Öykü

Geç Kalan Ölüm

Yattığı yerden ruhbanı izliyordu. Ruhban karşı tarafta kalan altı hastanın da üzerilerindeki basit ince kumaşla kabaca dikilmiş; zamanında beyaz olduğu kesin ama şimdi pembe, kahverengi, sarı ve yeşil lekelerle bezenmiş gömleklerini ve pantolonlarını değiştirmişti. İşinde hızlıydı. Yaşlı adam ruhbanın kıvrak yöntemleri keşfettiği ilk günlere tanık olacak kadar uzun zamandır burada kalıyordu. Belki de bu yatakhanenin Takdir’in takipçileri dışında en uzun süre misafir ettiği kişi olmuştur. İki yıl uzun bir zamandı. Ölümü bekleyerek geçen upuzun iki yıl…

Ruhban üç gece önce gelen genç oğlanın yatağının başına geçti. Oğlanın ten rengi tavandan sarkmış on iki mumlu ızgara ve pencereden sızan ay ışığıyla aydınlanan belirgin bir beyazlıktaydı. Elindeki kıyafetleri bırakıp yatakhaneden çıktı. Ölüleri bekletmek ayıptı. Biraz sonra vaiz ve mezarcı ile beraber gencin son duaları ve çukura yerleştirilmesi için burada olurdu.

Yaşlı adamın gözleri ruhban odayı terk ederken onu takip ediyordu. Mabedin işlemelerle kaplı devasa kapısı tıklatıldı. Gecenin bu vakti hangi aklıselim huzur mabedinin kapısını çalmıştı. Yaşlı adamın görüş alanından çıkan ruhban kapının önünde tekrar görünmüştü. Yağlanmamış menteşelerin kapının ağırlığı altında haykırdığı feryatlar eşliğinde içeri yağmur kokusu ve siyah cübbeli bir adam girdi. Ruhban içeri giren adama dikkat etmeden kapının dışına çıkıp sağa sola bakındı. Kapıyı kapatıp sürgüledikten sonra mırıldanarak yine yaşlı adamın görüş alanından çıktı.

Biraz sonra yatakhaneye siyah cübbesinin içinde yaşlıca bir adam girdi. Görebildiği kadarıyla kendisi kadar yaşlı değildi. Yanında boyunun yarısı kadar, battaniyeye sarılmış sopa şeklinde bir cisim vardı. Elindekini baston yapmış doğruca yaşlı adamın yatağına yaklaşıyordu.

“Ne o? Burası başarısız sanatçıların meskeni oldu, öyle mi?”

Cübbesini gevşetip yakındaki tabureye oturdu. Cevap vermedi.

“Sen gençleri yollayan kişi olmalısın. Taze çocuklardı hepsi. Yeteneklilerdi de. Şiir yazmak için gelen oğlana ne oldu? Aylardır ortada yok. Bana sevdiğim zeytinli yumuşak ekmeklerden getirirdi. Sen ne getirdin?”

Yavaş hareketlerle iç ceplerini karıştırırken yatalak adamın gözlerine bakıyordu. Sanki aradığı şey ceplerinde değil de yaşlı adamın içerisinde bir yerdeydi. Gözleri aramayı kestiğinde elinde işlemeli bir mendil vardı.

“Tanrım!” Mendili tanıdığında gözü doldu. “Sen kimsin be adam?”

“Onlara anlatırken kaldığın yerden devam et,” dedi cübbeli adam.

Yaşlı adam mendili kaptığı gibi burnuna götürüp kokladı. Aradığı koku kiminse hâlâ mendildeydi. Çok önceden dünyayı terk etmiş birinin kokusu. “Son dileğimi yerine getirdin. Gençlerin sana büyücü demesi boşuna değilmiş demek. Senin için yapabileceğim çok az şey var. Yine de benden sadece hayatımı anlatmaya devam etmemi istediğine emin misin?”

Başını sallayarak cevap verdi. Sarılmış sopayı bacağının arasına koyup ellerini tepesine yerleştirdi.

“Nerede kalmıştım? Biraz düşünmeme izin ver.” Bir vakit durakladıktan sonra sanki saatlerdir anlatmaya devam ettiği hikayesine sadece nefes almak için duraklamış gibi söze girişti. “Kral beni kraliyet ordusu komutanı ilan ettikten sonra bana ve Siellea’ya sarayın güzel manzarası olan bir odayı verdiler. O saraya hapsolmak istemediğini söylemişti. Onu, orada daha güvende olacağımıza, daha kaliteli yaşayacağımıza; artık yemeği, temizliği, kileri dert etmek zorunda olmadığına ikna etmeye çalışmıştım. Tabii kolay kolay ikna olmazdı o.” Mendilini kokladı.

