Öykü

Bir Zelanda Hikâyesi

Şairler söylenmemiş sözleri söyleyenlerdir, benim şiirimi yazacak olan ise Zelanda’dır.

1. KIZIL OKYANUSTA DOĞUM

“Ne tuhaf bir gezegen!

 Her yer kuru, her yer sivri,

her yer sert ve acımasız.”~Küçük Prens

Yaşam büyüleyicidir, derdi annem. Doğduğum günün hikâyesini bana devamlı anlatır, her şeyin başlangıç noktasını adeta unutmadığımdan emin olmak isterdi.

Kızılın her bir tonunu göklere saldığı ve geriye almadığı bir gece de doğmuşum. Mavilik çarpıtılmış ve gök, yüzünü ölüme dönmüştü.

Babam balıkçıların, teknelerin ve yer yer yolcu gemilerinin kıyıya fazla yaklaştığı bir sahil kasabasının fenerinde bekçiymiş. Hemen yanında da taşlardan kabaca yontulmuş ufak bir kulübe… Gün doğumunun en güzel oradan seyredildiğini söylerdi annem. İki mütevazı odamız, soğuk kışlar için şöminemiz ve el yapımı kilimlerimiz…

Bir başlarına yaşarlarmış, herkesten uzak ve izole, sessizlik içinde. Arada kasabaya iner, haftalık alışverişlerini yaparlarmış.

Dünyaya teşrif etmeme dakikalar kaldığı gecede babam, fenerin tepesine çıkmış ve gecenin karanlığında ilerleyen bir yolcu gemisi ile iletişim kurarken göklerin ansızın değiştiğini görmüş. Her şey rengini kaybetmiş ve tüm dünya adeta siyah olmak isterken, önüne bir engel konmuş ve daha fazla ilerleyememişçesine kızılın en koyu tonlarına bezenmiş.

O gece Tanrıların en uzak diyarlara göç ettiğini, bizi terk ettiklerini hissetmiş babam.

Böyle bir gecede annemin karnına acı dolu sancılar gelmiş ve inlemeye başlamış. Sesini duyan babam koşarak aşağıya inmiş ve annemin ağrılar içinde ağladığını görünce hemen hazırlık yapmaya başlamış. Ancak annem hareket dahi edemiyormuş.

Doğduğun o gece oradan ayrılmamam gerektiğini hissediyordum, derdi. Fakat ağrıları ve kendisiyle gelen bağırmaları o kadar korkunçmuş ki adeta oyuncağı elinden alınan küçük bir çocukla yarışacak kadar sesliymiş. Bu yüzden bizim oralarda çocukların elinden oyuncaklarının alınması ile doğum sancısına aynı derler.

Annemin çığlık attığı, babamın da çığlık atarak karşılık verdiği o anda, fenerin ufak yelkenli ve teknelerin yanaşması için inşa edilen rıhtımına bir yelkenli yanaşmış.

Gemide beyaz önlük ve maskeler içinde tenleri soluk doktorlar varmış. Birisi öne çıkıp babama seslenmiş. “Eşinizi buraya getirin, biz doktoruz.”

Babam ise annemi kasabaya yetiştiremeyeceğini bildiğinden hiç ses etmemiş ve dediklerini yaparak bizi kucağında yelkenliye kadar götürmüş.

Gözleri bembeyaz olan ölü doktorlardan biri beni dünyaya getirmiş.

Böylece ölümün içinde doğmuşum yaşama. Karanlıkta babamın bile görmediği ölüleri, ben hayata gözlerimi açınca görmüşüm. Gülümsemişim.

“Bu çocuk bundan sonra bize ait ve onu kendi dünyamıza götürüyoruz,” demişler. Annem ile babam buna izin vermek istememelerine rağmen yelkenlinin güvertesindeki onlarca ölüyü görünce ısrar etmenin hiçbir anlamı olmadığını fark etmişler ve sadece çocuklarından ayrılmak istemediklerini, kendilerini de götürmelerini istemişler.

Ölü doktorlar başta bunu kabul etmek istememiş olsalar da babam ölüler diyarında bana söylediği o sözü ilk kez onların huzurunda dile getirmiş. “Ölüm mucizevîdir, kaçmaktansa bir dost gibi kucaklamalıyız. Yeter ki çocuğumuzdan bizi ayırmayın.”

Ölümü olduğu gibi kabullenen birisini görünce izin vermiş ölü doktorlar. Böylece ölüler diyarına olan yolculuğa başlamışız ailecek. Size bu olaylar sıra dışı gelse de fenerlerin olduğu yerlerde her zaman sıra dışı olaylar yaşanır, bilirsiniz.

Hiçbir eşyalarını almadan yola çıktıklarını ve ölü doktorlarla birlikte korsan şarkıları söylediklerini düşünürdüm. Ölü doktorlar korsandı ve benim hayatımı işgal etmişlerdi.

İşte, görüyor musunuz orada onları- ölü doktorlar, bağırıyorlar güvertede, kızıl gökyüzünün altında.

“Yelkenler FORAAA!”

Böylece kuzeye doğru yelken açmış, çocukluğumun da geçeceği bin odalı piramidin olduğu ölüler diyarına gitmişiz.

2. MAVİ BİR ŞAFAKTA ÇOCUKLUK

“Bazen sevdiklerinizin özgürce uçmasına-

izin vermeniz gerekir.”~Küçük Prens

İbadet günüydü bugün. Piramide gidip, eskinin firavunlarını, yeninin başhekimlerinin mezarlarını ziyaret etmemiz gerekiyordu.

“Gitmek istemiyorum,” dedim annemin gözlerine bakarak.

Mahcup bir şekilde, “Zorundayız,” dedi. “Seçim şansımız yok, biliyorsun. Başhekimin hüküm sürdüğü diyarlardayız ve dediği her şeye tabi olmak zorundayız.”

Kızgındım, annemlere ve hiçbir şeyin olmadığı bu değişimden yoksun dünyaya. Özgürlüğün ruhunda daimi bir hareket var iken burası özgürlüğün de öldüğü diyarlardı.

“Neden bizi buraya getirdiniz ki? Bir arkadaşım dahi yok.”

“Senden ayrı kalmamak için oğlum.”

Cevap verememiştim. Sessizce siyah kıyafetlerimi giyip merasime gittik. Bin odalı piramidin bazıları ölü doktorların keyif odaları bazıları ise ölü firavunların ve önceki başhekimlerinin cesetlerinin sergilendiği yerlerdi.

Merasimler sırasında piramitte hiç ışık olmaz, sadece karanlık içinde hislerimizi kullanarak ilerlerdik. Ancak bugün her yerde gölgeler vardı. Ruhu özgür köpeklerin, ayıların ve daha nice hayvanların gölgeleri ile ağaçların ve onlarca bitkinin… Karanlık bir mağara gibi ışıktan yoksun piramitte kimse bu gölgelerin nereden geldiğini sorgulamıyor, merak dahi etmiyordu. Annemle babama gölgelerin nereden geldiğini sorduğumda, sessiz olmamı ve sadece ilerlemem gerektiğini söylediler. Başhekimi takip ettik böylece, ışığın incelip gölgelerin kalınlaştığı dehlizlere doğru.

Merasim sırasında herkesin önünde, başhekimin ise hemen arkasındaydım. Duasını etmiş ve arkasına dönüp, yalnızca kendisinin kullandığı neşterini bana vermişti.

“Neden ben?” diye sordum. Neden onun için önemli olduğumu anlamıyordum. Neden buraya getirildiğimi bilmiyordum. Sadece gitmek istediğimin farkındaydım.

“Neden sen- Hayatta ve ölümde, var olan ve var olacak her sorunun cevabı olmak zorunda değil,”dedi.

Ama olmak zorunda, diye düşündüm. Cevapların olmadığı bu diyarda kalmak istemiyordum. Daha fazlası olmalıydı, bu gölgelerin geldiği yerlerde daha farklı gölgeler olmalıydı.

Merasimden ayrılıp, evimize döndük. Karanlıklar içindeki bu dünyada artık gölgeler hüküm sürüyordu. Herkes ise bu gölgelere alışmıştı. Ne başhekimin ne doktorların ne de ailemin bunu sorguladığını gördüm. Böylece rutin ve anlamlandıramadığım günler birbirini kovaladı. Kendimi zincirlenmiş hissediyordum başhekimin hükümdarlığı altında.

Bir noktadan sonra sabahları uzaklardan seslerin yankılanarak kulağıma ulaştıklarını hissettim. Ne olduklarını başta anlamamama rağmen zaman geçtikçe bu ses-gölgelerine de alışmıştım. Artık sabahları kalktığımda, kulağıma ulaşan gölgelerin, erkenden kalkıp televizyonun başına oturan çocukların heyecanlı sesleri olduğunu anladım. Görüntüleri henüz gerçek anlamda anlamasam da sesleri ayırt etmek daha kolaydı. Çıplak ayaklarının sonbaharda buz gibi betona değip, diğer adımı atarken zemine yapıştığını ve ufak bir kuvvetle çekmek zorunda kaldıklarında çıkardıkları sesleri duyuyordum. Fazla sesli değillerdi, sessiz ise hiç değil. Heyecanlandıklarını ölülere hissettirecek kadar sesli; annelerini ise pazar uykusundan kaldırmayacak kadar sessiz. Çocukların her zaman bu mükemmel dengeyi tutturduklarını duyardım.

Ölülerin diyarında televizyon var mı diye kimsenin sorduğunu ise hatırlamıyorum. Mutsuzdum. Kimsenin beni düşündüğü yok, kimse beni sevmiyor, diye düşünürdüm bazı geceler.

Başka bir sabah kalktığımda ise gölgelerden daha fazlasını gördüğümü fark ettim. Gözlerime gelen ışık huzmelerini ve huzmelerin ne doğrultudan geldiklerini seçebiliyordum. Yataktan kalktım ve huzmeleri sonu gelene dek takip ettim. Karşımda hiç görmediğim kadar parlak dev bir ışık topu gördüm. “Sonunda sana ulaşabildim,” dedi kendisini Güneş olarak tanıtan.

“Neden ben?” diye sordum bir kez daha. Artık bu sorunun bir cevabı olduğunu duymak istiyordum.

“Beni arayanlara her zaman ulaşırım, bazenleri zaman alsa da görmek isteyene kendimi gösteririm,” dedi parlayarak.

Kendisi ile bir günlük arkadaşlığımız olsa da sohbetimizin sonu gelmeyecek gibi konuşuyorduk. Onun dahi yaşayanlar diyarından uzaklaşması gereken anlar olurmuş. Güneş tutulması diye bildiğiniz olay sayın yeryüzündekiler, Güneşin kendisinden uzaklaşıp, ölülerin diyarına ziyarete geldiği vakitmiş. O gün kendimi dünyadaki en özel ölü gibi hissetmiştim.

Tatlı bir sıcaklık getirmişti kendisiyle. Bir ilkbahar günü gibi demişti, kalbimdeki bu sıcaklığın ne olduğunu sorduğumda.

Dışarıyı anlatmıştı bana. Gölgelerin artık nereden geldiğini anlamıştım. Daha fazlası olduklarını, sadece birer yansıma, özlerinin ise yaşayanlar diyarında olduğunu öğrenmiştim. Doğru tahmin ettiğimi görünce kendimle gurur duydum.

“Bende oraya gitmek istiyorum,” dedim. “Ancak burada ölü doktorlarla tıkılı kaldım. Annem ve babam bile onlara artık akşam yemeklerinde eşlik etmeye başladı. Yeni bir kardeşim oldu, ancak bunlar burada kalmam için yeterli değil.”

Gülümsedi bana ve etrafımda tam bir tur atarken, “Doğum gününde bir hediye almış gibisin, nedir o bakayım?” dedi.

“Doğum günüm mü?” dedim.

“Cebindekini diyorum, göstersene.” Neşteri çıkardım ve Güneşe gösterdim.

“Doğru- doğum günümdü merasimin olduğu gün.” Hayal kırıklığına uğramıştım, kendi doğum günümün dahi ne zaman olduğunu bilmiyordum. Işığın olmadığı yerde bunu bilmek mümkün değildi zaten.

“Al işte- görüyor musun, bir çocuğa neşter hediye edilir mi?” diye söylendim Güneşe. Işığı ile yansıyarak elimi tuttu ve hediyeye baktı. Şaşırmamış gibi görünüyordu.

“Bu buradan çıkış yolun,”dedi.

“Nasıl yani?”

“Başhekimin neşteri ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi kaldıran yegâne kesicidir. Artık buradan çıkabilirsin ve benim de olduğum yaşayanların diyarına gelebilirsin,” dedi.

İlk kez bu kadar mutlu olmuştum. Koşa koşa eve gittim ve annemle babama neşterin ne işe yaradığını anlattım.

“Demek bir neşterle hayatımıza girdin ve yine bir neşterle hayatımızdan çıkacaksın,” dedi annem ve ağlamaya başladı. Babam ise bana sıkıca sarıldı. Her çocuğun evden ayrılacağı bir gün elbet gelecekti, bunun her zaman farkındaydı.

“Kendine dikkat et evladım, ne olursa olsun dürüstçe yaşa, sana ve kardeşine maalesef çok şey sunamadık. Tüm çocukluğunu bizimle, bu karanlık mağarada geçirdin, ancak ne olursa olsun senden ayrılmak istemedik.”

Gözlerimi mahcup bir şekilde yere doğru çevirdim. Tüm öfkem ve kızgınlığım bir anda kaybolmuştu. “Önemli değil, elinizden gelen her şeyi yaptınız.”

Babam bana baktı son kez. “Yukarıdakiler bizim hakkımızda ne söylerse söylesin, yine de yanımıza gel, lütfen.”

“Ne söyleyecekler ki sizin hakkınızda?” Anlamamıştım, kimse bizi tanımıyor olmalıydı.

“Kimse ölüleri sevmez evladım, kimse,” dedi annem ağlayarak. Ancak kim ne derse desin, ailemi sevmekten vazgeçmeyecektim. Kardeşime döndüm ve sarıldım sıkıca. “Bir gün sizin için de geri döneceğim,” dedim ve arkama bakmadan ilerledim. Eğer geriye dönersem, ilerleyememekten korkuyordum.

Güneşin yanına gelmiştim. Annemle, babamın gitmeme izin verdiklerini söyledim. Karşılık olarak sadece gülümsercesine parıldadı.

Ölülerin dünyasını aydınlatıp neşterle keseceğim toprağa doğru huzmelerini saldı. Tüm gücümle neşteri toprağa batırdım ve ışığın içeri girmesine izin verdim. Bu karanlık dünya özgürlüğün serpintilerine açlık çekiyordu, ben de çok farklı değildim. Yanıma baktığımda ise Güneşin çoktan gitmiş olduğunu gördüm. Nasılsa yeryüzünde onunla tekrar karşılaşırım diye düşünüp, toprak yığınını yukarı itip yolumu açtım ve Güneşin beni sarıp sarmalamasına izin verdim.

“Bak, geldim işte,” dedim mavi gökyüzünde süzülen Güneşe bakarak. Ancak cevap vermemişti. Ulaşamayacağım kadar uzaklardaydı artık.

3. SARI BİR ÖĞLEN ERGENLİĞİ

“Ama gözler kördür.

İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman

gerçeği görebilir.” ~ Küçük Prens

Evdeydim yalnız başıma. Eşek gibi bir adam olmuştum artık. Yeryüzündeki büyüyenler için böyle deniliyordu.

Gecenin son anlarıydı. Güneş uyanmadan önce, yataktan kalkıp, televizyonun başına geçtim ve çizgi film kanallarını açtım. Eşek gibi olmama rağmen adam olamamıştım sanırım. Hâlâ çocuktum. Annesiz ve babasız büyümeye devam eden…

Neden bilmem ama hâlâ annem ve babam buradaymış gibi davranıyordum. Özlüyordum onları. Saf karanlığın hüküm sürdüğü diyarlarda, ufak kıvılcımlar çıkaran tartışmalarımız evimizi anlık da olsa aydınlatırdı. Hâlâ aynı evde yaşıyor gibiydik. Parmak uçlarım üzerinde minik adımlar atar ve soğuk betona otururdum. Daha fazla yaklaşmam mümkün olmayana dek sokulurdum ufak ekrana.

Artık çizgi film izlerken ekrana dalıyor ve yeryüzüne geldiğime pişman olduğumu düşünüyordum. Yaşayanlar diyarında da aradığımı bulamadığımı düşündüm. Tüm gölgelerin özlerini artık gördüğümü biliyordum. Ancak buradakilerle konuşunca, onların hâlâ gölgeleri gördüğünü fark etmiştim. Ne ölüler ne yaşayanlar diyarı farklıydı. Herkes bir yanılgı içindeydi, bende pek farklı değildim belki de.

Artık güneşin doğuşunu bekliyor, onunla konuşmak için sabırsızlanıyordum. Üzerinden yıllar geçmiş olsa da pes etmemiştim. Sadece ölüler Güneşle konuşur derler, doğruymuş sanırım. Perdesiz penceremi açtım ve her sabah olması gereken yerde bir hiç ile karşılaştım. Boş bir hiç, yeri doldurulabilir. Özellikle ışık ile. Anlamsız ve tanımlanamaz bir boşluk. Karanlıktan da öte, hiçliğin rengini gördüm penceremin ötesinde. Görmem için gerekli ışık olmasa bile hissettim gördüğümü.

Hissetmek ile görmek birdir zaten. Ancak birçoğu bunu başaramaz, kendilerine sunulan gölgeleri görürler sadece. Bende mi öyleyim acaba diye düşünürdüm bazenleri, acaba kendimi mi kandırıyordum? Ölüler diyarından çıkınca gölgelerin zincirlerinden kendimi kurtardığımdan nasıl bu kadar emin olabiliyordum, bilmiyorum. Ancak görmediğim şeyin Güneşin varlığı olduğundan emindim. Bu durumda Güneş-Ay-Dünya üçlemesi nasıl ayakta kalıyordu? Bana sunulan mıydı Güneşin yokluğu, yoksa herkesten mi çalınmıştı? Bildiğim tek şey Güneş yerinde yoktu ve sarı bir öğlen olması gereken vakitte, yerini hiç almıştı.

Bu şekilde düşünerek ne kadar bekleyebilirdim bilmiyorum, elektriklerde kesilmişti zaten. Artık çizgi film izlemem de mümkün değildi. Hevesim kursağıma bir gıcık gibi takılmış, öksürsem bile geçmiyordu. Bu hiçin bir yerde sonlanıp, cevaba kavuşacağını düşünerek evden çıktım.

Sokak bildiğim yerde yürüdüğümü hissediyordum. Trafik lambası sarıda iken yola adım attım. Araba yoktu, ışık da yoktu zaten. Sadece his vardı ve yeni yeni sokağa çıkmış diğer kaybolmuş ruhlar. Herkes rotasını kaybetmiş, rıhtımsız kalmış birer yelkenli gibi sürükleniyordu.

Tek gören benim diye düşündüm tüm kaybolmuş ruhları görünce. Tek hisseden benim. O zaman görevim Güneşi bulmak olmalı. Ödevim buydu. Ahlakım buydu. Ödevini yapmayı unutmuş bir öğrenci gibi gerekirse kopya çekecek ve ne olursa olsun Güneşi ait olduğu yere geri koyacaktım.

Kaybolmuş insanlarla dolu sokaklarda ilerledim ve ufukta, hiçliği daha açık hiçlik renklerine tonlayan bir ışık yayılıyordu. Yaklaştıkça etraf maviden kızıla döndü ve karşımda O’nu gördüm.

Başhekimi.

Elinde eldivenleri ve bembeyaz kıyafetleri. Yüzü ise-

Hiç.

Olmayan gözleri ile kalbimi delip geçtiğini hissettim. Ölü diyarların başhekiminin değiştiğini ve benim için gelen Ölüm olduğunu gördüm. Beyazlar içinde olan artık karanlığın kendisiydi. Kâbusların karanlık olduğunu zannederken, ak olduğunu gördüm. Ak kâbusların efendisiydi. Varlık ve yokluk arasındaydı. Zincirleri dizginleyendi. Bin odalı piramidin hükümdarıydı.

Sol elinde Güneşi tutmuş, sıkıyor, adeta tüyleri patlayacak bir yastık gibiydi. Ondan olmalı ki ışığın huzmeleri her bir canlının gözlerine ulaştı. Sarı bildiğim Güneş artık kızıldı. Alev alevdi ama Başhekime hiçbir etkisi yoktu.

Bana baktı.

“Sen, ölü olan- Cevabı bulabildin mi?”

Sokakta sürüklenen herkes yerinde durmuş ve bana bakmaya başlamıştı. Dünya yok olacaktı ve sebebi bendim. Bunun farkındaydılar. Tüm dünyanın önünde piramitten kaçabilen yegâne insandım. Ancak peşimden ölümü getirmiştim. Neden yaptığımı onlara anlatsam da bir anlamı yoktu. Kendi gözleri ile görmeleri gerekiyordu.

Ölümün soğuğunu taşıyan dudaklarıyla bir kez daha konuştu. “Cevabın yoksa seni ait olduğun yere götürmeye geldim. Gölgeler diyarına.”

Korku içinde Ona baktım. Hareket edemiyordum. Güneş ise başhekimim parmakları altında titreşiyor, titredikçe başhekim onu daha çok sıkıyordu. Konuşamıyordum, korkuyordum.

Sarı bir öğlenin böyle geçmemesi gerekiyordu.

Sağ elini uzattı bana doğru, “Gel şimdi, piramide dönme vakti geldi. Ölüme ve yaşama dair cevabı olmayanların diyarına.”

Ayaklarım istemsizce ona doğru çekiliyordu. Bedenim karanlığı tarafından hapsedilmiş, yaptığım veya yapacağım şeylerin hiçbir anlam ifade etmeyeceğini hissettiriyordu. Tüm amaçlarımın yok olduğunu hissettiğim anda uzaklardan bir ses geldi. “Sakın onu dinleme!”

Gücünü yitirmiş tiz bir sesti bu, annemin sesiydi. Bana doğru yalpalayarak yürüyordu babamla. Kucağında ise ufak bir bebek taşıyordu. Kardeşim olduğunu anladım. Bir ufağımın ise büyüyüp kocaman olduğunu ve yüzündeki mağrur ama gururlu ifadeyi gördüm. Küçüğümüz ise tüm bu olanlara rağmen gülüyor, annemin boynunu koklamaya çalışıyordu. Minik avuçlarına annemin parmağını koyup, sıktığını gördüm. Adeta ona güç vermeye çalışıyordu. Ben ise iyice güçsüz düşmüş, bacaklarımı artık hissedemez olmuştum. Adeta bir bataklıkta yavaş yavaş batıyordum.

Başhekim, elini kaldırarak durun işareti yaptı. Ailemin arkasında dizili olan ve ufkun ötesine dek uzanan beyazlar içindeki ölü doktorları gördüm. Sadece gözleri görünüyordu, başhekimden farklı.

“Ait olduğun yere geliyor musun, Ruh, yoksa seni, burada- tüm dünyanın huzurunda cezalandırmamızı mı istersin? Özgürlüğün sana gerçek tutsaklık olduğunu mu gösterelim?” dedi.

“Asla boyun eğme,” diyen babamın ruhunu yitirmiş sesini duydum.

“Ruhun özgürlüğü, tüm acılara yeğdir oğlum,” dedi. “Sana daha önce de demiştik. Yaşam büyüleyicidir, ölüm ise mucizevî. Ne yaşamaktan ne de ölümden korkma. Korkulacak yegâne şey Ruhunun cahillik denilen zincire vurulup, boyun eğmesidir.”

“Asla boyun eğme.”

4. GRİ BİR KALEMLE YAZILAN GENÇLİK

“Ne kavranılmaz bir yer-

şu gözyaşı ülkesi.”~ Küçük Prens

Asla, dedim içimden ve Başhekimin gözlerimin içine bakarak tüm ailemi, kana susamış yeni bir neşterle katlettiğini gördüm. Ruhlarının ağladığını duydum. Oluk oluk akan kanın ayaklarıma dokunduğunu hissettim. Sarı bir öğlenin, gri bir ikindiye evirildiğine şahit oldum ve en sonunda boynumu aşan kanlarda boğuldum.

Dizlerimin üzerindeydim artık.

Asla, dedim içimden, asla.

Ancak ellerime baktığımda tırnaklarımın arasına sızan kanı gördüm. Demirin kokusu midemi bulandırmaya başlamıştı. Yolumu bulduğumu düşünürken, Ruhumu kaybetmek korkunç bir bedel olmuştu. Özgürlük uğruna.

Gerçek adına bunca fedakârlık değer miydi bilmiyorum. Bir yardım arıyordum, bir kurtarıcı, bir- Derken elimdeki tüm kanın ışıkla yıkandığını gördüm. Tüm ruhumun temizlendiğini ve kurtarıldığını duydum. İçime Güneşin doğduğunu ve en sonunda huzmeleriyle tüm renk dalgalarını, beyaza boğduğunu hissettim.

Elimde bir kalem gördüm ve yerde ise tükenmeyecek bir mürekkep. Eğildim ve kalemimi kızıllığa daldırdım. Başhekimin elinde tutsak olan güneşin artık orada olmadığını, içimde olduğunu hissettim.

Yazdım karanlığın içine O kelimeyi ve şekil aldığını gördüm soyut olarak.

Bir his olarak vardı kalplerde. Gerçek anlamını hiç bilmediğim bir kelime ancak var olduğunu, Başhekimin son anlarındaki bakışlarında gördüm. Ölümün dahi ondan nasıl korktuğunu gördüm.

Umut.

* * *

Herkesin hayatına döndüğü sıradan bir gündü. Sabahları yayınlanan çizgi film kuşakları artık sonlanmış, sadece korku filmlerinin yayınlandığı günlerdi. Umut artık içi boş bir kelimeydi. Ne ailem ne de Güneş vardı yanımda, sadece karanlık…

Güneş artık yaşayanlar diyarını terk etmiş, yerini Ay’a teslim etmişti. Dolunay olana değin dikildim televizyonun önünde ve yalnızlık saatim sonlanana kadar yalnızlaştım.

Koridorda bana doğru yaklaşan adımlar duydum. Gerçek değildi. Gerçek değildi- farkındaydım ancak karşımdaydı işte, annem.

Bana baktı yüzünde hüzünlü bir gülümsemeyle. Konuşmamı beklediğini hissediyordum.

Merak ediyorum da annem- acaba kanım tüm denizleri kızıla boyar mı?

5. ALACAKANLIKTA İŞLENMİŞ GENÇLİĞİN SONU

“Acın hafiflediğinde

-ki acılar her zaman hafifler,

beni tanımış olduğuna

sevineceksin.” ~ Küçük Prens

Ölüm mucizevîdir, derdi babam. Okuduğum bir şiirde ise, “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder,” demiş bir şair. Ben ise yirmi beş yaşındayım ve yolun sonundayım. O yolda yürürken yanımda bilge bir ayı ve sessiz bir martı vardı. Güneye gidiyorduk. Yolun bizi götüreceği yer her zaman Güneydir. Kuzeye ilerlenir iken, güneye dönülür. Bende dönüyordum işte. Güneşin en sıcak olduğu yere. Yaşamın tekrar başladığı, ölümün ise sonlandığı yere.

Onunla orada bir kez daha karşılaşacağıma, beni kucaklayacağına inanıyordum.

Varacağım yere karar vermiştim, Zelanda’ya. Dünyanın sonuna; ötesinden karanlığa düşüp, apayrı bir yolculuğa başlayacağım yere.

“Sonrası için bir yolculuk olduğunu nereden biliyorsun?”

diye sordu ayı küçümseyici bir ses tonuyla.

“İnanmak istiyorum, her şeyin burada sonlanacağını nasıl kabul edebilirim ki,

 dedim başkaldırırcasına.

“Neden sonlanmasın? Neden her şey ezeli ve ebedi olsun? Tüm hikâyelerin bir sonu yok mudur?

“İyi sonla bitenlerin yoktur.”

“Senin hikâyenin iyi bir sona sahip olacağını düşünmüyorsun değil mi ruhunu kaybetmiş Ruh?”

“Kötü sonla biten hikâyelerin sonu mu var yani?”

“Elbette.”

“Bunu bilemeyiz.”

“Sonuç değişmeyecek. Ruh dediğin şeyin bilinç olduğunu ve bilinç denilen şeyin yitirilen bir şey olduğunu kabullenmelisin.”

“Hiçlik mi karşılayacak yani beni?”

“Hayır, seni hiçbir şey karşılamayacak. Karşılama denilen kavramın dahi olmadığı bir hiçlik. Varlığın tersi olan hiçlikten bile öte bir hiçlik. Hiç ki ne hiç! İçinde her şeyi barındıran bir hiç. Dünyaları yutan bir hiç. İçe içe bitiremeyeceğin bir hiç. Hiç kimsenin bilmediği bir hiç. İçinden ne çıkacağını bilmediğin bir hiç. Sensin hiç olan ve bunu anlayacaksın.”

“Anlamıyorum.”

“Neyi?”

“Hiçbir şeyi.”

“O zaman anlamaya başladın demek oluyor.”

“Piramide, o hiçbir şey görmediğim mağaraya geri dönmek istemiyorum.”

“Dönmeyeceksin, oraya gidenler kendilerini zincirleyenlerdir, Ruhu özgür olanlar asla geri dönmez.”

Düşündüm ve aklımda uzun zamandır yer eden o soruyu sordum.

“Ben- kötü birisi miyim sence ayı?”

“Neden bunu soruyorsun?”

“Sevdiklerimin bana emanet ettiklerini terk ediyorum. Babama söz vermeme rağmen, pes ediyorum belki de- Bunun için ölmediler mi? Son demek, sevdiklerimin anılarının da yok olacağı anlamına gelmiyor mu?”

“Belki de- Belki de pes ediyorsun. Belki de tüm iyi ve kötü anıların yok olacak. Ancak bana göre o anılar bir kez vücut buldu bu diyarda ve sen burada olsan da olmasan da özleri var olmaya devam edecek. Hepimiz senin hikayeni hissettik.”

Sessizliğe büründüm.

“Korkuyor musun?”

diye sordu başlangıçtan beri yanımda usulca süzülen martı. İlk kez konuşmuştu.

“Hayır, sanırım. Sadece- üzgünüm. Her şey için.”

“Gerçek özgürlüğün ölümü kucaklamak olduğunu kabullenebilecek misin peki?”

diye sordu martı.

Gülümsedim sadece. Omzuma kondu ve sivri gagasıyla yanağımdan makas aldı. Kahkaha attım. Böyle bir anda dahi gülebilmek… Her şey sona gelirken gülümsemek belki de en yüce eylemdir.

“Yanımda olduğunuz için çok mutluyum,” dedim. “Sonrasında ne yapmayı planlıyorsunuz?”

Ayı bana bir kez daha hüzünle baktı, “Sonrası yok demiştim,” dedi.

Doğru- Unutmuşum.

Artık dünyanın en güneyine gelmiştim. Lacivert gökyüzünde ilk kez güney yıldızını görüyordum. Güneş ise artık buralarda değildi. Kalbimle dahi onu hissedemiyordum. Gitmiş olduğunu kabullenemedim. Benden başka umuda ihtiyacı olanlar olmalıydı. Terk etmiş olamazdı herkesi, o yüzden sadece bana küsmüş olmalı. Yerine ay teşrif etmişti gökyüzüne. Ona da son kez ses ettim ancak dönüp bakmadı bile. Yalnızdım sanırım artık.

Yolun sonunda elbet herkes yalnız kalır.

Sahildeydim, ayın güney denizine doğru yansımasını izliyordum. Sigaramı çıkardım, ilk ve son kez yaktım. Ruhum boğulurken, bedenimin nefes almasına izin veremezdim. Bir insan boğuluyorsa bunu adabıyla ve eksiksiz yapmalı. Usulca dumanı yakamozun hizasında havaya bıraktım.

Cebimden uzun zamandır taşıdığım neşteri çıkardım ve Ruhumu en derinliklerinden kestim.

Son anlarımda ruhumdan akan kanı izliyordum. Ne deniz ne de dünya üzerinde hiçbir etkisi olmadığını gördüm. Sadece ruhumun kendisini kızıla çalmakla bıraktı.

Annem, sanırım sorumun cevabını buldum. Hüzünle gülümsediğimi hayal edebiliyorum sadece. Neticede son anda hayal kurabilmek yapılabilecek yegâne eylemdir.

Dünyanın sonunda olduğumu görüyorum. Bir Zelanda Hikâyesinin başlangıcında olduğumu hissediyorum.

Yaşamla başlayan hikâyedeki o ilk kelimeyi gördüm ve-

6. BEYAZDA YEŞEREN ÇOCUKLUK ve GERİ DÖNÜŞ

“Yol boyunca

yürümeye devam etti-

 küçük dostumuz.” ~ Küçük Prens

“İşte Said, bu benim nasıl öldüğümün hikâyesi.”

Bana baktı boş gözlerle. “Ne diyorsun lan?” dedi. Elinde beyblade’ini tutmuş, fırlatmak için bekliyordu. Cevap vermedim.

“Hiçbir bok anlamadım olum, salak salak konuşuyorsun. Hadi artık, akşam ezanı okundu okunacak. Babamdan dayak yemek istemiyorum,” dedi ve dayak yemekten korkan o çocuk gururla ekledi. “Şimdi beyaz kaplanım senin mavi ejderhanı parçalayacak.”

Güldüm, bu hikâyede vahşi, yorulmak bilmeyen ve başkaldıran kaplana yer yoktu.

Hiçbir şey yoktu.

“Said, hiçbir ejderha kaplana yenilmez. Bir, iki ve üç- Fırlat.”

Said ise yenileceğini kabul etmezcesine hıh yaptı.

Hıh.

Bir Zelanda Hikâyesi” için 3 Yorum Var

  1. avlkayaa dedi ki: dedi ki:

    Teşekkür ediyorum yorumunuzdan ötürü. Dediğiniz gibi piramit temasını buradaki arkadaşlar gibi kullanacak güzel konu bulamayınca, aklıma mağara alegorisi olarak kullanmak geldi, deneyince de hoşuma gitti ve tuttum bu şekilde. Küçük Prens alıntıları benimde çok hoşuma gitti, favori kitaplarımdan zaten. Hikayenin modunu aydınlatır diye düşündüm. Eleştiriniz içinde teşekkür ediyorum…

  2. Senaa dedi ki: dedi ki:

    @avlkayaa merhaba,

    Tüm öyküleri okumak için fazla zaman ayıramıyorum ancak sizin öykünüzün şairlerle ilgili başlangıcı dikkatimi çektiği için okumaya başladım. İyi ki okumuşum hissiyle bitirdim.

    Küçük Prens benim de favorimdir. Bölümleri bu şekilde ayrıştırmanız çok hoşuma gitti.

    Öykü içinde beni de çok etkileyen cümleler vardı, şöyle ki;

    &

    &

    &

    Daha fazla alıntı yapmayacağım, öykünüz bende hem umut hem de hüzüne dair duygular bıraktı. Piramit teması için ziyadesiyle yaratıcı buldum.

    Teknik olarak yorum yapmayacağım, içeriği oldukça etkilediği için detaylara bakamadım bile.

    Yüreğinize sağlık,

    Sevgiler

    Sena