Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Komünist Zonbileri Bertaraf Etme Usulleri

..

“en sevdiğim gazel
Anti Düringidir Engelsin..”

– Nazım Hikmet

Yirmi sahifelik zımbalanmış kitapçık. Daktiloyla yazılmış. Müellif: Cengiz Al. Kitapçığın adı: Komünist Zonbileri Bertaraf Etme Usulleri.

Belge Dökümü – YÖCÜT EVRAKI METRUKESİ

“Yerli Öcü Üretimi, yerli otomobil üretimi kadar ehemmiyetli bir meseledir.” Cengiz AL, YÖCÜT (Yerli Öcü Üretim Tesisleri) Raporu

1973’ün Eylül’ünde YÖCÜT’ün İstanbul Gültepe’deki binasının kütüphane katında iki kadrolu öcü ve bilişimcimiz Hamza ile oturmuş Papaz Kaçtı oynuyorduk. Ben sürekli kaybediyordum. YÖCÜT’e sızalı dokuz ay olmasına rağmen elimde merkeze rapor edebileceğim tek satır güvenilir, elle tutulur bilgi yoktu. Devlete bağlı paranormal bir istihbarat birimine sızan normal bir istihbaratçı olarak beklemek ve gözlemekten başka çarem de yoktu doğrusu.

Otuz küsur senelik masa başı istihbarat memurluğundan sonra böyle bir saha görevine atanmayı hiç beklemiyordum. Zannediyordum ki hayat alıştığım gibi sürecekti. Akşama kadar evrak kürek sonra bekarlık saltanatımı sürdürdüğüm evimde kavun, peynir, ufak eşliğinde radyoda yurttan sesler… Değişiklik istediğimde mahalledeki meyhaneye iner, orada kırk yıllık ahbaplarla demlenirdim. Ben teşkilatın muhasebecisiydim. Dünyanın hesabını dairede bırakıp muhabbet demine geçiyordum. Ömrümü bir masadan ötekine geçerek tamamlarım diyordum. Dokuz ay evvel amirim beni kenara çekip yeni vazifemi ve bu iş için neden beni seçtiğini anlattığında keyfimin kaçacağını anlamış ama gıkımı da çıkaramamıştım. Çünkü şefimin de dediği gibi ben Fehmi Kalender, vazifesini hiç aksatmayan, verilen hiçbir dosyayı savsaklamayan, işini son derece titizlikle yapan, disiplinli, çalışkan bir elemandım. Velev ki o iş benim cinler, hortlaklar, gulyabanilerle yüzleşmemi icap ettirsin, ne gam! Amirim, en güvendiğim, en dürüst adamım sensin demiş, ikiletmek, yüzünü kara çıkarmak olur mu? “Şu Cengiz Al denen herif ne haltlar karıştırıyor bilmemiz lazım.” diyerek beni buraya yollamıştı.

Karanlık bir adamdı Cengiz Al. Elli senelik ömrüne elli hayat sığardı. Sırayla eczacılık, ilahiyat, siyasal bilgiler fakültelerini yarım bırakmış, dünyayı dolaşmış, masonluktan şamanizme bulaşmadığı öğreti, örgüt, ideoloji kalmamıştı. Nihayet devletteki bağlantılarını kullanarak 68’de YÖCÜT’ü kurmuştu. Yetmişlerin başında da Anadolu yakasının genç semtlerinden Gültepe’de üç katlı, geniş bahçeli bu binada yerli öcü üretimine başlamıştı. Kökü dışarıda ifritlere, istikbalimize kastedenlerin içimize soktuğu canavarlara, huzurumuzu bozmak için topraklarımıza salınmış umacılara karşı memleketi yerli öcülerle savunacaktı. Ona göre komünistler, Amerikalılar ve Japonlar kendi öcülerini üreterek güçleniyordu. Yakın gelecekte paranormal istihbarat savaşlarında elimizi güçlendirmek için bizim de kendi kaynaklarımızı kullanarak bu işe girmemiz, muasır tekniklerle yerli öcü üretimine geçmemiz gerekiyordu.

Birimin ilk elemanı Hamza, becerikli bir delikanlıydı. Fizik mühendisiydi. YÖCÜT’ün azman bilgisayarı Mübarek ondan soruluyordu. Hamza, bilişimci, şifre kırıcı, akıl küpü bir çocuktu. Aslında Mübarek hatırına buradaydı. Memlekette böyle bir makine yoktu. 59’da Erzurum’da daha çocuk yaşta bir parasız yatılıyken dinlediği konferans aklını başından almış, Hamza düşünebilen makine yapma düşüne kaptırmıştı kendini. Onu YÖCÜT’e çeken başta bu olmuştu. Aslında Cengiz hocayla pek anlaşabildikleri söylenemezdi. Birbirlerine mecburdular. Hoca daha iyi bir bilişimci, Hamza da daha iyi bir bilgisayar bulamayacağını biliyordu. Gerçi Hamza burada kendine başka bir amaç daha bulmuştu: Cengiz hocanın ipliğini pazara çıkarmak. Ona göre Cengiz hoca kendi amacı için dünyayı ateşe verebilecek tehlikeli bir adamdı. Palavraları ile bükemeyeceği akıl yoktu. Beni kandıramaz, diyordu Hamza, dedem beni keçi sütüyle besledi. Hamza, Mübarek aşkına buraya gelmiş fakat sonra teşkilatın teklifiyle Cengiz hocayı takibe almıştı.

Cengiz hocanın raporlarına göre YÖCÜT’ün kadrosunda kayıtlı iki öcümüz vardı: Alkız ve Kocaman. Hoca, Alkız’ın Doğu’da yakalanan bir alkarısı, Kocaman’ın da Karadeniz’in yüksek rakımlı bir yaylasında bulunan bir dağ adamı yavrusu olduğunu iddia ediyordu. Hoca, eğitip yetiştirdiği bu iki canavarla yetmişlerin başından beri birtakım başarılı operasyonlar gerçekleştirmişti.

Hamza’nın raporlarına göre Alkız ve Kocaman sıradan gençlerdi. Acılı geçmişlerini unutmak için Cengiz hocanın onlara verdiği yeni kimliği ve biçtiği rolü seve seve benimsemişlerdi. Hamza’ya soruyordum: Kocaman’ın anormal kuvvetini ve Alkız’ın insan üstü becerilerini nasıl izah edeceğiz? Hamza sır verir gibi fısıldıyordu: Hoca’nın ininde neler karıştırdığını bilmiyoruz. Orası bize yasak. Bitkiler ve telkin Fehmi abi. İlaçla, hipnozla beni bile süper kahraman yapar bu adam.

Merkez, Hamza’nın raporlarını yeterince aydınlatıcı bulmamıştı. İşin aslı neydi, Cengiz Al gerçekten neyin peşindeydi, bunları öğrenmek için buradaydım. Güya YÖCÜT’ün muhasebe kayıtlarını tutacaktım ama buradaki hesap başkaydı.

Sabah mesaisi, ikindi dersleri ve öğleden sonra talimlerinde Cengiz hocanın gözü üstümüzdeydi. Akşama doğru inine çekilince (Onun bahçedeki kulübesine bu ismi vermiştik.) Papaz Kaçtı, Pişti, Kızma Birader oynar; sıkıcı vakitleri böyle geçirirdik.

Hamza, yaz kış çıkarmadığı beresini kaşlarına indirmiş; ışıl ışıl kapkara gözlerini elindeki kâğıtlara dikmişti. Alkız, hafif çekik şehla gözleriyle kâğıtların üstünden bizi süzüyordu. Kocaman, iri parmaklarının arasında kaybolan kâğıtlara yiyecekmiş gibi bakıyordu. Ben mantık adamıydım. Gözümün görmediği, beş duyumla algılayıp hesaplayamadığım bir dünyayla işim olmazdı. Şimdi şu gencecik alımlı kız, vahşi bir peri miydi yani? Ya şu fazla gelişmiş şaşkın ergen, yaylada bulunmuş bir canavar yavrusu muydu? Bu ikisini dışarıda görsem hâllerinden bir fevkâladelik sezer miydim? Kocaman, kurt ayı kırması, kas deposu gövdesini öne doğru eğmişti. Yanı başımda olduğu için sık favorilerini ve dudaklarının kenarından aşağıya doğru terleyen bıyıklarını görüyordum. Keskin, yabanıl kokusunu da alıyordum. Homurtularını sadece Alkız’ın anladığı bu ergen irisi kokusuyla konuşuyordu sanki. Peki, Alkız’ın tekinsiz rayihası ne söylüyordu? Hamza, onlar gariban denekler abi, diyordu, herifçioğlu bunların bünyelerine her ne zerk ediyorsa kimyalarını bozup tabiatlarını değiştiriyor. Kokuları da ondan bir tuhaf. Tabii ilaçların yan etkisini bilmiyoruz.

– Fehmi abi, elinde ne var?

Hamza seslenince daldığım düşüncelerden sıyrıldım. Sırıtarak kartları gösterdim:

– Valla, papazı bulduk!

Bu oyunu hiç beceremiyordum. Benim elim Pişti’de talihliydi. Gerçi cezalı olarak bakkala gitmek işime gelmiyor değildi. Beş on dakikalığına da olsa dolaşmak iyi gelecekti. Hava alır, kafamı toparlardım.

– Evet, siparişleri alalım, dedim.

– Alkız,

– Tüplü çikolata isterim, dedi. Kocaman’ın homurtusunu da çevirdi:

– O da aynından istiyor.

Hamza, baş parmağını anlarsın anlamında dudağına dikti. Eyvallah çektim çıktım.

Emekli öğretmen Kemal hocanın bakkalı yokuşun dibindeydi. Biraz oturur, muhabbet ederdik. Tezgâhın altından likör çıkarırdı, radyo da açıksa değmeyin keyfimize. Bu yeni semt, benim doğup büyüdüğüm yere hiç benzemiyordu. Enfes bir akşam göğünün altında gecekondular serpilip güzeleşiyordu. Hani şair nasıl demişti: “İyi bir yüz gibi akşam!” Öyle miydi?

– Selamunaleyküm hocam!

Bakkal hemen alıverdi selamımı. Radyo akşam ajansını veriyordu. Haberler bitene kadar da çıt çıkmayacaktı. Kulak verdim:

“Düştepe’de bir gecekonduya saklanan anarşist polisler tarafından çembere alınmıştır.” Radyo ajanstan yurttan seslere geçerken bakkal söylenerek tezgâhın altına uzandı:

– Azdı gene bu şerefsizler!

Nedense tadım kaçtı. Hızlıca ve manasızca başımı salladım. Bakkalın ikram ettiği likörü kafama diktim. Aslında durup türkü dinlemeyi, bakkalla muhabbet etmeyi istiyordum ama canım sıkılmıştı işte. Kemal hoca ısrar ettiyse de durmadım.

– Abi, arkadaşlar bekliyor. Papaz Kaçtı’nın cezası bunlar; iki tüplü çikolata, bir Güzel Marmara, bir de Maltepe ver sen bana.

Sağın, solun hesabında değildim. Gencecik çocuklar hayatın tadını çıkarmak varken hayatlarının baharında ölüp gidiyordu. Neyin peşindeydiler anlamıyordum. Keyfim kaçık, yokuşu tırmandım. Yağmur bulutu muydu bunlar? “İyi bir yüz gibi akşam.”

Hamza ile demlenir dertleşirdik, o beni anlardı. Sağlam çocuktu. Binaya girince baktım ekip üst katta beni bekliyor. Gergin duruşlarından, Hamza’nın kaş göz etmesinden de bir şey çakmadım. Elimdeki nevaleyi kaptı, çabucak zulaya attı yine de uyanmadım. Düştepe’de bir anarşisti çevirmiş polisler, dedim ortaya. Cümlem bittiği anda, bitişikteki tuvaletten gelen sifon sesiyle mevzuya uyandım. Cengiz hoca ellerini yıkadı, tuvaletten çıktı. Hepimize tepeden bakıyordu. Arada Hamza ile Cengiz Al’ın enine ve boyuna gelişmiş muazzam gövdesini, çalı kaşlarının altından çakmak çakmak bakan gözlerini kastederek YÖCÜT’ün kadrosunda kayıtlı tek bir ifrit var der, kahkahayı basardık. O ifrit gürledi:

– Sıradan bir anarşist değil, tutukluymuş. Hücresinde kalp krizi geçirip ölmüş. Bu sabah morgda hortlamış. İki hasta bakıcıyı darp ederek kaçmış.

Hamza araya girdi:

– Gizli telsiz hattından Mübarek’e şifreli mesaj geldi.

Cengiz hoca, ürkütücü bir neşeyle ellerini çırptı:

– Bu iş bizdedir! Şimdi hepiniz beni çok dikkatli dinleyin. Karşımızdaki bir zonbi.

– Zombi mi, dedi Hamza.

Hoca düzeltti:

– Hayır, Türkçe doğru telaffuzu zonbidir. Bunlar bizim hortlaklara benzemezler. Nasıl ki dışarıdan gelen bir tarım zararlısı için farklı bir mücadele metodu gerekiyorsa kökü dışarıda bir musibete karşı da onu halledecek usul lazım geliyor. Bu zonbi denen melaneti Haiti’de icat ettiler. Sonra KGB bunu aldı, kendi komünist zonbilerini üretmek için denemeye başladı. Bizim anarşist de Sovyetlerin beynini yıkadığı bir zonbi. Haiti’de nasıl işçi köle yapıp kullanıyorlardı zonbileri, burada da Marksist asker yapmak için kullanıyorlar. Ama panzehiri kolay bulunuyor.

Cengiz hoca elindeki eski model kaynatılarak sterilize edilen şırıngayı gösterdi:

– Sodyum klorür yani bildiğimiz tuz.

Hamza,

– Geçen seferki gibi olmasın da hocam? İstiklal Caddesi vampirinin sarmısağa bağışıklığı çıkmıştı. Operasyon az kalsın suya düşüyordu.

Alkız hafifçe kıkırdadı. Cengiz hoca alaycı bir ifadeyle,

– Bak sen! Hamza Bey bize parlak fikrini söyleyecek.

Hocanın alaycı tavrı Hamza’nın hoşuna gitmedi hiç bozuntuya vermeden aynı alaycı ağızla cevapladı:

– Ne bileyim belki Marks falan okuruz komünist zonbiye.

Sanki zonbinin n’sini biraz bastırarak söylemişti. Ortam buz kesti. Cengiz hoca sizinle alay edebilirdi ama siz onunla zinhar dalga geçemezdiniz. Hepimiz Hamza’ya ve takıma bol biberli bir papara bekliyorduk. Ama birden Cengiz hocanın çatılan kaşları çözüldü.

– Ulan Hamza, sen burada bir şeyler öğrendin ha!

Durdu, biraz düşündü.

– Marks değil Engels’ten hem de en materyalist pasaj üstelik de Almanca okunmalı. Ama benim Almancam yetmez. Hem Antidühring’in Almancasını nereden bulacağız? Alkız, sen kütüphaneden Almanca sözlük ve gramer kitabını kap. Ben de on beş dakika içinde Antidühring’in en can alıcı pasajıyla buradayım.

Hoca kulübeye yollanınca Hamza’ya yanaştım. Ne iş diye gözlerimle sordum. Bırak Allah aşkına, dedi. Adam tek ayağı üstünde kırk yalan söylüyor, biz de palavrasına kulp uydurduk. Dur bakalım ne dümen peşinde anlarız.

Biraz sonra Cengiz hoca elinde kâğıtlarla geldi.

– İktisat profesörü bir arkadaştan istedim, faksla yolladı diyerek kâğıtları yüzümüze doğru salladı. Alın size yüksek doz materyalizm. Bir makale için istediğimi söyledim. Gerçekte ne için istediğimi bilse…

Öyle bir sırttı ki Kocaman’ın insanlığından emin olurdum da bu sırıtışla Cengiz hocanın insanlığı son derece kuşkuluydu. Bütün ekip hocanın Anadol’una doluştuk. Düştepe’ye zonbi avlamaya gidiyorduk. Yağmur yavaştan başladı. Arabayı Cengiz hoca kullanıyor, Alkız da yanında Almanca çalışıyordu. Sayfaları inanılmaz bir hızla çeviriyor, Almanca kelimeleri ağzının içinde döndürüyordu.

– Neden Almanca hocam, diye sordum.

Cengiz hoca gözünü yoldan ayırmadan açıklamaya başladı:

– Mana lafzın aslıyla gelir. Adamın hayattayken Almanca bilmemesi mesele değil. İmansız diyoruz ama onu iman ettiği materyalizmin özüyle alt edeceğiz. Çünkü kendi inancına göre hortlaması imkânsız. Diyalektik materyalizme göre zonbi diye bir şey olamaz. Bu paradoks onun şuurunda bir kısa devre meydana getirerek bütün fakültelerini felç edecek.

Cengiz hoca Kabala’dan girip Yılmaz Güney’den çıkıyor oradan Papa’ya bağlıyor, arada bir içim geçer gibi oluyordu.

– İşte komünizm de bu yüzden çökecek… Kabala’yı kullanıyor bu adamlar… Yılmaz Güney naptı…

Acaba diyordum, sadece konuşarak mı tesir ediyor. Hani bitkilere falan gerek yoktur belki de.

Düştepe’ye vardığımızda yağmur hızlanmıştı. Ekip otolarına yaklaştık. Cengiz hoca polislere hususi hüviyetini gösterdi. Komiser malumat verdi:

– Anarşist içeride, rehine yok. Çıkışları tuttuk. Silahlı olabilir.

Hoca,

– Tamam, biz alıyoruz. Siz ihtiyaten burada bekleyin, dedi.

Beşimiz gecekonduya doğru yaklaşırken Alkız bana sokularak,

– Şu broşu çıkar bak, ben nasıl dakkasında haklıyorum hortlağı!

– Kusura bakma, dedim. Dokuz ayda Cengiz hocayı az çok tanıdım, kuralı bozamam.

Derin bir iç geçirdi. Kederle gülümseyerek omuzlarını silkti,

– Napıyım, dedi, şansımı denedim.

Kapıda durmuş, içeri girmek üzereydik. Cengiz hoca havasını atacaktı.

– Silah kullanamaz. Zonbilerin motor becerileri yavaşlar.

O sırada içeride patlayan bir silah sesiyle hepimiz kendimizi yere attık. Hamza dişlerinin arasından küfretti: Senin ilmine!

Hoca, bu yeni durumu anında değerlendirdi,

– Alkız, cereyanı kes. Kocaman, cereyan kesilince içeriye dal. Biz de peşinden geliyoruz.

Elektrik gittiği anda Kocaman hırlayarak içeri daldı, biz de peşinden. Kocaman ile zonbinin boğuşma seslerini odanın kapısında dinliyor, içeri girmeye cesaret edemiyorduk. Dağ adamı yavrusu, karanlıkta hepimizden daha iyi görüyordu. Bir an şimşek çaktı. Anlık aydınlıkta zonbiyle Kocaman’ı gırtlak gırtlağa gördüm ya da gördüğümü zannettim. Birden sert bir cismin savrulup duvara çarptığını duyduk. Ardından Kocaman’ın iniltisi geldi. Hocanın emri olmadan harekete geçmesi yasak olan Alkız dayanamadı, odaya daldı. Antidühring’i okumaya başladı. Biz de odaya girmiş, karanlığa alışan gözlerimizle dizleri üstüne çöken zonbiyi görüyorduk. Alkız okudukça o kıvranıyordu. Bunu fırsat bilen Kocaman, gelip zonbinin tepesine çöktü. Cengiz hocanın parmaklarının arasında bir şırınga belirdi. Yerdeki hortlağın boynuna batırdı. Operasyon başarıyla tamamlanmıştı. Etkisiz hale getirilen anarşist bir çarşafla paketlenmiş kenarda bekliyordu. Cengiz hoca,

– Ben paketi teslim edeceğim, siz geri dönün. Sabaha ancak gelirim, dedi.

Sonra Alkız’a döndü.

– Bir daha benden emir almadan hareket edersen yakarım çıranı!

Alkız başını önüne eğmiş, sessizce ağlıyordu. Hamza bunu görmemek için uzaklaşmıştı.

Dönerken arabayı ben kullandım. Hamza yanımdaydı. Alkız canı sıkılan Kocaman’ın yaralarına merhem sürmeye çalışıyordu.

Binaya döndüğümüzde Alkız ile Kocaman dinlenmeye çekildiler. Biz Hamza ile çatıya çıktık. Orada demlenip muhabbet edecek, durum değerlendirmesi yapacaktık. Ben bekliyordum. Bir iki fırttan sonra Hamza’nın dilinin çözüleceğini biliyordum artık.

– Şimdi ben sana işin aslını anlatayım, dedi. Bunlar okumuş akıllı çocuklar. Bir kaçış planı yaptılar. İçlerinden biri tıpçıydı. Buna bir ilaç verdiler uyuttular. Vücut fonksiyonları durunca ölü diye morga kaldırdılar o da kaçtı. Nasıl?

– Ama bunları sen uyduruyorsun, dedim. Kızdı.

– O zaman Cengiz hocanın uydurduklarına inan, dedi.

– Kızma canım, dedim. Mesela Alkız’ın Antidühring ile zonbiyi etkisiz hale getirmesine ne diyeceksin?

– Fehmi abi, dedi, Allah bize akıl vermis. Ben dört sene fizik okudum. Her şeyin bir açıklaması vardır. Bilmiyorum, belki kıza da sesiyle telkini öğretti. Yani söylediklerinde değil de frekanstaydı asıl numara, ne bileyim. Orada bir hokkabazlık var.

Durdu içini çekti.

– Neticede bizim sözde zonbi asıl şimdi yaşayan ölü oldu. Akrabaları, arkadaşları, yıllarca onu arayacaklar. Bulamayacaklar tabii. Bu hikayeye ne diyorsun?

Sustum. Yağmur durmuştu. Gecekondular ay ışığının altında pırıl pırıldı.

– Hamza, dedim, sen sağcı mısın solcu musun?

– Ben âşığım abi, dedi gülerek.

Sonra berbat sesiyle bir türkü söyledi. Beceremiyordu da ama ben hayatımda o kadar güzel bir türkü dinlemedim.