“Her şey güzel gidiyordu. Siellea alışmıştı ya da ben üzülmeyeyim diye hiçbir derdini dışa vurmuyordu. Beraber odamızdayken çok mutluyduk, ne zaman kraliyet ailesi ve hizmetkârlar arasında olsak konuşmayı bırakır buz kesmiş ifadesine bürünürdü. Yalnız kaldığımızda da onun bu haliyle alay ederdim. ‘Gerçekten öyle mi davranıyorum?’diye kahkaha atardı. Meğer kendimi onun mutlu olduğuna inandırmışım.

“Sidonya’dan gelen haberler bir sıkıntı çıkacağını göstermeye başladığında yeni görevimde sadece ikinci ayımdaydım. Genç yaşta yükselmenin insanı nasıl strese soktuğunu ve güçlü durmak zorunda olmanın insanı içten ne kadar yıprattığını bilir misin bilmem sanatçı. Şanssız olduğumu düşünmeye başlamıştım. ‘Daha erken!’ diyordum.

“Siellea bana destek olmak için hızlıca uyum sağlamaya çalışıyordu. Ben ne zaman kralın yanında olsam o da kraliçenin yanındaydı. Bir gün istihbarat çalışmalarının bindirdiği yorgunluğu dindirmek için alacakaranlıkta odama kısa bir uyku çekmeye geldiğimde onu yatağın içinde oturmuş, yastığımı kucağına alıp sıkıca sarmış bir halde buldum. “Siellea, aydınlığım, ne oldu? Neyin var?” diye yanına yanaştım. Sesimi duyunca irkilmişti, bir an sonrasında atlayıp bana sarılmıştı.” Yaşlı adam sesinin titremesi ve gözlerinin yaşarmasıyla duraksadı.

“Saçları bu diyardaki en değerli kumaştan daha dökümlüydü. Aklımda ay ışığı altındaki haliyle kalmasına şükürler etmeliyim.” Taburedeki adama göz attı. Yüzünde belli bir ifade yoktu.

“Bana kraliçeyle ilgili belli belirsiz şeyler mırıldandı. Hıçkırdığı için anlaşılmıyordu anlattıkları. Uyumasını söyledim, geçeceğini… Ertesi gün fildişi sofrasında yere devrildi. Zehirlenmişti. Bir hafta içinde de kraliçe tutuklanmıştı. İşkencelerden öğrendiğimiz kadarıyla kraliçe Sidonya veliahdına aşık olmuş. Sonradan ortaya çıkanlardan ve gelecekte bana veliahdın gelip anlattıklarından anladığımı anlatayım sana. Kralla arasındaki yaş farkı çok fazlaydı ve kral bir çocukla ilgilenemeyecek kadar meşguldü. Krallıklar arası ilişkilerde temsilci olarak gittiği Sidonya’da veliahtla tanışmış ve birbirlerine tutulmuşlar. Kaçmayı planlamışlar ama Sidonya kralı oğlunun yaptıklarını öğrenip çocuğun aklını çelmiş. Kraliçe’yi kralı öldürmesi için ikna ettirmiş. Benim koruyucu meleğimse her şeyin farkındaymış. Kralla kadehleri değiştirip zehri kendi içmiş. Bıraktığı mesajlar sayesinde suçlu ortaya çıkmıştı ama yazılmamış bir mesaj daha vardı. Oradakilerin bize güvenmediğimi düşünmüştü. Zehri kanıtlasaydı kraliçeyle karşı karşıya kalacaktık. Kazanılması imkânsız bir savaş olurdu. Bir güvensizlik daha söz konusuydu, benimle onun arasında. Bana söylememişti. Söyleseydi ne olurdu tahmin edemem. Ama bildiğim tek şey aramızdaki sevgiyi o son günlerde yitirdiği. Yaşanan suikast girişimine dair bıraktığı tüm notlar arasında bana yazılmış tek bir satır bile yoktu. Bana sarıldığı son gece bana ben olduğum için mi yoksa güç toplayacak tek kişi olduğum için mi sarılmıştı bana? O sofrada beni umursamayan birisi kraliyet tarihine kazınacak bir kahramanlık yazmıştı.

“Kraliçenin idamından üç gün sonra savaş çağrısı verildi. Yanıma sadece zırhımı veSiellea’nın tek akrabası olan ağabeyinden kalan mızrağımı almıştım. Cephede aylarca kan döktüm. Savaşın ikinci haftasında kral aklımı yitirdiğimi söyleyip görevimi başkasına verdiğinden beri sadece gerekli olduğunda konuşur hale gelmiştim. Tek yaptığım öldürmek ve ‘Onun tarafından sevilmemek’ diye yaktığım ağıdı okumaktı. Sonradan duyduğuma göre savaş üç buçuk ay sürmüş. Tam olarak ne zaman savaş alanından ayrıldığımı hatırlamıyorum. Ama ayrıldığım gün ne zaman uyusam gözlerimde tekrar eder.

