Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ölü Ordusu

Osmanlıda küçük bir humbaracı bölüğü manda ve sığırların çektiği koca cephane arabalarını zorlanarak hareket ettiriyordu. İki gün önce yağan yağmur yolları bataklığa çevirmişti. Bugün ise sadece birkaç mil hareket edebilmişlerdi. Kıyafetiyle ve sarı saçlarıyla dikkat çeken Mikail söylenerek, “İkindi vaktine kadar gitsek, bizim için yeterli olur.” dedi

“Sofya’ya gidesiye kadar bende güç kalır mı bilmem.” Köyden gelen bir ırgattı bu, para karşılığı askerlere katılmıştı.

Humbaracı bölüğü işine devam ederken, doğu yönünden bir atlı dört nala geliyordu.

“Küffar atına benzemez, bizden biri.” dedi askerlerden biri. Yaşlı bir adamdı gelen, atıyla yaklaşınca belirli bir mesafeden selam dahi vermeden konuşmaya başladı.

“Ben sınır civarındaki Palakesen kalesinin baş sancaktarıyım. Vlad’ın askerlerinin saldırması sonucu geri çekildik, ama akşam vakti girmeden etrafımız çevrilecek emrimdeki askerler tepenin arkasındadır. Yardımınıza ihtiyacımız var. İsyancı Vlad’ın askerleri peşimizde güneş batmadan evvel burada olurlar.

İleriden askerler gözükmeye başladı.

“Emirlerinizi bekliyoruz.” dedi Mikail. Savaş anlarında çabuk karar vermek gerekir.

“Şu topu kullanabilir hale getirebilir misiniz?”

Kısa sürede hallederiz… Herkes başını evet anlamında sallıyordu. İstemedikleri bir çarpışmanın içinde kalmışlardı, kurtulmaları için itaat etmek daha hayırlı olurdu diye düşünüyorlardı. At arabalarını ve diğer sandıkları hazırlamaya başladılar.

Koca bir toptu. Siyaha kimi yerde turkuaza dönen rengiyle heybetliydi. Atın üstündeki sancaktar:

“Şahi topu bu mudur?” dedi. Mikail cevap verdi.

“İki kat daha büyüktür senin dediğin, Belgrad’dayken görmüşlüğüm vardı.”

Sonra eliyle işaret ederek, “zemin burada sağlam buraya yerleştireceğiz dedi.”

Tecrübeli birkaç kişi kara topu meydanı kolaylıkla görebilecek bir bölgeye götürmelerine yardım etti. Zemini daha sağlam olan ağaçlıkların ilerisine çektiler.

Top hazırlanırken pala kesen kalesinin dört yüz kişilik muhafızları yorgun argın daha önce belirlenmiş yerlerine mevzilendiler. Sancaktar geri gidip askerlerini bilgilendirmişti. Herkes ovadaki yerini almıştı.

Rütbeli olduğu anlaşılan bir adam humbaracılarla konuştu. Savaşacak tüfekler hazırlanıyordu. Barut keselerini doldurup, mühimmatlarını kontrol ettiler.

Sarı saçlı adam yine konuşuyor, genç askerleri bilgisiyle şaşırtıyordu.

“Eflak tarafları Hortlak memleketidir, balkanlara benzemez. Orada gökyüzü bile garabetliğiyle insanın yüreğini bulandırır.”

Acemilerden biri sözünü kesti.

“Desene düşmanlarımız hallice bu sefer.”

Her şey hazırlanmıştı şimdi olabilecek tehlikeler yaşlı sancaktarın zihninde dönüyordu.

Romen ordusunun atlı birlikleri görünürde yoktu. Koca paşa, etraflarının atlılar tarafından sarılabileceğini anladı.

Güneş ışınları etkisini kaybederken, düşman piyadeleri uzakta küçük bir nokta olarak gözükmeye başladı. Yaşlı paşa humbaracılara dönerek

“Topun ateşlenme emrini size bırakıyorum.”

Birkaç soluk alıp verilmesinin ardından gök gürültüsünü andıran bir ses ovayı çınlattı. Yaşlı paşa bu topun Eflaklıları korkutup kaçırabileceğini düşündü.

Gülle isabet almasına rağmen düşmanlar, tüm zalimliğiyle ilerlemelerine devam ettiler. Küffarlar, topun ikinci atış için hazırlandığında tüfekçilerin menzillerine girecekti.

Yeniçeriler, Eflaklıların menzilde olmamasına rağmen elleri tetikteydi, sabırsızca rakiplerini bekliyorlardı.

Nihayetinde elli tüfek birden patladığında düşman safları dağılmıştı.

Düşmanlar kaçışınca önlerindeki kale muhafızları ,yeniçeri kıyafetleriyle askerleri gördüler. Yüzleri sanki dağılmış çeşitli işlemlerle yeniden dikilmiş gibiydi. Kendi askerlerine mi karşı savaşıyorlardı, Şaşkınlıklarını çabuk atlattılar.

“Bunlar insan filan değil dedi biri bunlar iblisin tohumları.”

Ordunun metanetini hararetli bir ses yerine getirdi.” Bu küffarları şeytan koruyor, gözümüze oynanan bu afsunlu hileden Allah’a sığının ve yerinizden şehid oluncaya dek ayrılmayın.”

Artık iş bileklerin gücüne kalmıştı. Kabzalarına uzandı elleri yiğitlerin, görüntüleri kılıçlarıyla ürkütücüydü .Cenk edenler birer birer düşmeye başladı ama yine de arkalarındaki arkadaşları onların yerine savurdu kılıçlarını.

Savaşın hengamesi çok korkunç olayları gizliyordu. Cenk meydanı ölülere karşı yapılıyordu. Öyle ki savaştaki o türlü kan yahut barsak kokularını, defalarca aşan çürümüşlük ve pis kokular etrafı sarmıştı.

Perişan olan askerler etrafa dağılmaya başladı.

Dehşetli bir görüntü vardı; salyaları akan şeytanlar, ağızlarıyla parçalıyorlardı şehit düşen erlerimizi. Yaşlı sancaktar; Kaçın diye haykırdı.” Kaçın, durmayın burada, cehennemin zebanileri onlar.” Oysa bu gudubet ordu onları çembere almıştı.

Yılanın başı zalimliklerin planlayıcısı Vlad’dı. Cinnilerin soyundandı o adi herif. Yaşlı sancaktar atına atladı yoluna kim çıkarsa durmayacaktı. Atını sürecekti Karpatlara.

Zalim lordun korkutucu şatosuna.

Humbaracılar yaşlı paşanın iradesini ve azmini gördüler. Sayıları çok azdı ve ona zaman kazandırmak istiyorlardı. Koca bir sandığı ve ardından bir tanesini daha fitillerle patlattılar. Koca alev bulutu ortalığı adeta silip süpürdü, bir atlı ise dumanların içinden çıkıyordu. Savaştan tek sağ kurtulan kalenin sancaktarıydı.

Yaşlı sancaktar atıyla dörtnala ilerliyordu arkasına bakamadı belki ama gözyaşları akıyordu. Bu şeytanlığı durduracağım diye yeminler ediyordu.

Samet Ayvalılar