Öykü

Diablo

Yaşadığım dünyada her şey değişiyordu. Yakın tarihlerde güçsüz milletler, seri atışlı tüfekler imal edebilen imparatorlukların güçlü ordularıyla sömürülmekteydi; ama bu güç dengesi çok geçmeden değişti.

Çeşitli bir lanet; gündüz geceye döndüğünde, ki; artık her gün daha da karanlığa gömülüyor ve korkutucu şekillerde görünen bulutlar, bizden güneşi uzaklaştırıyordu. Sonunda karanlık günlerin ardından, talihsizliğimiz vampir denilen iblislerle bizi savaşmaya mahkûm etti. Kanınızı içmeye çalışan bu şerli varlıklar, insan iradesini azaltıp türlü korkulara, çeşitli beden esrimelerine neden oluyorlardı.

Devletimiz Osmanlı içinse durum diğer devletlere göre daha kötüydü. Karanlık lanetli günler gelip ve iblisler topraklarımıza üşüştüklerinde ne yapacağımızı bilmiyorduk. Daha da kötüsü bu şerrin oluştuğu bölgeyi vilayetimiz Romanya olarak saptamıştık. Haftalar sonra Avrupa, Asya gibi küffar topraklarında, vampirler yayıldı, böylelikle musibetleriyle birçok kanlı savaşı başlatmışlardı.

Vampir ordularına karşı kendini savunabilen birçok şehrimiz vardı; ama bizim için bu savaşlar inanılmaz kayıplarla sonuçlanıyordu. Geçen sene baruthane ocaklarında yeni silahlar geliştirildi. Seri atışlar yapabilen tüfekler ve el tabancaları. Bunlar öyle işimize yaradı ki, İstanbul’dan, Edirne civarına kadar olan topraklar insanlarımız için güvenli hale geldi.

Bense, Balkanlardaki savaşlarda yer alıyordum. Tecrübeleriyle savaşta adından söz ettiren yeniçeri birliğinden oluşuyorduk. Bize verilen emirlerden en tehlikesi, denizaşırı bir görevdi. Donanmamız hakkında bilgim çok azdı, zaten gemileri harp etmek için değil karaya çıkarma yapmak için ihtiyacımız vardı.

Sabahın erken saatlerinde oldukça büyük gözüken bir gemiye bindik. Sonradan öğrendiğime göre kadırgaya binmişiz, denizin ortasında bizi koca kalyonlar karşıladı

Kadırganın, denizdeki hızı gerçekten de savaş gemilerine göre hızlıydı, Kadırgada olabildiğince hızla ilerliyorduk. Bulunduğum askeri güç ile, Atina’da şiddetlenen hortlakları durdurmamız emredildi. Bize ulaştırılan mesajda, vampirlerin savaştırdıkları çeşitli görünümdeki iblislerden de bahsedilmişti, bu bilgi seferi daha önemli bir hale getiriyordu. Şehirdeki kuşatma için, ayan paşayı bulmamız elzemdi, savaş ise tüfeklerin ateş gücüne ve kılıçlarımızın hünerine bağlıydı.

Sonunda sahile yaklaşmıştık, dalgalı bir denizin eşliğinde, kayalıkların arasından şehri görebiliyorduk. Maalesef bizleri askerlerimiz değil, yarasaya benzeyen, ama devasa yapısıyla adeta insan vücudunu andıran bir iblis, fırlatmaya çalıştığı mızraklarıyla bizi karşıladı. Vücudunun rengi kimi yerde mor ve siyah tonlardaydı. Korkunç şeklini zor seçebiliyordum, iri yapısına rağmen gayet hızlıydı. Yeniçeriler tarafından en az on tüfek ateşlendi, canavar havada birkaç defa dengesini korumaya çalıştı, sonundaysa adeta kendisini bırakırcasına denize düştü. Zannettiğim gibi vücut derisi dayanıklı değildi ve bu bir nebze beni sevindirdi.

Şehrin meydanına ancak akşam vakti gibi gelebildik. Bize doğru üç köylü gelmekteydi, ellerinde çeşitli silahlar bulunuyordu.

Ellerindeki kılıçları, birer silah ustasıymışçasına sallıyorlardı. Bunlar gibi milis askerlerin, yanında savaşırken sırtınızdan talihsiz bir şekilde yaralanabilirdiniz, acemilik büyük bir şansızlığı beraberinde getirirdi. Onlarla konuşmak için en rütbelimiz Mikail gitti, çok geçmeden eliyle bize toparlanın diye işaret edince herkes silahlarıyla birlikte ayaklandı.

“Şehri saran vampirlerin çoğu püskürtülmüş, ama eski yapılarda toplanan bir grubun olduğunu söylediler,”

“Gece baskın yapmalarına izin vermemeliyiz.”

“Yunan putperestleri,” diye sözünü kesti, yaşlı bir yeniçeriydi .

“Çok eski zamanlarda bu şehirde onlarca tapınak varmış, şu tepedeki eski taş yapıda olduklarına eminim,” dedi.

“Yılanın başı ezilmeden bize uyku yok.” diyerek Mikail konuşmayı sonlandırdı.

Böylece yakılan meşaleler eşliğinde dar sokaklardan geçmeye başladık. Gürültülü adımlarımızın ardından, düşmanımızın vampirler değil de kanlarını pis ağızlarıyla kirlettiği şehir halkını, kendimize doğru çekmiştik. Onlarca kişilik bu hortlakların gözleri karanlıkta bile, seçilebilecek şekilde parlayan kırmızı rengindeydi. Yürüyüşlerinde insani olmayan bir çeviklik vardı ama hızlarına rağmen düşe kalka ilerlemeye çalışıyorlar. Ayakta durmayı başaramayanlar ise yerde sürünerek oluşturduğumuz, ateş hattını geçmeye ve sivrileşmiş dişleriyle, bizi ısırmaya çalışıyorlardı. Çatışmanın sonuna doğru yeniçeri kıyafetlerimiz, birkaç yaşlı vampirin ve hortlamış Atinalıların kanıyla kaplanmıştı. İlerlemeye devam ettikçe tedirginliğimiz artıyordu, bize saldıranların çoğu vampir değildi. İblisler nereye saklanmışlardı.

Sonunda putperestlerin o eski tapınağını görünce ruhumu endişe kapladı. Bu eski taştan yapılar, ilkel insanların günahlarıyla kirlenmişti. Düşünmeye, konuşmaya çalıştıkça dayanılması güç bir duygu birlikteki herkesi iradesiz bırakmaya zorluyordu. Koca sütunların, kabartmalarla süslenmiş duvarların ardında hiç karşılaşmadığımız bir kötülük vardı.

Beklediğimiz her an, etrafımızı saran sessizlik bizleri heyecanlandırıyordu. Sonunda karar verdiğimiz plana göre aramızdan beş kişi tapınağın girişinde nöbet tutacaktı, herhangi bir saldırıya karşı bizleri uyaracaklardı. Tapınağın girişine ilerlediğimizde aslında labirentin içinde olduğumuzu anladık. Sanki onlarca farklı yol vardı. Yüzyılların getirdiği yıpranmadan ve bakımsızlıktan dolayı dev koridorlar mağarayı andırıyordu. Tükenmişlik ve dehşet içinde ilerliyorduk. Sonunda hayatımda görmediğim kadar geniş bir salona adım attım, tavanı yerden tahmin edemediğim bir uzunluktaydı. Karanlık koridorların aksine bulunduğumuz yere büyük bir ateşin ışıkları geliyordu. Aniden kuvvetli bir rüzgâr esti, öyle ki sürüklediği tozlardan gözümüzü açamaz haldeydik. Yanan büyük ateş ise bu amansız rüzgârın ardından sönmüştü, kendimizi zor görebildiğimiz karanlık tarafından adeta rehin alınmıştık.

Korkunç bir ağız aniden önümüzde parladı, vahşi hayvanların dişlerinden dahi büyüktü. Bize hıçkırıklarla dolu bir şekilde güldü. Konuşmaya başladığında ses tonu çok derinlerden geliyordu.

“Ah insanlar, bitmek bilmeyen arzularınızla ve güçsüz kollarınızın taşıdığı silahlarla bana karşı koymaya mı çalışıyorsunuz. Zavallı gururunuz sizi şimdi birer birer kurban haline getirecek.”

“İblisin soyu seni geldiğin ateş çukurlarına göndermesini biliriz.” dedi Mikail ve ardından ateş etmeye başladı.

“Ben atalarının bile bu topraklara gelmediği çağlardan, bile daha yaşlıyım ve kudretim insanların korkulu rüyalarında açığa çıkar. İsmi duvarlardan kazınmış olan Diablo’yum ben, insan hafızalarının terk ettiği o günlerden kalan birisiyim. Birkaç serseri kurşunun beni öldürebileceğini mi sanıyorsun?”

Gözlerimiz karanlığa alışmıştı, oysa canavarı ayrıntılı görmemizin, irademizi daha da savunmasız hale getireceğini bilemezdik. Kendisine Diablo diyen bu yaratık mı, yoksa bu şerleri bize bulaştırmıştı. Tüfeğimle nişan aldım ama nafile. Pençeye benzeyen eliyle en iyi askerlerimizi adeta biçiyordu. Çeşitli büyüler, sözler mırıldanıyor, ona ateş ettiğimizde, oluşturduğu büyüsel kalkanıyla kendini koruyordu, kurşunlarımıza geçit vermiyordu.

Sonunda kılıcımı çekip, öne atıldığımda, benimle birlikte savaşacak kimse kalmamıştı. Diablo, ona savurduğum kılıcı, eliyle tuttu, kanlarının avucunun arasından damlalar halinde aktığını gördüm. Sonunda önüme gelip gülümsediğinde, gücümün onun için ne kadar değersiz olduğunu anladım. Sonrasında ise aldığım darbenin etkisiyle yığılmışım. Takatsiz geçen günlerin ardından tapınakta hâlâ yaşıyordum, ama iblis gitmişti. Benim birliğimdeki kimse hayatta değildi, oysa benim yaşamamı istemişti. Bugünden sonra günlerimi Diablo’yu arayarak geçirdim ve askerlerimize yaptığı katliamı ona ödetmek için yeminler ettim.

Samet Ayvalılar