“Uyandığımda kan ve çamur içindeydim. Gökte sadece yıldızlar vardı. Ay yoktu. Tüm alevler sönmüş ve ağır bir yanık et kokusu bırakmıştı. Altımda can çekişen üç düşman askeri vardı. Mızrağım kırılmıştı. Gördüğüm manzara beni darmaduman etmişti. Geçen haftalarda ne yaptığımı, ne yediğimi, ne içtiğimi, uyuyup uyumadığımı bile hatırlamıyordum. Koştum. Vücudumdaki bin küçük kesikten de kan fışkırıyordu ama koştum. Sonrasında bayılmıştım.

“Beni bulan kervan o gece benim gibi biri bebek iki kişiyi daha savaş alanının yakınında bulmuş ve arabalarına almışlardı. Kervan dediğime bakma. Bana kendilerini öyle tanıttılar ama arkada kalan arabanın savaş alanındaki cesetlerden soydukları eşyalarla dolu olduğuna iddiaya girerdim. Yaralı bir asker ve yaklaşık iki yaşında bir çocuk vardı. Kervan sahibinin kız kardeşi çocukla ilgileniyordu. Bebek çok kuvvetliydi ve onunla beraber bulduklarını söyledikleri sabanı bir türlü bırakmıyordu. Çiftçi bir ailenin bebeğiymiş bu bebek. Ailesinin çiftliği muhtemelen savaştan kaçan askerler tarafından yağmalanmıştı. Bebek iki gün sonra ölmüştü. Bebek öldüğü gecenin sabahında ben de kervanı terk ettim. Kervanbaşı bana çaldıklarını düşündüğüm kıyafetler ve erzak vermişti. Kız kardeş yolda kuvvet almam ve kendimi korumam için sabanı bana vermişti. O zamandan beri yanımdan ayırmadım. Küçük bebeğin bana emaneti. Bak hâlâ yanımda.” Yatakhanenin girişinde perdenin ardında duvara yaslanmıştı. Tahta aksamı her an kırılabilecek kadar eski ve kıymıklıydı. Bıçağı pas içindeydi.

Cübbeli adam oturduğu yerden ayaklanıp sabana doğru ilerlerken derin bir oh çekti.

“Krallığın ücra bir köşesine kaçtım. Tarımla uğraştım. Geçmişimi unuttum. Sevdiğim kadını unuttum. Yıllar geçti. Arada istemediğim misafirler ziyaretime geldi. Ben bir kahramanın kocasıydım. İnsanlar iyi dileklerini sundular. Giderken ekinlerim için dualar ettiler. Kralımız geldi. Sidonya Veliahdı geldi, tabii artık kral olmuştu. Savaştan yenik çıktıklarında babası çoktan vefat etmişti. Tahta geçmesinin ardından çok başarılı bir şekilde barışı ve düzeni getirmişti. Düşen bir krallığın bu kadar hızlı kalkınacağı görülmüş şey değil. İyi bir kral oldu şimdi. Ben de zamanla ihtiyarlığa yenik düştüm. Bu mabede bakım için yatırıldığımdan beri çok zaman geçti. Yeni kral ne kadar benim için mabede bağışlar yapsa da buradaki ruhbanlar daha önce hiç bu kadar uzun süre ölemeyen birini görmediler sanırım. Sıkılmış olmalılar benden.” Öksürükle karışık gülmeye başladı. “Buranın kimseye şifa verdiği falan da yok. İlaç diye verdikleri tozları pencere kenarlarından alıyordur bunlar.” Öksürüğü şiddetlenince konuşmaya da gülmeye de ara verdi.

“Şimdi bir bakalım büyücü, sanatın için aradığın ilhamı bulabildinse eğer bana sevdiğimin kokusu hâlâ üzerinde olan bu mendili nereden bulduğunu anlatır mısın?”

Cübbeli adam sabanı eline almış inceliyordu. Soruyu duyunca tekrar tabureye dönüp yerine oturdu. “Konuşacak vaktimiz var sanırım.” diye mırıldandı. Sabanı yaşlı adamın yatağına yaslayıp yanında getirdiği sarılı battaniyeyi çözmeye başladı. Düğümleri görmek için ışığa doğru döndü. Yatalak adam cübbeli adamın sırtına bakarken az öncekinden daha heybetli göründüğünü düşündü.

“O savaş gerçekten büyük bir savaştı.” diye anlatmaya başladı düğümlerle cebelleşerek. “Ezelden beridir hiç o kadar meşgul olmamıştım. Bizim yaratılışımızda görevimizi yerine getirmek yorgunluğun yanı sıra gençlik de bahşeder. Böylece ne zaman iş yaparsak sağlığa ve tazeliğe kavuşuruz. O gün o kadar hasatla uğraştım ki gücüm yetseydi de devam etseydim fetüs olacaktım.”

Yaşlı adam düğümlerle uğraşan büyücünün neden bahsettiğini anlayamamıştı. Ama zaten aklı konuşmada değildi. Düğümler çözüldükçe anıları çözülüp çözülüp ortaya çıkıyordu. Çok tanıdık ama daha farklı. Bu onun mızrağıydı. Siellea’nın kendisi gibi kahraman olan ağabeyinin nişanı mızrak ucunun altına işlenmişti. Metal sivri ucun da tahtanın da rengi kap karaydı. Onca sene maden kömürü içinde beklemiş gibi karaydı, yinede kendi mızrağı olduğuna emindi. Bunu biliyordu. Savaşta kırılmış olmalıydı. Adamın elindeki sargının çözülmemiş boyuna bakılırsa mızrağın yarısı buradaydı. Bir anlığına cübbeli adam kukuletasının kenarından kendisine doğru baktı. Yatalak adam az önce gördüğü yüzü seçememişti. Bir şeyler farklıydı.

“O gün ilk defa bilincimi kaybettim. Savaştan kaçan askerler yakındaki bir çiftliğe dadanmışlardı. Çiftçi ve karısını hasat ederken düştüm. Sabanımı düşürdüm. Elimi emiyordum. Uyandığımda beş yaşımdaydım. Ben hasadı bıraktığım için insanlar can çekişerek bekliyordu. Sabanımı kaybettiğim için devam edemezdim. Bunu üç can çekişen askerin üzerinde buldum. Pek kullanışlı değildi. Elimin alışmasını umdum ama çok da alıştığını söyleyemem. Geçenlerde yine kırıldı. Kırılınca hasat da zorlaştı. Geri kaldıkça ihtiyarladım. Ben de sabanımı aramaya tekrar koyulmam gerektiğini düşündüm. Neyse ki yanındaymış ayrıca senin hasat zamanın gelmiş de geçiyor. İyi bir tesadüf oldu. Şimdi emanetlerimizi değişme vakti geldi sanırım.”

Kırık mızrağı battaniyeden kurtarıp bir eline almış diğer eliyle de sabanını tutmuştu. Yaşlı adam gördüklerine emin olamadı ama mızrağın siyahlığı gittikçe sabana geçiyordu. Sabanın zamana yenik düşmüş tahtası büyü gücüyle bir anda filizlenen bir çiçek gibi doğruluyor, gençliğine kavuşuyordu. Bıçak kısmı içten içe kabarıyor, pasını kabuk kabuk döküyordu. Cübbeli adam işini bitirdiğinde saban bu diyarın gördüğü en göz alıcı silaha dönüşmüş, kırık mızrak da rengine kavuşmuştu.

Yaşlı adam gördüklerini algılamaya, dinlediklerini tartmaya çalışırken cübbeli adam taburesi üstünde döndü ve yüzünü gösterdi, tabii yüz denebilirse. Cübbenin içerisinde bir adamın kafası değil, sanki asırlardır cehennem ateşinin isinde beklemiş bir kafatası vardı. Karanlık görünmez tutsa da pek çok sırrını pencereden sızan ay ışığı kafatasından parladıkça kristalleşmiş kabartıları belli ediyordu.

İskelet sabanını yaşlı adama savurdu. Bir an sonra yaşlı adam yatağının kenarında kendi bedenini izliyordu.

“Öyle çok şaşırma. Sırf sen bunu sayısız adama yaşattın. Senher mızrağını salladığında ben de seninle salladım sabanımı. Eski bir dost sayılırsın.” dedi iskelet. Kırık mızrağı ve mendili yaşlı adama uzattı. “Al bunları. Gerisini yolda konuşalım.”

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Dipsiz says:

    Sevgili Taha,

    Gidecek Yer isimli öykünle karşılaştırınca, hikayendeki kontrolünü geliştirdiğini hem olay akışları üzerindeki denetimi hem de kendi kalemin üzerindeki farkındalığını arttırdığını görüyorum. Bu sayede kalemin kontrol ederek suyun akışını güçlü tutmuşsun (sana yaptığım önceki yorumuma istinaden yazıyorum bunu) hem de hikayeye yazdığın dünyanın farkındasın.

    Hikayen merak unsuruyla başladı, sonra acıklı bir aşk hikayesinde oradan bir intikam savaşına ve anılarının yükünü taşıyan bir adamın hayatının ikinci yarısına ve oradan da sonu beklemesine dönüştü. Şöyle ifade edeyimi bir öyküyü okuduğunda “işte bu yüzden” bu öykü yazılmış dediğin bir an vardır. Senin öykünde böyle bir an yakalayamadım. Bu yüzden bana bu öykü bir “uzun veda konuşması” bir “son hoşçakal” gibi geldi.

    Mutlu ve yeni bir yıl dilerim
    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar