Öykü

Bile’lerin Masalı

“İnsanlığın işittiği, yazabildiği, görüp çizebildiği zamanların ötesinden beri var olan sayısız nitelik ve gerçeklik vardır. Tüm bunlardan kimisi gözle görülebildiğimiz kimisi de hissedebileceğimiz şeylerdir. Lakin varlığı kuşkusuz doğru olan pek çok olay veya olağandışı varlık, şanslı belki de şanssız bir grup insan tarafından tanıklık edilirdi. Kısıtlı ama bir o kadar da uçsuz bucaksız olan insan beyni yaşadığı normal olmayan tüm anılarını, zihninin sağlamlığını koruyabilmek için masal ya da efsane adı verdi. Halbuki nefes aldığı gerçeği kadar canlı olan siluetler ve diğer her şeyin gerçekliğinin, kuşkusuz farkındaydı. Bir adım sonra karşılaşabileceği tüm varlıklardan kendi yalanına inanarak korunmaya çalışıyordu. Hataydı. Yanılgıydı…” sözlerini yarıda kesen kapının sesiydi.

“Yine mi o kitabı okuyorsunuz Bayan E. Benim sayabildiğim kadarıyla bile en az otuz kez okudunuz.” dedi azarlar gibi bir sesle. Yirmilerinin başında, oldukça körpe olan genç bir yardımcıydı İyim. Karşıdan gelirken bile ne denli duru bir güzelliği olduğu aşikâr olan kızın insanı çılgına çeviren hoşlukta saçları, kıvrımdan zengin vücudu vardı. Kızılın, güneşin batımından söküp almışçasına duran bu rengi ona eşsizlik katıyordu. Yetim olmasa hanımefendi olabilecek güzellikteydi ancak bahtı kendisi kadar güzel değildi.

“Peki ben sana kaç kere söyleyeceğim İyim. Bayan, efendim ya da hanımefendi demek yok. E diye seslenmek istiyorsan özgürsün ama ismimi tercih ettiğimi de biliyorsun.” –

“Haklısınız bay…”

“İiyiiiiim.”

“Kusura bakmayın Bayan E. Sizi efendi ya da üstüm biri olarak gördüğümden değil bu hitaplarım. Elbette bunu saygısızlık olarak anlamayın. Size saygım sonsuzdur. Lakin minnettarlığım şüphesiz daha büyük. Beş yaşında yetim kalmış bir kızı yanınıza alıp, kızınız gibi bakmanız hayatım boyunca alabileceğim en büyük armağandır. Ödeyebilmeyi istesem bile bedelinin bu dünyada karşılığının olmadığı cömertliğinizi, size bolca saygı göstererek yerine koymaya çalışıyorum. Kendiniz için olmasa bile, yine arsızca istiyorum ki, benim için buna müsamaha gösterin. Gösterin ki sızlayan vicdanım bir nebze de olsun ferahlayabilsin.” Kırışıkların yolak yolak dolduğu alnını birkaç kez kaşıyarak ne demesi gerektiğini düşünse de içten gelen cümleler karşısında yanıtsız kalmıştı.

“Nasıl istiyorsan öyle olsun. Güzel gönlün neye hasretse öyle davran.”

“Teşekkür ederim Bayan E.” diyerek çayı doldurmaya koyuldu. Oturduğu masadan kalkan orta yaşlarının başında olan kadın, yardımcısının olduğu masaya yaklaştı. Loşluğun ve kahverenginin harman olduğu oda, yalnız yaşayan bir kadın için epeyce büyüktü. Daha doğru ifade ile lüzumsuz bir şekilde devasaydı. Yardımcısı, aşçısı ve korumasıyla yaşıyor olsa bile yine de kesintisiz boşlukla doluydu ev. Lakin civarın insanları bilirdi ki bu evin kaderi şüphesiz yalnızlık ve kederdi. Bayan E’nin annesi hatta onun annesi de tıpkı onun gibi yalnız yaşamış, yalnız ölmüştü. Sadece hanımların ikamet ettiği devasa ev kim bilir belki de asırlardı bir beyin emrinde değildi. Dedikoduların ve söylentilerin ardı arkası kesilmezken kimi zamanlar da yenilerini ve hiç duyulmamış olanlarını işitirdi. Tuhaf olsa da yalnız hayatının tek hareketliliği duyduklarıyla sınırlıydı. Gençliğinin başındayken en büyük eğlencesi olan bu söylentiler yaş aldıkça canını sıkmaya başlasa da yer yer hâlâ onu eğlendirebiliyordu. Yine de her an konuşulmanın verdiği bıkkınlık, soyutlanmış bir hayatı seçmesinin başrolüydü. Fincanın ılıklaşmış kulpunu sıkıca tutup yeni yeni demlenen tarçının kokusunu ciğerlerine çekti. Tarçının keskin kokusu, onun için yalnızca odasına yayılan bir kokudan daha fazlasıydı. Algısı açık olan herkes, yazdığı yazılarında bile bu kokuyu duyabilirdi. Bugüne kadar yazdığı her yazısına işlemiş olan kokunun vazgeçilmez yaveri elbette ki yalnızlıktı. Eğer bir gün yalnızlığı tanımlamaya kalkarsa söyleyebileceği tek şey tarçın kokusu olurdu. Derin ve rutubetli düşüncelerinden koparan yardımcısının durağan sesiydi

“Bayan E. Bugün öğleden sonra bir misafiriniz olacak. Yeni yazılarınız hakkında fikirlerinizi öğrenmek istediğini belirtti. Nerede ağırlayalım?”

“Her zamanki iç bahçe kâi. Kimmiş? Toy bir gazeteci değildir umarım.”

“Hayır değil efendim. Aslında isim vermedi. Sadece C.K olarak size tanıtmamın yeterli olduğunu söyledi.”

“C.K mı dedin? Emin misin?”

“Tabii ki efendim. Bilhassa üzerinde durduğundan unutmam mümkün değil.”

“Salonu hazırla İyim. Güzel ağırlayalım misafirimizi.” diyerek yerinden hışımla kalktı. Fincanını fırlatırcasına masaya bırakıp daha önce görülmediği kadar büyük bir heyecanla gözden kayboldu.

Guguklu saatin ritmik sesi odaya saatin dört olduğunu yankılıyordu. Giydiği toz pembe takımın içinde bambaşka birine dönüşen Hanımefendi E’nin heyecanı, duyguları en kör insan için bile açık bir kitaptan farksızdı. Kıpırdamadan duramayan kadın, dakika başı kapıyı kontrol ediyor adeta geri sayım yapıyordu. Bilekliğiyle oynadığı sırada has İran halısının baskıladığı topuk sesini duymuştu. Ne yapacağını bilmez bir halde hızla ayağa kalkıp çocukça bir merakla kapıya birkaç adım daha yaklaştı.

“Bayan E. Misafiriniz C.K buraya gelmiş bulunmaktalar.”

“İçeri al hemen. İçeri al.” dedi heyecanlı bir fısıltıyla. Nefes alışverişlerini sakinleştirmeye çalışarak kapının sol yanında vakur bir ifadeyle misafirini karşılamayı bekliyordu. Yıllardı hayranı olduğu yazarla ilk kez karşılaşacak olması, uzun zamandır yaşadığı en büyük olay olabilirdi. Bayan C.K; seksenlerine oldukça yaklaşmış, boyu neredeyse koltuk hizasına kadar ancak gelen, kırçıllı saçlarını bol inciyle süslemiş bakımlı bir kadındı. Yavaş adımlarının her an yıkılacakmış hissi verdiği kadın, giydiği mint yeşili elbisesiyle ninnilerdeki ideal büyükanne profilini çiziyordu. Lakin görünüşünün aksine kalemi oldukça sert biriydi. Zararsız gibi görünen duruşu, cümlelerinin keskinliğini perdeleyen yekpare bir tuncu andırıyordu.

“Bayan C. Buyurun şuraya geçelim.”

“Tabii E. Tabii.” diye yanıt verdi. Her hareketiyle acı çekiyormuş gibi duran kadın, beklenmedik çabuklukla koltuğa oturuvermişti. Etrafını aç bir kurt gibi izleyen ihtiyar da insanı tedirgin eden değişik bir hava vardı. Güvensizlik ya da tekinsizlik olabilir bu. Belki de hiçbiri değil sadece yabancılıktan ibaretti. Anlamasının tek yolu onunla zaman öldürmekten geçiyordu. Boğazını yumuşakça temizleyip

“Öncelikle görüşmek istemeniz tahmin edemeyeceğiniz bir mutluluk verdi bana. Hayranı olduğum biriyle tanışmak henüz tatmadığım yeni bir hazzın olanağını oldu. Sizin gibi usta bir yazarla vakit geçirmek, bana pek çok derse bedelmiş gibi geliyor.”

Gömleğinin dantelli yakasını sarsakça oynayıp, “Bir şeyler içmek ister misiniz?” diye sordu.

“Elbette E. Kızılcık şurubu var mı?” İsteği karşısında afallasa da yalnızlığın törpülediği biri için duyguları açığa vurmak epey güç isteyen bir şeydi.

“Hemen sorayım. İki dakika içinde geleceğim.” diyerek salondan hızla çıktı. Alt katta kendi kendine şarkı mırıldanan yardımcısının koluna yapışarak

“Kızılcık şurubu var mı İyim? Lütfen var de.” dedi yalvarır gibi bir tonda.

“Hayır efendim. Daha önce bir kez bile almadık.”

“O halde kırmızı olan başka bir şey getir bize. Renk takıntısının olduğunu çok iyi biliyorum. Ve hızlı ol lütfen.” Saniyeler geçmemişti ki merdivenlerden çıkış sesi duyulmaya başlamıştı bile.

“Maalesef kızılcık şurubumuz yokmuş. Ama yardımcım başka bir şey getirecek. Kırmızı olan.” Kırmızıyı bastırarak demişti.

“Beni bu kadar yakından tanıdığını gördüğüm ilk yabancısın. Değişik bir hismiş doğrusu.” Küçük kare çantasını kenarına koyup, “Çok uzun süre kalmayacağım. Söyleşiden ziyade bir masal anlatmaya geldim buralara.”

“Masal mı? Nasıl bir masaldan bahsediyorsunuz?” diye merakla sordu.

“Bir vampirin doğuşunu anlatan trajik bir masaldan. Kasvetli her duygunun olduğu ancak pembemsi duyguların sömürüldüğü bir masal E.” “Senin büyükannen ile çok yakın arkadaştık E. Oldukça yetenekli ve hırslı bir kadındı. Üstelik büyüleyici güzelliğiyle adından sıkça söz ettirirdi. Anlayacağın büyükannen için dikkat çekmek, ilgi odağı olmak hiç zor değildi. Hele ki elinde tonlarca parası olduğunu düşünürsek aksinin yaşanması olanaksızdı.” Güzeller güzeli İyim ’in kapıyı usulca açmasıyla konuşmayı aniden kesen kadın, kırmızı renkli içeceği görünce “Teşekkürler canım. Gençlik seninle olsun” dedi. Fincanı usulca eline alıp zamana oynarcasına oyalanmaya başladı. Neyin peşinde olduğunu anlayamadığı kadını pür dikkat izliyor olsa da karşısındaki ihtiyar kara kutudan farksızdı. Kapının sessize yakın kapanışını duyar duymaz takındığı güleç yüzü yerini soğuk bir ifadeyi bırakmıştı. “Buraya kadar olan kısmının çoğunu şüphesiz biliyorsun. Duymana gerek yok. Aynaya bakman bile yeterli.” Çayından bir yudum alarak, “Gerçekten leziz olmuş. Teşekkür ettiğimi iletirsin E.” dedi. Lafı uzatmayı sevdiği eserlerinden belli olsa da gerçek hayatta oldukça tatsız bir etki veriyordu insana. “Her neyse asıl kısım buradan itibaren başlıyor. Büyükannen ne kadar güçlü, güzel ve zengin olsa da her şeye sahip değildi. Sevginin sıcaklığından mahrum büyümüştü. Babasız ve sevgisiz büyüyen her kız çocuğu gibi o da sevgiyi bir başkasında aramaya kalktı. Aslında minnettar olması gerekirken o hep sızlanıyordu. Sonuçta en büyük motivasyon acı değil miydi? Savunduğu yegâne şeyi sırt çevirmek için her an fırsat kolluyordu. Sürekli ama sürekli bilmediği bir arayıştaydı.” Kırmızı renkte boyadığı dudakları aynı renkteki çayla buluşunca daha gaddar daha vahşi bir görünüm kazanmıştı. “Buldu da. Büyükbabanla tanıştı. Lakin bilirsin ki annen bir kez bile olsun babasını görmedi.” İhtiyar kadının bildiği pek çok detay onu afallatıyordu. Şaşkınlıkla

“Siz bunu nereden biliyorsunuz? Annem fazlasıyla asosyal biriydi. Hiç gerçek arkadaşı olmamıştı.” diye sordu. Cins bir gülüşle

“Büyükannene benziyorsun. Sabırlı ol.” dedi Kadının tavırlarından her saniye daha da rahatsız oluyordu ancak dinledikleriyle de kendini olaya kaptırdığının farkındaydı. “Anneannenin çok sevgili eşini kaybedişini yalnızca ben biliyorum. Onun nasıl terk edildiğini, nasıl acı çektiğini, nasıl deliye döndüğünü bir tek ben biliyorum.” Kamburumsu belini öne eğip E’ya daha yakın hale gelerek, “Sevgilisinin bana gelişini yalnızca ben biliyorum.” dedi. Sesi tıslamadan farksız çıkmıştı o an. Masum görünen bu kadın hakkında artık emin olduğu tek şey vardı. Buraya dost bir niyetle gelmemişti. Hasımlık peşindeydi.

“Siz ne anlattığınızın farkında mısınız? Buraya her gün duyduğum saçma sapan söylentilere yenisini eklemeye mi geldiniz?” dedi yumuşak olmayan bir tonla.

“Hiddetini içinde tut ve dinle. Kaderinin nasıl yalnızlıkla terbiye edildiğini ve neyin seni beklediğini idrak et böylelikle.” “Sandığının aksine büyükbaban bana zorla gelmedi. Büyükannenden daha önce tanışmıştım onunla. Daha önce sevmiştim. Aynı evi paylaştığımız zamanlarda başlamıştı bizim gri hikâyemiz. Büyükannene her gece anlattım onunla yaptıklarımızı. O da eksiksiz her gün birbirimizi ne denli sevdiğimizi dinledi. Beni dostça dinlediğini sanırken her birimizin makus kaderini yazdığından haberim yoktu. Haberi geç şüphelenseydim bile tek kelime dahi etmezdim ona. Yakınlığımız sebepli olsa gerekti ki haklarındaki gerçeği acınası derecede geç öğrenmiştim. Sıradan bir günü unutulmaz hale getiren haberi bu yüzden en son ben duymuştum. Biricik sevdamla evlenmişti büyükannen. Bu da yetmezmiş gibi annenin yakınca doğacağının sözde müjdesini almıştım. Ne kadar yıkıcı değil mi E? Sevdiğinin sensiz bir şekilde mutluluğa kavuştuğunu görmek. Hoş sen nereden bileceksin. Zavallı aptal kız” dedi tiksindiği belli olan bir sesle. Sabrının son kırıntısı da kadının iç gıcıklayan kahkahasının ardından silinip gitmişti.

“Derhal terk edin evimi. Bunamış hikâyelerinizi dinlemek istemiyorum.” dedi

“Hikâye değil geçmiştir bunun adı. Bilirsin, kitaplarımı bolca okudun E. İnsanlar yaşamadığı ya da görmediği şeyi ortaya koymazlar. Her efsane veya masal gerçeklikten payına düşeni alır. Değiştirilmiş olsa bile.” Oralı olmayarak çayından bir yudum daha aldı. “Çok geçmeden annen doğdu ve büyükannen terk edildi. Pusula zıttı gösteriyordu artık.” Kıkırdamadan farksız bir sesle devam etti. “Demiştim ya, büyükannen çok hırslıydı. En iyi yazar olmak, en güzele sahip olmak, en güzel olmak, en, en, en…” Her zaman benden daha iyiydi. Hayatım boyunca onu sadece bir kez geçmeyi başarmıştım. Ve bu onu delirtmeye yetmişti bile. Böylece her saniye daha tutarsız daha sansasyonel şeyler yazmaya başladı. Önce unvanını kaybetti bu yüzden. Kıskançlığının limitsizliği ve yenilgiye tahammülsüzlüğü delilik ateşini iyiden iyiye amansızca harlıyordu. Öyle ki artık adam tutup büyükbabanı takip ettirmeyi bile başlamıştı.” duraksayıp E’nin gözlerinin içine bakarak, “Şimdi düşündüm de bu masalın adı Bile’lerin masalı olsa hiç de uygunsuz olmazmış. Sonuçta deli bir kadının yaptıkları ancak bilelerle anlatılabilir değil mi?” duyup duyabilecek en çirkin kahkahayı patlatmıştı. Ruhunu tırmalayan hikâyesinin üstüne tahammül sınırını zorlayan gülüşü insanı zıvanadan çıkaracak cinstendi.

“Sizin gibilerle daha önce uğraşmıştım. Zehrinizi dökün ve gidin. Ben ne anlattığınız kişiyim ne de sizin olmamı istediğiniz kişi.” dedi ketumca.

“Sen tam da benim olmanı istediğim kişisin. Yalnızsın. Sevgisizsin. Her neyse, nerede kalmıştım. Yaşlılık işte. Hem unutuyorum hem de yavaş anlatıyorum değil mi?” diye sordu samimiyetsiz gülüşünün arkasından. “Hah, hatırladım. Çok kısa sürede benden çalınan sevgilimin intikamını almıştım. Üstelik elimi kirletmeme gerek kalmamıştı. Lakin içim soğumuyordu. Âşık olduğum adam yanımda olsa bile benimle değildi. Annenin varlığı onu yanına çekmeye yetmese bile tam kalbiyle benim yanımda kalmasına da izin vermiyordu. Kederim kalemime yansıdı böylece. Daha önce yazamadığım kadar hisli yazıyordum. Daha önce hiç satmadığım kadar abartılı çoklukta satıyordum. Ama acı çeken bir tek ben değildim. Büyükannen her zamanki gibi şovu üstüne çekmeyi başarmıştı. Sanki acısı benimkinden daha büyük daha içtenmiş gibi kalemliyordu sayfaları. Artık indirmemin neredeyse imkânsız olduğu o tahta bir kez daha oturmuştu. Elimden bir şey gelmiyordu. Kazanamamıştım.” Birkaç öksürüğün ardından ayağa kalkıp boydan boya uzanan kitaplığın önünde durdu.” Güzel kitaplar. Her biri diğerinden daha paha biçilmez. Eminim ki atalarından kalan en önemli mirastır.” Rastgele bir kitabı çekip sayfalarını karıştırmaya başladı. “Lakin büyükannenin övündüğü en büyük eseri ve mirası annendi. Bu yüzden de kendinden daha iyi yetiştirmek için varını yoğunu annene harcadı. Onu, her şeyiyle mükemmel biri haline getirmek tek gayesi olmuştu. Deli birinin deli arzusundan fazlası değil sanıyordum ben. Ancak annen tam da onun istediği gibi biri olarak büyümüştü. Daha güzel, daha alımlı ve daha yetenekliydi. Benim kaybım böylelikle iyice pekişmiş, ezici bir hal almıştı. Kahırdan ölmek üzereydim. İçkiye başladım, günden güne tükeniyordum artık. Yavaş yavaş ölürken tek seferde ölme fikrine âşık olmaya bile başlamıştım. Ancak tam da o sıralarda annen…” sözünü yarıda kesen tutarsız kahkahası olmuştu. Yaşından beklenmeyecek dirilikte olan kadın, onu ürpertmeye başlamıştı. “Annen deli bir kadının kızı olduğunu kanıtlamıştı. Hızla inşa ettiği kariyerini bir çırpıda yıkıvermişti. Duygusuz, acımasız ve insan denmeyecek biri oluşunu ben dahil tüm dünyaya açık etmişti. Hâlâ okunuyordu hâlâ konuşuluyordu ancak tüm bunlar saygıdan değil yerilmek ve eleştirilmek içindi.” Elinde çevirdiği kitabı sertçe kapatıp, “En güzeli de neydi biliyor musun? Bunu kendisi yapmıştı. Kendi cezasını kendi buldu.”

“Kapa çeneni artık. Bunamış ve utanmazsın. Buna rağmen hâlâ kötülük peşindesin. Anlattığın gibiyse yaşanan her şey, bu senin eserin asıl. Acı ve kederden başka bir şey bırakmamışsın atalarıma. Annemden ne istedin ki? O zavallı kadın senin ismini bile bilmiyordu.” diye sözünü kesti.

“Ne mi istedim? Onun doğumu bana tam kalbiyle gelemeyen bir yük kazandırmıştı. En az annesi kadar suçluydu.” Haklılığından emin bir tonla.

“Sen delirmişsin. Gerçekten delisin. Her şeyin böyle olmasına zemin hazırlayıp övgüyle anlatıyorsun üstelik.” dedi şaşkın bir tonla.

“Bilmem belki haklısın belki haksız.” Yavaş adımlarla koltuğuna döndü. “Annene ve büyükannene karşı kazandım. Ömrümü almış olsa da ikisinin sevgisizlikten delirdiğini görmek acılarımı kesmeye yetti. Benim kavuşamadığım mutluluğumu çalmasının cezasını delilikle ve yalnızlıkla ödedi. Öyle ki torunu olan sen bile bu kaderin pençesindesin hâlâ. Kırışıklıkların seni bulduğu yaşta bir kalbin sıcaklığından mahrumsun.” dedi. Dili emsali görülmemiş bir zehir akıtıyordu. En az otuz yıllık mazinin kinini dünmüşçesine canlı tutan kadın, hiçbir kelimeyle anlatılamayacak bir çirkinlik taşıyordu. “Ölmeden önce görmek istediğim tek şey senin acınası yalnızlığındı. Acıyla büyüyen annenin acıyla büyüttüğü çocuğu. Yazık.” deyip çantasını eline alarak ceketinin düğmelerini düzeltmeye başladı. “Büyükannenin bir hayatı mahvetmesinin cezasını siz de ödediniz. Yakında eski dostum ve yegâne düşmanımla tekrar buluşacağım. Dile ki diğer tarafta da insanların mutluluklarını sömüren bencil bir vampir olmasın. Yoksa yeni dünyada da sömürülmüş duyguların içinde bulursun kendini.” dedi. Titreyen bacaklarının üstünde zor dikiliyordu. Hiçbir şey olmamış gibi çiçekler açan yüzü kanını donduruyordu. Yıllardır sorduğu soruların, çektiği acıların ve yaşayamadığı çocukluğunun nedeni capcanlı önündeydi. Bunlar yetmezmiş gibi dipdiri bir neşeyle anlatmıştı her şeyi. Boğazı kurumuş, beyninde çatırdayan duvarlar yıkılmış, durmaksızın yıkılmaya da devam ediyordu. Yaşlı olup olmamasını umursamayarak

“Haklısın. Çok haklısın hatta. Bir vampirin doğuşunun masalı bu. Ancak vampir olan senden başkası değil. Senin kininden bihaber yaşayan iki kişinin acısıyla, hüznüyle ve kederiyle beslenen bir zalimsin. Yaşadığın acının bedelini hiç suçu olmayan iki kişiye daha ödettin. Farkında değilsin ama neşeyi ve güzellikleri kendi hayatından başlayarak sömürmeye başlamışsın. Doyumsuz kalbin bununla yetinmemiş başkalarının kanına da saldırmış. Güzellikten kendini azat etmişken sözde bir cellat yaratıp, tüm suçu ona yıkmışsın. Acizsin. Acınası birisin.” Elinin altında kaybolan incecik kolu sertçe itti. “Ancak unutma ki ne kadar delirerek ömürlerini bitirmiş olsalar bile tarih onları iyi birer yazar olarak yazdı. İsimlerini gölgelerde bırakarak bir başkasının siluetinde kaybolmaya mahkûm bırakmadı. Kendi atalarım oldukları için söylemiyorum bunları. Gerçekleri göremeyen gözlerin için tek bir kez de olsun sarf ediyorum nefesimi. Kaybının farkında değilken kazandığını söylemek gaflet dolu gizli bir delilikten başkası değil. Kendine bir bak ve sadece şunu sor: benim arkamda bıraktığım en büyük eserim diyeceğim şey ne? Cevabın elli yıl sonra kaybolacak bir kitaptan başkası değilse, ki aksinin olmasına ihtimal bile vermiyorum, ihtişamını gizleyemediğin kaybedişini kutlarım.” dedi. Tek kelime etmesene dahi izin vermeden dışarıya çıkardığı kadının arkasından aralıksız akan gözyaşlarıyla bakıp kalmıştı.

İhtiyarın gelişinin üstünden bir hafta geçmişti. Ancak sesi hâlâ salonda yankılanıyor gibiydi. Kokusu duvarlara sinmişti adeta. Yataklara düşüren bir acı vermese de kalbinde daima açık kalacak bir yara açmıştı. Atalarının, üzücü olsa da gerçek yüzünü görmek onların hatalarının bedelini ödüyor olmak onu çıkışı olmayan bir yola itiyordu. Uğradığı hayal kırıklığının yanında birilerinin acısının üzerine kurulu bir hayata gözlerini açtığını düşünmek yer yer yaşamından bile soğumasına neden oluyordu. Cevabını bulamadığı sayısız sorusu yanıt bulmuş olsa da geçen yıllarını geri getirmiyordu. Lakin denilenin aksine o makus kaderine boyun eğecek biri değildi. Onu bekleyen yıllarda, ne kadar zor olursa olsun, yalnızlığını kırmaya kararlıydı. Bu yüzden de esir kaldığı geçmişten kurtulmak için taşınmaya karar vermişti. Herkesin onu sadece Yazar E olarak tanıdığı, hatalarla bezeli geçmişinin olmadığı bir yere gidecekti. Burasının neresi olduğu önemsizdi.

Uzun siyah elbisesiyle ağır ağır adımladığı odasında gözü masasına takıldı. Hâlâ açık olan kitabı, göz ucuyla tekrar süzdü. Ezbere bildiği kitabın, arkasında gizlediği acı olduğunu bilmek artık canını sıkıyordu. Değiştiremeyeceğini bildiği yaşanmışlığı atlatmanın tek yolunun unutmak ya da kabullenmek olduğunun farkında olsa da duygularını göz ardı edemiyordu. Tüm bunların yanında, her ne kadar inkâr etmek istese de kitap açık bir doğruluğa da sahipti. Tüm o olağandışı varlıklar ve anılar gerçekti. Canlı kanlı aramızdaydılar. Her saniye bir başkası yaşanıyor, biri diğerinin kurbanı oluyordu. Kimisi bir adım önümüzde karşımıza çıkıyor kimisi de yemeğimizi paylaştığımız ev arkadaşımızın başına geliyordu. Çarpıcı bir gerçeklikle dolu olmalarına rağmen biz insanlık, onları gerçekdışı olarak görmeyi seçmiştik. Korktuğumuz için değildi bu çocukça çaba. Tıpkı C.K’nin büyükannemi sözde vampir olarak anlatması gibi gerçeklikten kaçmak için yapıyorduk. Bu hikâyenin tek bir vampir içerdiğini söyleyemeyecekken o büyükannemi vampir ilan etmiş ve aklını korumak için acısına saklanmıştı. Ve kendini kurbanlaştırıp masalının vampirini vahşileştirmişti. Ne yazık ki oldukça başarılı da olmuştu. Üstelik bunu yalanlamam da imkânsızdı. Gerçeği kabullenmeyi seçmek hiç kolay olmayacak olsa da artık açıkça içime sinerek Evet, diyebilirdim. Masum birinin torunu olmadığım gerçeğini kabul etmek, ruh bunaltıcılığıyla karşımda dursa da hayat boyu birini suçlamaktan beni koruyabilirdi. Bunların yanında garipti ki kitabı hâlâ insana, bana, sayısız ders veriyordu. En önemlisi de aramızda gizlenen kurbanlaşmış vampirlerden, masum olmayan delilikten ve sıra dışılığa sığınmış diğer herkesten korunmanın gerekliliğiydi.

Azime Eser

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Yine şaşırtmayan güzellikte yazı.Kalemine sağlık.Betimlemelerin,yazım tarzın ve sonundaki çıkarımların müthişti.Sen yazmaya bizde okumaya devam edelim.:clap::clap::clap:

  2. 17.yüzyıl klasikleriyle Agatha Cristie birleşmiş gibiydi. Hem öyküde bir ağırlık göze çarpıyor hem de misafirin gizemi bizi daha da ürkütüyor. Genel olarak beğendim öykünüzü. Ancak küçük bir önerim olacak: Tabi muhtemelen sizin tarzınız böyle ama internet çağında biraz daha sürükleyici olan, “kolay okunan” öyküler yazsanız daha çok okura ulaşırsınız gibi geliyor bana. Tabi herkesin düşüncesi kendine.
    Bu dışında öykünüzü çok beğendim, esen kalın…

  3. Hikayenizi, karakterlerinizi ve anlattığınız mesajı o kadar çok sevdim ki… Kaleminize, aklınıza sağlık. Mesajlarınızı okuyucunun gözüne sokmadan ama kafasına kibarca ilmek ilmek işleyerek aktarmış olmanız takdire şayan.
    Ancak hikayeyi okurken 2 nokta takıldı gözüme, bunları açıklamak ve yanlış anladıysam düzeltilmek isterim…

    1. Hizmetli kadını alımlı, güzel ve 20’lerinin başında bir kadın olarak tasvir etmişsiniz ancak ona ait olduğunu düşündüğüm bir diyalogda alın kırışıklarından bahsedildiğini gördüm. (Daha doğrusu eğer 2 yaşlı kadın konuşuyor olsaydı o tasviri kime yaptığınız anlaşılamayacakmış gibi.)
    2. Hikayenin son kısmında hikaye, üçüncü kişi açısından bir anda kahraman bakış açısına geçiyor gibi geldi. Bu kasten yapılmış bir şey mi emin olamadım.

    Enfes bir hikayeydi, tekrardan ellerinize sağlık :slight_smile:

  4. Ayırdığınız vakit için ve yorumunuz için çok teşekkür ederim. Beğenmeniz ve vermek istediğim mesajların size ulaştığını belirtmeniz beni oldukça mutlu etti. Belirttiğiniz ilk hususta kırışıklıklarla dolu alın Bayan E’mize aitti. Bir kez daha geri dönüp baktığımda hızla okuyan biri için karışık olabilecek gibi duruyor ancak daha yavaş bir okuyuşla E’ye aitliği fark ediliyor. İkinci husus konusundaysa kasten yaptığım bir şeydi. Yapmak istediğim/yapmaya çalıştığım şey aslında asıl yazarımızın kendini üçüncü kişi ağzından görüp yazmasını, ne sert ne de yumuşak ama mutlak bir çarpıcılıkla dolu bir geçişin ardından kendi ağzından yazmaya başlamasını gayeledim.
    Bir başka ifadeyle bendeniz ve Bayan E son paragrafta yer değiştiren iki yazardır efendim…
    Sağlıcakla, sevgiyle…

  5. Bu kasti ayrıntıyı idrak edememiş olmak beni bir miktar üzdü açıkçası. Gerçekten bu zamana dek gördüğümden çok farklı ve özgün bir üslup seçmişsiniz bunun için bile ayrıca tebrik ederim sizi :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

8 cevap daha var.

Yorum Yapanlar