Öykü

İçinde Ukde Kalan Aksakallı Güvercin Üçlemesi

“O kadar güçlüler ki, ışığı bile yok ederler.

İşte bu yüzden siyahtır kara delikler” 

I- Kara Delik

Bütün gece halının üzerinde, kar ortasında pusulasız kalmış gibi daireler çizerek üç beş soysuz hamam böceğinin peşinden koştum. Beynimin dumanlı kısımları bana, her lanetin içinde bir sebep arama diyor. Lanet gelmişse gönderemezsin, uçsuzluk gibi bir şeymiş. Karanlığın ortasına çekiliverdiğinde, göğü yırtarcasına acıyan bir habis gibi. O zaman derlermiş; gök tanrıların çığlıklarını duyduğunda, etlerini koparan zamansızlık seni çıldırtırmış da hiç karşı koyamazmışsın.

Kovulmadan önce, “hayatı içinde ukde kalan aksakallı güvercin”in hikâyesini anlatmıştım patrona. O anda işime son noktayı koydu Bay Sudak– güvercinle ilgili sorunu neydi bilemedim. Hikâyede yalnız ve sümüksü bir adam vardı. Sürekli şikâyet edip, sadece bedensel işlevlerini yerine getirmek için yaşamını sürdürdüğünden bahsediyordu. Bak şöyleydi:

Boşa geçen tül perdeli zamanların birinde, koltuğundan bin bir güçlükle doğrulan, kilosu yüz kırk üçe dayanmış tembeller tembeli cam ustası Feda varmış. Her akşam yatağa yalnız yattığında sanki yalnız değilmiş gibi uyumaya çalışırmış;

—Anlatın bize nasıl oluyor?

—Sanki etrafımda sessizlik yokmuş gibi, tam aksine ev o kadar kalabalıkmış da ben dün gece katıldığım arkadaş toplantısında çok içmiş olmanın rehavetiyle izin isteyip erken yatmışım, içeriden gelen bağırtılardan korunmak için kafamı yastığın altına sokmuşum gibi. Ayla’yı…

—Ayla kim?

—Bir karım olsaydı adı Ayla olurdu. Neyse ne diyordum, Ayla’yı Şubat tatilinde Abant’a götüremediğim için bütün gün ettiği zehir zemberek şikâyetten şişen kafamı ve yerçekimine yenik düşen o asık suratını görmekten acıyan gözlerimi dinlendirmek için siyah perdelerle kapladığım odama kaçıp, yorganın altına girmişim gibi.

—Ama aslında Ayla yok.

—Yok.

—Peki devam edin.

—Asude Su ve Toprak Berke’yi…

—Onlar da kim?

—İkizlerim olsaydı Ayla onlara bu isimleri koyardı.

—Neden?

—Yüzüklü dilimin S ve R’lere dönmediğini bile bile, sırf söylerken zorlanayım da, bana zalimce gülsün diye.

—İlginç, devam edin lütfen.

—Ne diyordum, sırf mendebur Ayla komşulara hava atsın diye çocukları gönderdiğimiz özel okulun taksitlerini nasıl ödeyeceğimi kara kara düşünürken, göğsümün üstünde gezinen karabasanların ayak izlerini duyup, ay sonunu getiremeyen yüzümden boşanan terleri yastık kılıfıma silermiş gibi uyumaya çalışıyorum.

Ama olmazmış. O zifiri karanlığın içinde kafasına dank edermiş bir anda. “Yalnızsın işte. Dövülmekten örselenmiş, liğme liğme olmuş kuyruğunu çelimsiz bacakları arasına kıstırarak, kovulduğu çeteden sümükleri aka aka başı öne eğik uzaklaşan zavallı bir sokak köpeğinden bile daha yalnızsın.”

“Tanrı bile benden vazgeçti,” dermiş durup durup. Nasıl diyeceksin? Bir gün artık canına tak etmiş. İnsansız geçen günlerini öyle ya da böyle sona erdirmeye karar vermiş bizim sümüksü Feda. Sırf bir topluluğun parçası olsun diye Kur-an Kursu’na yazılmış. O güne dek namazda niyazda hiç işi olmamış. Kıble nerede, nasıl namaz kılınır, imanın şartları nelerdir bilmezmiş. İlk gün, kursta çok güzel karşılamışlar Feda’yı. Hoca en önlerde yer ayırmış ona. Sınıf 7-8 kişilik. Hepsi temiz yüzlü, pak insanlar. Genci de var yaşlısı da. Bir hevesle katılmış derslere. Ara oluyor, dini sohbetler ediliyor, inşallah, kısmetse, maşallah, bismillah. Bizimki nasıl dindar biri olduğunu, Allah için yapmayacağı şey olmadığını, Peygamberimizin üstün meziyetlerini kendine örnek seçtiğini her fırsatta ballandıra ballandıra anlatıyor, onların arasında çok mutlu olduğunu hiç durmadan yineliyormuş. Her kurs çıkışında, arkadaşlıklarını pekiştirmek, sohbetleri devam ettirmek için mutlaka birini eve, çaya ya da muhallebiciye davet ediyormuş.

—Benimle gelene etmediğim hizmet, ısmarlamadığım şey kalmıyor, gözünü kaşını, Allah sevgisini öve öve bitiremiyordum. Her birini göklere çıkartıyor, orada palmiye yaprağı ile serinletiyor önlerine de hurmalar, zemzem suları, nar şerbetleri yığıyordum.

Sonradan sonraya, davet ettikleri gelmez, sınıfta, yerde secde dururken yanına yaklaşmaz olmuşlar. Namaz zamanlarında Feda cüzamlıymış ya da kötü koku yayarmış gibi onunla aralarında mesafe bırakmaya başlamışlar. Feda, ara olduğunda diğer müminlerin öbekleşip fısıldayarak konuştuklarını görüyor, yanlarına gittiğinde sustuklarında ise kendinden bahsettiklerini anlıyormuş için için.

—Anlamlandıramadığım bir biçimde benden uzaklaşmıştı yalnızlığımın çözümü kutsal güruh.

Bir gün, hoca yanına çağırmış bizimkini. Utana sıkıla, “Evladım,” demiş “yanlış anlamazsan artık gelme buraya.”

“Dedi de gözlerini neden aşağı indirdi onu anlamadım ben,” diyerek bir anlam verememiş bu olanlara bizim saf şaşkın Feda.

“Ne oldu hoca bir günah mı işledim?” diye sormuş dayanamayıp. Hoca başını öne eğmiş mahcup mahcup “Sınıftakiler, toplandılar, rahatsız olmuşlar senden. Nasıl desem çok yakın davranıyormuşsun onlara. Seninle dışarı çıktıklarında huzursuz olmuşlar; elini omuzlarına atmandan, yolda kollarına girmenden, evinde başka koltuklar dururken onların yanındaki koltuğa, dizlerinin dibine oturmandan. “Erkeğin erkeğe yapmayacağı yakınlık hocam bunlar,” dediler. “Kusura bakma evladım. Ekmek parası. Sen gelme bir daha buraya.”

Feda’nın insanla yakınlaşma macerası, daha başlamadan orada bitmiş:

-Ben başka türlü samimi olmayı bilmiyorum. Umut içip sarhoş oluyorum. Rakıdan ucuz. Bazen kokusu bile yetiyor. Hayalimde Üsküdar’a geçiyorum. Sonra köhne banklardan birine – hani adı İzzet Begoviç olana- oturuyorum. Başlıyorum kızı seyretmeye. Bir elimde tek buzlu sek umutlar, diğerinde bir çatal batırıyorum lakerdaya. Kız süzülüyor ben keyfe geliyorum. Umut sarhoşluğu mu yoksa kızın yosun kokusu mu bilmiyorum. Hepsi birbirine karışıyor. İstanbul’un üstünde başım dönüyor.

—Çok yalnızım öyle böyle değil. Hani bazıları manita kapmak için ıssız görünüp göz süzerler ya etrafa, sanki yalnızlık bir bokmuş da ancak sen bakınca anlayacaksın bağırsaklar için önemini. Bu öyle bir şey değil. Ben bildiğin çıplak yalnızım. Tekil yaşıyorum bu hayatı. Teknik olarak etrafımda eş, hısım, akraba, ana, baba, arkadaş, evlat yok. Arkamdan konuşacak ya da yüzümü dümdüz edecek bir düşmanım bile yok. Tabi sana zor gelir anlamak. Mutlaka kıyıdan köşeden karşına çıkan biri vardır şu hayatta. Benim vallahi yok. Olsa söylerim. Bunları sana anlatmam. İçimdekileri buraya taşımam. Ne bok yerseniz yiyin der, yalnızlık deliğine tıpa olmuş o muhteşem kendimi alır buradan giderdim.

—Bu öyle, “Çok yalnızım” demekle anlatılacak bir şey de değil. Ben ruhunu yemişim, maddeden yalnızım. Bırak kediyi köpeği, bir âdemoğlunun evine yazın sivrisinek girmez mi, tek bir sivrisinek girip de sokmaz mı, kanını içip zehrini boşaltmaz mı içine. Anasını satayım, sıtma bile olmaya razı bıraktı bu hayat beni. Tekel bayii gibiyim. Tek sahibi ben olan tekelleşmiş bayii.

—Bazen akşamları sırf zaman geçsin diye, hayatın gözlerine takılıp, kirpiklerini sayarım. Herkes bir şeyler peşinde ya. Ben de yalnızlığımın peşindeyim. Bazen insan, kendi karlı dağlarına eldivensiz, ceketsiz, çıplak ayak dahi olsa çıkmak, gerisin geri yuvarlanacağını, yolda donup ölebileceğini bilse de, tüm bunları göze alıp zirveye tırmanmak, ‘acaba bu dağın arkasını aşabilseydim “beni ne bekliyor olacaktı”yı görmek ister. Hâlbuki zirveye ulaştığında, yıllar önce yakılmış kör bir ateşin sönmeye yüz tutmuş alevinin başında nicedir birinin gelmesini bekleyen sakallarına ak düşmüş kendisiyle karşılaşacağını bilmez. Ve işte o zaman anlar aslında ne dağın gerisinde ne de berisinde onu bekleyen bir düzlüğün olmadığını ve geri dönmenin artık imkânsız olduğunu. Kör ateşin yanına çöker, sönmeye yüz tutmuş alevin karşısında, bir umutla, dağa çıkacak bir sonraki yolcuyu bekler durur. Bu arayışlarına da her seferinde kaybolan umutlarımın yeşeren filizleri der. Bazen de beyaz kare kâğıtlara yazdığı insan kiri bulaşmış kelimelerini, kalbinde son kalan şefkatle arındırır, hüzünleriyle saydamlaşmış çamaşır iplerine serip kurumaları için rüzgâra bırakır. Her esintide havalanan kelimeleri, belki de o karlı dağlara doğru uçar gider. Bir süre sonra insan sözsüz kalır. Sessizliği bundandır.

O anlattıkça devleşen, kelimeleri; onların altında salyangoz gibi kabuğuna çekilip ezilense O olmuş. “Damarlarım bu ıssızlıktan öyle genişliyor ki, derimin altında, çölleşen dünyaya inat yemyeşil bir coğrafyanın haritası ortaya çıkıyor. Hiç umursamıyorum. Kendimi, uzun zamandır ciğerleri su toplamış da patlamak üzere olan göğün affına sığınarak dışarı atıyorum sürekli. Yürüyorum, yürüyorum. İşte sonra buraya dönüyorum, hayalimdeki bu banka. Demiştim ya İzzet Begoviç bankı bu. Alıyorum bir kadeh umut dolu rakımı…

Patrona baktım, aksakallı bir güvercin oturuyor karşısında. Güvercin döndü bir patrona bir de aynada kendisine baktı, sonra istifini bile bozmadan patronun kırmızı deriden koltuğuna sıçtı, sonra da uçtu gitti…

[Feda, kendini kara deliğe çeken yalnızlığını anlattığında, o kadar basit kelimeler kullanmıştı ki, önceleri bunu yadırgamıştım ama sonradan yalnızlığı kadar basit kelimeleri kullanmasının çok acınası bir durum olduğuna kanaat getirdim. Yani yalnızlığını anlatmak için süslü kelimelere ne gerek vardı değil mi? Yalnızlığı kadar öksüz kelimeleri kullanmalıydı. Bilir misin kelimelerin de beslenmeye ihtiyacı vardır. Her bir kelime kendinden önceki ve sonrakiyle beslenir. “Sarmalasam” kelimesinin sıcaklığını, “belini” çağrışımıyla birleştirdiğinde, “yalnızlık” nasıl da azalır. Ama “soğuyan” kelimesi “kalbinde” ile dans etmeye başladığında, orada pusu kurmuş yatar yalnızlık.]

Halı üzerinde koşmaktan nefes nefes kalmıştım, hâlbuki sadece iki metrekare. Yüz kır küç kiloyum. Nihayet dönüşü olmayan bir tünele girdim… Adı Aşk…

II- Einstein-Rosen Köprüsü

“Bak bak işte orada, tünelinde diğer ucunda, sana benzeyen biri var…”

Yağmurlu bir akşamüstü, kasvetli bir barın içinde, içimi oyan tiz sesiyle en içli şarkıları söyleyen sonradan olma sarışın şarkıcının rengârenk boyadığı yüzüne arada sırada bir bakış atıyordum. İçi geçmiş melodiler kulaklarıma ulaşıyordu ama ben onları duyamayacak kadar sarhoş, orada olmamam gerektiğini bilecek kadar ayıktım.

—Komiksin, dedi.

Gözümün önünde, şarkı söyleyen kadının kocaman araladığı kıpkırmızı dudakları vardı. Bıraktığı ruj izlerini düşündüm çıplak bedenlerde, kaç el avuçlamıştı sarkmış memelerini, kaç kere açmıştı bacaklarını kirli, rutubet kokan karanlık otel odalarında. Baş dönmemi engellemeye çalıştım, ağır ter kokularının duvarlarına sindiği odaların içinden gelen sesleri de duymamaya.

—Siktir git başımdan, dedim.

Dalgaların, yüreklerimiz kadar çılgınca coştuğu bir kıyıdaydık. Öpmüştün çıplak ayaklarımı, en sevdiğin kelimeler “çıplak” ve “balık eti” idi. “Ben ikisi de değilim” diye kızardım, “zayıflama” derdin. “Ama böyle çok çirkinim!” “Tam kıvamındasın.” Gözlerim, göz bebeğini çevreleyen kahverengi halkaya takılırdı. Benekliydi gözlerin ya da bana öyle gelirdi. Bunu söylediğimde gülmüştün, sanki çok komikmiş gibi. “Komik değilim!” dedim, “Komiksin,” dedin. Öpmüştüm seni o hiç sevmediğin türden öpücükle; şlap diye ses çıkaran, sulu, denizanalarını andıran. Tüm yeşiller bizimdi o zamanlar.

—Coşkulusun, dedi.

Arka masadan şuh bir kahkaha yükseldi, ardından başka bir kahkaha. Masanın üzerinde duran pakete uzandım, ellerimin titrediğini kimse görmedi. Havadaki çürümüş et kokusu üstüme sinmişti, vıcık vıcık sohbetlerden uçan kelimelerin ağırlığı altında eziliyordum gitgide. Yan masada bir kız oturuyordu, henüz on altı on yedi yaşlarında. Karşısındaki adam elli elli beş yaşlarındaydı, bir eli kendi bacak arasında bir eli kızda. Kızın saçları parlamıyordu, ama gözlerinden anlamıştım hâlâ utanıyordu…

—Siktir git başımdan, dedim.

Gökyüzünün gözlerin kadar lacivert olduğu bir yaz gecesi, yıldızların altındaydık. Yalnız bir bankı mutlu etmiştik o gece. Bizim kadar güzelini görmediğini fısıldamıştı kulaklarımıza. Şaşırıp birbirimize bakmıştık. Bir elini kulağıma, diğerini kendi dudaklarına götürüp öylece kalmıştın bir süre. “Duyuyor musun?” demiştin. “Neyi?” “Kahkahalarını.” “Ama kimin?” “Gözlerinden hüzünleri sildiğimiz çocukların.” Dinlemiştik beraberce tüm taze yaşamlardan yükselen sevinç çığlıklarını. Tüm evren bizimdi o zamanlar.

—Sarhoşsun, evim yakında, gidelim mi? diye sordu.

Başımı çevirdim, herkes gibi biriydi. Herkes kadar bu dünyaya ait, herkes kadar yalnız yatağını bir gecelik de olsa ısıtmayı uman. Yaklaşık yüz kır küç kilo. İştahlı gözleri, avına atlamaya hazır vahşi bir dağ aslanından çok, aç kalmış çakalları andırıyordu. Acıdım zavallılığına. Her an kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp kaçacak gibi tetikteydi. Şimdiden arkamdaki masaya gözlerini dikmişti, açılabilecek tüm kapıları yoklamaya hazırdı sanki bu gece. Herkes kadar bayağılık akıyordu yüzünden ve herkes kadar yumurta kokuyordu nefesi. Yine de acıdım ona, korkaklığına, balçığa sıvanmış hayallerine.

—Baksana, adın ne senin?

—Feda…

—Feda dostum, siktir git başımdan, ama gitmeden önce bana bir bira daha söyle.

Geceleri arka sokakta gizlenip, gelecek hayallerimizi anlatırdık birbirimize. Dünya güzel olacaktı, hepimiz birer kahraman, kimimiz en amansız hastalıkların iyileştiricisi olacaktık, kimimiz rüzgârın sırtına atlayıp giden bir keşiş, kimse aç kalmayacaktı ve kimse aşksız, on emiri indiği dağa gömecektik yaktığımız ateşin çevresinde ve gitar eşliğinde, yolda bulduğumuz tüm gözyaşlarını toplayıp bahar çiçeklerine dönüştürecektik, yattığımız yer çimenler, içtiğimiz su nehirler olacaktı, tek giysimiz ise içinde coşkumuzu taşıdığımız sırt çantaları. Kederli ruhların gizli kurtarıcıları olacaktık. Tüm hayallerimiz turuncuydu o zamanlar. İşittiğim kelimeler hâlâ aynı, ama biz bir başka söylerdik. Aldığım nefes hâlâ aynı, ama biz bir başka solurduk seninle. Hayallerimizi mezarındaki servi ağacının altına gömdüler oysa küllerinin havaya savrulmasını hak etmiştik en azından.

Yalpalayarak eve döndüm. Sümüksü Feda’yı geride, kendinde debelenirken bırakmıştım. “Dursana” demişti kalkmadan önce, “daha sana hayatı içinde ukde kalmış aksakallı güvercini anlatmadım.” Bardan çıktığımda, dışarıda bir an göz göze geldik. İzzet Begoviç yazılı bir bankın etrafında dönüp duruyordu. Galiba yalnızlığıyla sevişiyordu.

Yine hatırladım O’nu. Kıvrımlarımdan bahsetmişti en son. Bedenim, ince ve kemikli ellerinin arasından çok geçmişti. Baktım, tenimdeki morluklar, kesikleri hâlâ kapatmıyor. Sağ elimin üzerindeki sigara izi kabuk bağlamış. Bir an, gözümün önünde inişli çıkışlı çıplak bedenler, çukurlar, kavisler, tepecikler, mağaralar, ıssız ve kaygan delikler uçuştu. Terledim. Gece saat üç kırk beş. Leş gibi uzandım yatağa, kıpırtısız ve ıslak. Bir kurt uludu, gözlerimi gürültüyle kapattım.

Cam gözlerimden geriye, irili ufaklı yüz kırk üç kırık parça kaldı. Hepsini toplayıp, saydam bir poşete koydum. Ellerime battılar, aldırmadım. Ilık bir kış gecesi, tam dolunay vakti, zamansızlığın en uç noktasında, kırılmış gözlerimi okyanusa gömdüm. Son parçayı sol avucumun içinde sakladım. Bu, unutmaya eğilimli benliğime acıyı hatırlatacak tek yol gibi geldi. Boğuyordu beni. Kesip atmak gerek diye düşünmüş olmalıyım. Buradan çıkmalıydım. Öylece bıraktım. Tek çıkış yolum gibi gözüken beyaza uzandım.

III- Beyaz Delik

“Rahim yeni doğanları püskürttüğünde,

yaşam onlara geri dönüşü olmayan tek yön biletler keser.” 

—Bir keresinde suya gömdüler beni. Aylardan Eylül’dü yine. Çok üşüdüm. Hâlbuki sıcak olur buranın denizi demişlerdi. Saat de çok geç değildi, bilemedin üç çeyrek. Zamanı üç-altı-dokuz-on ikiye böldüğüm günlerdi. On beş dakika geç battım. Denizin dibi bulanıktı. Hemen bir kum tepesi buldum. Acil durumlarda bunu yapmayı öğrenmiştim. Ellerimle oydum kumları, yuvarlak bir yuva yaptım. İçine girdim, o zaman ısındım biraz. Orada ne kadar kaldım hatırlamıyorum.

—Anlamıyorum seni, daha açık konuş.

—Ben de anlamadım. Kendime geldiğimde, kaldırımda oturuyordum. Anımsadığım ilk detay bu. Elimde bir telefon, boş gözlerle etrafıma bakarken arkamdan telaşlı bir ses bağırdı:
“Kapatıyoruz bayan.” İrkilerek doğruldum, öne doğru birkaç adım attım. Büyük demir bir kapının önce gıcırdamasını, sonra gürültüyle ardımca kapanmasını duydum. Kapının önüne bir kitap bırakmışlardı. Ön sözünde şunlar yazılıydı:

*Bu kitapta anlatılanların hepsi gerçektir ya da tam tersi tamamen kurgudur.
*Bu kitapta adı geçen kişi-kurum-kuruluşlar örneklemeler üzerine kurulmuş olup abartmalar gerçektir.
*Bu kitapta anlatılanların hepsi ne istiyorsanız odur.
*Bu kitapta anlatılanların hepsi deneysel yaşadığını fark eden bir kadının kurgusal çalışma örneklerinin hayatına yansıyan gerçekleridir.
*Ya da tam tersidir, kim bilir…
* Bu bir kitap değildir.

Artık elimde bir telefon bir de kitap vardı. Sokakta koşuşturan insanlara baktım. Saçları uzun, kısa, kıvırcık, sarı, toplu, tokalı, ortadan ayrık, örük, beyazlaşmış, yok, lüle ve milyarlarca çeşitti. Ama hepsinin yüzleri aynıydı. Bu çok tuhafıma gitti. İfadeleri farklı olsa da yüzleri aynıydı. Mesela kaşları çatık bir kadının yüzüyle, sevgilisiyle güle oynaya yürüyen genç bir çocuğun gülümseyen yüzü, aynı zamanda sevgilisinin âşık bakışlı yüzüydü. Bir an için parmaklarımla kendi yüzümü yokladım. Bilmiyorum, ürperdim sanırım. Yürümeye başladım, hem yürüyor hem yüzüme dokunuyordum. Geçtiğim caddelerdeki insanların bana doğru dehşete kapılarak baktıklarını gördüm. Bana bakıp kendi yüzlerine dokunmaya başladılar. Bir süre sonra herkesin ama herkesin parmakları yüzlerinde geziyordu. Korkunç tuhaf bir tabloydu. Hemen çektim ellerimi yüzümden. Göğe doğru gürlemeye benzer bir “Ohh” sesi yükseldi toz bulutuyla birlikte. Çünkü insanlar koşmaya başladı. Öyle hızlandılar ki, toz bulutundan göz gözü görmez oldu. Yürüyemedim daha fazla, kedi gözüne benzer bir dükkân gördüm, hemen daldım içeri. Dükkân sahibinin kucağındaki kedi yavaşça yere atladı, bacaklarıma sürtünmeye başladı. Ben ne diyeceğimi şaşırdım, niye oraya girdiğimi anlatamadım, galiba hatırlayamıyordum. Dükkânın ortasından küçük bir tren hattı geçiyordu. Dükkân sahibi ucu kıvrık bir bilet verdi bana. Tek kişilik, tek yön olduğunu söyledi. Ama bunu söylerken sesinin çıkmadığını ve yüzünün olmadığını fark ettim. Yine de sanki bakışlarını görür gibiydim, elleriyle saçlarıma dokundu, gülümsediğini hissettim. Bana sunduğu sıcaklığı içtim. Çok emindi geri dönmeyeceğimden, “Çabuk git ama acele etme,” dedi. Huzurlandım. Kedi çoktan ahşap bir kitaplığın ilk rafında kıvrılıp uykuya dalmıştı.

—Ne kadar zaman önceydi? Yani ne zaman oldu tüm bunlar?

—Tam olarak bilmiyorum, Eylül gibi olabilir.

—Ne vardı dükkanın içinde?

—Güzeldi işte güzel. İnci dizimli yüz kırk üç tane gözbebeği parıldıyordu bir köşede. Tavandan yere sallandırılmış irili ufaklı yüze yakın çini gaz lambasından lavanta, yasemin, papatya ve kekik kokuları yayılıyordu. Diğer gördüklerimi tarif edemiyorum, birbirine karışıyor.

—Sonra ne oldu, ne zaman çıktın?

—Emin değilim ama sanırım kurşunu bulduğum gün çıktım. Hava güneşliydi. Bahçede yere bakarak yürüyordum. Aslında bu davranışımı alışkanlık olarak algılama. Uzun zaman oldu kurtulalı çünkü. Gençlik yıllarımda buna sebep olan kişiden kurtulmam kadar zor olduğunu belirtmem lazım. Belki şöyle açıklanabilir: Benim parke taşlarına bakarak yürümem, birinin bir başkasının doğal bedensel hareketleri üzerinde hakimiyet elde etmek için kurduğu baskı ve o bir başkasının buna teslim oluşunun bir yansımasıydı. Hakkım galiba, onun bana verdiği kadardı. Net bir görüntü elde etmek istersen, faşizm olarak adlandırabilirsin. O biri yokken dahi, diğerlerinin eğreti bakışlarına maruz kalacağını bile bile, bedeninin “insan çevresine bakarak yürür” doğal davranışını yok sayıp, aksi yönde hareket etmeni başka türlü nasıl açıklayabilirsin? Kaynağına kıskançlık diyorlar ama şimdi bunun yalan olduğunu görüyorsun. [*] “Eğer bir yalan, uzun bir süre yeterince tekrarlanırsa, sonunda o yalan bir gerçekmiş gibi algılanır” Yüceltilecek bir nokta görebiliyor musun? İrade, diğerlerini/değerlerini yok sayış, çoğunluğu reddediş, yaradılışa aykırı davranış, marjinal yaklaşım… Çünkü ben göremiyorum. Doğana ters bu eylemin bir başkasının elinden senin üzerinde gerçekleşmiş olması, korkunç derecede aşağılayıcı ve bir o kadar da ilik emici.

—Kurşunu nerede buldun?

—Rüzgâr saçlarımı havalandırıp yüzüme yapıştırdı, ben sağa döndüm. Orada yerde duruyordu. Altın rengine çarpan ışık gözümü yaktı. Eğilip avucuma aldım. Belki bir vida olabilir diye düşündüm ya da araba aksamı. Çok anlamam çünkü. Ağırdı. “Dokuz milimetrelik bir tabancadan atılmış. Dokuz milimetrelik tabancanın çekirdeği olmaz.” Kurşunun üzerindeki çiziklere bakarken, bunları duydum. İlk defa bir kurşun tutuyordum. Orada öylece durup, bir kahramanlık destanı yazacak kadar uzunca bir süre kurşuna baktım. Bütün köşelerini, çizgilerini, yassılaşmış ucunu, üzerindeki çentikleri çoktan ezberlemiştim. Söylemeliyim, sanki hipnotize olmuş gibiydim. Sonra uzaktaki bir incir ağacının gölgesinde uyuklayan dükkân sahibinin kedisini gördüm. Gözlerime değen bakışı tanıdım. Arkama dönüp, güvenlik kulübesindeki yetkiliye doğru ilerledim. Yüzü, artık o çok tanıdığım yüzlerden biriydi. Avucumu uzatıp, kurşunu ona verdim.

—Neden saklamadın?

—Bana ait değildi çünkü…

* * *

Şimdi iyiyim. Boşluğa, umutsuzluğa ve kırık aşk hikâyelerine inanmıyorum. Tam karşımda, üstünde adımın yazdığı yeşile boyalı bir balıkçı teknesi beni bekliyor. Havaya bakıyorum, en sevdiğim renkte. Sonsuz maviliğin arasından beyazlı grili pamuk bulutlar geçiyor. İyot kokusunu sanki yeni duyuyormuşum gibi içime çekiyorum. Yüzümdeki gülümseme, gün ışığından daha parlak. Dönüyorum, evrenin gözlerine gözlerimi ekliyorum. Çoğalıyor. Dünya duruyor kim bilir kaç saniye. Elime bir el dolanıyor. Tanıdık, güven verici. “Hazırız” diyor diğerlerine. “Hadi” diyorum. Çıkıyorum beyazdan.


[*] Dr. Joseph Paul Goebells.- 1933 ilâ 1945 yılları arasında Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı yapmış Alman politikacıdır. Adolf Hitler‘in en yakın arkadaşlarından biri ve en sadık yandaşıydı. Kendisi coşkulu ve enerjik hitabet yeteneği, sert anti-semitik görüşleri ve kitlesel propagandanın Büyük Yalan olarak bilinen tekniğini kullanmadaki ustalığıyla bilinirdi.

Müge Koçak Güvenç

Uzun zamandır yazıyor, yazmaya çalışıyor, devam etmeye çalışıyor. Zaman değişiyor, dengeler değişiyor, hayat değişiyor, yazı kalıyor, o hala yazıyor. Deneme, yanılma, oradan, buradan, şuradan. Bir gün - büyüdüğünde - yazı projelerini gerçekleştirmeyi umuyor. Ziyaretçi sayısı parmakların sayısını geçmeyen iki blogu var. Bu kadar yazan, çizen, onca tanınmış, tanınmamış insan arasında kendisine nasıl bir pay düşer bilmiyor, çok da umursamıyor. Ne önemi var ki! Altı üstü hep birlikte eğleniyoruz canım..

İçinde Ukde Kalan Aksakallı Güvercin Üçlemesi” için 19 Yorum Var

  1. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar…
    Öncelikle kaleminize sağlık, ben öyküyü beğendim ve çok başarılı buldum.Yalnızlık duygusunu iliklerime kadar hissettim. Benzetmelerinizi de çok sevdim. Ancak merak ettim: Bu öykü daha önce üzerinde çalıştığınız bir öykü müydü yoksa tamamen bu ayki temaya yönelik yazdığınız bir öykü mü?
    Görüşmek üzere, Sevgi ve saygılar…

  2. Kaleminize sağlık. Güzel cümleler, güzel duygu aktarımı… Ayrıca 143 kez işaretlenmiş bir yalnızlık kokusu. :slight_smile: Çok emek verilmiş bir öykü gibi geldi bana.
    Bu ay için yazdığım kendi hikayemdeki yalnızlığı da çağrıştıran bir benzerlik olması öykünüzü daha da çok beğenmeme sebep oldu.

  3. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Müge Hanım.
    Duvarları yalnızlıkla örülmüş bir kara deliğe sokup, ucunun nereye varacağının belirsiz olduğu tünellerinde ilerletip, sonunda tünelin diğer ucundaki ışığa, beyaz deliğe attınız okurunuzu. Başlıkları takip ederek öykünün en kısa yoldan özetini yapmış oluruz sanırım. Bunu sıralamayı da bilerek yaptığınızı düşünüyorum :slight_smile: Öykünüzün ilk bölümünde cemaatin homofobik bahanelerle kahramanınızı yalnızlığa itmesi kısmı çok güzeldi. Bir yandan da üzüldüm tabi. Umarım Feda, yalnız olmama adına feda ettiklerinden sonra, yalnızlığın o kadar da kötü olmadığını anlamıştır. Güzel bir öykü, güzel bir yolculuk. Yüreğiniz dert görmesin, kaleminiz görsün ki biz de yazdıklarınızı okuyabilelim. Sevgiler…

  4. Ziya dedi ki: dedi ki:

    Merhaba @Muge_Kocak.
    Kıl Tablet’teki öykünüzde keskin çizgili duygulardan sonra yalnızlık lokum gibi geldi. Yalnızlığı çok güzel betimlemişsiniz. Tüm duyu organlarıyla algılanabilir hale gelmiş. Sıcak bir öykü.
    Yüreğinize kaleminize sağlık.
    Haymana ve kardeş isimleri bilinçli bir seçim miydi?
    Yeni öykülerde görüşmek dileğiyle.

  5. Foton dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Müge hanım. Nezaket gösterip burada yayınlanan iki hikayem içinde düşüncelerinizi yazmıştınız, ben ise sizin yazdıklarınızı okumuş, ama yazmaya vakit bulamamıştım, şimdi yeni bir hikaye bitmişken yazayım :slight_smile: . Efendim metninizi hikaye kurgusu içinde değil de daha çok bir deneme yazını gibi değerlendirdim. Şahsen klasik yazım, klasik kurgusal akışları seven biri olarak bu metindeki gibi yazarın içkin, kapalı anlamlar taşıyan metin parçalarını bir araya getirmesini böyle algılıyorum. Kurgunun örgüsü, düğümleri içine sağlamca yerleştirilmeden serbestçe akışa bırakılmış bu anlatım tarzı beni edebi olarak çok tatmin etmiyor. Tasvirler, söz oyunları, karakterlerin işlenişi formatın elverdiği ölçüde yerli yerinde, kaleminiz çoğunlukla edebi bir lezzet almaya da imkan veriyor, lakin ne olur biraz daha belirlenimci olsanız, zarar etmezsiniz :wink: . Tamam son zamanların akımı bu yönde ama anlatım kabiliyeti yüksek kaleminizi olay akışı örgüsüyle de taçlandırsanız tadından yenmeyecek :slight_smile: . Neyse, bol gülücüğe boğarak salvolarımı kapatamayacağımın farkındayım. Haluk Çevik Beye de yazmıştım size de yazayım, lütfen benim yorumlarımı sıradan bir okuyucunun yorumları olarak kabul edin. Tarzım, sevdiğim anlatım şekli budur diyorsanız bunun üzerine diyecek bir lafım yok. Yok eğer sıradan okuyucularımdan biri ne düşünmüş diye dikkate alacaksanız söyleyeceklerim tam yukarıdaki gibidir. Son söz, Pinokyo ve Hurda seçkilerinde ki öykülerinizi de okudum, tek metni okuyup çorbaya üflemedim yani. Yeni hikayelerde görüşmek, üzerine konuşmak üzre esen kalınız.