etmez hale gelen sarkacı alışkanlığın verdiği umutsuzlukla titrerdi. Antikaydı. Anneannesinin annesinden ona kalan en değerli miras parçasıydı. Tıpkı sattığı telefonu, ahşap koltuğu ve gramofonu gibi paha biçilmez bir değere sahipti. Ama o, eskiden kırmızı boyalı saati hariç hepsine bir ekmek parası kadar fiyat biçebilmişti. İki katlı bir evin duvarları sağlam olan tek odasında sessizce oturuyordu. Paltosuna sıkı sıkı sarılmış, boş gözlerle ahşap zeminde gezinen böcekleri izliyordu. İçi garip bir acıyla burkulmuştu o an. Hayat ne garipti. Sırtlarında eskiden kalma bayat ekmek parçası taşıyan böcekler bile yalnız değildi. Ama o yalnızlığın ve terk edilmişliğin yaşayan, nefes alan en şahane eserini insanlığa sergiliyordu. Kimi suçlayabilirdi ki bu grilikten dolayı? Bundan yıllar önce, hayatı sadece beyazken sevdiklerine tepeden bakmak ne kadar da kolaydı. Bu beyazlık saf bir kesinlik de içeriyordu. En iyi yere gidilecekse düşünülmeden söylenen bir evet, ikinci sınıf bir yer ise şiddetli bir hayır kadar basitti.

Zenginliğin verdiği rahatlık, rüyadan farksızdı. Pek sıkı ahbapları ve ona kur yapan kasnaklı elbiseleriyle cüretkarca gülen sayısız kız vardı. Aile dostlarına sırt dönmesine neden olan tüm o iyi gün dostları, parasının gölgesinde ona methiyeler düzerlerdi. Günlerce süren seyahatlere çıkarlar, diledikleri her şeyi alırlar, atarlar, harcarlardı. Eksiksiz her gün, bu küçük şehrin en sevilen insanı olduğunu söylerlerdi ona. Hayatın sillesini yemiş o kırışık yüzlü atalar ne kadar da doğru söylemişlerdi. “Gemiyi en önce fareler terk eder”. Su götürmez bir doğruydu bu. Onun fareleri de bol kasnaklı cilveli hanımlar ve en pahalı puroları içen o sahte gülüşlü dostlarıydı. Parası erimeye başlayıp sularını yavaş yavaş griye buladığında boğulmamak için en önce onlar kaçmıştı. Şimdilerdeyse kar beyaz olan her şey kör edici bir griydi. Yıkık dökük bu eve geldiğinden beri hayatı, kararsızlıklar içinde boğuluyordu. Araf’taydı tam anlamıyla. Günün sonunu göreceği belirsiz, bir parça ekmek bulacağı belirsiz, harabeden farksız evinden yaka paça atılıp atılamayacağı belirsizdi. Bir kez daha kendine acıdı. Ancak şu andaki haline değildi bu buruk ifadesi. Geçmişteki, her şeyi sonsuz bilen o genç ve pervasız adamaydı. Ağlamalı bir gülümseme kapladı yüzünü. Paranın belki de insanlık için en kötü yanı, günün birinde yitip gidecek olması olabilirdi. Saraydan farksız altın varaklı, ihtişam kokan evi gitmişti. Sayısını sürekli unuttuğu arsaları, yüzer onlarca gemisi, çiftlikleri ve para kokan her şeyi onu terk etmişti. Ailesinin nice emeklerle inşa ettiği tüm varlığını, kısa bir insan hayatında yok etmiş, var olmamıştan farksız hale getirmişti. Ah o içini yakan pişmanlık… Paltosunun altında sakladığı soğuk metalin en büyük mimarı…

Yıldızların henüz yükselmediği yeni yeni ılıklaşan mayıs akşamı içini titretti. Yıllarca giyilmenin verdiği eskilik akan paltosu artık tamamen yetersizdi. Ne soğuktan ne de yağmurun hazin damlalarından koruyordu onu. Ancak en yeni eşyası da bu paltoydu. Çöpten bulduğu, uğruna iki kişiden dayak yediği paltosu onun için her şeydi. Daha da sıkı sarındı. Biraz daha iyi olmuştu. Lakin kıştan yeni çıktıkları için hâlâ sızlayan ayakları, hırıldayan ciğeri, buz yanığı iziyle dolu olan yüzü için bu yeterli değildi. Ağır aksak ayağa kalktı. Tamamen siyah olan küçük bir kovaya usulca sokulup içini yokladı. Faydasızdı. Yakacak en ufak bir şey bile yoktu. Boş odaya umutsuzca bakındı. Hiçbir şey yoktu odada. En az cepleri kadar boştu. Açlıktan titreyen bacakları onu daha fazla ayakta tutamadı. Cilası olmayan tahta zemine sertçe düştü. Tüm kemikleri kırılmıştı sanki. Acılar içinde bir haykırış tüm odada yankılandı. Görünürde hiçbir yarası yoktu. Ancak ruhu binbir parçaya ayrılmış gibiydi. Bacaklarının güçsüzlüğü ona ağlama şansı sunmuş olacaktı ki gözyaşları sessizce bir deri bir kemik kalan yanağına dökülmeye başladı. Dayanamıyordu artık. Ne bu direnişe ne de umutsuzluğa karşı koyacak gücü kalmamıştı. Karnına çektiği dizlerine kapanıp hıçkırıklarını bastırmaya çalıştı. Kendine acımak bile istemiyordu. Hatta kendisini düşünmek bile midesini bulandırıyordu artık. Dakikalarca ağladı. Vücudunun altında ezilen parmağını izleyip ruhu için ağladı. Yamalı kıyafetlerini çekiştirip pişmanlığı için ağladı. En çok da bu dünyaya aynada gördüğü kişi olarak doğduğu için ağladı. Hıçkırıkların odadan sıyrılıp yerine sessizliği bırakmaya başladığı o an da hızla kafasını kaldırdı. Uzun zamandır belirsiz giden hayatında, eski bir alışkanlığı gün yüzüne çıkmıştı. Kendisine sorduğu sessiz sorunun cevabı evetti. Kırçıllı paltosunun altında gizlenen tahta saplı bıçağı titreyen ellerine aldı. Paslı gövdesi geniş ve ürkütücüydü. Ellerinde birkaç kez çevirdi. Sapındaki yılan işlemesine pütürlü parmaklarını götürdü. İlk bulduğu andaki kadar güzeldi hâlâ. Gözleri bir kez daha dolmuştu. Boğazında tamamlanamamışlığın yarattığı acı düğümlenmişti. Son kez bıçağı çevirdi. Sağ eline aldığı demir parçası, kalbinin üstünde emir bekleyen bir asker gibi dimdik duruyordu. Gözlerini yeni yeni doğmaya başlayan yıldızlara dikti. Tüm gücüyle bastırdığı paslı bıçak zorlanarak göğsündeki etleri kesip atmıştı. Sararmış gömleği, kırmızının en acı rengiyle kaplanmaya başladı. Artık Araf’ta değildi. Her şey bitmiş, şimdi de geçmişe karışmıştı. Hayatının tüm griliği artık tamamen siyahtı.