Öykü

Küçük Hoca

Kapının önündeki pınardan bakracını dolduran Zeynep, ineklerin arkasından seğirten kardeşine seslendi: “Aşııır, görmüyon mu iğdenin altında bir yabancı var. Keseden git bi bak. Ellaham kafa çekiyo.”

Aşır, akşama kadar güneşin altında sığır gütmekten o kadar bezmişti ki önünü zor görüyor, konuşmak için bile nefes tüketmek istemiyordu:

“Görmedim,” dedi.

Zeynep, bakracı doldurup yere koydu. Elini ıslatıp yeldirmesini düzeltti. “Aha işte çiftliğin sapağındaki ağacın altında,” diye işaret etti.

Aşır ineklerin iyice yalağa yerleşmelerini bekledi. Onlar su içmeye başlayınca, “ Bu da yumuş buyurmayı pek sever,” diye içinden geçirip bir cıgara içimlik mesafedeki yaşlı iğde ağacına doğru bezgin, elinde değneğiyle toprağı dürterek yürüdü.

Zeynep söylenmeye devam ediyordu,“ Ne varsa bu dalın altında, ta kasabadan gelip burada otururlar.” Sümer Çiftliğiyle kasaba arasındaki kısa yolun asfalt olmasına sinirlendi. Güneş batmaya yönelmiş ama günün ateşi sönmemişti, yaz başıydı.

Biraz sonra Aşır, ablasının yanıldığına sevinmiş, yüzünde ender görülen gülümsemesiyle orta yaşta, temiz giysili, bir elinde bisiklet, diğer kolunda ceket, bir adamla geldi.

“Yaa sarhoş falan daal, öğretmenmiş, dalın duldasında kitap okumaya gelmiş. Ben de bir ayran özeyelim deyi çaardım.”

Öğretmen, mahcup,

“Zahmet etmeyin, iğdenin altını serin buldum, bir soluklanmak istedim. Kitaba dalmışım,” dedi.

Dereden yukarı cılga yoldan Hürü Nine öne eğilerek ağır ağır asmalı çardağa doğru geliyor, Gülendam, çardağın altındaki masanın üzerini temizliyordu. Sümer Çiftliği’ne bir yabancının geldiğini, uyuklayan Karabaş’tan önce gurk gurk kabarıp ortalığı velveleye veren hindiler anladı. Yayılan tezek kokusu, açıkta kaynayan süt kazanı, daha aşağılardaki genişçe bostan. Ufuk ağaçların arkasından alabildiğince uzuyordu.

Hürü Nine yabancıyı gördü. Başörtüsünden taşmış kır saçlarını düzeltti. Topladığı ıspatanları avcuyla önlüğünün cebinden çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Yüzü, kırışık, gözleri isyan eder gibi çakırdı. “Kuluncum galkmış,” diye söylendi. Elini yakasından sokup sırtını kaşıdı. Yorulmuş olsa da gözleri ve akça teni gençken ne kadar güzel olduğunu belli ediyordu. Cebinin derinliklerinden çıkardığı erikleri kütürdeterek, dökülmeye hiç niyeti olmayan dişleriyle yemeye ara vermeden masanın kenarındaki tahta sedire oturdu.

Elini gözlerine siper edip yabancıya baktı.

“Kim bu? Bıldır gelen adam mı?”

“Yok, ana öğretmenmiş.”

“Haaa. Haydar için mi gelmiş?”

Haydar evin küçük oğlu, liseyi bitireceği için tüm ailenin titizliği onun üstünde, bu günlerde hangi yüksek mektebi kazanacağı konuşuluyordu. Hakkında ne denirse densin Haydar, sormayınca söylemeyen, dinleyen, mavi gözleriyle dalgın bakan ve ergenlik sivilcelerinin dışında hiçbir sorunu yokmuş gibi görünen bir delikanlıydı.

Öğretmen, Hürü Nine’nin yanına geldi. “Nine, erik yiyişine imrendim. Kaç yaşındasın? ”diye sordu. Zeynep atıldı , “ Yetmiş altı ama son zamanlarda bir hastalığı çıktı, ara sıra kayboluyor. Babam Hakk’a yürüyünce, iki yıl önce başladı.”

Nine, bu kez çardağın bir kenarında orada değilmiş gibi oturan Haydar’a döndü: “Oluum, oku da sen de bööle üretmen ol. Malın peşinde gezmeyi nidecaan, adamı dah dah delisi ideller. Bah ne gozel adam. Elde iyi çoh. İrezil olmıyah yavrıım, oku oku,” diye günlük nasihatini verip rahatladı.

Gülendam yüzüne yazılmış gülümsemesiyle ayranı getirdi. Öğretmen, gösterilen ikram karşısında, uzaktan sadece kiremitleri görülen evde yaşayanlarla arasında bir yakınlık hissetti.

Zeynep tanıttı; kardeşi Gülendam, dul abisi Aşır, büyüğü askerde olan iki oğlu ve anneleri.

Zeynep, kırk yaşlarında, ela gözlerinde sevgi dolu, keskin bakışları, bakımlı teni, giysileri, konuşmasıyla buraların insanı değilmiş gibiydi. Yanakları elma gibi kızarmıştı. İnce dudaklarında hemen kayboluverecekmiş gibi bir gülümseme duruyordu. Spor pabuçları, geniş etekliği ve rahat gömleği ile çiftçi kızına benzemiyordu.

Öğretmen, çardağın kenarına ilişip ayranı yudumlamaya başladı.

“Nevaat geldin bura?”

“Bu sene nine.”

“Belli ki yabansın.”

Gökyüzü sarıdan kızıla çalmaktaydı. Rastgele büyümüş alıç ve elma ağaçları altında evin sahibi kediler, ana ve yavru köpekler, her zaman aç tavuklar başka bir dünya çiziyordu. Dağ taş yeşile sarmış, mutlu bir dönemiydi doğanın. Tüm canlıların kanına su yürümüştü, Aşır hariç. Dört mevsim aynıydı. Yaban bir sesi vardı; ömrü hep dağlar, bayırlarda geçmiş insanın sesi. Sözsüz söylerdi söyleyeceğini.

Gülendam’ın durmaksızın tebessüm eden dudakları, uzun bir ayrılık sonu kavuştuğu dostuna bakar gibi sevecen bakışları öğretmenin dikkatini çekti. Burada kimsenin yüzünde hüzün ve yorgunluk göremedi. “Hep mi böyle bu insanlar? Yoksa benim için mi?” diye düşündü.

Öğretmen çevreyi görmek isteyince Haydar kalktı, öne geçti. Nine hariç beraberce yürüyüp ahıra vardılar.

Annelerinin sütünden yeni ayrılmış danalara gittiler. Öğretmen dananın başını okşadı, daha önce hiç tadılmadık bir ılıklık yayıldı içine.

“Hep burada ekinle, hayvanlarla mı uğraşırsınız? Kasabaya varmaz mısınız? Nasıl vakit geçiriyorsunuz?”

“Burası bizim arazimiz. Bal, süt, et, yumurta, peynir her şeyimizi kendimiz yapar, satarız. Vakit kalırsa ben resim yaparım,” dedi Zeynep.

Öğretmen durdu, derenin, dere bülbüllerinin sesi, resim yapan çiftlik kızı kafasını karıştırdı.

“Nasıl resim? Ne tür çalışıyorsun?”

“Bakarak değil, yüreğimden geçenleri yapıyorum, yağlı boya.”

“Nasıl yani?”

“İşten vakit kaldıkça, yazı yaban aklıma ne gelirse çiziyorum.”

“Görmek isterim, benim de merakım var.”

“Resimlerim içerde.”

Burada toprak kokusundan ciciyig kuşunun ötüşüne, hindi gurklamasından köpek havlamasına, pınarın şırıltısından arı vızıltısına kadar her türlü sesi yakalamak mümkündü. Mevsimler, zaman bu köye göre kurulmuştu sanki.

Grup tekrar eve döndü.

Tek katlı geniş bir alana yayılan evin birkaç basamak merdivenini çıkıp salona girdiler. İki odanın açıldığı geniş, loş bir salon. Bir masa, üç tahta sandalye, dikiş makinası, televizyon, iki sedir, yastıklar. Batmak üzere olan güneş, sedire dayalı ak yastıkların üzerine işlenmiş menekşeleri ince bir bantla aydınlatıyordu. Kapıdan, odalardan birinde değişik boyutlarda, sıra sıra dizilip birbirine dayanmış resimler görünüyordu. Şapolya , boya ve fırçalar.

Salonun solda kalan penceresiz tek duvarında neredeyse fotoğraf asılmadık yer kalmamıştı. Çeşitli boylarda, değişik renklerde, her devirde çekilmiş fotoğraflar. Tam orta yerde diğerleriyle arası açık, çatık kaşlı, başında fes, kapkara bir sakal, üzerinde kaputa benzer bir giysi olan sadece omuzları görünen otuz beş – kırk yaşlarında bir adam. Eskimiş çerçevenin içindeki fotoğraf öğretmenin dikkatini çekti. Durdu kaldı. Acaba aynı fotoğraf mı? Ben mi yanıldım?

Bu arada Zeynep birkaç tablosunu göstermeye çalışıyordu. Haydar ve Gülendam yan yana duvara dayanmış gururla Zeynep’i izliyorlar yabancının tepkisini merakla bekliyorlardı. Hürü Nine sedire bağdaş kurup, sırtını yastığa yaslayıp oturmuştu. Öğretmen büyük bir tuvali eline aldı, uzun uzun baktı. Allah Allah, bu kız bu ortamda bunları nasıl? Bir şeyler mırıldandı. Gözlerini duvardaki fotoğraftan ayıramadan sordu: “Bu kim?”

“Bu fesli adam dedem. Boyu küçük olduğu için Küçük Hüseyin denmiş. Daha sonraları da çok bilgili olması nedeniyle Küçük Hoca olarak anılmış, asıl adı nüfus kâğıdında kalmış.”

Elinde tuttuğu tuvale dönen öğretmen bir an durdu, “Bunu bana bir süreliğine verebilir misin? Geri getiririm” dedi. Zeynep ne diyeceğini bilemedi. İlk kez bir resmi isteniyordu. Sevdiği renklerle köyü ve yaşayan canlıları anlatmak istemişti bu tabloda. Gönülsüz bir şekilde “ Olur,” dedi. Yüze duramamak buydu zaar.

Sedire iyice yerleşen Hürü Nine ne düşündüğü belirsiz yüzünde Sümer’in yüzlerce yıllık derin kökleri kazınmış gibiydi. Destansı bir tadı vardı sesinin. Dinleyicisini bulmuş Şaman gibi anlatmaya başladı:

”Babam Güccük Üsüün pek yaman adamıdı. Evelden okuma yazma nirdeydi? Nasıl ürenmiş bilmiyom da, o bilirdi.

Cemalettin Efendi onu buruya gendi yanına getirince evin horantası bi annadılanlara bahmış bi de dedem Üsüün’e bahmışlar, dikilip galmışlar. Meti idilen bu adam ufacık gara-guru bi adam. Boyu güccükmüş amma ünü böyük. Neyse gonuşup annaşmışlar. Dedem Çelebilerin dışarı işlerine bahacak getir-götür yapacah köylere gittii içun oralardan haber-uçar getirecek.”

Öğretmen Hürü Nine’nin yanına yanaştı usulca sedire oturdu.

“Çelebinin sır kupü dillerdi dedeme. Paşa’nın Hacıbekdeşe Çelebiyi ziyarete gelecani duyunca hazıllık yapılmış. Hatda Kemal Paşa’yı garşılayınca ayağna halı sermiş.

Güccük olduğundan guvvetsiz bellemesinner diyi hep ‘boy kavakda da var’ derdi. Boş galdımıydı da bağlama çalar, türkü söler, iresim cizerdi.”

Öğretmen, baştan ayağa kulak kesilmiş dinliyordu.

Zeynep, anasına biraz dinlenmesini söyledi. Hürü Nine yüzünü eğip, kalktı, savuştu.

Gün battı, batacak. Alacakaranlık çıktı. Öğretmen vaktin geç olduğunu, tekrar geleceğini söyleyip izin istedi. Ödünç resmi koltuğunun altına aldı. Vedalaştılar, yıllardır uzak oldukları bir yakınlarıymış gibi.

Hürü Nine, “Gız, adını neyim ürenmediniz mi?

Ama öğretmen pedalları çevirmeye başlamıştı.

“Puşman oldum emme…” dedi Gülendam iki yana salınmış uzun örüklü saçlarını tutarak.

Zeynep, öğretmenin değil tablosunun arkasından baktı.

Bu ziyaretten birkaç hafta sonra kasabadaki fakülteden bazı öğretim üyeleri çiftliğe gelip Zeynep’in resimlerini görmek istediler. Resim üzerine konuştular. Hocalar, Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki kendi atölye çalışmalarına katılıp bazı şeyleri paylaşmak istediklerini söyledi. Hatta ona yerli Frida Kahlo diyenler bile vardı. Tanımıyordu onu, kabul etmedi benzemeyi.

Birkaç gün sonra, Deveye binen çalı ardına gizlenemez, deyip okula gitti. Öğrenci sıralarına tekrar oturmak onu heyecanlandırdı. Tam asistan ve öğrencilerle sohbeti koyulaştırmıştı ki içeri dersin hocası girdi, herkes ayağa kalktı, Zeynep donakaldı.

Hele bir de öğretmenin elinde kendi resmini görünce “aboov” çekti ki herkes duydu. Kızıla kesildi. Başını öne eğdi. Bu bisikletli öğretmendi. Zeynep’ten özür diledi, o aldırmadı. Mutlu olmuştu.

Öğrenciler Zeynep’i sevdi, her gün derslerine çağırdılar. Zeynep’te çiftlikteki işinden vakit buldukça okula uğramaya başladı. Yeni bir dünyaya ayak basmış gibi neşeli coşkulu çocuklara resimlerini nasıl yaptığını anlatıyor, atölyede fırçayı elinden bırakmıyordu. İlkokul mezunu birisi bunları yaparken Hüseyin Hoca, masada eli çenesinde onu izliyordu.

Zeynep’in okula uğramadığı günlerde öğrenciler merak ediyor, onun çiftlik hakkında söylediklerini aralarında tartışıyorlar, orayı görmek istiyorlardı.

Birkaç hafta Zeynep okula uğramadı. Bu sefer Hüseyin Hoca bisikletle çiftliğe gitti. Coşkuyla karşılandı. “Aynı denizde gidip yan yana geçen ama birbirini fark etmeyen gemiler gibiyiz. Bir gün gelip anlatacağım,” demişti, Zeynep’e son derste.

Sanki ev sahibiydi, aileyi içeri salona topladı, Küçük Hüseyin’in fotoğrafının önünde.

Öğretmen duvardaki fotoğrafın aynısını koltuğunun altından çıkardı, başladı anlatmaya:

“Dedeniz Küçük Hüseyin üç kez evlendi. Emine, Hamide, Satı. Pek çok çocuğu oldu. Harp koşullarında şehit olanlar, başka diyarlara göçenler birbirlerinden ayrılanlar oldu. Sizler burada kalanlar Sümer ailesi olarak soyunu devam ettirdiniz. Ancak bazı çocukları başka kentlerde yerleşip buraları unuttular. Bunlardan birisi de benim. Siz bilmiyorsunuz ama buraya sık sık kitap okumaya geliyordum. Demek ki kan çekmiş. Zeynep’i tanımak işimi kolaylaştırdı. Aile büyüklerimi günlerce sorguladım. Duyduklarım tamam dedirtti bana. Bu kalpaklı adam, ilk eşi olan anneannemim kocası, yani biz akrabayız. Adım onun adı.”

“Ne dersin Zeynep, güzel sanatlara ilgimiz de bu kaynaktan mı geliyor?”

Sessizliği Hürü Nine bozdu. “Ne diyo gı? Hısımmıymışız?”

“Ana sus!”

Torun Hüseyin, dede evinden dönerken gün ağarıyor, horozlar ötüyordu. Kapı önünde, ayrılırken kavuşmanın sıcaklığını hissettiler.

Naki Selmanpakoğlu

Hacıbektaş doğumlu. GATA'dan emekli olup halen bir özel hastanede Plastik ve Rekonstr. Cerrahi Uzmanı olarak çalışıyor. Öyküleri Lacivert, Sözcükler, edebiyathaber.net, Edebiyatist dergilerinde yayımlandı

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba
    Hocam kendini okutan güzel bir öykü olmuş ve yerel ağzı çok güzel ifade etmişsiniz. Elinize kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar