Öykü

Ahir Zaman Busesi

2018’in Ekim ayı sonlarına doğru bir gün, akşam saatlerinde, kiralık evimin balkonunda oturmuş intihar etmeyi düşlüyordum. Bu meseleyi son yıllarda öyle çok kurmuş, hayal etmiştim ki artık sırasının geldiğini, üzerime yapışıp kalan bir sorumluluk haline dönüştüğünü hissediyor ve açıkçası bu duruma birazcık da olsa içerliyordum. Sonuçta intihar edeceksem, bu yalnız kendi benliğime vermiş olduğum bir sözü gerçekleştirmek adına eyleme dökülmüş olmamalıydı. Böylesi bir eylem sonrası, benliğimin devre dışı kalacak olması da cabası! İntiharı bile isteye, kendi içerisinde sağlam bir mantığa, argümanlara dayalı şekilde gerçekleştirmek, böylece hem kendi varlığımın hem de bu narin-dehşetli hazzın hakkını tam olarak yerine getirmek istiyordum.

Uzun uzadıya bu işlerin eğrisini doğrusunu hesap etmeye dalmışken, karnımın zırıl zırıl zil çalmakta olduğunu fark ettim. Kısa bir süre ertelemeye gayret etsem de bu ilkel haz yavaş yavaş aklıma sirayet edip, mantığımı ele geçirmiş bulundu. Sonunda kendimi “Aç biilaç bir halde intihar edip de ne yapacakmışım canım, iki lokma bir şeyler yiyeyim de bari öte yakaya gitmeden evvel ufacık da olsa bir sahne daha canlandırmış olayım” diye düşünürken buldum. Fakat tam da bu istediğim dramatik kurguya odaklanacağım sırada, telefonumun acı haykırışlarıyla tekrar bölünecektim.

Böylesi saçma bir anda aramayı başarmış olan şanslı âdemoğlu da kim acaba diye telefonumun ekranına baktığımda ise, istemeden de olsa çağrıyı cevaplamam gerektiğini hissettim. Arayan en yakın arkadaşımdı. Beni acilen yanına çağırıyor, meselenin çok ciddi olduğundan dem vuruyordu. Durumun vahametini, ciddi kelimesine yaptığı eksantrik vurgu sayesinde kavradım. “Hakancım siz şimdi yengeyle tartışmışsınızdır, iki güne de halledersiniz canım,” demeye kalmadan, cümle içerisinde bir kez daha ‘ciddi’ kelimesine yer verince “tamam o zaman 10-15 dakikaya kadar yanında olurum” diyebildim.

Her ne kadar kısa süre sonra fişi çekmek gibi bir arzuya sahip olsam da sevdiğim insanlara karşı duyduğum derin gönül bağına sırtımı dönemezdim. Hakan, benim en kötü günlerimde yanımda olmuştu. Bu şer gününde onun yanında olmak da benim boynumun borcudur diye düşündüm.

İçerisinde bulunduğum namüsait halden olsa gerek, havada süzülen bu ‘boynumun borcu’ lafzı aklıma birden giyotin imgesini getiriverdi. Giyotinin, balkondan atlamaktan daha rafine ve şık bir tercih olacağı, ayrıca şanslı kişiye çok daha az acı yaşatacağı fazlasıyla belliydi. Bu noktada zihnimin yaşamın karşıt diyarlarına doğru süzülmesine karşı koyamadım. Acaba -diye geçirdim içimden- öte taraf gerçekse, yani şu ilkel cennet-cehennem düalizmi harbi yaşamsal bağlarına temas ediyorsa realitenin ve benim gibi intiharcıların tümü düalitenin kendilerine düşen hınzır ve karanlık tarafını seyre dalacaklarsa istemsiz, yalnızca acaba diyorum… Acaba bu intihar çetesi de tıpkı dünyadaki gibi kendi içerisinde farklı fraksiyonlara, amaçlara, arzulara, sosyal statü ve sınıfsal çelişkilere göre ayrışıp, çatışıyor mudur?

Çünkü -diye devam ediyorum- eğer böylesi bir ahvalin orta yerine düşüverirsem onca koca ideolojisi, tutkun arzularıyla yatak döşek kendinden geçeni, velhasılı kızılı, karası, esmeri arasında yerim yurdum nice olur? Daha kendi kendime sayıp dökemezken nedenlerimi, el aleme hem de böylesi bayat ve son kertede nahoş bir yerde nasıl ifade ederim derdimi? Ne diyebilirim onca gürültü patırtı arasında ve kaderim bunlar nizamında hangi taktire uygun düşer?

Fildişi kulelerinde yaşayan soyluların, ideoloji mağdurlarının, kader mahkumlarının bana tepeden bakacağı aşikâr. Ki bunlar da çetenin en kaymak tabakasıdır kesinkes! Peki onca ihtimali elinin tersiyle itip, bilinmez bir gerçekliğe adım atma kudretini göstermiş olan bu modern zaman Promete’sine yok mu hak ettiği gerçek değeri, hatırı ve özeni gösterebilecek yüce gönüllü, soylu efendiler?

İşte o saniye, saatle göz göze gelince anlıyorum gerçeği. İçine düştüğüm bu virane ahir zaman busesini. O buse ki, latif bir temaşadır ilmini bilenlere, aradakilere. Öyle kendi halinde söylenip duran, esrarlı sokaklarıyla dört köşeli Araf şehrine. Sakinlere. Sakinlerine. Kimsesizlere.

O dakika koştur koştur sokağa iniyorum.

* * *

Hakan, daha barın girişinde karşılıyor beni. Sıcacık bir şekilde kucaklaşıyoruz. Fakat bu mesut tonda bile seçebiliyorum gözlerindeki derin gölgeleri. Karanlık, ıpıssız bir vardiya geçirmiş olmalı bu günlerde. Ona karşı bir kat daha ısınıyor, derin bir kardeşlik muhabbeti hissediyorum içimde.

Bir süre dalgın dalgın suratıma bakıp, neden sonra “Sen içeri geç,” diyor sessizce. “Ben sigaramı içip hemen geliyorum.”

Mekânın içinde yürüyor, masalara göz gezdiriyorum. O an canım fena halde bira içmek istiyor. Gözüme hoş gelen ortalardaki bir masayı seçiyor, yerime kuruluyorum. Keyfim birden yerine geliyor.

Hakan’ı beklediğim sırada onun o mahzun halini, içimde kabaran hisleri düşünüyorum sonra. Tüm o kardeşlik hisleri ne kadar hoş da olsa, ortada tüm notaların ahengini bozan bir asi teşebbüs kol gezmekte.

Barın kapısında mutlu, umutlu karşılansam aynı şeyleri hissetmezdim biliyorum. Zaten o da beni çağırmazdı buraya. Meral ile gelirlerdi kesin…

Ama ben şimdi ne yapıyorum? Bu tatlı herife için için kin mi duyuyorum? Başarılı olması, büyük paralar kazanması, statüsünün yükselmesi, benim anca hayallerimde görebileceğim gösterişli kadınlarla düşüp kalkması, en lüksünden son model arabalara binip zevkten dört köşe caka satması zoruma mı gidiyor? Yakışıklı, başarılı ve akıllı olması cidden kaldıramayacağım cinsten şeyler mi? Onu ne kadar sevsem de için için kıskanıyor ve belki de yok oluşuna birinci elden şahitlik etmek mi istiyorum?

Hayır, tabii ki de bunları istemiyorum. Neden isteyeyim ki? Kim en yakın dostuna karşı böylesi karanlık düşlere düçar olur ki? Ben seviyorum Hakan’ı. Hem Hakan hep en kötü dönemlerde yanımda olmadı mı?

Oldu mu sahiden…

Bugün nasıl da karanlık gölgeler dolaşıyor bastığım kaldırımlarında şehrin. Sanki bitimsiz bir lanet takip ediyor, zihnimi bulandırıyor. Karmakarışık ediyor her işimi. Korkutuyor. Ve bu alacakaranlığında gezinirken şehrin, insan en çok sevdiklerini düşünüyor. Tüm o gösterişlerini, yerli yersiz büyüklenmelerini, insanın arkasından çevirdikleri türlü kahpeliklerini. Kırılıyor insan sonra. Bozuluyor. Ve kinle doluyor içi…

* * *

Bir süre sonra Hakan ayağını sürüye sürüye masaya yanaşıyor. Hemen iki bira sipariş ediyoruz. Garson içeride de sigara içebileceğini söyleyince bir an rahatlıyor. Gözlerinde belli belirsiz bir ışıltı sezer gibi oluyorum. Anlık bir ışıltı. İyi ki de bırakmışım şu zımbırtıyı diye geçiriyorum içimden.

Dertli dertli anlatmaya koyuluyor. Kısa sürede anlaşılıyor ki mevzu yengeyle alakalı. Son zamanlarda kendisine zaman ayırmadığından, tuhaf hallerinden, ilgisizliğinden bahsediyor önce. Halinin, tavrının, giyimi kuşamının, kokusunun ve benliğinin değişiminden, ötekileşmesinden, yabancılaşmalarından dem vuruyor. Ama anlayışlı çocuk bizim Hakan. Başta tüm bunları görmezden geliyor, o tuhaf halleri sineye çekiyor, çoğu şeye gülüp geçmekle yetiniyor. Stresli iş hayatına bağlıyor olanları, şehrin keşmekeşine, bunalımına, modern hayatın tüm bezdirici taraflarına yoruyor.

“Fakat,” diyor “sonunda anlaşıldı derdi.”

“Ne derdi?” diye soruyorum merakla.

“Ne derdi olacak,” diyor “şırfıntı meğerse aldatıyormuş beni!”

“Yok yahu,” diyorum “Meral iyi kızdır yapmaz öyle numaralar.”

“Yapmış vallahi,” diyor.

“Nereden biliyorsun peki?” diye soruyorum.

“Kendisi anlattı,” diyor. “Kendisi anlattı ve terk etti beni. Öyle kaypak, bir başıma kalakaldım ortada.”

Toy dönemlerimizden kalma bir dürtüyle hemen yanına seğirtiyor boynuna sarılıyorum. Garipsemiyor Hakan, kendini bana doğru bırakıyor. Ne diyeceğimi düşünüyorum. Aklıma tek kelime gelmiyor.

Bir adamın ağlamasını sevmiyorum. Bir adamın ağlaması şu hayattaki en üzücü şey değil de nedir? Yalnız en karanlık anında gelir bu başa biliyorum. Ona ağlama demiyorum. Kafasını göğsüme yaslamış, öyle ince ince göz yaşı döküyor.

Bir iki dakika sonra, yaptıklarından utanan haşarı bir çocuk gibi bakıyor yüzüme. Ben de onu bir kardeş gibi selamlıyorum. Tuvalete gitmek için kalkıyor yanımdan. O sırada biralarımız geliyor Arjantin bardaklarda. Elimi bardağın göbeğine dayıyorum. Buz gibi yakıyor tenimi.

Meral’in suratı geliyor birden gözümün önüne. Onun o iri iri yemyeşil gözleri. Kinleniyorum bu sarı dilbere, başka şeyler düşünmeye çalışıyorum. Hakan’ı yalnız bırakmamam gerekiyor onu düşünüyorum. Şimdi tüm ev, Meral olacak iyi biliyorum. İki parça eşyasını alıp bana taşınsa aslında. Yine eski günlerdeki gibi, aynı evde iki deli yaşayıp gitsek! Hem öyle delikanlılığımız da yitmiş sayılmaz. Şunun şurasında yaşımız kaç, başımız kaç canım. Üniversitedeki görüştüğümüz arkadaşlar, ortamlar, sabahlara değin giriştiğimiz edebiyat tartışmaları geliyor ardı ardına. Rilke’den, Proust’dan, Shakespeare’den konuştuğumuz o sonsuz güzel, sonsuz mutlu, bitimsiz düşler bahçesi…

Sonra Hakan geliyor yeniden.

“Ne sırıtıyorsun lan,” diyor hafif gülümseyerek.

“Hiç,” diyorum “aklıma bir şey geldi de.”

“Neymiş o? Söyle hele, biz de gülelim.”

“Sen beni aramadan az evvel, neredeyse intihar ediyordum be!” diyorum.

Çocuk gibi gülmeye başlıyoruz ardından. Öyle dakikalarca gözlerimizden yaşlar süzülene dek gülüyor, gülüyor, gülüyoruz. Sanki hırsımızı böyle atmaya çalışır gibiyiz. Sanki bilinmeyen bir ötekiyle kavgaya tutuşmuşçasına. Sert, müsterih ve delikanlıca… Bir süre barda çınlayan tek ses, bizim bu neşeli hırgürümüzden ibaret.

Biramdan iri bir yudum alıyorum sonra. Ona doğru uzanıp, yanağına bir buse konduruyorum utana sıkıla.

Yunus Can Kışlakçı

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Beklenmedik bir final.
    Diyaloglar çok akıcı, başarılar dilerim.

  2. Senaa says:

    Merhaba @yunuscankislakci,

    Seçkideki ilk öykünüzmüş, bilmeden okudum. Öncelikle hoş geldiniz.:slight_smile: Ben anlatım dilini çok beğendim. Konu da başarılıydı. Karakterin kafasındaki karışıklığı da epey yakından hissettim. Yeni öykülerinizi de okumak dileğiyle.

    Sevgiler,
    Sena

  3. Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim.

  4. Anlatım dili ve karakterin kafasındaki karışıklık meselesi, öyküyü yazarken üzerine en çok kafa yorduğum şeylerdi. Bu nedenle yorumunuz beni fazlasıyla mutlu etti. Çok teşekkür ederim.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar