Öykü

Hastalıklı Mutluluk

Edebiyat hastalığına yakalanmış olanlara ne denirdi? Şaşaalı bir isimleri var mıydı? Literopat, Edebitakık? Saçma… Sanırım adları yoktu. Belki böyle bir hastalık da yoktu. Kim bilir belki de bilimin henüz keşfedemediği milyonda bir görülen sinsi bir illetti bu.

Öykümüzün kahramanı Aras, sabah dokuzdan akşam altıya, evden işe işten eve varan bir hayatın gelgitine sıkışmış bir halde günlerini geçiriyor ve böyle bir ömrün bir an önce son bulmasını bekliyordu fakat başına bir hal gelmese, bu “bir an önceliğin” uzun yıllar süreceğini kendisi de biliyordu. Son günlerde iş yerinde bilgi kaçağından şüphelenen yöneticileri, başına bir de müfettiş belası sarmıştı ki tüm çalışanların her hareketi titiz bir şekilde izleniyordu. Her gün istenen onlarca rapor, müfettişin iş bilmezliğini tescilleyen akıl dışı soruları ve zaten yapmak zorunda olduğu günlük işler… Günden güne boğuluyordu. Masa başı çalışma hayatının ona matematiksel olarak tek artısı, her geçen yıl sıfır nokta yirmi beş artan gözlük numaralarıydı. Eksileriyse… Ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Her yıl artan maaşına rağmen, nesli tükenmemiş tek dinozor olan enflasyon canavarının doyumsuzluğu, vergiler ve zamlar. Ha bir de Türk lirasının değersizliği… Sene olmuş 2049, 1 dolar 25 lira. Düşünebiliyor musunuz? Trump zamanlarını özlememek elde değil. Böyle bir ortamda boğazına kadar borca batmıştı Aras. Sonunu kestiremeden battı balık yan gidiyordu.

Kendini bildi bileli, biraz da yazar olma hayalleriyle yaşamını noktalamış rahmetli babasının etkisinde kaldığından, kalem kâğıdı elinden bırakmamıştı. Özellikle böyle bunaldığı zamanlarda sarıldığı başka kimsesi olduğu da söylenemezdi. Emlak piyasasının 1+1 olarak isimlendirdiği fakat hiçbir zaman onun için tek gecelik ilişkiler dışında 2 etmemiş yalnızlığının odalarında(!) kendince şiirler yazıyor, öyküler karalıyor, kimi zaman hayâl alemlerinde Rabbi ile konuşuyor, kimi zaman şeytanın alnının ortasına sivri uçlu harfleri saplıyordu. Zaten edebiyatın gücü, şeytanın küçük bir “t” harfinden korkmasıyla ispatlanmış, küçüklüğünden beri inandığı bir gerçeklikti onun için. Bir de büyük “T” harfini görse ne olacaktı mahlukat, onu da Allah bilirdi.

Soğuk bir İstanbul sabahına daha uyandı. Sarıldığının kalem ve kâğıttan ibaret olduğunu duyan yastığı, yatağın diğer ucunda sırtını Aras’a dönmüş bir şekilde duruyordu. Aldırış etmedi. Derdi başından aşkındı. Kurduğu alarmı on dakikada bir erteleye erteleye sersemlemiş, bir önceki günün mesaiye kalmışlığıyla yorgun düşmüş bedenini iyice hırpalamıştı. Yatağının üzerindeki rafa uzandı ve bakmadan bir iki el yoklaması sonrası gözlüğünü bulabildi. Alelacele banyoya koştu, göt kadar evde buna koşmak denirse tabii. Haftalardır kirliye atmadığı pijamalarını üzerinden kazırcasına çıkardı, bir aydan beri yıkamadığı kirli çamaşır dağının üzerine ekledi. Her gün tekrarlamak zorunda olduğu ve artık işkence haline gelmiş tıraşını oldu. Yüzündeki kanları havluya sildi. Annesi olsa akşama bunun hesabını sorardı ama neylersin ki o da yıldızlar ülkesine çoktan gitmişti babasının biraz ardından. Saçlarını yaptı, takım elbisesini giydi ve eyvah! Anahtarları kapının üzerinde unutup kapıyı çekti. Akşama bir de çilingir masrafı çıktı.

Ofise vardığında kan ter içinde kalmıştı. Ceketini çıkarıp koltuğunun arkasına astı ve “günaydın” söylemine cevap vermeyen müfettişe içerlenerek, şüpheci bakışları nezaretinde yerine oturdu. Dünkü mesai sonrası neyse ki bugüne fazla bir işi kalmamıştı. Öğle arasına kadar müfettişin göz kanatan raporlamalarını tamamladı ve öğleden sonrası için kendine ayırabileceği bir zaman yarattı. Yorulmuştu. Gözlerini dinlendirmek için ofisin pek sık kullanılmayan arşiv odasına gitti ve dosyaların arasında biraz kestirdi. Yemekle arası yoktu. Zaten çoğunlukla ay ortasına doğru biten yemek kartı, cüzdanının şişik durmasından başka bir halta yaramıyordu. Öğle arası sonrası yerine geçti ve iş yerinde yapmaktan zevk aldığı tek şey olan edebiyat sitelerinde gezinmeye başladı. Birden, takip ettiği bir sitede “Kayıp Rıhtım” adlı bir sitenin tanıtımıyla ilgili bir habere denk geldi. Biraz inceledikten sonra sitede öykü paylaşımları yapıldığını ve her ay farklı bir konu seçilerek, siteye üye olan herkesin öykülerini paylaşıp, başkalarının öykülerini yorumlayabildiğini gördü. Üstelik üyelik için herhangi bir ücret de talep edilmiyordu. Bunun kendisini denemesi için bir fırsat olduğunu düşündü. Üyelik işlemlerini tamamladı. Tam bu ayki öykü seçkisinin konusunun “MIZRAP” ve son gönderim tarihinin 2 Aralık olduğunu yorgun ve bulanık gözleriyle görür gibi oldu ki müfettişin haddini aşmış fiziksel müdahalesiyle irkildi. Neymiş efendim; mesai saatleri içinde, işle ilgisi olmayan konularda internet kullanımı iş etiğine uygun değilmiş. Dişlerinin gıcırtısı diğer çalışma arkadaşlarının klavye seslerinde kaybolurken, aklına borçları geldi ve müfettişi onayladığını teyit edercesine, ekranın sağ üst köşesindeki çarpı (X) butonuna tıklamak zorunda kaldı. Bu ay telefon faturasını zar zor ödeyebilmiş, limiti dolan internet paketine yükleme yapamadığından, artık sadece evindeki internet bağlantısı ile yetinecekti.

O saatten sonra, öykü konusuyla ilgili neler yazabileceğini düşünmekten başka bir şeye odaklanamadı. Önünde kısıtlı bir zamanı vardı. Saatler 00.00’ı göstermeden öyküyü bitirip, mail yoluyla göndermesi gerekiyordu. Bir sonraki öykü seçkisine kalmayı göze alamazdı. Edebiyatla ilgili konularda hep böyleydi. Aklına ne zaman yazılabilecek bir şey düşse, başka bir deyişle ilham gelse, onu o gün, o saatlerde bitirmesi gerekiyordu. Kendisinin de engel olamadığı bu takıntısı, bu zamana kadar kendisine veya başkalarına zarar vermediğinden, öylece zihninin bir köşesinde duruyordu. Neyse ki bu defa yazacağı tür öykü olduğundan, önünde ilhamını yayacağı sayfalar dolusu vakti vardı.

Öykünün konusuna yabancı değildi aslında. Belki de bu yüzden bu konuyu kaçırmak istemiyordu. Küçükken babasının bağlamasını çalmaya heves etmiş, minik parmaklarıyla babasının akraba ve arkadaş meclislerinde göğsünü kabartmasına yetecek kadar öğrenmişti bile.

18.00

Mesai saati bitti ve apar topar hızlı adımlarla ofisten ayrıldı. Yakınlarda bir yerlerde sessiz bir ortam aradı. Hem bir şeyler atıştırabileceği hem de öyküsünü yazabileceği bir mekân bulmalıydı. Yemek yemeğe ayıracağı fazladan vakti yoktu. Tarifine uygun bir mekân bulana kadar yarım saati tüketmişti bile. Neyse ki öyküsünün iskeletini ofiste oluşturmuştu. Öykü; nice bağlama üstadı çıkarmış bir Anadolu köyünde doğup büyüyen ve bağlama çalmaya yeteneği olmayan bir gencin, çevresinde alay konusu olması ve bu durum sonrası köyünü terk edip, günün birinde köyün yaşayan en iyi bağlama üstadı ile olan mücadelesini konu alacaktı. Tabii intikam duyguları yüklenmiş gencin bir de sihirli bir mızrabın peşinde maceradan maceraya atılması, öyküye ayrı bir heyecan katacaktı.

22.30

Dört saatlik yoğun bir çalışma süresinin ardından öyküsü neredeyse tamamlanmıştı. Konuya uygun güzel bir başlık da buldu mu ilk öyküsüyle etkileyici bir giriş yapacaktı edebiyat dünyasına. Kendinden emindi. Restorandan ayrılıp evine doğru keyifli adımlarla yola çıktı. Kalan bir buçuk saat, başlık bulabilmesi için yeterli bir süreydi.

23.30

Mızrap, Sihirli Mızrap, Aşığın Eli, Ağaca Türkü Söyletenler… Yol boyunca bir sürü başlık düşündü ve aradığı başlığı buldu; “Aşığın Dili”. Mızrap, şekil itibarıyla da dile benzediğinden bu başlık içine sinmişti. Yarım saat süresinin kaldığının bilincinde olmakla beraber zaten hep son dakikacı oluşu artık kendisinin de kabul ettiği bir alışkanlığıydı.

Evinin kapısının önüne geldi. Elini ceketinin sol alt dış cebine attı. O da ne? Anahtar yoktu. Orada yoksa hiçbir yerde yoktu. Diğer ceplerini yoklama gereği bile duymadı. Anahtar cebi oydu çünkü. Nüfus cüzdanı için, kâğıt paraları, bozuk paraları ve cep telefonu için belirlediği cepler dışında başka bir yere koymuyordu kişisel eşyalarını. Bu da yine başkaca masum takıntılarından biriydi. Cebinin astarı yırtıldı da içine mi kaçtı diye parmaklarını cebinde gezdirdi, dikişler sağlamdı. Zaman daralıyordu. Çıldırmak üzereydi. Sonunda sinirlerine hâkim olamadı ve kapıya öyle bir tekme attı ki, sarsılan kapının arka yüzünden şıngırdayan anahtar sesleri, sabah uyku sersemliğiyle anahtarları kapının arka yüzünde unuttuğunu hatırlamasına vesile oldu. Bir yandan sakinleşmeye çalışıyor, bir yandan da kapısının etrafını istila etmiş etiket karmaşasına göz gezdiriyordu. Sucu, tesisatçı, haşereci… Kimin haşereye ihtiyacı olabilirdi ki? Seçkiye yetişemeyecek olmanın korkusu ve onu takip eden panik havası, zihninde kötü şakalar yapmasına sebep oluyordu ama hiç gülecek halde değildi. Emlakçı, klimacı, elektrikçi ve nihayet çilingir, hem de yirmi dört saat açık olanından. Hemen cep telefonuna sarıldı. Kendini naza çekercesine uzun çalışlar sonrasında karşıdan bir “Alo” sesini duyabildi. Adama derdini anlattı. Durumun çok acil olduğunu belirtti. Telefonu kapattı ve beklemeye koyuldu. Zaten yapacak başka bir şeyi de yoktu. Aslında vardı. Küçükken oynadığı bir oyunu hatırladı; hareket sensörlü ışıkları alt etme oyunu. Avına yaklaşan vahşi bir kedi edasıyla, sinsi adımlarla apartmanın içinde bir ileri bir geri karanlık oyununu oynamaya başlamıştı. Kim görse ya hırsız ya deli derdi ama bu oyun, onu bir nebze sakinleştirmeyi başarmıştı. Aslanın yaşlandığını hareket sensörleri her defasında küçülen göz bebeklerinden içeri doğru soksa da uzun zamandır kendisini eğlendirecek böyle çocuksu şeyler yapmamış olmasına da şaşmıştı. Sahi ne olmuştu çocukluğuna? Kim unutturmuştu böylesine güzel duyguları ona? Artık neden bulutlar bulut, patlamış mısırlar mısırdı?

Yaklaşık on dakika süren oyunu, beyaz ışık huzmesi içinde çilingirin kapıda belirmesiyle son buldu. Adamın bu kadar kısa sürede imdadına yetişmesinden etkilendi. Boynuna atlamamak için kendisini zor tuttu. Tabii bu atlama isteği vahşice değil, insancıldı. Adam, getirdiği takım çantasını yere bıraktı. Kapıyı bir iki, ileri geri salladı. Cebinden çıkardığı, bir hayli yıprandığından kullanım dışı olduğu anlaşılan banka kartına benzeyen nesneyi, kapının dili hizasında, kapı ile profili arasından ittirerek, yukarı aşağı birkaç kere sürükledi. Kapı ile Aras’ın ağzı aynı anda, usulca açılıverdi. Kendisinin edebi dile hakim oluşu ile çilingirin kapı diline olan hakimiyeti, aklına yeni şiirsel fikirler getirse de şimdi bunun hiç sırası değildi. Çilingire borcunun ne kadar olduğunu sormasıyla adamın: “Taş attık da kolumuz mu yoruldu aslanım? Canın sağ olsun senin.” demesi, Aras’ın gönül kapılarının da açılmasına sebep oldu. Çilingirin açamadığı kapı yoktu. Kral adamdı vesselam.

23.50

İçeri girer girmez modemin düğmesine bastı. Telefonunu internete bağladı ve yazısını istenen formata uygun hale getirdikten sonra nihayet mail yoluyla siteye gönderdi. Yaşadığı ani ve kısa süreli stres sonrası güzel bir uykuyu hak etmişti. Ertesi gün yaşayacağını bildiği güzel olaylarda erkenden yatmayı huy edinmişti. Böylece zamanın kendisi için çok daha çabuk geçeceğini biliyordu.

Ertesi sabah, çok uzun zamandan beri böyle enerjik ve coşkulu uyanmadığının farkındalığıyla gözlerini açtı. Üstelik telefonunun alarmını da ertelememişti. Kavga sonrası barışmış ateşli çiftler gibi bacaklarının arasına aldığı yastığını nazikçe yatağın kenarına bıraktı. Gözlüğünü taktı. Tıraş olmanın insanın ruh haliyle bir bağlantısı olduğunu düşündü. Çünkü hayatında ilk defa tıraş keyfi kavramını yaşama şerefine nail oldu. Günlük, rutin hazırlıklarını tamamladıktan sonra anahtarları da cebine atarak, işe gitmek üzere yola koyuldu.

Ofise vardığında mesai saatinin başlamasına daha on beş dakika vardı. Kapıda sigarasını tüttüren, ara sıra maddi olarak birbirlerine destek olduğu arkadaşını görünce hemen konuya girdi ve kendisinden borç aldı. Aslında bunun planını dün geceden yapmıştı. Parayı alır almaz, iş yerinin bitişiğindeki telefon bayisine gidip, hattına ek internet paketi yükletti. İş yerine döndü. Çalışma katına uçar adımlarla çıktı. Meymenetsiz müfettişin karşılıksız bıraktığı günaydınına takılmadı bu kez. Kimse keyfinin kaçmasına sebep olamayacaktı bugün. Yerine oturdu. Telefonundan kayiprihtim.com sitesine erişti. Heyecandan elleri titriyordu. Saatin dokuza beş kalışı, sitede öyküsünü ve ismini görmesi için yeterli bir süreydi. İlgili bölümü açtı fakat o da ne? Ne öyküsü ne de ismi listede yer almıyordu. Gözlerini ovuşturdu. Bir daha baktı. Mailinin ulaştığına emin olmak için gönderilmiş iletiler klasörünü kontrol etti. Mail gitmişti. Peki, sorun neydi? Neden öyküsü kabul edilmemişti? Oysa öyküsü edebiyat çevrelerince bile kabul görebilecek kalitedeydi. Hayal kırıklığıyla sitede parmaklarını bir aşağı bir yukarı bilinçsizce gezdirirken, birden aylık öykü konusunun “Mızrap” değil de “Mızrak” olduğunu görünce başından aşağı kaynar sular döküldü. Kollarını masanın, başını da kollarının üzerine koyarak kendi bireysel karanlığını yarattı. Bu karanlık, öyle eğlenceli olanından değildi bu defa. Nasıl böyle bir hata yapabildi? Tekrar mail atsa bir gün daha süre verirler miydi? Yoksa bu, aptallığını pekiştirmekten başka bir işe yaramaz mıydı? Doğduğu güne kahretti. İleride tanınmış bir yazar olsa dahi, bu ahmaklığının peşini bırakmayacağından o kadar emindi ki. Kendi iç hesaplaşmasıyla boğuşurken, tam o sırada omzunda kaba saba bir elin varlığını hissetti. Başını kaldırdı, müfettişle göz göze geldi. Yayık ağzından gevşek ve imalı cümleler döküldü: “Mesai saatlerinde uyumuyoruz değil mi? İş yerinde uyuyacak kadar yorgun olduğunuza göre, sizi uykularınızdan eden ciddi bir sorununuz var sanırım!” Bu sözleri duyar duymaz yerinden fırladı ve adamın gözünün ortasına okkalı bir yumruk patlattı. Her şey onun yüzünden olmuştu. Eğer önceki gün, öykünün konusuna sağlıklı bir şekilde bakabilmiş olsaydı, böyle büyük bir hata da yapmamış olacaktı. Ceketini aldı. Müfettişe doğru sağlı sollu koşuşturan çalışanların oluşturduğu yalaka koridorundan geçip, arkasına bakmadan oradan uzaklaştı.

O günden sonra her şey daha da kötüye gitti. Müfettişin açtığı davanın üzerine, işsiz kalıp kredi borçlarını ödeyemeyince, bir de bankaların hacizleri eklendi. Kirasını ödeyemedi ve evsiz kaldı. Koca dünyada kimsesi yoktu. Sokaklara düştü. Günlerce aç kaldığı oldu. Yine de yüzünden gülümsemesini eksik etmedi. Hem tek dostları kalem ve kâğıttan bir saniye bile ayrı düşmemişti ki. Saçının sakalına karışmasından da o kadar mutluydu ki, işkencehanelerde her sabah yüzünün doğranmasından kurtulmuştu. Her fırsatta yazmaya devam ediyordu. Kâh bir köprü altında, kâh bir bankta… Bazı zamanlar, önüne atılan bozukluklarla yemek almak yerine kalem kâğıt almayı tercih ettiği bile olmuştu.

O günden sonra her şey daha da kötüye gitti. Tabii ki biz, sağlıklı insanlara göre… Aras halinden memnundu. Hastaydı ama mutluydu… Gökyüzüne baktığında buluttan kalpler, mısır patlaklarında ise öpüşen çiftler görebiliyordu. Hırpalanmış büyüklüğü, içinde bir yerlerde küçülmeye başlamıştı.

Aras, çalınan çocukluğuyla el ele, yaşayabildiği kadar yaşadı… Bir gün öldü, ölürken bile güldü…

Okan Bedir

1984 yılında İstanbul’da doğdu. Orada büyüdü, orada ölmeyi düşünmüyor. Dünya’ya gizlenmiş şiirlerin peşinde sokak sokak dolaşıyor, ara sıra yüzüne öyküler çarpıyor. Şiirlerini kitaplaştırma çalışmaları süren zat-ı muhteremin Orhan Veli hayranı olduğu söylenir. Hatta bir keresinde, akşam vakti mezarını ziyarete gittiği, kararan havanın da etkisiyle mezarını bulamadan zor bela yolunu bulabildiği rivayet edilir. Onun izinde, onun sadeliğinde, herkes için anlaşılabilir bir dil görüşüyle edebiyata katkı sunma gayretindedir. Bir finans şirketinde çalışıyor. Rakamların sıktığı yakasını, harflerle gevşetiyor.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba,

    Öyküyü keyifle okudum. Günlük telaşları, güncel ekonomik durumları öykünün içine güzel yerleştirmişsiniz. Vahşi kapitalizmin mızrağı, Aras’ı delmiş geçmiş.

    Kaleminize sağlık :+1:

  2. Bir beyaz yakalının kendince zaferi olmuş. :slight_smile: Biraz da inception filmini anımsadım okurken.
    Bu arada gerçekten mızrakla ilgili bir şey yazmamış olmuş, onu da iyi başarmışsınız. Kaleminize sağlık!

  3. Arokan says:

    Teşekkür ederim. İyi ki de delmiş geçmiş. Aksi halde yaşaması mümkün olmazdı :slight_smile:
    Bu arada blogunuzda önerdiğiniz Ahmet Mithat Efendi’nin Dolaptan Temaşa kitabı bir kitapçıda gözüme çarptı. Ben de hemen aldım. Bunun için de ayrıca teşekkürler. Görüşmek üzere.

  4. Arokan says:

    Merhaba.

    Mızrakla ilgili ne yazılabilir düşüncelerine dalmışken, tam da boğulmak üzereyken mızrap imdadıma yetişti. Kendimce bağlama çalıyor oluşum da etki etti tabi bu duruma :slight_smile:

    Zaman ayırıp okuduğunuz için çok teşekkür ederim.

    Görüşmek üzere.

  5. Arokan says:

    Merhaba

    Zaten şunun şurasında kaç kişi kaldık ki edebiyat konuşan, şiir okuyan-yazan, bir şeyler karalayan… O yüzden lütfen relax olun. (Şiirinize göndermedir, normalde kullanmam :slight_smile: ) Zeki Müren ne diyor bir şarkısında: “Bu dünyada bir muhabbet kalandır.” Varsın sohbet edelim, ne olmuş?

    Öykünüzde kendinizi bulmanız beni de çok mutlu etti. Kaldı ki Aras’ın başına gelenin benzerini yaşamışsınız. Bence sanal bir yumruğu yöneticilere sallayabilirdiniz yine de. Çünkü öykünüzde hayal gücü ve emek var. Belki saçma gelmiş olabilir yanardağ bağlantısını kuruş şekliniz ama bıraksalardı da ona diğer öyküdaşlar karar verseydi. :slight_smile: Bu arada Arzu Yanardağ’a vampirmiş gözüyle şöyle bir baktım, gizemli ve tehditkâr bir kaç fotoğrafına denk geldim. Vamp da olsa vampir de olsa güzel karakter seçmişsiniz.

    İngilizce ile içli dışlısınız anladığım kadarıyla. Şiiriniz tümden gelmiş. “Rahat rahat yayılmayı bırak da bir işin ucundan tut.” demenin İngiliz Dili ve Edebiyatı’na uyarlanmış hali diyelim :slight_smile:

    Duygularınızı samimiyetle aktardığınız için çok teşekkür ederim. Sıcaklığınız bu soğuk kış gecesinde içimi ısıttı. Bu ayki öykünüzü okumaya fırsat bulamadım henüz ama okuyacağım mutlaka. Şu yanardağ konulu öyküyü de merak etmiyor değilim tabi.

    Görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

16 cevap daha var.