Öykü

Oscar Aldıran Masal

Dağlar, beyaz muhafız kıyafetlerini kuşanmaya başlamış, sıra sıra dizilmişlerdi. Nehir, devasa bir yılan gibi kıvrılıp, göğe dokunan çam ağaçlarının eşliğinde, günlük döngüsünü tamamlıyordu ve bu döngü “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz.” sözünden milyar milyar yıl önce de gerçekleşiyordu. Squamish Vadisi’nde gün ağarmaya başlamıştı. Herakleitos öleli çok olmuştu.

– Hırço! Zalo! Yavaşlayın biraz. Nefesinizi kontrollü kullanın. Yandaki uçuruma dikkat edin.

– Tamam anne, merak etme. Her gün geçtiğimiz yerler zaten.

– Öyle olmuyor işte çok bilmişler. Her gün geçtiğimiz yerlerden bir biz geçmiyoruz. Heeey! Kime diyorum ben? Zalo! Abine yakın dur.

– Anne ayıp oluyo ama.

– Ne? Ayı mı boğuluyo? Koşun, yetişin!

– Öff anne, hep aynı şaka ya. Baydı valla. Zalo bile gülmüyo. Bize çocukmuşuz gibi davranmayı bırak artık. Yüz kiloyu geçtik ikimiz de. Hadi biz oyun oynamaya gidiyoruz şimdi.

– Benim tatlı kıl yumaklarıma da bakın hele. Büyümüşler de annelerinin şakalarını beğenmez olmuşlar. Tamam. Oynayın ama bi böğürtü de uzağımda olun.

Hırço, pençesini kaldırarak “Tamam anne,” dercesine bir hareket yaptı. Kardeşi ile göz göze gelip annelerine belli etmeden gülüştüler. Nasıl olsa yine söz dinlemeyeceklerdi. Keyifleri yerindeydi. Her gün ormanda binbir çeşit oyun oynuyorlar, avlanmayı iyi bilen anneleri sayesinde doğanın nimetlerinden doyasıya faydalanıyorlardı.

Anne ayı Tine, yirmili yaşlarda, ömrünün sonlarına yaklaşmıştı. Dört yüz kiloya yakın cüssesini taşımak her geçen gün daha da zorlaşıyordu fakat iki yavrusu büyümeden bu dünyadan göçmeye de niyeti yoktu. Güçlüydü. Ayı gibiydi. Gibisi fazlaydı.

Nehirdeki balıkların durumunu kontrol etmek için aşağıya indi. Bu arada kulağı çocuklarındaydı. Neşe içinde hırıldadıklarını duyunca rahatladı. Bir böğürüp yerini belli etti. Balıkların henüz kıyı tarafına gelmediğini gördü. Yorulmuştu. Susuzluğunu gidermek için suya yaklaştı. Bir yudum alacaktı ki suyun yansımasında kendi yüzünü gördü, boğazı düğümlendi. Ne zaman gözü kendi yansımasına takılsa hep aynı şey olurdu. Erkeği gelirdi aklına. Bir gün, kış uykusu hazırlığı sırasında, Hırço ve Zalo daha bebekken, yiyecek aramaya çıkan ve bir daha geri dönmeyen erkeği, Bawo. Tine onu günlerce aramış, ona ait bir iz bulamamıştı. Tek bulabildiği, küçük ama ağaç kovuğuna benzeyen, ucunda sivri, parlak bir çubuk bulunan yabancı bir cisim ve karda uzun çizgiler halinde iz bırakmış tırtık tırtık işaretlerdi. O gün, o ilginç maddeyi incelerken ucundaki çubuk diline batmıştı da günlerce ağzının uyuşukluğundan hiçbir tat alamamıştı. Yerdeki izlerin, Bawo’yu götürenlerin arabasına ait olduğunu anlayamadığı için, gittiği arabanın tekerine de sövememişti. Tine’yi o günden sonra yaşama bağlayan tek şey, erkeğinin bir gün geri dönebilme ihtimali değildi, anneliğiydi.

* * *

Kafasını bir sağa bir sola savurarak sudaki görüntüsünü dağıtan Tine, ağır adımlarla nehir kenarından yavrularının yanına doğru çıkmaya başlamıştı ki yavrularının “İnsan kokusu, insan kokusu!” diye bağıran seslerini duyar duymaz hızla onlara doğru ilerlemeye başladı. Bir yandan “Zalo! Hırço!” diye bağırıyor, bir yandan pençeleriyle var gücüyle yerden destek alarak koşuyordu. Yukarı vardığında yavruları, seslerinin geldiği yerde yoktu. Ortalıkta ses de yoktu. Soğukkanlılığını korudu. Havayı kokladı. İğrenç insan kokusunu burun deliklerinde hissetti. Tüyleri yolunmuş bu yaratığın doğasına aykırı olan bu yerde ne işi vardı?

Tine, yavrularını iyi eğitmişti. Onlara gizlenmek, kalp atışlarını ve soluklarını düşürmek üzerine sıkı bir eğitim vermişti. Bu yüzden saklanmış olduklarını düşünüp kendini telkin etti fakat bir yandan da burnundaki kokunun şiddeti artıyor, iç güdüleriyle yakınındaki tehlikeye karşı tüm vücudu kasılıyordu.

Önce doğaya ait olmayan bir ses duydu. Kırılmış bir dal sesini çağrıştırdı. Hareketlerini yavaşlattı. Bastığı yerleri dikkatli seçip, ayak izlerini sessizliğe bastı. Bulunduğu yere yakın, Hırço ve Zalo’nun “Biz iyiyiz anne, uzaklaşıyoruz, eve gidiyoruz,” sesini duyunca biraz rahatladı. Yine de temkinli olmayı bırakmadı. Bölgesini güvenli hale getirmek için insanı görüp bağıracak, bir daha buraya gelmemesi için onu uzaklaştıracaktı.

Rezil koku keskinleşti. Adımlarını kokunun geldiği yöne doğru hızlandırdı ve birden kendisine sırtı dönük bir pozisyonda, elindeki uzun çubuğu yavrularına doğrultmuş bir halde olan insanı gördü. Çıldırdı. Bu bir avcıydı. Hemen harekete geçti. Böğüre böğüre ona doğru koştu ve kafasıyla vurarak yere serdi. Yavrularını koruma içgüdüsü, onların kaçtığını görmesinin bile önüne geçmişti. Bu hislerle, yere düşen avcının üzerine atladı. Avcı bir yana, silahı bir yana savruldu. Koca dişlerini kıyafetlerine geçirdi ve yerlerde sürüklemeye başladı. Bu arada avcı, ayının yüzünü yumrukluyor lakin ayı hiçbir şey hissetmiyordu. Bir fırsat bulup kendisini geriye atan avcının bacağını ısırdı ve kendine doğru çekip altına aldı. Avcının can havliyle savurduğu sağ yumruğu ayının gözüne geldi. Ayı iyice sinirlendi ve pençelerini kullanmaya başladı. Kendini korumak için sırtını döndü avcı. Ayı bu kez de ensesine saldırdı, pençeleriyle sırtını dövdü. Avcı acıyla bağırıyordu. Savunması iyice düşmüş, beli ve sırtı kevgire dönmüştü. Bağırmayı bıraktı. Hareketleri kısıtlandı. Gözleri açık bir şekilde, öylece kaldı. Şoka girmiş gibiydi. Ayı, yerde hareketsiz yatan avcının kafasına doğru yaklaştı. Kokladı. Böğüm böğüm böğürdü. Salyalarını yüzüne akıttı. Pençesiyle kafasını kavradı ve ağırlığını verdi. Avcı dişlerini sıktı, ölümü ağzında çiğnedi fakat yutmadı. Ayı bir kez daha kokladı. Yaşıyor mu diye pençeleriyle sırtını birkaç kez yokladı. O anda Zalo’nun ince sesini duydu: “Anneeee!”

Avcıyı bıraktı Tine. Yavrusunun çağrısıyla kendine geldi. İyi olduklarını görünce hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Kokularını içine çekti. O an, kısa süreliğine de olsa insan kokusundan uzaklaşmıştı.

Bu arada avcı, boynunu güçlükle çevirip ayının nerede olduğunu gördükten sonra sürüne sürüne silahına doğru yaklaşmaya başladı. Kanın kokusunu alan sinekler, etrafında vızıldıyorlardı. Silahını tek eliyle kavrayabildi. Güç bela diğer eline kavuşturarak ayıya doğru nişan aldı ve bekledi. Kollarının dermanı kalmamıştı; namluyu dizine dayadı. Bekledi, bekledi, bekledi…

Tine, Hırço ve Zalo’ya hemen eve gitmesi için işaret yaptı. Durumun ciddiyetinin farkına varan çocuklar, birbirlerine endişeli gözlerle bakıp, bu kez annelerinin sözünü dinlediler. Tine, tedbiri elden bırakmamak adına avcıyı son bir kez daha kontrol etmek istedi. O yöne doğru ağır adımlarla ilerledi ve bu defa uzun çubuğun karanlık deliğinin, hayatını karartmak üzere kendisine çevrili olduğunu gördü. Gözü karardı. İnsanoğlunun pes etmeye niyeti yoktu. Ölmek üzereyken bile öldürmeyi düşünmekten vazgeçmiyordu. Anlam veremedi.

Avcı bekledi, bekledi ve tam ayıyla arasında iki metre kalmıştı ki tetiğe bastı. Ayı, boynunun sol tarafına saplanan acıyla sendelese de bu onun, avcının üzerine atlamasını engelleyemedi. Boynundaki acının tesiriyle gözü dönen ayı, pençesini avcının yumuşak boynuna geçirip, enlemesine bir yarık açtı. Ağır ağır akan koyu kırmızı kan, toplardamarlarından birinin parçalandığına işaret ediyordu. Boğuk ve hırıltıyla bağırdı avcı. Açılan yaranın acısıyla elini boynuna götürmekten başka bir şey yapamadı. Yerde sürüklenmeye devam ediyordu. Elini ayının gözüne uzattı, ayı elini parçaladı. Pençeleriyle oradan oraya savrulan bedeni çamura bulandı.

Ayı, sırtüstü yatar pozisyona getirdi avcıyı. Bu kez gözlerinin kapalı olduğunu gördü. Kokladı, yüzünü yaladı ama avcı kıpırdamadı. Belki de avcının aklına ölü taklidi yapmak geldi. Bu taktik bir şehir efsanesiydi ama ona tutunmaktan başka yapacağı bir şey de yoktu. Boynunun kanaması artan ayı, birkaç adım geri attı ve biraz soluklandı. Yorulmuştu. İnsanoğlunun bu kadar dayanıklı olabileceği aklının ucuna bile gelmemişti. O bu düşüncelerdeyken avcı da omzundaki bıçağına sinsice ulaşmanın peşindeydi. Ulaştı da. Ayı, toparlandıktan sonra tekrar saldırmaya başlamıştı ki canını bıçağının ucuna takan avcının, boynuna sapladığı aralıksız bıçak darbeleriyle çaresiz kaldı. Acıdan, pençeleriyle bir yandan toprağı deşiyor, bir yandan da ısırmaya çalışır bir halde avcıyı altında sürüklüyordu. Bu debelenme ta ki ikisi birlikte yedi metrelik uçurumdan yuvarlanana dek sürdü. Avcı yerde, tüm kütlesiyle ayı üstünde, orman sessizceydi. Sinekler bile susmuştu.

Tine, koca bir ayıydı. Bütün ayılar kocaydı. Bir yudum suya, iki yavruya hasret gitti.

Bizlerse çoğu zaman avcıydık, bizim sandık dünyayı, meğerse kiracıydık.

Gökten üç armut düştü, başka yerden düşmesi beklenemezdi ki…

–  Oha Leo oha! Bu neydi böyle? Nerden buldun bu senaryoyu? Çok iyiydi bu adamım.

– Beğenmene sevindim abi ya. Valla bu sefer de alamazsam Oscar goes to anasının nikâhı yani…

– Yok yok çok iddialı bu. Ben tatmin oldum. Yalnız aklıma takılan bir şey var. Sen hangi rolde oynayacaksın? Yani bir animasyon filmi olarak mı yansıyacak sahneye? Ayı mısın sen?

– Yok be abi. Şimdi şöyle, bunu Türkiye’den bi arkadaşım gönderdi. Sen de tanırsın. Hani böyle kel, bıyıklı, tıknaz biri. Adı Cem, Cem.

– Cem Yılmaz mı? Şu komedyen olan hani?

– Evet abi o. O şimdi tükenmişlik sendromuna mı ne girmiş, senaryoyu bana satmadan bir ay kadar önce aradı beni. “Abi film milm yok mu bi sahnede rol alsam, ismim parlasa biraz. Sonra bi kaç televizyon programına katılır, reklam filminde oynar, yolumu bulurum. Bak Russel Crowe’la bi filmde rol almıştım, ne iyi gelmişti,” falan filan dedi. Neyse… Ben de dedim ki “Oğlum ben kafayı Oscar’a takmışım sen bana film diyosun. Sende varsa sen beni oynat da ben yolumu bulayım. Adama bak ya!”

– Eee?

– Eee’si bozuldu haliyle. Ben de bunalımdaydım o dönem, eşeklik ettim, ağır konuştum. Seviyorum aslında, komik çocuktur bakma sen.

– Nerden biliyosun ki komik olduğunu? İzledin mi hiç filmlerini ya da gösterilerini?

– Yok izlemedim de yani öyledir, muhtemelen öyledir diye lafın gelişi söyledim. Neyse… Konuyu dağıtmayayım. Bu kapattı bozuk bi ses tonuyla. Bi ay sonra telefonum çaldı. Baktım yabancı bi numara 0090… bilmem ne. Anladım Türkiye’den çağrının geldiğini. Açtım telefonu, arayan Cem. İşler bozuk ya, hattı da değiştirmiş, kontörlüye geçmiş garibim.

– Sonra, “Abi harika bi senaryo var elimde. Oscar’ın da paranın da bilmem neresine koyucaz bu sefer,” dedi. Bu şimdi yeni film üretemeyince internete dadanmış. Böyle amatör yazarlar var ya bloglarda, forumlarda hikâye, masal türevi filan yazanlar. Bizde de var hani.

– Evet abi.

– İşte orada bi öykü okumuş. Az önce okuduğum öykü de o öykülerden biri.

– Anladım. Peki sen şimdi animasyon film dalında mı aday olacaksın Oscar’a, seslendirme dalında mı? Anlamadım orasını. O yüzden sordum hangi rolde olacaksın diye.

– Abi biz Cem’le de konuştuk. Masalı değiştirip bize uyarlayacağız. Tabi yine bizim bakış açımızla. Ben başrolüm. Masaldaki avcı ben oluyorum. Fransızlara rehberlik ediyorum bölgeyi iyi bildiğim için. Kızılderililer var düşman olarak. Sonra işte o arada bana ayı saldırıyo. Ben ağır yaralanıyorum ama ayıyı da öldürüyorum. Beni buluyolar neyse ki. Sonra yaşam mücadelesi başlıyo. Kış, kıyamet, ihanet, ölüm gırla…

– Abi bu hali mükemmel oldu işte. Filmin ismi ne olacak? Düşündün mü?

– Filmin ismi “The Revenant”, Türkçe “Diriliş” diyolar.

– Peki son bi soru. Telif işi ne olacak? Masalın orijinal halini yazanla görüşüldü mü?

– Onu Cem halletmiş. Sorun olmaz dedi. Telifini de almış zaten. Hikâyeyi ilk haliyle yazanın ruhu bile duymazmış.

– Valla bravo abi. Son soru demiştim ama şunu da sormadan edemeyeceğim hazır keyfim yerine gelmişken.

– Sor abi.

– Cem daha sonra seni aradı mı telefonla?

– Aradııı.

– Hatlı telefona geçmiş mi bari?

– Abi bak bu Cem Yılmaz’ın esprilerinden de komikti.

– Neyse adam da kazandı sen de. Ne derler bizde bilirsin. “Win win”

– Evet, öyle oldu biraz.

– Neyse, ben çalışmalara başlayayım hemen. Bizim çocuklardan filmin çekileceği yerle ilgili araştırma yapmalarını isteyeyim önce.

– Yok abi, yer hazır. Hikâyenin aslında geçen yerde çekilecek film. Kuzey Amerika’da, Kanada, Squamish Vadisi’nde. Bi hayvanlık yaptık araklayarak, bari vicdanımızı rahatlatalım orijinal yerine sadık kalarak.

– Keşke hayvanlık yapabilsek be abi, keşke.

– Bu iyiydi bak. Güzel mesaj verdin hikâyenin sonunda ama bu bize ne ödül aldırır ne de para kazandırır. Hadi ben çıkıyorum şimdi. İşi sıkı tut. Top sende.

– Tamamdır abi, o iş bende.

THE END

And The 0scar Goes To Leonardo DiCaprio!

Okan Bedir

1984 yılında İstanbul’da doğdu. Orada büyüdü, orada ölmeyi düşünmüyor. Dünya’ya gizlenmiş şiirlerin peşinde sokak sokak dolaşıyor, ara sıra yüzüne öyküler çarpıyor. Şiirlerini kitaplaştırma çalışmaları süren zat-ı muhteremin Orhan Veli hayranı olduğu söylenir. Hatta bir keresinde, akşam vakti mezarını ziyarete gittiği, kararan havanın da etkisiyle mezarını bulamadan zor bela yolunu bulabildiği rivayet edilir. Onun izinde, onun sadeliğinde, herkes için anlaşılabilir bir dil görüşüyle edebiyata katkı sunma gayretindedir. Bir finans şirketinde çalışıyor. Rakamların sıktığı yakasını, harflerle gevşetiyor.

Oscar Aldıran Masal” için 17 Yorum Var

  1. Selam @Arokan

    Bahsettiğin filmi seyretmedim - aslında izleme planlarım arasındaydı. Şimdi ise bambaşka bir gözle bakacağım filme :slight_smile:

    La Fontaine bu masala ad verseydi, Ayı ile Leo olurdu sanırım. Görselleri kullanman güzel olmuş, ironik dilin de yer yer gülümsetti, yer yer düşündürdü.

    Ama itiraf etmeliyim, bu sefer kolayı seçmişsin :slight_smile:
    Gözü kapalı yazabileceğin bir masalla bizi uyutmuşsun bence :))

    Eline yüreğine sağlık

    Görüşürüz, sevgiler

  2. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Selam @Muge_Kocak

    Değerli zamanını ayırıp okuduğun için teşekkür ederim.

    Bu ayki öykü, mevcut kurgu üzerinden olunca işim biraz kolay oldu tabi ama şunu da söylemeliyim ki ayı ve insan karşılaşmasındaki sahneye de harfiyle uydum. Düşünsel anlamda yormadı ama yazım sırasında uğraştırdı. Filmi duraklat, başlat, geri al, ayıyı ısırt, avcıyı pençelet, ayıyı kurşunla. Leo da ayı da çok çekti inan : )

    Filmi izlememiş olmana sevindim aslında. Filmi izledikten sonraki yorumlarını dinlemek farklı bir geri bildirim deneyimi yaşatacaktır bana.
    Paylaşırsan tabi : )

    Tekrar teşekkür ederim. Yakın zamanda senin de dahil olduğun bu ayki “üçü bir yerde” konseptli öykünüzü okuyacağım.

    Sevgilerimle…

  3. Merhaba Okan :slight_smile:
    Hugh Glass’ın hayat hikayesi, “Based on a true life” olarak önce kitaba, sonra filme uyarlandı ve soluğu senin öykünde aldı :slight_smile: Bakalım bu yolculuk daha nerelere gidecek.
    Filmi izlemiştim; özellikle baba-oğul arasındaki bağ beni oldukça etkilemişti, sonra sen kameranın açısını değiştirdin ve saldırının kahramanının gözünden anlattın. Bir tarafta baba-oğul, bir tarafta anne ayı ve çocukları vardı, bu yüzden dramatik tarafı filmde olduğu gibi ön plandaydı.
    Çok güzel kelimeler kullandığın bölümler var. Bunlar için tebrikler. Ama küçük bir eleştiri, bence öykü çok çok önce bitmeliydi. İnsanların diyalog kısımları hiç girmemeliydi. O bölümü hızlıca geçtiğimi söylemesem olmaz :slight_smile:
    Deneysel çalışman için ayrıca tebrikler. Görüşmek üzere, kalemine sağlık.

  4. Merhaba Okan,

    Filmi sinemada izleme fırsatı bulmuş ve çok etkilenmiştim. Bana göre Tom Hardy bu filmin bel kemiği idi ama.

    Filmdeki atmosferi çok iyi yansıtmışsın. Bunu görsellerle desteklemen de çok iyi uyum yakalamış. Özellikle Leonardo ve tanımadığımız abinin konuşmaları öncesindeki kısım hiç bitmese okuyabilirdim sonuna kadar. :slight_smile:

    @gayekcelik’e katılıyorum. Bence diyalogların olduğu kısımlar olmamalıydı. Belli ki bir mesaj vermek istemişsin fakat işin içine mizah girince bu biraz fanfiction gibi olmuş bana göre. Biraz daha dramatik bir dil kullansan belki o kısımları bile beğenebilirdim.

    İzlediğim filmin bir karesini kelimeler aracılığıyla bir kez daha seyretmek güzel hissettirdi ama. Bunun için teşekkür ederim.

    Hırço ve Zalo’ya göz kulak ol, eline sağlık. :slight_smile:

  5. Senaa dedi ki: dedi ki:

    Okan selam,

    Bu novelization denemesi olmuş ve bence çok da iyi bir şey yapmışsın. Yaratıcı yazarlık tam da bu yaptığın gibi, bir filmden, bir fotoğraftan, bir cümleden başka bir eser üretebilme başarısıdır. Bunu deneme cesaretini gösterdiğin için seni kutlarım. Bu bağlamda yaptığının hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum. Görselleri eklemen de çok sempatik durmuş. Zaten farklı düşünceler çıkıyor genelde senden, bu kapasiteni sonraki yazılarında da devam ettirmeni diliyorum. :blush:

    Öykü - masal özeline gelecek olursam;

    Bu kısıma tabi ki çok güldüm. :joy:

    Ben de kendi öykümde, “saray gibiydi, gibisi fazla” yazıp, sonradan silmiştim. Okuyunca bu cümleye de ayrıca tebessüm ettim o sebeple. :slight_smile:

    Hırço ve Zalo isimlerinin özel bir anlamı var mı diye soracaktım ancak yorumlarının birinde bahsetmişsin. Bana gerek kalmadı. :slight_smile:

    Bu cümleyi de çok sevdim, ayılı masala armut düşürmesi yine senlik olmuş Okan :sweat_smile:

    Benim için de masal - öykü ya da bir nevi novelization burada bitiyor işte ancak sen genel olarak öykünün bittiğini sandığımız yerde bitirmeyip, okuyucuya sürprizler sunmayı seviyorsun. Hurdacı’da, işe başlayan yeni hurdacı, Kemik Biti’ndeki telefon diyaloğu gibi bu tarz son bölüm eklentilerini bize yaşatmıştın. Senin tarzın olduğunu düşündüğüm için uzatmayacağım ancak çok da gerek yokmuş diye düşünüyorum. Masalsı tat kalsa da gayet iyiydi. Bir de Cem Yılmaz tarifin neden öyle? Sayende The Revenant’ın çekildiği sene Cem Yılmaz nasıl bir adamdı diye araştırdım ve asla kel olmadığını fark ettim. Hafif bir kıskançlıkla, adamı fiziksel olarak harcamaya çalışmışsın gibi hissettim. Yazıktır, yapma. :upside_down_face:

    Betimlemelerin ve zanaatin her zamanki gibi oldukça başarılı. O yüzden çok detaya girmeyeceğim ama özellikle belirtmek istediğim “Herakleitos” kısmıdır. (Bizde yeri ayrıdır tabii üstadın :upside_down_face:) O paragrafı komple çok beğendim.

    Bu arada Leo’nun bu filmle Oscar alması, hayatta istediğimiz bazı şeylerin olması için ayılarla boğuşmamız gerektiği mesajını da bize veriyor. O yönüyle de çok didaktik bence… :smiley:

    Velhasıl, elinden kalemin düşmesin, tuttuğun yazı olsun Okan’cım :pray:

    Sevgiler,

    Sena