Öykü

Yapılacak Onca Şey Varken

Perihan, salonun ortasında boylu boyunca uzanıyordu. Gözleri fal taşı gibi açık, tavana bakmaktaydı. Gözlerini avucumla kapatsam mı, kapatmasam mı arada kalmıştım. Ölen kişi ben olsaydım, birinin gelip de gözlerimi kapatması nasıl hissettirir diye düşündüm. Yakın temastan hoşlanmazdım. Bu nedenle ona dokunmak istemedim. Bunun yerine gidip kendime bir fincan kahve koydum. Ketıldaki suyu kahve ve süt tozu üzerine boca ederken boşta bulunup içeri doğru seslendim. Cevap gelmeyince, kahve istemediğini mi anlamalıydım? Şu kadınlar oldukça anlaşılmaz varlıklardı. Onları çözmek adına uğraşmayı bırakalı seneler oluyordu. Ve bu sürede ben de sevmediğim bir kadınla birlikte gün be gün çöküyor, örseleniyordum. Hayat bazılarına oldukça acımasız davranıyordu. Bu nedenle kişinin içinde biriken öfkeyi dışarı vurması kaçınılmaz bir şeydi. Bazıları bunu sanat anlamında işe döker. Resim çizer, müzik yapar, binalar tasarlar. Bazıları tüm bu öfkeyle topluma koşturur. Onu değiştirmeyi, kurtarmayı hayal eder. Bazıları tüm öfkesine rağmen eylemsizliği tercih edip, başka bir öfkelinin ortaya çıkıp kendisini kurtarmasını bekler. Ben ise bambaşka bir şey tercih ettim.

Ara Bölüm: “Lütfen böyle beylik laflar ettiğine bakmayın onun. Aslında tertemiz bir kalbi vardır. Bu arada ben Perihan. Ayhan’ın Perihan’ı. Biz birbirimizi deliler gibi seve seve, sevişe sevişe evlenen bir çiftiz. Aşkımız belki ilk günkü neşesini taşımasa da bilirim Ayhan da hâlâ vurgundur bana. Yalnız, evlendikten sonra bir şeyler oldu, değişiverdi Ayhan’ım bir anda. Sanırım en çok da arkadaşlarıyla yaşadığı olaydan etkilendi. İyice kendi içine çekildi, kimseyle konuşmadı, görüşmedi bu süreçte. Evden kimileyin hiç çıkmaz, çıkarsa da geri dönmeyi bilmezdi. Sabahın köründe odamıza girdiğinde leş gibi alkol kokar, yanında getirdiği yığınla kitabı yerlere atıp bir hayvan gibi yanıma sokulmaya çalışırdı. Bir tek bu halinden nefret etmişimdir sevgilimin. Onu sevgimle tedavi etmeye gayret ettiysem de bu konuda ne kadar başarılı oldum orası tartışmalı.”

Gırtlağından akan kanlar ta benim pabuçlarıma değin süzülerek gelmiş, etrafı küçük bir gölete çevirmişti. O anda yeni ayakkabılarımla ne mutluydum oysaki. Ama işte cadı kadın yine saadetimle arama girmeyi becermişti. Siyah iskarpinlerin her yanı al al parıldıyordu. Allah kahretsindi. Gecenin köründe o ayakkabı gereçleri nerelerden toplanıp da getirilecekti sahi? İşte o an, cevval bir atakla bunları düşünüyordu Ayhan. Öte yandan, tıpkı bir çocuk gibi ayakkabısını bu kırmızı sıvı içine batırıp batırıp çıkartıyor, karşısındaki karanlık armoniden duyulan ‘çıp çıp çıp’ sesleriyle içi bir tuhaf oluyordu. Keşke dedi, keşke Perihan’ı birkaç saat daha önce öldürmüş olsaydım. Böylece hem karnımı doyurmuş olurdum hem de şu ayakkabı işinden sıyrılırdım.

Perihan, salonun orta yerinde yatıyordu. Gözleri tavana dikilmiş, sanki orada bulunan ve bir tek kendisi tarafından görülebilen bir lekeye odaklanmış gibiydi. Şimdi hayatta olsaydı kesin ve tok bir sesle Ayhan’a seslenir, kömürlükteki merdiveni bir güzel altına çeker, orada yok yere kurum tutmuş kiri pası söker söker atardı. Perihan inanılmaz güzel ev temizliği yapardı. Onun temizlediği ev, birkaç gün kendine gelemez ve ancak bu süre geçtikten sonra hafif hafif tozlanmaya başlayabilirdi. Bu anlarda Ayhan içeride 37 ekran televizyonunda saçma sapan bir şeyler tüketmeyle iştigal ederdi. Karısı onu çağırmasın diye içten içe dualar ede ede zapping yapmaktan büyük keyif alırdı.

Neden sonra yine tıpış tıpış oturma odasının yolunu tuttu. Televizyonun üzerindeki danteli güzelce kaldırdı, katladı çekmeceye koydu. Geçti koltuğa kuruldu ve yine her zamanki cevvalliğiyle zapping yapmaya koyuldu. Ama bu sefer tek bir fark vardı. Onun gözü de tıpkı ölü karısı gibi tavana doğru kaykılıyor, odayı çınlatan yelkovanın hareketlerini istemsizce takip ediyordu.

Karısı uyanana dek tam 7 saat 12 dakikası vardı. Kendisine ayırabileceği koskoca 7 saat ve 12 dakika. İçi birden huzur ve huşu ile doldu. Küçük bir çocuk edasıyla düşünüyordu şimdi… Ohoo diyordu, ben daha neler neler yaparım. Zaten besbelli geçen haftanın da acısını çıkartmam gerekli. Neymiş efendim, boynum ağrıyormuş da bilmem neymiş de… Al işte sana boyun ağrısı! Efendim ben kendi prensiplerine, değerlerine, etik, ahlak kurallarına ve alışkanlıklarına müptela bir insanım. Ne demek yani şimdi! Eğer bu oturulup konuşulduysa, bir usule, erkana bağlandıysa, buna uymakla mükellefsin değil mi? Yoksa neden bunu kabul ettin diye sorarlar adama. Sorarlar efendim! Hem sırf o istedi diye özel günümüzü pazardan, cumaya taşımadık mı? Neymiş, mübarek günmüş! Güleyim bari. Yahu ölümün mübareği mi olur canım, basbayağı ölüm bu ölüm! Ama anlamazdı işte. Dinlemezdi çünkü. Kafasına bir şey taktı mı illa yapacaktı. Yok Ayhan şöyle demiş, yok böyle demiş hiç fark etmez!

Bunları düşününce yeniden sinirlendi karısına. Üstelik kendisini bu köhne evde günden güne daha da sıkışmış hissediyor, aralarındaki iletişimsizlik ağının genişlemesine büsbütün kahroluyordu. Sigaraya mı başlasam acaba diye geçirdi içinden. Sonra vazgeçti. Öyle de kötü bir zamanda öldürmüştü ki karısını yahu. Tüh, Allah belasını versin böyle işin dedi. O kadar da söyledim diziyi yarın izleriz diye. Ama yok, birden elinde koca çay sürahisiyle kapıda dikilmez mi efendim. Ne acayip mahluk yahu. Oysa şu işi akşama doğru halletmiş olsaydık, ben de ne güzel dışarı gezmeye çıkar, bir nefes almış olurdum. Ama nerdee… Kesin bunu da bilerek tasarlamıştır. Sırf ben dışarı çıkmayayım diye mahsus çıkardı bu dizi işini. Dizi de dizi olsa efendim, dizi de dizi olsa. Hani demem o ki dizi de dizi olsa, insanın yine canı yanmaz; yahu dur şunu izleyelim de sonra bakarız bir hal çaresine der, kendini de bir gram kötü hissetmez Allah için. Ama işte kazın ayağı öyle mi? Getirir burnuna dayarlar adamın, yok aşklı meşkli, silahların bangır bangır patladığı gerizekâlı kurguları. İşin yoksa bir de otur 2 saat 3 saat bu salak şeyleri izle dur. Yahu hayata bak! Yapılacak onca şey varken, insan hiç böyle şeylerle uğraşır mı? Uğraşıyordu işte efendim, uğraştırıyorlardı. Uğraştıranlar utansınlardı. Uğraştıranlar, uğraştıklarıyla kalsınlar, gerekirse onun da yanına yöresine sokulmasınlardı. Zira o yavaştan kaçıyordu şimdi. Ayhan yavaştan süzüm süzüm süzülüyordu efendim.

Ara Bölüm: “Öncelikle onun gezip tozmasını engellemek gibi bir niyetim yoktu. Tek derdim daha fazla vakit geçirmek ve belki bir şeyler paylaşabilmekti. Oysa bir tutturdu, hadi şu işi halledelim de halledelim diye. Şimdi böyle deyince de kırılmamak elde değil. Üstelik bu ısrar kendi içinde bir şüphenin de ortaya çıkmasına vesile olmaz mı? Bugüne dek ondan hiç şüphe duymamış, şikâyet etmemişimdir. O da beni pek kırmaz, üzmez Allah için. Yani dedim ki birlikte şöyle güzel bir çay içelim. Hem muhabbet de ederiz. Beni öldürmeye yine öldürürsün, sanki yapmadığın iş mi canım? Ama işte karşınızdaki sizi anlamak istemeyince ne yapsanız boş. Yapacak pek az şey var. Üstelik şimdi koca evde yalnızım ve daha da kötüsü ölüyüm.”

Sonra Ayhan kendini sokağa attı. Sokaklarda in cin top oynuyordu. Bari gidip şu parkın oraları falan gezeyim diye düşündü. İşten güçten vakit kalmıyordu ki plan yapmaya ve onu uygulamaya. Kaldı ki plan yapsa ne fayda? Perihan Hanım’ın canı isteyecek de bir zahmet zıbarıp ölüverecek. Yahu şunu güzel güzel akşam altıda, yedide yapsak olmaz mıydı yani? Ben de belki ne bileyim Yavuz’un ya da bizim İsmail’in mezarına falan uğrardım. Hem bir bardak çay içerdim hem de hasret giderirdim, muhabbet ederdim. İnsanlık pasımı atardım, silkinirdim ne bileyim. Arkadaşlar iyidir efendim. İyidir değil mi? İyidir, iyidir. Ama işte çocukluğumdan beri hep istedim ki şöyle yol üstü oturan, sıcacık bir dost meclisim olsa. Ah, meclis dediysem öyle uzun boylu değil ha. Bir kişi de yeter, artar bile. Şöyle kafam atınca çat kapı girip çıkabileceğim, istediğimde halini sormaya ya da yanında huzur bulmaya, sığınmaya donanacağım bir arkadaş olsa çok muydu? Çoktu herhalde ki yoktu! Hahhahhah! Kafiyeyi oldum olası sevmişimdir efendim. Sonra, işte böyle uzun boylu bir arkadaşım hiç olmadı benim. İnsanların çoğu kötüdür. İnsanların çoğu kötüdür değil mi efendim? İşte öyle, işte öyle.

Bu arada parkın kapısına geldiğini fark etti. Parkın içinde gece vardiyasındaki bekçiler kol gezmekteydi. Cidden diye düşündü içinden, kol gezmek ha? Kol gezmek de ne acayip laf aslında. Ayrıca bu bekçiler de neden öyle kötü kötü bakarlar insanın yüzüne. Al işte, içlerinden birisi tam da bana doğru geliyor. İşin yoksa bir de derdini bu memur kişisine anlat!

Gelen, gençten yakışıklı bir bekçi amiriydi. Aslında yüzünden nurlu ve mütevazi bir güzellik süzülüyordu. Ancak, Ayhan o anda oldukça sinirli ve ters bir anında olduğundan bu dost suratı fark edemedi.

“Merhaba hemşerim iyi akşamlar.”

“İyi akşamlar efendim, iyi akşamlar dilerim.”

“Gece gece sizi buralara atan şey nedir acaba? Umarım tatsız bir durum ya da herhangi bir sıkıntınız yoktur?”

“Yok memur bey. Üstünüze afiyet biraz kafamı dinleyeyim dedimdi. Şöyle biraz Asfalt sokaklarına vurayım, tozayım, nefes alayım. Tabii devletimizin de izni ve gönlü olursa. Çünkü öncelikle belirtmeliyim ki biz ailece oldukça vatansever ve şerefli bir aileyizdir. Yani gece gece size sorun çıkartmak gibi olursa lütfen söyleyin efendim. Evim zaten şuracıktadır. Hemen gerisingeri döner fakirhaneme kıvrılıveririm. Yarın da nefes alınır sonuçta, ne olacak değil mi? Ha bir nefes eksik ha bir nefes fazla.”

Memur sorgulayan gözlerle baktı yüzüne. Ayhan bu sözleri öyle inana inana, öyle doğal şekilde söylemişti ki altında ufak bir ironi, espri şaka vs. bulamazdınız. Yani bu adam ya deliydi ya da Allah’ın bir ermiş kulu.

“Yahu gece gece siz de nereden çıktınız şimdi,” dedi sert sert. “Biz burada kamu görevi yapıyoruz. Siz bizimle kafa buluyorsunuz. Yok eğer ciddiyseniz daha da kötü. Yoksa alkollü müsünüz?”

“Yok memur bey, alkolü de nereden çıkarttınız? Perihan içmemi hiç istemez. İçince sapıttığımı hemencecik sarhoş olduğumu, oraya buraya sataştığımı söyler. Yani eskiden bizim çocuklarla içerdik hafta sonları falan ama benim şu inşaat olayından sonra, çok şükür o mevzunun da üstüne koca bir çizik çekildi.”

“Ne inşaatı diye soracağım ama kısa kesin lütfen, neden bahsediyorsunuz?”

“Zaten anlatılacak çok bir şey yok memur bey. Bizim Yavuz ve İsmail ile çıkıp iki tek atmıştık. Sonra tam çevre yolundan, bizim semte doğru arabayla seyir halindeyken, benim çok acil şekilde tuvalete çıkmam icap etti. E tabii oralarda yapması zor olur diye şöyle güzel, zula bir yer bulunması icap eder değil mi? Yoksa milletin çoluğu çocuğu var, gören eden olur Perihan’ın kulağına gider maazallah. Her neyse, bizim Yavuz güzel sote bir yer buldu. Yer dediğimde naa koca inşaat işte. Böyle koca betonarme bir yapı. Yuvarlak bir tuhaf. Kule gibi bir şey. Sanki o anda gökten yeni düşmüş de henüz tam olarak tamamlanmamış gibi. Ama böyle bir yandan da hoş geliyor gözüme. Zaten oldum olası mimarı eserleri, üslupları falan çok sevmişimdir ama bende o kumaş yok demek ki. İnsanın o mevzularda ısrarcı olması, didinmesi, çile çekmesi lazım gelir. Benimse karakterim pek o işlere teşne değildir hani. Öyle, okumayı etmeyi falan severim ama…”

“Yahu ne tuhaf adamsın, sana kısa kes demedim mi?”

“Doğru memur bey. Kusuruma bakmayın. Hay şu dilimi eşek arısı soksun. Ben işte böyle konuşmaya başladım mı… Neyse efendim en son ne demiştim?”

“İnşaat inşaat!”

“Ha evet. İşte, hemen oraya indim. Zaten patlayacak gibiyim. Mesanem şişmiş, davul gibi! Utanmasam arabaya oracıkta koyuverecektim yani. Ama sonra neme lazım arkamdan dedikodu falan ederler. Ya da daha da kötüsü beni bir daha aralarına almaz, arabalarına falan bindirmezler diye kendimi sıkabildiğim kadar sıktım. Tabii bir yandan da düşünüyorum.”

“Neyi?”

“Neyi olacak işte efendim, hayatı ve varoluş gizemini. Gecenin köründe o kadar zıkkımlanmışken insan başka neyi düşünür?”

“Bilmem, ben memur adamım zaten elhamdülillah alkol de ağzıma sürmem.”

“Anlaşıldı…”

“Neymiş ulan anlaşılan?”

“Yok efendim, sizi anladığımı tasdik etmek babında şey ettim yoksa…”

“Neyse devam et.”

“İşte öylecene indim arabadan. Hem körkütük sarhoşum hem kafam son kerte atık hem de üstünüze afiyet altıma bıraktım bırakacağım. Sonra birden o biçimsiz kuleyle göz göze geldik. Onu daha görür görmez çarpılmış gibi oldum.”

“Allah’ın işi işte!”

“Herhalde efendim herhalde. Her neyse, işte bu biçimsiz ama bir yandan da alımlı, acayip üslupla karşılaşınca dedim ki bari bu yapıyı bir de içeriden göreyim, hem de orada bir yer bulursam çöğdürüveririm. Hani kule dediysem, ciddi kule gibi kule. Böyle ben deyim beş, siz deyin altı fazla fazla katlarla meşgul büyük, genişçe bir yapı. Henüz birinci katına varmıştım ki gözüme yandan bir şey takılır gibi oldu. Allah Allah o da nesi dedim. Gecenin köründe öyle metruk bir yapının içinde de olunca biraz ürktüm sanırım.”

“E olur o kadar.”

“Tabii tabii insanlık hali değil mi. Neyse işte, böyle yeşil bir parıltı takılınca gözüme, dedim gideyim de yakından bakayım. Vardım gittim üçüncü kata yalpalaya yalpalaya. Meğerse bu, kuleyi daha şık göstersin diye estetik amaçlı yerleştirilmiş yeşil bir ışıkmış. Yeşil küçük bir aydınlatma. Ama gecenin köründe Ankara’nın ciğerine ciğerine vuruyor. Bunu aşağıdan nasıl görmedimse hayret doğrusu. Herhalde kafamın güzelliğinden olacak. Zaten dikkat dağınıklığı problemim de vardır efendim. Oraya kadar varınca, artık baktım dayanılacak gibi değil. Dedim şöyle bir güzel mehtaba karşı hacetleneyim. Yeşil ışığa sırtımı verip ılık ılık kurtuluverdim ıstırabımdan. Sonra olduğum yere çöktüm. Böyle güzel manzarayı bulmuşken, bir de sigaramı içeyim dedim değil mi. Bu da benden Ankara’ya hatıra olsun gibisinden…”

“Hahhahhahhah. Komik adamsın vesselam.”

“Çok sağ olun efendim. Sigaramı ağzıma yerleştirmiş, çakmağı arar tararken bir de baktım tek ayağım kulenin korkuluklarından kaymakta. Hoop neredeyse düşmek üzereyim. Şöyle bir iki silkinmeyle toparladım kendimi. Tam eşiğinden tutundum tekrar yaşama. Sonra çakmağı buldum, sigarayı yaktım bir güzel çektim içime. Kafam iyiden iyiye dalgalandı. Yeşil ışığa baktım uzun uzun. O da sanki bana doğru baktı. Bir kasvet çöktü üstüme. Hüzün bastı. Öylece bıraktım kendimi boşluğa.”

“Nasıl yani?”

“Basbayağı canım.”

“İntihar ettin yani.”

“Yok yani, intihar demeyelim de…”

“Yahu adam aptal mısın nesin? Daha bir dakika öncesinde kıl payı kurtulmuşsun düşmekten. Ne diye atıverdin kendini? Yani atlayacaksan da neden öncesinde kurtulmaya çalıştın?

“Eskiden beri huyumdur, tuvalete çıktıktan sonra bir sigara yakmam gerekir.”

“Sırf bu sebeple mi yani?”

“Yok. Açıkçası bir tek bu nedenle değil. Zaten sigara içip, o gece ayazını hissedene dek aklımdan böyle bir şey yapmak geçmemişti. Sonra bir anda aklıma şöyle bir fikir geldi: Ulan buradan atlaması da ne zevkli şey olur hani dedim.”

“Besbelli şeytan vesvesesi canım.”

“Bilmem artık.”

“Peki sonra, sonra ne oldu?”

“Bizim külüstürün tepesine çakılıverdim. Araba perte çıktı tabii. Allahtan bana bir şey olmadı. İnanır mısınız sigaram bile ağzımdaydı hâlâ. Hemen toparlanıp içmeye devam ettim. Olan bizim Yavuz’la İsmail’e oldu.”

Ayhan dönüş yolunda çocukluğunun geçtiği sokaklardan yürümek istedi. Büfeden bir paket sigara ve bira aldı. İçe içe sokaklar arasında gezdi gezdi gezdi. Sabaha karşı anca eve varabildi. Perihan hâlâ bıraktığı yerde yatmaktaydı. Gitti, içeriden kalın bir battaniye aldı ve kadının üzerine örttü. Artık uyanınca yıkar hanımefendi diye geçirdi içinden. Tam yatağa gireceği sırada, canı sigara içmek istedi. Mutfağın balkonuna çıktı. Güzelce son sigarasını içti. Sonra aşağı atladı.

Ara Bölüm: “Ona çok sinirlenmiş olsam da gönlümü almayı bildi. Üstümü en sevdiğim battaniyeyle örttü. Gerçi keşke battaniyemi böyle kirletmeseydik ama uyanınca bir şekilde temizlenecek artık. İnsanın kendisini düşünen bir kocasının olması ne kadar güzel. Onun en başından beri doğru kişi olduğunu biliyordum. Keşke şimdi yatak odamıza sokulup, uykusunda onu izleyebilsem. Ayhan tıpkı bir çocuk gibi uyur. O saflıkta, o masumiyette. İnsanoğlunun en muhteşemi değilse de en temizlerindendir. Onu gören adeta bir melek yavrusu gördüğünü zanneder. Üzüm üzüme baka baka kararır derler, belli ki karısına çekmiş. Ayrıca melekleri oldukça abartıp, perilere gereken ilginin gösterilmemesi çok üzücü. Bu sanırım daha çok Türkiye’ye has bir şey. Yoksa batı ülkelerinin genelinde çok daha fazla bilinirliğimiz, tanınırlığımız vardır.”

Yunus Can Kışlakçı

Öne Çıkan Yorumlar

  1. İçinde Ankara geçen öykülere denk geldim :slightly_smiling_face: bu seçkide. Ben çok keyif aldım okurken, merak ettim. Sonu da bence tatmin ediciydi. Elinize sağlık güzel bir öyküydü.

  2. Beğenmenize çok sevindim. Çok teşekkür ederim.

  3. Avatar for ukant ukant says:

    Çok güzel bir öykü, elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar