Öykü

Son Masal

Gideceğini biliyordu. “Gitme!” de dese, “Defol!” da dese kederli bakışlarını önüne sürüp şu kapıdan çıkacaktı. Sonrasında ikisinin de yüreği, ateşler içinde zangır zangır titreyecek, bundan sonraki nefeslerini yarım alacaklardı. Ama ne derler; yapılacak en doğru şey buydu, olmayınca olmuyordu. İki tarafı dikenli bir testereyi birbirlerine sürte sürte yaşamak, kendi kanamasını durdurmadan karşısındakinin yarasına kahretmek, sonra düştüğü kumlu yerden başını kaldırıp yeniden cenke düşmek! Ne zamandır yaşadıkları buydu. Üstelik erik ağaçlarının çiçeklerini yeni patlattığı o günlerde birbirlerine söyledikleri sözler unutulmayacak,  göğüslerinin ortasında yumrulanmış habis uru büyütmekten başka bir işe yaramayacaktı.

“Uçağın kaçta?” diye sordu, sesinde kırılgan bir yabancılık vardı kadının.

“Gece yarısına çeyrek kala.” diye cevapladı adam. Masanın üstündeki tabakları lavabonun içine koyup saatine baktı. “Birkaç saat daha katlanabilir misin bana?”

Kadın yüzünde yay gibi gerilmiş bir gülümsemeyle “Olabilir ama bir şartla” dedi, bardakları, tuzluğu ve peçeteliği peşinden getirirken.

“Bana son bir masal anlatacaksın.”

Mutfakta aralarında kalan bir dirseklik boşluktan çabucak kurtuldular. Adam, salona gelip minderleri ezilmiş kanepeye attı kendini. Tanıdık bir hareketle bacağının birini kırıp ayağını diğerinin üstüne koydu. Kollarını iki yana açıp kanepe minderlerine dayadı. Her zamankine yakın bir muziplik vardı yüzünde.

“Bütün masallarımı biliyorsun.”

Son valizin fermuarını kapatıp çeke çeke kapının önüne sürükledi kadın. Eğilip önceki seyahatlerden kalmış havayolu etiketlerini valizin sapından kopardı. Bir eliyle kâğıtları buruştururken diğer eliyle saçlarını tutturduğu kalemi çekip aldı. Bendi açılmış bir çağlayan gibi beline indi saçları. Elindekileri masanın üstüne fırlatıp gözlerini adamın çelik bakışlarına dikti.

“Senin anlatacak bir masalın her zaman vardır.”

Haklı olduğunu ikisi de biliyordu. Yine de hafızasının çukurunu karıştırır gibi saçlarını karıştırdı adam. “Sanırım bir tane var. Ama benim de şartım var.” Durakladı. Mahzunluğunu örtbas eden bir soğukluk vardı sesinde.

“Sen de dizime yatacaksın, eski günlerde olduğu gibi.”

Kadın gözlerini kaçırdı o an. İleride ondan da “eski günlerdeki gibi” diye anımsanacak yeni ama son bir an yaşamaya hazır mıydı? İlk defa görmüş gibi, duvardaki bir parçası eksik puzzle tabloyu, sol yanı boşalmış kitaplığı, sallanan koltuğa yayılmış battaniyeyi izledi bir süre. Sonra ne yapacağını hiç düşünmemiş gibi çabucak kanepeye ilişti. Adam, ayağını indirip bacaklarını bitiştirdi. Önce saçları yerleşti kadının, sonra usulca başı. Adamın yüzüne binlerce minik portakal patlayarak yükseliyordu şimdi. Gözlerini kapayıp derin bir solukla içine çekti kokuyu. Önünde yumuşacık uzanan o tanıdık tellerin her birine dokunmak istedi, çabucak vazgeçti. Elini tekrar kanepenin arkasına koydu.

“Hazırsan başlayayım.”

“Evet” dedi kadın. Sesi mırıldayan bir kedi gibi çıkmıştı.

* * *

Bir varmış, bir yokmuş. Varların içindeki yoklar, denizdeki kum taneleri, yokların içindeki varlar, gökyüzündeki yıldızlar kadar çokmuş. Uzak mı uzak bir diyarda, kimselerin bilmediği bir ülke varmış. Kimseler bilmezmiş çünkü bu ülke dünyanın sonu denilen uzaktan bir hayal gibi görünen bir sınırın ötesindeymiş. İçinde yeşil, mor, pembe renklerin oynaştığı bu hare, sıcak günlerde alevlenen bir serap gibi titrermiş. Uzaktan görünüşü göz kamaştırıcı olsa da yaklaşanın aklını bulandırır, gözünü kör eder, tenini yakarmış. Bu hareden içeri girmek isteyen olmamış mı? Elbette olmuş. Ama deneyen ilk kişi, adımını atmasıyla birlikte ufak tozlara bölünüp, içeri çekilmiş. Bunu gözleriyle görenler, aklını yitirmeden önce olan biteni herkese anlatmış. Böylece bir daha kimse buraya yaklaşmamış.

Gözyaşının çok, gülümsemenin az olduğu sınırın bu tarafındaki ülkede yaşamak zormuş. Yemek, toprak, kıskançlık ve anlamsız pek çok sebep yüzünden insanlar can yakmaktan çekinmezmiş. Kavgalar ve savaşlarla çevrili bir yerde mutluluk ne gezer? Sevgi, merhamet, hele ki aşk, mumla aransa bulunmazmış. Günlerini günlere huzursuzca ekleyen insanlar, o büyülü sınırı dünyanın sonu olarak kabul etmiş. Ötesinde ne olduğunu merak edip yanmaktansa hiçbir şey olmadığına inanmak daha iyiymiş. Öyle de olmuş.

Diğer tarafta da durum bundan farklı değilmiş. Aynı güzellikte bir hare o ülkeyi de çevrelemiş. Halk, ülkelerini bir sınırla koskoca dünyadan ayırıp, onları görünmez kılan büyüden habersiz yaşayıp gidiyormuş. Çünkü binlerce mevsim önce bu büyünün yapıldığını görenler, korkularından bildiklerini de unutmuş. Herkes muhteşem görünen bu hareyi dünyanın sonu kabul etmiş. Zaten bu ülkenin insanları, hallerinden öyle memnunmuş ki, neşe ve coşkuyla yaşarken harenin ardı onları hiç mi hiç meraklandırmazmış.

Heybetli şelalelerin, bin bir renkli çiçeklerin, uçsuz bucaksız vadilerin ve bereketli toprakların olduğu bu ülkede herkes mutluymuş. Berrak göllerdeki balıklarla, yeşil tarlalardan fışkıran mahsullerle doyan insanlar konuşmayı, şarkı söylemeyi ve dans etmeyi severmiş. Çocuklardan yaşlılara, hayvanlardan çiçeklere kadar herkes aşkla doluymuş. Tıpkı geniş vadilerde açan çiçekler gibi aşkın da bin bir hali ülkenin üzerini örtermiş. Böylece her sabah taze bir coşkuyla başlar, her gece parıldayarak bitermiş.

O ülkede mutsuz olan bir tek kişi varmış. Beline kadar dökülen turuncu saçları, ışıl ışıl gözleriyle göreni kendisine hayran bırakan bir kızın kalbi mutsuzlukla boğuluyor, yüzündeki gülümseme günden güne siliniyormuş. Çünkü burada yaşayanların aksine aşk onun kalbine henüz uğramamış. Etrafta birbirine tutkulu gözlerle bakan çiftleri, gölde oynaşan balıkları, bahçelerde birlikte salınan çiçekleri gördükçe kızın içindeki boşluk büyüyor, kederi artıyormuş. Üzerine her sabah aşkın ışıltısı doğan bir yerde, bundan yoksun yaşamak bir ceza gibiymiş.  Öyle ki, gün gelmiş hiçbir şeyden zevk almaz olmuş. Onun için gökyüzü gri, denizler sarıymış artık. Elmalar, turunçlar, hatta üzümler bile susuz, yattığı pamuk yataklar sert, okuduğu kitapların harfleri silikmiş. Bu durum etrafındakileri çok üzüyormuş. Ama kimsenin elinden bir şey gelmezmiş. Çünkü aşk, herkesin kendi yazdığı bir masalmış. Bir insanın kalbindeki ve aklındaki tüller yeterince açık değilse kim ne yaparsa yapsın aşka tutulamazmış.

Bir gece, yine huzursuz bir uykudayken, gün gibi canlı bir rüya görmüş kız. Upuzun kuyruğunda ışıltılı renkler olan bir kuş, görkemli kanatlarıyla uçuyormuş. Kuş, üzerinde tam yedi tur attıktan sonra, usulca yanına konmuş. Ve kıza dünyada onlara benzeyen ve benzemeyen insanların yaşadığı başka ülkeler de olduğunu söylemiş. Kuş, tül yumuşaklığındaki kanatlarıyla kızın göğsüne dokunmuş. “Senin aşkın, o buğulu harenin diğer tarafında. Git ve kalbindeki boşluğu doldur!” diyerek havalanmış.

Kız gözünü açtığında güneş yeni doğuyormuş. Uzun zaman sonra ilk kez gülümsemiş. Rüyasını kimseye anlatmadan ve kimseye haber vermeden atına binmiş, dörtnala büyülü sınıra doğru yol almış. Saatler süren yol, ona bir an gibi gelmiş. Sınıra yaklaştığında kalbi heyecanla atıyormuş. Önünde yükselen muazzam hare, yukarıdan aşağıya, soldan sağa doğru akan bir nehir gibi kımıldıyormuş. Gördüğü renkler ile sarhoş olmuş kız. Atından inmiş. Yalpalayarak titreyen buğulu renklere doğru yürümeye başlamış.

Hareye yaklaştıkça gücü azalmış, ayaklarını sürüyemez, gözlerini açamaz olmuş. Öyle bir noktaya gelmiş ki yüzüne vuran sıcak kirpiklerini yakmış, saçlarını kavurmuş. Ama bunlar onu caydırmamış. “Hiçbir şey aşksız yaşamak kadar acı veremez.” diye fısıldamış kendi kendine ve var gücüyle hareye doğru koşmuş. Birkaç adım sonra kendini uçuyor gibi hissetmiş kız. Öyle hafif, öyle hızlıymış. Aslında havalanan, kızın binlerce parçaya ayrılan tozlarıymış. Ama o bunun farkında değilmiş. Tozlar, harenin içine girdiğinde bir araya gelerek tekrar kızın bedenini birleştirmiş.

Üç gün üç gece uyumuş kız. Gözlerini açtığında yıldızların, ayın ve güneşin aynı anda pırıl pırıl parladığı yeşil bir gökyüzünün altında yatıyormuş. Üzerinde uyuduğu yumuşacık toprak, daha önce hiç görmediği renklere sahip çiçeklerle bezeliymiş. Heyecanla doğrulup sağına soluna bakmış. Burası başı ve sonu görünmeyen dar bir koridora benziyormuş. Buğulu hare artık yakmıyor ama aynı güzellikte önünde ve arkasında süzülüyormuş. Kalkıp yürümeye başlamış. Ayakları, mor bir kadifeyi andıran toprağa bir değiyor bir değmiyormuş. Uçar gibi süzülüp saatlerce yol almış kız. Ağaçlardan yükselen kokular başını döndürüyor, topladığı rengârenk yemişlerin tadı dişlerini kamaştırıyormuş. Burası öyle güzel, öyle büyülü bir yermiş ki, harenin diğer tarafına geçip aşkını bulmak konusunda kararsız kalmış. Burada tek başına ömrünün sonuna dek yaşayabilirmiş.

Gökyüzü yeşilden koyu kırmızıya döndüğünde gece olduğunu anlamış. Etrafı mavi yosunlarla kaplı, içinden deniz kokusu gelen bir mağara görünce, geceyi burada geçirmeye karar vermiş. Usulca adımını içeri atmış. Burada yalnız olmadığını, karşısında öylece duran kendi yaşlarında, uzun boylu, simsiyah saçlı, çelik bakışlı bir adamı gördüğünde anlamış.

Adam ne zamandır buradaymış. Ülkesinde yaşayan diğer insanlar gibi kılıç kuşanmayı, dövüşmeyi, kan dökmeyi hiç sevmemiş hiç. Çocukken ne zaman bir kavga çıksa sessizce oradan kaçar, gidebildiği kadar uzak yerlere gidermiş. Büyürken ailesinden herkesi tek tek kaybetmiş. Kimi kavgada, kimi savaşta, kimi kendi öfkesinin ayakları altında. Artık yetişkin bir adam olduğunda ise bu buz gibi ülkede yapayalnızmış. Gördüğü en son savaşta öyle çok kan dökülmüş ki üç gün üç gece sürdüğü atının ayaklarından kan kokusu gitmemiş. Hareye geldiğinde atı onu sırtından atıp geri dönmüş. Tekrar o kan gölüne geri dönmektense büyülü hareye girmek daha iyiymiş. O da aynı kız gibi parçalara ayrılarak ve sonra birleşerek girmiş büyülü hareden içeri. Bu koridorda sessiz sakin yaşamaya başlamış. Yalnızlığa ve huzura henüz alışmışken yeniden bir insan görmeyi hiç mi hiç beklemiyormuş.

İki genç, bir süre hiçbir şey söylemeden birbirlerine bakmışlar. Kalp çarpıntıları mağaranınmış. duvarlarını çınlatmış, başlarını saran alev etrafı ısıtmış. O gece, yaktıkları eflatun ateşin etrafında durmadan konuşmuşlar. Kendi dünyalarından bahsetmiş, kendi hikâyelerini tekrar tekrar anlatmışlar. Sonra kalpleri birbirlerine yaklaşmış, elleri, saçları, kokuları birbirine karışmış. Sabah olduğunda, yüzlerindeki gülümseme her yeri ışıtıyormuş. Öyle heyecanlı öyle mutlularmış ki, hayatlarını burada birlikte geçirmeye karar vermişler.

Kendi dünyalarından kaçarak bir cesaret geldikleri bu büyülü koridorda birbirlerini bulan iki genç, aşkla dolu bir hayatın içinde günleri günlere, ayları aylara eklemiş. Deniz kokulu mağaraları, kendiliğinden biten mahsulleri, gökyüzündeki ışık oyunları, her şey rüya gibiymiş. Ama ne uğraşacakları bir iş, ne uğruna çabaladıkları bir amaç kalmış hayatlarında. Sadece aşk varmış. Birlikte kurdukları hayalleri, el birliğiyle aştıkları dertleri hiç olmamış. Önceleri geceler sabahı, öğleler akşamı kovalarken zaman gittikçe yavaşlamış. Vadiler gibi gelen mağaraları dar gelmiş, koridor daraldıkça daralmış.

Gel zaman git zaman âşıkların coşkuları azalmış, heyecanları kurumuş. Kendi ülkesinde kavga nedir bilmeyen kız,  çok çabuk almış öfkenin zehirli tadını. İkisinin de sevgi dolu kalbi zamanla kin ve nefretle dolmuş. Birbirlerinde daha önce hayran oldukları hiçbir şey artık gözlerine güzel gelmiyormuş. Neredeyse nefes almaları bile birbirlerini çileden çıkarmaya yeter hale gelmiş. İkisi de uzun zaman önce ayrıldıkları kendi dünyalarını özlüyormuş. Kız, kendi ülkesindeki neşeli kalabalıklarla olmaktan, diğeri atıyla bir başına diyar diyar gezmekten başka bir şey düşünemez olmuş.

Bir gün öylesine şiddetli bir kavgaya tutuşmuşlar ki, ağızlarından çıkan sözler birbirine dolanan dikenlere dönüşmüş. Hızla yol alan bu dikenler büyüdükçe büyümüş, sivrileştikçe sivrileşmiş. Bu diken sarmalı, koridorun iki yanında uzanan hareye doğru yol alıp onu hoyratça delmiş. Harenin renkleri bir bir silinirken, buğusu azalmış. Kısa bir süre sonra ise tamamen kaybolmuş. Böylece, o zamana kadar yaşadıkları bu muhteşem koridor, büyüsünü kaybetmiş. Kuru topraklı, gri bulutlu bir yer haline gelivermiş.

Yaşadıkları ile dehşete kapılan âşıklar korkuyla birbirine sarılmış, nefesleri yakınlaşınca kalpleri yumuşamış. Ama artık olan olmuş. İçindeki koridoru huzur için saklayan büyülü hare, aşkın öfkesiyle darmadağın olmuş. Artık her yer aynı, herkes bir başınaymış.”

Derin bir nefes aldı adam ve sözünü tamamladı.

“Masal da burada bitmiş.”

Kucağındaki nefes daha derin daha sakindi. Saatine baktı adam. Kadının saçlarını elleriyle toplayıp, başını usulca kalktığı yere yayılan sıcaklığına bıraktı. Kıpırdanıp kendine sarılır gibi diğer yanına döndü kadın. Adam çantasından çıkardığı anahtarları çıkararak masanın üstüne koydu. Valizlerini sessizce kapının dışına çıkardı. Arkasını dönüp kanepeden yere uzanan portakal kokulu çağlayana bir de duvarda asılı puzzle tablonun eksik parçasına baktı. Sonra, sonra kapıdan usulca çıktı.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Selam @nyphe

    Öykünün başına gelenleri duydum neyse ki katılabildin Seçki’ye :slight_smile:

    Eline sağlık, kırık bir aşk masalı, masal içinde masal sanki :slight_smile:
    Dramı ve gerçekçiliğiyle bizi bu aşk denen yalan duygunun ortasında attın :stuck_out_tongue:

    Şaka bir yana eline yüreğine sağlık :slight_smile:

    Yalnız benim bu adam karakterine bir eleştirim var; masalı anlatırken çizdiği kız portresiyle bana hayatındaki kadına da nasıl baktığını gösteriyor.
    ““Hiçbir şey aşksız yaşamak kadar acı veremez” diyen bir kadın yaratmış demek kafasında :))

    Kız, kendi ülkesindeki neşeli kalabalıklarla olmaktan, diğeri atıyla bir başına diyar diyar gezmekten başka bir şey düşünemez olmuş.

    Valla bence o kız alıp başını gitmek istemiş :slight_smile:

    Görüşürüz, sevgiler

  2. Dilek73 says:

    Merhaba Hande ilk sıralarda okuduğum öyküler oluyor senin öykülerin. Benim gibi hüzne kayıyorsun her zaman. Ebuzer’in yorumuna “…çocukken çok mu Kemalettin Tuğcu okudum acaba diye düşünüyorum” demişsin. Haklısın valla. Kemalettin Tuğcu ağlatırdı. Bir de Ömer Seyfettin’in KAŞAĞI’sı var sen öyle yazınca aklıma geldi. Hep hüzün hep hüzün vardı çocukluğumuzda. Büyüdük bir şey değişti mi? Hayır.
    Neyse işte, öykünü okumaya başladığımda bir ayrılık hikâyesine girdiğimizi hemen anladım ama “gitmeden bana bir masal anlatır mısın?” deyince kadın kahraman hah, dedim. Masal anlatan adamdan ayrılır mı be insan?
    Masal anlatmak zor iştir aslında. Sen başarmışsın.
    Paylaşımın için teşekkürler, takipteyiz
    Dilek

  3. Merhaba Hande,
    Geçen ayki öykün gibi bu öykün de çok etkileyici. İkili ilişkileri, dramatik örgüsü olan hikayeleri keyifle okurum ; sen de ustaca kotarmışsın. Masal kısmı da hem temayla birebir uyumlu, ayrıca büyülü bir sürükleyiciliği var. Okurken bitmesin istedim. Bizi gerçeklikten koparıp bambaşka yerlere götüren şeylere (edebiyat, müzik ya da herhangi bir şey) ne çok ihtiyacımız var.
    “Ülkesinde yaşayan diğer insanlar gibi kılıç kuşanmayı, dövüşmeyi hiç sevmezmiş, hiç” satırlarında içinde bulunduğum kalabalıkların dışında olmayı dilediğim zamanları bulduğum için ayrıca sevdim. Sevgiler.

  4. Merhaba Hande :slight_smile:
    Geç geldin; ama hoş geldin bu ayki Seçki’ye.
    İkili ilişkileri başarıyla anlatıyorsun. Metaforların, betimlemelerin de yerinde. Tebrik ediyorum bunun için seni.
    Gerçek ve masal arasındaki geçişin; aşk sadece masalların başında kaldı dedirtti bana :slight_smile: Umarım her kadın kendi masalının kahramanı olacağı bir hayat yaşar.
    Bunun dışında vedalar, bana kötü sonlar gibi gelmediği için; kahramanlarının yeni hayatlarına temiz bir sayfa bıraktığını düşünüyorum finalde. Yeni masallar yazacaklarından; ama sonra kendilerini yine aynı yerde bulacaklarından eminim :slight_smile:
    Görüşmek üzere Handeciğim, sevgiyle :raised_hands:

  5. Merhaba @nyphe,

    Alegorik bir öyküydü. Buna söylenebilecek bir şey yok… Gayet de başarıyla anlatılmış.
    Ben görselliği, masallara dair o görsel dünyayı da çok beğendiğimi ekleyeyim.

    Eline sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

7 cevap daha var.

Yorum Yapanlar