Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sütten Ağzı Yanan

“Olur muydum gehî giryân, gehî sûzân, gehî nâlân,

felek ayinesi göstermeyeydi dürlü suretler”

Baki

Elindeki oval aynada kendini, hatta aynadaki kendine uzaklığını, seyrediyordu. Sakalsız yüzü, minicik burnu ve yay gibi karakaşlarına rağmen seyrettiği görüntüden pek memnun değildi. Eksikliklerinin kuytularını arıyor; bakışları, kendisinden ziyade, aynayı dolduramayan bu eksikliğin izinden gidiyordu. Mutsuzdu. Lekesiz ayna ise o esnada pürüzsüzlüğünün özgüveni ile öyle güzel parlıyordu ki gencin elinde; gökyüzünün pürüzsüzlüğü, gencin başının üstünden, aynanın pürüzsüzlüğü ile kesişiyordu.

Merhaba arkadaşlar, diyeceksin önce.”

“Nazlı öğretmen gibi mi?”

“He, aynısından…”

Neden sonra bu durgun görüntüye kıvrak bir sigara dumanı ilişti. Hızla sağına ve soluna bakındı Hasan. Kimse yoktu çevresinde. Yüzünü buruşturdu. Tarlanın üzerinde, kuvvetli günlerini geride bırakmış bir rüzgâr esiyordu. Tepeden tırnağa ürperdi. Kendi kendini üfleyen bu sigara dumanı sahipsiz bir eşya gibi dokunulmaz, ele gelmez ve tekinsizdi açıkçası. Tekrar yöneltince bakışlarını, bu kez bambaşka bir suret buldu bıraktığı yerde: Huzur arayan gözlerini karanlığa yummuş; dudaklarını, üzüntüye mi, sinire mi, yoksa acıya mı sıktığı belirsiz bir yabancı… Adamın yargılayıcı kırışıklıkları, ona, amcasının “Bu çocuğu bir doktora mı götürseniz” derken alnında beliren kırışıklıklarını hatırlattı. Ardından bu koca suretin orta yerine eski bir ataşla tutturulmuş gibi duran anlamı yorumlamaya uğraştı bir süre. Yine de kendinden bir şeyler bulamayınca korkunun gelip gözüne oturmasını beklemedi ve çığlığı bastı. Okul çıkışı yediği dayakların ardı sıra eve dönerken, belindeki ağrıdan çok anasından işiteceği sözlerin korkusuyla nasıl ki fokurdayan karnında atıyorsa canı, bu sefer, sesinde attı.

“Çok talim yapman lazım ama, yoksa kekelersin bak ha!”

“Nerede?”

“Aynanın önünde.”

Bu deli saçması fikri, kan işediği günün ertesi, Mustafa sokmuştu aklına. Tuğlaların üzerinde burnunu çeke çeke anlatmış, bir sürü neden sıraladıktan sonra zamansız çiçeklenmiş bademin neşesiyle bitirmişti: “Biticik eğleniriz hem.” Her dayağın ertesiydi Mustafa: Güneş, onun, gözlerinin önüne her gün yeni bir kıyafetle çıkar, o, her gün yeni bir rüya görür, yedisi yedisine uymaz, küçük dünyalarının kalıp sorunlarıyla, oynamayı mutlaka sonradan öğrendiği, bir oyuncak üretirdi. Herkesin bir Mustafa’sı olmalıydı Hasan’a göre: Ablasının, annesinin hatta babasının yüzündeki o açıklayamadığı şeyi onların Mustafasızlığına yoruyordu bazen. Bu yüzden ölümün anlamını bilmeyen çocuklar gibi onsuz bir okulun anlamını bilmiyordu henüz.

Kurtulmanın ince dürtüsüyle tükürünce birden, gözü gölgelendi aynanın: Saydam tükürük damlaları görüntüyü perem perem kırmış, ayna ile korkusu arasına parlak ve aşılmaz bir perde çekmişti.

Önce rahatladı, sonra sebepsiz bir sinire tutuldu: Hiçbir şey Mustafa’nın dediği gibi gitmiyordu:

Vidyoda güzel konuşasın diye çok çalışacan. Yanında taşıyabileceğin bir ayna bul önce. Telefon da lazım. Ablanın telefonunu alırsın, ben sana yardım ederim. Söz ki ederim. Uydurduğun masallardan, tek kırmızı çiçek bulunmayan şu dağdan, Küsmüş Dere’den, kitapsız Dursun Nine’den bahsedersin… Laf lafı açar. Dişlerin çok güzel ya hep gülümsersin. Korkma. Anlatırsın işte, sonra da atarız internete. Belli mi olur… Okuldakiler de sihirbaz muamelesi yaparlar sana, of ki ne of! Bok yiyesiceler.”

Aranacak bir eksik bulamamanın verdiği huzurla gevşedi yüzü kısa bir süre. “Merhaba” dedi titreyerek ama bu sefer de sesinin kıyafetini hiç beğenmedi.

Yine de kendine uzak olma ihtimaline daha fazla karşı koyamayınca, karşısında kendini bulamama pahasına, sildi aynayı.

“Kim bakacak bunlara, herkes görecek mi?”

“Tabi ya… Dalga geçmezler hemi, seninle konuşmak isterler sonra, gör bak dediydi dersin, söyledikleri pis sözleri hemen de unuturlar…”

Her an dışarı fışkıracakmışçasına kabaran saçları daha aynayı silerken fark etmişti. Uzun zamandır kendisini beklercesine bakan bir kadın buldu aynayı tamamen temizlediğinde. Saçları o kadar kabarıktı ki kadının, aynanın gönlüne serilmiş gökyüzünün üstünü arsız bir yorgan gibi örtmüştü. İçinde bulunduğu duruma alıştığından mıdır nedir korkmadı bu sefer. Yalnızca kadının gözlerinde, dudaklarında, göz altlarında annesine dair bir şeyler aradı: Önündeki surette yadırgandığını saklayan bir anlam aradı yaka paça. Bir ara karşısındaki kadının bir cadı olduğunu, az sonra ise kendisini taşa dönüştüreceğini düşündü ama hemen sonra vazgeçti bu fikrinden. Dudaklarını büzüp gözlerini kıstı. Neden sonra zamanı ikiz kirpiklerine takı etmiş bu surette kendine yakın bir şeyler bulamadı: İlk kimin gözünü kaçıracağını bekler gibi bakıştılar öylece. İzlenildiğinin bilincinde, normalin sınırları içinde olduğundan olsa gerek, meraktan azade ve gayet rahattı önündeki suret: İlk rüzgârda yapraklarını dökecek bir çiçek kadar rahattı. Alt dudaklarını ısıran Hasan suratı çalınmış hissetti.

Aynayı sıkı sıkıya kavrayan ellerini gevşetti bu sırada. Derin derin solukladı. Melun aynanın kendi güzelim suretini önce çirkin sonra yok saymasına bozuldu ve onu yere paralel tutarak, sadece işlevini yapıp yapmadığını test etti kendince. Ayrıkotları diken diken batınca aynanın suretine, işte ancak o zaman inandı: Aynanın gözünde ha var ha yoktu ki bunun bir önemi de yoktu.

“Hasann!”

Hakikatin kendisine tükürür gibi aynaya doğru tükürdü tekrar. Temizlemeye yeltenmedi; gönlünü aynaladı ve kendisini aynalara yasakladı.

“Hass…”

Uzunca bir süre, gerçekliğinden emin olmak ister gibi, damar damar çatlamış toprağa baktı.

“…saan!”

Adını ilkinde işitmişti. Bekledi ki takılar, lakaplar adını süslesin: “Kız Hasan, Teker Hasan, Kıvırtık…”

“Hass-saan, gebermeyesice!”

Yok anasıydı bu. Adının çok farklı telaffuzuna denk gelmişti şimdiye değin ama anası sütten ağzı yanar gibi çağırırdı onun adını ağzına, kesik kesik: Bağıracaksa eğer hecelerdi. Adına sıkı sıkı tutundu ve yavaşça doğruldu oturduğu yerden. Çoraplardan dikilmiş eldivenini nereye koyduğunu hatırlamaya uğraşırken şapkasını taktı, geniş pantolonunu silkeledi ve aynayı cebine attı. Molasını erken bitirmeyi umursamadan tarladaki pamuğa peyderpey geri döndü.