Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Dalgakıran

Ben Maltepe’yi biliyorum diye düşündüm. Uçtan uca, dipten dibe. Tüm kirli apart otellerini ve geceleyin parıl parıl o bütün pavyon ışıltılarını saçan gri şafağın… Biliyorum diye düşündüm. Çamurlu ve kösnül tüm tutsaklarıyla. Rusça yazılmış her panosuyla örneğin. Rusça dillenen her esnafıyla ve yemekleriyle şimdi o güzel St. Petersburg’un kardeş semtini. Her gün ve her gece yürüyerekten, arşın arşın aşaraktan asfaltlarını ve düşünerekten erklerin en hasını ve insanın hayasızını gözleyerek çoğunlukla. Kendisine bakıp sonra, kendisiyle söyleşerekten ve topallayaraktan asfaltın yerli yersiz yellenmelerine, köşelere bucaklara yollanıp tek tek ve adım adım; bir şehrin cansız sayıklamalarını imgeleminden yer yer silmeye kalkarak ve tekrar kendi sesin mi yoksa bir başkasınınki mi fark etmeye çalışarak ve ayırt etmenin bunca zor olduğu yerlerinde bulunmaktan bunalarak evrenin. Var olmaya çalışarak. Var etmeye, ellerinle. Bazen bir günü yalnız susarak tamamlamak. İnsanlar koşarken, arkalarından bile bakmamak ve tınmamak ettiklerine. Peki insan kendi kendisi ile konuşur mu? Konuşmaz. Konuşmamalı. Peki ben şimdi kiminle konuşuyorum? Bilmiyorum. Ama kuşkusuz devam etmek geliyor içimden. Yoluma bakıyorum.

İnsanların suratları geçiyor önümden. Böylesine dertli suratlar görmek korkutucu. Hepsinin çehresinde benzer gölgeler ve beni gördüklerinde belli belirsiz tebessümler. Bana bakmadan önce, üzerimdeki okul üniformasına dalarlar biliyorum. Onlar için, şimdi bir insan değil yalnız bir figürüm. Bir sembol. Beni gördüklerinde, tıpkı benim gibi istemsizce geçmişlerine dönüyorlar. Bir öğrenci olabiliyorlar. Ben onlara bir geçmişi mi veriyorum? Bu biraz iddialı. Ama doğru gibi.

Onlar da bana bir şeyler verseler keşke diyorum. Gerçi istemsizce vermiş olmuyorlar mı sahi? Belki altın tabakta sunmuyorlar ama veriyorlar işte. Bir düşü bölüp, usulca yan cebime koymuyorlar mı? Altın bir tepside değil belki, fakat yardımcı oluyorlar yine de. Onların yaptıklarını yapmak istemiyorum. Ben onlar gibi olmak istemiyorum diyorum. Eve yürüyorum.

Eve yürürken, tüm o sokakları elimle koymuş gibi buluyorum tek tek. Geleceğim saati, dakikası dakikasına biliyorlar o hınzırlar da. Bugün acaba şöyle üstten bakan bir tavırla geçiştirmesem mi onları? Belki de hiç bulaşmadan geçer giderim yanlarından. Sonuçta benim en kötü zamanlarımı da biliyorlar. Onlar ki benim en kötü zamanlarımı da görmüşlerdi. Elimden daha fazlası gelsin istiyorum, ama yok işte olmuyor. Belki bir gün diyorum içimden. Sizin için daha güzel bir şarkı yazarım ve mısralarımla tüm yörenin dokusuna dalarım. Rayihası vurur ciğerlerine okuyanların. Böylece sizin ne menem boktan sokaklar olduğunuzu anlarlar da düşmezler belki çehrenize çehrenize. Sonra suratı düşüyor onların. Oysa küçük bir şaka yapmışım yahu yapmayın.

Ellerimle gri bir kenti kaldırmaya çalışıyorum yerlerinden. Ellerimle, olmayan hayallerine tutunarak. Söverek ve dahi dövünerek sonra. Yine de aklımın gizlerinde biliyorum gerçekleri. Neyse diyorum, belki duymasa daha iyi. Neyse diyorum. Altın bir taç gibi vururken sarı kusursuz sesi, dalıyorum sokakların gri dalgalarına doğru. Dalgalara çarpa çarpa öğrenirken, onlara benzemek korkusu düşer yüreğime. Hem aralarında olup hem de çekmemek zehri içine en zoru. Sahi, insan yapısı gereği mi kötüdür yoksa zamanla mı bu musibete gark olur? Çarpa çarpa duvarlara ve kaldırımlara ve yerli yersiz sayıklamalarına onların; etini kemiğinden çekip almak için ve karaya bulamak için ansızın, tüm bir anı kollarlar sırf yanına varabilmek için. Seni de düşürüp çarkın kötürüm sesine, ses eklemek için. Ve böylece tekrar bir aynaya bakıp, yüzü ak bir selamete erebilmek, kendine seslenip “bir tek ben mi yaptım yahu baksana” diyebilmek ve kuşkusuz yaşayabilmek için. Kendi elleriyle kıymamak için göğsüne. Bilirsin ki bu hırıl hırıl bir yürek değil mi? Korku korku ve çıyanlaşmış. Göğsünü etmemiş o münasebetsiz ataklarına hainin. Yalnız, yaşamak istemiş ve zevk almak en çok da hevesi.

Sonra Maltepe’nin orta yerindeyim ben. Bir asfalt parça parça vururken tenime. Her şey bir bir buharlaşırken ve sıvılaşırken yersiz. Birbirine eklenirken ve gerçekliğini silerken mucizenin. Sonra göğsümü siper edip kendime, tıpkı bir dalgakıran misali, o güzelim güneşi en güzelim bir yerinden koklamaya koyuluyorum. Tüm bir asfalt dolarken ciğerlerime. Göğsüme çarpa çarpa, köpük köpük boyum kadar çırpınırcasına dalgalar. Dalgalar. Dalgalar. Kara kara. Köpük köpük. Çıyan çıyan. Dalgalar. Öyleyse benim adım da en güzelinden bir dalgakıran olsun diyorum. Beğeniyorum da bu ismi, seviyorum. Hemen kaldırıp bir cebime koyuyorum usulca.

Eve geldiğimde, yalnızlığın biraz daha uzadığını görüyorum. Oysa yuvasına döndüğünde, birileri karşılamalı bence kişiyi. Önce suratından bir güzel öpmeliler ve mutlu olmalılar onun geldiğine, mutlu etmeliler. Nasılsın diye sormalılar ve hatta gününün nasıl geçtiğini. Bunlar zor şeyler mi? Kuşkusuz değil. Ama insan bir muamma. İnsan, orta yerine atılmış bir monolit gibi evrenin, her an bilinmedik ve çaresiz. Çünkü cevaplar verilmemiş ona. Ama o da sorulara takılmamış zaten. Hatta buna tenezzül dahi etmemiş. Yalnız çiçekleriyle bir kentin ve renkleriyle işgüzar kaldırımların sırnaşık ve kendi düzeniyle içli içli yaşayıp gitmiş olsa içim yanmaz. Düşlese sonra öteleri berileri ve ağlasa o bitimsiz sonbaharlarda, yazın gülmek için şimdi. Yazın gürül gürül bir gülme salsa aynı sokaklarına şehrin ve bir güzel çiçeğin, en güzel bir yerinden tutup anda doya doya koklasa ya! Yok. Yalnız harıl harıl oradan oraya. Tıpkı kargacık burgacık bir ilkokul talebesi gibi ilgisiz ve küstah ya da koca bir mucizeye şahit olup da oralı bile olmamak! Yarı aç, kafası atık, baldırı çıplak.

Bense sırtında palazlanan tüm düşleriyle, kentinin yıkık dökük zindanlarından kaçıp gelen yeniyetme bir prens gibi dalarım odamın derinlerine derinlerine. Üniformamı bir hışımla söküp atarım üzerimden. Sözde mavi bir kaftan olması için biçilmiş, koyu ve paslı bir gömleği frenginin. Tebeşirle tozlu tozlu yerlerde sürünen o kumaş pantolon. Oysa o güzelim yaşlı elleriyle, yalnız benim için dikmişti onu terzi. Umarım gönlüne düşmez kederi. Çünkü emek en kutsalımdır benim. Bu ona yapılmış bir saygısızlık değil. Kendime karşı tasarladığım bir savunma mekanizması. Bir toparlanma çabası. Bir kendine gelme, yüzüne derin bir su çalma sonra. Köpüklenme. Nefeslenme. İçindeki sen olana karşı avaz avaz bir seslenme ve desteklemek için yıkıldı yıkılacak o istinat duvarını, ellerinle ötesinden berisinden toparlayıp getirdiklerinle, bir kayayı alıp her gün o gamlı Sisifos’un derdini yüklenmek. Kahırlanmak sonra. Sinirlenmek.

Orası gelince aklıma, birden kara kara bir orman şahlanıyor! Buraya birileri doluşmuş hiç beklenmezken daha. Bir anda hiç beklenmeyen misafirler tarafından hıncahınç orası. Orası gelince aklıma. Silik bir gölgeyi tutup iki yanından “bu neden yaşasın ki!” diye kükremiş sesleri. Şimdi bir canavara dönmüşler kara. Böğründen iki büklüm ve kan kaybetmekte. Nasıl ki böğrünü tutup da o kargacık şırıl şırılı kesemez canavar, işte öyle… Gözleri fal taşı gibi açık ve usul usul bir korkuyu paylaşmaktalar aralarında… Bana bakıyorlar. Gözleriyle beni ararken orada. Kendimi teslim etmek ve yok olmak tutkusu öylesine cezbedici şimdi, öylesine kekre, tevekkeli. Kaçmaktan hırıl hırıl bir yorgunluğa düçar, iki büklüm ve aksi bir topallık zuhur ediyor perçeminden gecenin ve o silsile de gelip kaşla göz arasında perçeminden yakalıyor çehremin. Benim önceleri böyle Amasya elması gibi kıpkızıl bir genç baharım vardı. Bak şimdi nasıl ki duruyor ormanın orta yerinde şu eskiye eskiye solmuş koca ay babanın. Öyle parıl parıl. Sonra zımpara gibi derdest ettiler çehremin orta yerinden. Elimden ne gelsin? Kolay mıdır en terütaze anında direnmek bu koca güruha. Kederlenmeden, yerinmeden ve dövünmeden sonra.

Sonra bir silkelenişte fırlıyorum yerimden ve ellerimi ellerine teslim ediyorum usulca. Onlar yapmasalar ben yapardım diyorum belki. Ve belki de kıyamazlar da bir acıma ile tutuverirler şu keskin ellerim sıra… Olmaz mı? Olur belki. Ama nasıl ki yaralı bir hayvana güven olmazsa ve en kekremsi yerlerinden tutarsa o ahengin, aynı öyle saldırıveriyorlar her köşesinden metanetin. Kanlı bir ay için yakılmış gibi upuzun yatırıyorlar öncesinde selvi olan ağaca. Ağacın orta yerinde kalakalıyorum sonra. Dudağım kuru, ağzım kuru, gözlerim apak.

Yalımlarıyla tütsülenen sonramın merhemi toprağım oluyor. Gözlerimi ilk kez böylesine derinlere daldırmışım. Ve istemsizce bir güneş vuruyor bir yerlere. Kardeş duygulu, delikanlı bir güneş ama bu. Sızılara derman olan, uslu…

Güneş ve toprak sızlatıp da içimi, bir yandan tamiratını eyliyorlar ruhumun. Ve ben peşi sıra seslerini dinliyorum. “Bakın,” diyor aralarında en bir yüksek perdeden söyleyen, “bakın ne de güzel ettik. Zaten biz davranmasak, belki de o bize kıyacaktı değil mi?” Hepsi şimdi bir telden tabii tabii diye bağırmaktalar. Elleri ellerine tutuşuyor. Korkuları siliniyor hafiften ve benim karanlık perçemimde dolanmaya başlıyorlar. Kanlı bir katliam ile birleşen, kirli bir ülkü değil bunlarınki hayır. Bunu kabullenmek istemiyorum! Daha acı kabullenmesi, ölümün kirli nefesine kıyasla dahi…

Cayır cayır bir rüzgâr taşıyor seslerini ötelere. Seslerini seslerine ekliyor seslerinin. Tek bir ses, yekavaz oluyorlar. Yemin ediyorlar yekliklerine ve buna inanmış gibi davranıyorlar. Sonra o en kanlı sesi ekliyorlar başlarına ki kükresin baştanbaşa. Ve dinlesinler kulları ve köpekleri olarak, el pençe divan. Budur işte kahpelerin kardeşliği.

Oysa başta sevinmiştim bile. Ben yok olmaya olsam da bakın onlar bir arada ve belki buna ben sebep diye. Kalleşlikleri düşünmek istemedim. Kuduz bir köpek gibi hırıltılı da olsa, insanın o en muamma cevherine göz dikmedim. Üstelik sevmeden bir insanı ve inanmadan geleceğine nasıl yaşanır ki? Bir gülü koklarmış gibi sevmek istedim onları da. Bitimsiz bir şarabı damla damla içer gibi. Kutsal bir koruda uyuklar gibi bir daha göremeyebileceğinin gölgesini gönlünde hissede hissede. Kalbim delik olmasa şimdi, inan olsun gürül gürül kan çağlardım bitimsiz!

Ağlasın şimdi o puslu puslu kıtalar dolusu çocuklar ve şirin mi şirin hepsinin elleri. Ve ellerimde hissedemeyeceksem ve yatacaksam sonsuza değin şimdi. Bak diyorum, kimse ismimi bile sayıklamazken şimdi, şiirimi okumazken daha, giriverdim aşağılara. Beklerim zamanı benim için kısaltsınlar diye. Ensemde, gölgeleri gölgelerine vurgun bir gölgenin ve ben yine zapturapt altında.

Oysa ne yazık bilmiyorlar kim olduğumu. İsmimi gizli tutmuşum onca bahar. Göğsümün orta yerinde bir sızı, on iki pare kandamlası. Ancak kara toprağın orta yerinde ve asfaltın, içime içime çekmişim onca kokusunu altın sayfaların. Bir haykırışla nefesimi koy verip püskürtürken üzerlerine ve çarmıhımı alıp sırtımdan ellerime, yürürken benden öncekilerin peşi sıra; görmesi gerekti aslında her zalimin. Nasıl da üzerlerinden geçip tarumar ettim. Nasıl da… Şahlanmış bir dalgakıran gibi onurlu ve ışıklarını saça saça gövdemin.

Yunus Can Kışlakçı