Öykü

Dünden Bugüne On Sene

(1/33)

12 Ağustos 1568

Derhes Nehri’nin sularında sürüklenip ölümden döndüğü günden bu yana derin bir sessizliğe bürünmüş durumda olan Clegovyn, geride kalan on yılda dünyanın her geçen gün biraz daha karanlığa gömüldüğü gerçeğinin, kendisinin de parçası olduğu bir trajedi olduğuna inanmaktan bir türlü uzaklaşamıyordu. Bugünün kasvetli havası, bir zamanlar iki arkadaşıyla birlikte inşa ettikleri hükümdarlığın enkazından yükselen dumanlardan başka bir şey değildi aslında. Tarih kitapları, büyük bir iştahla kurulan bu saltanatın nasıl büyük bir ihanetle yıkıldığını sayfalar boyunca aktarıyordu. Kıtanın hemen her yerinde zorbalığın kendinden emin bir şekilde hüküm sürmeye devam ettiği bu süreçte, ara sıra beliren zayıf isyanlar haricinde kayda değer bir çabaya rastlandığı da pek söylenemezdi. On yıldır süregelen bu sessizliğin değişim rüzgârına yenik düşerek alabora olmasının kaçınılmaz olduğunu söyleyenler de vardı tabii ve zaman onları haklı da çıkaracaktı, çünkü hiç hesapta olmayan bazı hadiselerin bir anda cereyan etmeye başlamasıyla suyun yönü de bir anda değişecekti.

Neredeyse bir yıldır konuşmayan iki kardeşin aralarını bulma çabasını her geçen gün biraz daha azalan bir umutla sürdüren Clegovyn, en son bir ay önce uğradığı Taghar’a tekrar gitmişti. Arfyn’le yaptığı kısa bir sohbetin ardından köyden ayrıldı ve yönünü tekrar Reiatholia’ya çevirdi. Sakin ve gözlerden uzak bir yolculuğun ardından, Taghar’ın sekiz mil kadar güneyinde bulunan Nibia’da durdu. Rastgele bir yerde durmamıştı. Burası, son zamanlarda yaşanan bazı sıkıntılar sebebiyle halk arasında ismi sık zikredilen bir yer haline gelmişti. Üstelik sadece burası değil, zamanla civar köyler de eski huzurunu iyice kaybetmişti.

Bugün burada, uzun zamandır taşıdığı umursamazlık kolyesini çıkarıp atacağını düşünüyordu Clegovyn, her ne kadar kendini birtakım gelişmelere hazır hissetmese de. Bunun gerekli olduğunu biliyordu, çünkü bazıları bardağı taşırmıştı. Aslında, istisnalar haricinde meselelere hep uzaktan bakmayı seçiyordu. Arfyn ile Merovyn’i de bu şekilde yetiştirmişti. Duyarsızlıktan ziyade, açığa çıkmama zorunluluğunun bir sonucuydu bu. Kabiliyetlerini ulu orta sergilemek şöyle dursun, on yıl boyunca kendi adlarını bile kullanamamışlardı. Birkaç kişi haricinde kim olduklarını bilen yoktu. Bu kararlılık, birkaç ihlal dışında başarıyla sürdürülmüştü. Ta ki bugüne kadar…

Köyün batı yakasında kalan Khilrod Hanı’na kısa bir süre uzaktan bakan Clegovyn, hanın tam karşısındaki ağacın yanına atını sürdü, etrafa birkaç saniye baktıktan sonra yavaşça indi. Çok geçmeden atını bağladı. “Burada bekle, birazdan dönerim.” dedi hafifçe tebessüm ederek. At başını eğdiğinde, Clegovyn de hana doğru ağır adımlarla yürümeye başlamıştı. Eski olmasına rağmen yine de sağlam bir yere benziyordu. Boyası biraz aşınmış tahta bir kapısı, soluk gri duvarları ve doğuya bakan iki küçük penceresi vardı. Burayı civar köylerdeki hanlardan ayıran neredeyse hiçbir özellik olmamasına rağmen, Jerat ve beraberindeki haydutların türlü eylemleriyle adını şimdiden herkese duyurmuştu bile. Normalde bu gibi durumlarda şehir muhafızları hemen ortaya çıkar ve sorunu çözerlerdi, ancak bu defa durum biraz farklı gibi görünüyordu. Çünkü ne Jerat’a, ne de Kızıl Mızrak adını verdikleri tarikatının mensuplarına kimse dokunmuyordu. Reiatholia valisi Grimhyn, böylesine önemli bir mesele karşısında dahi tepkisiz kalmayı seçiyor, problemler iyice arttığında da sıradan ve etkisiz hamleler yapmakla yetiniyordu. Şehir muhafızları köyleri öylesine dolanıyor, birkaç kapıyı çalıp birkaç soru soruyor, sonra da vazifelerini yerine getirdikleri inancıyla şehre geri dönüyorlardı. Her ne kadar köy halkı için bunlar hiçbir anlam ifade etmese de yapılabilecek pek fazla bir şey olmadığını herkes içten içe kabullenmişti. Muhafızlar geri dönüp komutan Khaiet’e rapor verdiklerinde, konu kapanıyordu.

Tabii herhangi bir müdahale ile karşılaşmayan Kızıl Mızrak’ın eylemleri zamanla daha da artmıştı. Artık kimse kuzeydeki köylere uğramaya cesaret dahi edemiyordu. Lakin yaşanan son hadise, isyan bayrağının çekilmesine sebep olmuştu. Chaia isimli bir kadının kaçırılıp öldürüldüğü haberinin yayılması, sadece Nibia’da değil, civar köylerde de ortalığı alevlendirmiş, Grimhyn’den göremedikleri adaleti kendileri sağlamak isteyen köy halkı, baltalarını, oraklarını, çivili sopalarını kapıp Jerat ve adamlarının üzerine koşmuştu. Lakin bu girişim, onlarca köylünün ölmesinden ve geri kalanların da zar zor kaçmasından başka bir sonuç doğurmamıştı. Usta işi örme zırhlar kuşanan, kimi batıda, kimi kuzeyde dövülmüş çelik kılıçları ustalıkla savuran, her birinin eski birer asker olduğu yüz adım öteden anlaşılan bu on beş haydut, ağaç kesmek ve koyun derisi yüzmek gibi işler dışında ellerindeki aletleri neredeyse hiç kullanmamış köy halkı karşısında pek de zorlanmamıştı. Hadise Grimhyn’in kulağına çalındığında, meseleye her zamankinden biraz daha ciddi yaklaşılmış, bu defa bizzat komutan Khaiet’in önderliğinde Nibia’ya yüz muhafız yollanmıştı. Fakat bu defa da beklenen adalet tahsis edilememişti. Tek fark, Khaiet’in bu haydutları huzuru daha fazla bozmamaları için tehdit etmesi olmuştu, bu yönde bir emir almamış olmasına rağmen hem de. Fakat Jerat alaycı cevaplar vererek gerginliği iyice tırmandırmıştı. Khaiet bir an için kılıcına davranmak istediyse de bunu yapamamıştı. Verilen emir açıktı çünkü Kibarca konuş ve geri dön! Emre karşı gelememenin, kendisinde ilk defa bu denli büyük bir huzursuzluk yarattığını fark etmişti Khaiet. Sonuçsuz bir şekilde muhafızlarını da alarak geri döndüğünde, Grimhyn için hadise yine kapanmıştı.

Her geçen gün biraz daha büyüyen intikam duygusunun bir çığ gibi üzerine geliyor oluşu, Clegovyn’i kaçınılmaz olana doğru sürüklerken, buna bir de kulağına çalınan bu tip problemler, valinin bu problemlere karşı ilgisizliği, köy halkının olan biten karşısında çaresizliği ve Reiatholia halkının anlaşılamaz korkak tavırları da eklenince; tüm parçalar tamamlanıyordu bir anda. Uzun yıllar süren o derin sessizliğin sonuna geldiğini artık hissedebiliyordu Clegovyn. Fırtınanın kopması an meselesiydi. Belki de her şey burada başlayacaktı, öylesine bir köydeki öylesine bir handa.

Hana iyice yaklaştığında, içerideki kahkahaları duyabiliyordu artık. Çok beklemeden kapıyı yavaşça itti ve ağır adımlarla içeri girdi. Kahkahalar bir anda kesildi. Hemen herkes dikkatini Clegovyn’e verdi. Yine aynı manzarayı görüyorum. diye söylendi Clegovyn. Tebessüm etmemek için kendini zor tutuyordu. İçeri bir yabancı girer ve herkes ona bakar. On altıncı yüzyılda klişe sayılmaz mı artık bu? Kimseyle göz teması kurmadan kapının sağ tarafında duvar dibinde duran masaya yöneldi. Daha ilk andan itibaren doğru yere geldiğini anlamıştı. Handakilerin bahsi geçen haydutlar olduğuna şüphe yoktu. Masanın yanına gelip sandalyeye ve pencereye şöyle bir göz atan Clegovyn, sırtını handakilere vererek yavaşça oturdu. Çok geçmeden handakiler de yemek ve sohbet faslına kaldıkları yerden devam ettiler. Bir kişi hariç…

Yerinden yavaşça kalkan Jerat, birkaç kişinin meraklı bakışlarını da arkasına katarak Clegovyn’e doğru ağır adımlarla yaklaşmaya başladı. O sırada hancı da Clegovyn’in yanına gelmişti. Ellili yaşlarda, iki insan genişliğinde, ince bıyıklı, seyrek saçlı bir adamdı. “Hoş geldiniz, efendim.” dedi hancı, kendisinden beklenmeyecek düzeyde ince bir ses tonuyla, “Ne yazık ki sadece tavuk ve bira var. Ancak birkaç saat beklerseniz…”

“Tavuk ve bira yeterli.” diyerek sözünü kesti Clegovyn, hancıya bakmadan. “Çok kalmayacağım.”

Müşterisinin soğuk tavırlarına aldırış etmeyen hancı, başıyla onaylayıp geri çekildi. Bu esnada Jerat birkaç adım daha attı, önce Clegovyn’in solunda durup onu birkaç saniye boyunca dikkatle inceledi, sonra biraz daha ilerleyip sandalyelerden birine oturdu. Clegovyn’e dikkatle bakmaya devam ediyordu. Kırklı yaşlarda olmasına rağmen bir o kadar da dinç görünen, kulaklarını örten uzunlukta hafif dalgalı siyah saçları, kısmen beyazlamış uzun sakallarıyla kendi halinde bir adam vardı karşısında. Gri renklere hâkim kıyafetleri pek de yeni sayılmazdı, fakat yine de köy halkından olmadığı kolayca anlaşılabiliyordu.

Handaki yabancının göz teması kurmamasına öfkelenen Jerat, somurtarak geriye yaslandı, “Seni daha önce gördüğümü hiç sanmıyorum.” dedi, “Bu köyden değilsin. Hatta bu topraklara yeni gelmiş dahi olabilirsin.” Clegovyn bu andan itibaren gözlerini Jerat’a dikti. Bakışları bıçak keskinliğindeydi. Jerat’ın garip biri olduğu ilk bakışta bile anlaşılabiliyordu. Turuncuya çalan kırmızı kısa sakalları ve aynı tona sahip saçları, kısmen sarıyı andıran ve insanı ürpertmeye yetecek açıklıkta yeşil gözleri, sol gözünün altında bir yara izi ve kulak tırmalayan bir ses tonu vardı. Otuzlu yaşlarda, nispeten uzun boylu, sert bakışlı bir adamdı. Pencereden içeri sızan güneş ışığı, kılıcının kabzası üzerinde desenler çiziyordu. Sohbet için kötü bir başlangıç. diye düşündü Clegovyn, ancak Jerat’ın tespitine kayıtsız kalamadı, “Haklısın.” dedi kaşlarını çatarak, “Bu köyden değilim. Ayrıca yine haklısın, bu topraklara da yeni geldim sayılır. Eğer birkaç yılın bile göz açıp kapayıncaya kadar geçtiği gerçeğini göz önünde bulundurursak tabii… Nelerin değiştiğine bakıyordum da…”

“Dünden bugüne çok şey değişti.” diyerek sözünü kesti Jerat. “Özellikle de bu civarda.” Clegovyn hafifçe başını eğdi, “Dünden bugüne, on seneyse eğer, haklısın.” diye yanıtladı. “Yine de buraya neden geldiğin kolayca anlaşılıyor.” diye devam etti Jerat, “Belli ki birini arıyorsun.” Handaki adamlar yemeği ve sohbeti bırakıp tekrar Clegovyn’e bakmaya başladılar. Clegovyn başını hafifçe çevirip handakilere göz ucuyla baktı, sonra tekrar Jerat’a döndü, “Sadece yemek yiyeceğim.” dedi hafif bir tebessümle, “Eğer izin verirsen.”

Jerat hafifçe somurtup silik bir tebessümle kafasını kaldırdı, “Sadece yemek, öyle mi?”

Bu esnada hancı tekrar geldi, orta boy bir tabakta az pişmiş birkaç parça tavuk etiyle bir bardak birayı masaya bıraktı. Tam bu esnada kafasını yavaşça kaldırıp hancıya bakan Jerat, “Bana da bir bardak bira getir Yupyn.” dedi, “Dostumuz ısmarlıyor.” Beklemeden tekrar Clegovyn’e döndü, bu defa belirgin bir tebessümle bakıyordu, “Öyle değil mi?”

Clegovyn de zayıf bir tebessümle karşılık verdi, “Nasıl olsa ben ödemeyeceğim. Neden olmasın?” Jerat şaşkınlık içinde kaşlarını çatarken, handakiler de çok geçmeden kahkahayı bastılar. Aralarına yeni katılan bu yabancının cesareti, hepsini neşelendirmişti. Daha şimdiden, handaki bu yabancıya ölümcül darbenin kimden geleceğini düşünüyorlardı. Yupyn tekrar mutfağa doğru giderken, Jerat da tekrar seslendi, “Ayrıca bir kaşık istiyorum.” Clegovyn kıkırdadı, “Birayı kaşıkla mı içeceksin?”

“Kaşığı bira için istemiyorum.” dedi Jerat, “Gözlerin için istiyorum.”

“Gözlerim için mi?”

Jerat başıyla onayladı, “Eskiden parmaklarımı kullanırdım, lakin artık kaşık kullanıyorum. O ufacık demir parçası işimi epey kolaylaştırıyor. Eğer cevaplarını beğenirsem, o zaman başka tabii.” Handakiler bu defa kısık sesle kıkırdamaya başladılar. Clegovyn cevap vermedi, başını çevirip yemeğini yemeye başladı. Jerat hakkında söylenenler az bile, dedi kendi kendine, Bu adamın en kısa sürede ortadan kaldırılması lazım. Bu esnada Clegovyn’in sağ elindeki bıçak ve sol elindeki çatal, Jerat’ın dikkatini çekti. “Belli ki daha önce büyük masalarda da yemek yemişsin.” diyerek sohbeti sürdürmeye karar verdi, “Nerelisin peki? Kuzeyli misin?”

Tavuk parçasını yutup birasından bir yudum alan Clegovyn, lokmasını bitirip gözünü tabaktan ayırmadan yanıtladı, “Hayır.”

“O hâlde güneylisin.”

“Batıdan geldim.” dedi Clegovyn, çok kısa bir süre Jerat’a baktıktan sonra yemek faslına devam etti. Bu sırada handakiler de bir şeylerle oyalanmaya başladılar. Jerat somurtarak başını iki yana salladı, “Batılıları hiç sevmem.” dedi, “Doğuluları da sevmem. Hatta beni şüphelendiren kuzeylileri ve güneylileri de sevmem.” Ses tonu gittikçe daha da sertleşiyordu. “Eğer bana izin verirsen,” diyerek araya girdi Clegovyn, “Yemeğimi bitireceğim.”

Jerat hafifçe başını eğip “Yemek!” dedi, “Elbette. Ye tabii. Fakat dikkatli ye. Sanki son yemeğini yiyormuş gibi, büyük bir zevkle ye.” Clegovyn bir şey söylemeden başıyla onayladı. Jerat bir müddet pencereden dışarı baksa da, fazla sabredemeyip tekrar Clegovyn’e döndü, “Seni Grimhyn mi yolladı?”

Clegovyn birasından bir yudum daha alıp bardağı yavaşça masaya bıraktı. Susmayı da bilmiyor sanırım. diye söylendi, tekrar yavaşça Jerat’a baktı, “Oradan bakıldığında casusa mı benziyorum yani?”

“Ben de bunu öğrenmeye çalışıyorum.”

“Biraz önce de söylediğim gibi, sadece karnımı doyurmak için geldim. Artık beni rahat bırakacak mısın?”

“Bana buraya neden geldiğini söylersen, bu masayı hemen terk edeceğim. Söz veriyorum.”

Bu esnada masaya yedi yaşlarında bir erkek çocuğu geldi. Saçlarını kazıtmıştı. Bira bardağını yavaşça Jerat’ın önüne bıraktı, sonra kafasını yavaşça kaldırıp “Kaşık yok.” dedi ve arkasını dönüp gitti. Jerat ise kaşlarını çatarak çocuğun arkasından bağırdı, “Kaşık yok mu? Dalga mı geçiyorsunuz lan?”

Bu esnada handakilerden bazıları ayağa kalktı. Clegovyn eliyle işaret ederek Yupyn’i yanına çağırdı. Yupyn birkaç adım attıktan sonra Clegovyn kafasını yavaşça kaldırdı, “Çocuğu alıp dışarı çık.” dedi sert bir ses tonuyla. Yupyn hiçbir şey söylemeden çocuğu alarak hızla dışarı çıktı. Jerat’ın sesi biraz daha kalınlaştı, “Ölmeyi bayılmak mı sanıyorsun?” dedi yüksek sesle, “Kendini ne zannediyorsun? Benim kim olduğumu biliyor musun?”

En çok da bu laftan tiksiniyorum, dedi Clegovyn, kendi kendine. Dünyada ne kadar gereksiz, aptal, zavallı varsa bu cümleyle yaşıyor. Jerat ellerini masaya koyup yüzünü iyice yaklaştırdı, “Sana son kez soracağım.” dedi, “Burada ne arıyorsun?”

Clegovyn somurtarak geriye yaslandı, “Bu toprakların komutanı sen misin? Handaki her yabancıyı sorguluyor musun?”

Jerat için eğlence bitmişti. Gözlerini kapatıp yavaşça ayağa kalktı, ardından diğerleri de ayağa kalktılar. Bu esnada bazı sandalyeler devrildi. İri olanlardan biri, kapının önüne gelip durdu. Eğlence başlıyor. diye söylendi Clegovyn, Umarım körelmemişimdir. Pencereden dışarı baktı, sonra handakilere döndü, “Arkadaşlar! Lütfen sakin olun.” dedi sakin bir ses tonuyla. Ardından Jerat’a dönüp sağ elini kaldırarak başını hafifçe eğdi, “Pekâlâ! Madem bu kadar ısrar ediyorsun, o hâlde merakını gidereyim.”

“Seni dinliyorum.” dedi Jerat. Clegovyn başıyla onayladı, “Bugünlerde köy halkının bazı problemler yaşadığını duydum.” dedi, “Bir kadının başına gelen bir olaydan bahsettiler. Neler olup bittiğini öğrenmek için buradayım.”

“Köylülerin sorunları seni ilgilendirmiyor, or*spu çocuğu.” dedi Jerat, gözlerini Clegovyn’den ayırmadan. Clegovyn somurtarak elini indirdi, dikkatle Jerat’a bakıp Önce dilini keseceğim, dedi içinden. Sakin kalmaya çalışıp “Yine de bilmek istiyorum.” diye devam etti, “Bu köyde bir kadın kaçırılmış, sonra da öldürülmüş. İsmi Chaia.” Handakilere birkaç saniye bakıp bekledi, “Bana bir isim verin, ben de burayı hemen terk edeyim.”

Birkaç saniye dahi geçmeden Jerat yüksek sesle gülmeye başladı, onu handakilerin kahkahaları takip etti. Bir süre sonra sakinleşen Jerat, boğazını temizleyip adamlarına baktı, “Duydunuz mu beyler?” diye bağırdı, “Bir kadın kaçırılmış.” Tebessümle Clegovyn’e baktı, sonra da hanın ortasına doğru yürümeye başladı. Adamlarından birinin yanına gelip hafifçe somurttu, “Ne diyorsun Zarron? Handaki yeni dostumuz, bir kadının kaçırıldığını söylüyor. Sen mi yaptın?”

“Ben sadece suça ortak oldum, efendim.” dedi Zarron. Otuzlu yaşlarda, sıska, esmer biriydi. Çürük dişleriyle sevimsiz bir gülüş fırlattı. Jerat somurtarak başını eğdi, “Demek öyle.” dedi hafif kısık bir sesle. Diğer tarafa dönüp iki adım attıktan sonra durdu, yavaşça kafasını kaldırdı, “Dhamyr?”

“Zarron’a katılıyorum, efendim.” dedi Dhamyr. Koyu yeşil gözlü, orta boylu, hafif iri biriydi. “Ne yaptıysak beraber yaptık.” diyerek devam etti. Jerat sağ elini kaldırıp adamını susturdu, birkaç saniye hanın ortasında dolanıp tekrar Clegovyn’in yanına geldi ve sandalyesine oturdu. “Arkana bakmaya bile gerek duymuyorsun.” dedi, “Ne kadar saygısızca bir davranış! Sırf seni tatmin edebilmek için adamlarımı sorguluyorum, görmüyor musun?”

Clegovyn’in öfkesi iyice artmıştı. Dikkatle Jerat’a baktı, “Eğer bir şey söylemek istiyorsan, tam zamanı.” dedi. Jerat başıyla onayladı, “Madem ölmeden önce gerçekleri duymak istiyorsun, o hâlde anlatayım. Biraz önce ismini zikrettiğin o sürtük, çığlıklarıyla mekânımızı şenlendirdi. Belki en iyisi değildi, bilemiyorum ama o da hiç fena değildi.” Gülmeye başladı, sonra handakiler de kıkırdadılar. “Yoksa onu hemen öldürdüğümüzü mü sanıyorsun?” diye devam etti Jerat. Tekrar kahkaha attı, “Hiç sanmıyorum.” Birkaç saniye bekleyip Clegovyn’e doğru yaklaştı, “Ne diyorsun? Ayrıntıları dinlemek ister misin?”

Clegovyn yavaşça gözlerini kapadı. Sinirden dişlerini sıkmaya başladı. Suçunu ikrar eden bir kurban, dedi içinden, Fevkalade! Böyle itirafların vicdanımızı nasıl rahatlattığını bilselerdi, kurbanların fikirleri değişir miydi acaba? Clegovyn yavaşça ayağa kalktı. Bunu gören Jerat da aynı anda ayağa fırladı. Eli kılıcının kabzasındaydı. İlginç olansa, karşısındaki adamda kılıç olmamasıydı. Yine de bunun sebebini merak etmeyecek kadar kibirliydi. “Seni bekliyorum, dostum.” dedi Jerat, tebessüm ederek, “Bana hünerlerini göster.”

Clegovyn içtenlikle güldü, sonra Jerat’a döndü, “Benim gibi birine böyle bir şey söylemek hiç de akıl kârı değil.” dedi, “Yine de, kaşık fikrini beğenmediğimi söyleyemem. Lakin biraz daha yaratıcı olmalısın.” Ardından önce birasını bitirdi, sonra boş bardağı Jerat’a gösterdi, “Hiç bardakla öldürmeyi denedin mi?” dedi ve bardağı bir anda geriye doğru fırlattı. Bardak çemberler çizerek hanın ortasına kadar geldiği anda Clegovyn de avuç içleri birbirine bakacak şekilde iki elini bardağa doğru uzattı. Bardak bir anda paramparça oldu. Birer ok gibi etrafa fırlayan cam parçaları her yere saplandı. Adamlar rastgele yerlere savruldular. Bu sırada sağ eliyle yukarı doğru bir hamle daha yapan Clegovyn, kılıcını çeken Jerat’ı da geriye doğru savurdu. Yere düşen ve kendini toplamakta güçlük çeken Jerat, adeta donakalmıştı. Ayaklarıyla vücudunu itmeye çalışıyor, korku içinde duvara yanaşmaya çabalıyordu. Yüzü bembeyaz olmuştu. Clegovyn Jerat’a baktı, “Sen sonuncusun.” dedi ve arkasını dönüp diğerleriyle çarpışmaya başladı.

Kolları ve yüzleri çizikler içinde tekrar ayağa kalkmaya çalışan adamlar, birbiri ardına gelen büyü darbeleriyle birer birer yere yığılıyorlardı. Kendisine fırlatılan birkaç bıçaktan ustalıkla sıyrılan Clegovyn, kılıç darbelerini de kolaylıkla bertaraf ediyor, çelik parçalarıyla adeta dans ediyordu. Jerat bir ara pencereye doğru hamle yapmaya çalıştı, ancak bunu fark eden Clegovyn pencereleri tek bir el hareketiyle kapattı. Hanın kapısı da yüz yirmi kiloluk bir cesetle mühürlenmişti. Üst kata çıkan merdivenin önünde de Clegovyn’le diğerlerinin çarpışması sürüyordu. Jerat için kaçış yoktu. Yupyn ise darmadağın olan handa neler olup bittiğini bilmeden, yanındaki çocukla birlikte Clegovyn’in atının biraz ötesinde öylece bekliyordu. Ara sıra hanın pencerelerinden dışarı fırlayan yoğun ışık dışında bir şey görülmüyor, çığlıklardan başka bir şey işitilmiyordu. Kavga sonra erdiğinde geriye on dört ceset, öfkeden gözü dönmüş bir büyücü ve korkudan pantolonunu ıslatmış bir haydut kalmıştı.

Ağır adımlarla Jerat’ın yanına gelen Clegovyn, yavaşça çömeldi. Gördüğü manzara karşısında tebessüm etmekten alıkoyamadı kendini, “Bu da ne böyle? Savunmasız bir kadını öldürebilecek kadar cesur bir savaşçının pantolonundaki bu ıslaklığı hangi kelimelerle izah edeceğiz? Onursuzluk değil mi bu? Bu utançla nasıl yaşayacaksın?”

Dehşet dolu gözlerle Clegovyn’e bakan Jerat, “Nesin lan sen böyle?” diye bağırdı, “Kimsin sen?”

“Ben, ölümün sesiyim. Tıpkı hikâyelerdeki gibi.”

Jerat birdenbire ağlamaya başladı, “Merhamet et.” diye bağırdı, “Lütfen!”

“Merhametin kapıdan giremediği yerler vardır.” dedi Clegovyn, somurtarak, “Zalime merhamet, mazluma zulümdür.”

“Ne?”

“Bildiğin şeyler.” diye bağırdı Clegovyn, “Bilirsin, hırsızların eli kesilir, katillerin de kellesi gider. Bu durumda senin akıbetini belirlemek de zor olmuyor. O bardağı niye kırdığımı sanıyorsun?”

Jerat son defa “Hayır!” diyebildi, birkaç saniye sonra da hanın pencerelerinden adeta dört bir yana yankılanan büyük bir çığlık koptu. Ardından kısa bir sessizlik yaşandı. Clegovyn masaya bir altın bıraktı, sağ elini savurarak kapının önündeki yüz yirmi kiloluk cesedi kenara fırlattı ve çok geçmeden dışarı çıktı. Yupyn’in ve çocuğun ziyadesiyle korktuğunu fark edip hafifçe tebessüm ederek yanlarına doğru yürümeye başladı. Yorgun düşmüştü, temiz havayı içine çekerek güç toplamaya çalışıyordu, O kadar da körelmemişim, dedi kendi kendine. Fakat çabuk yoruluyorum. Tam da şu anda bir elmaya hayır demezdim. Yupyn’in yanına gelip durdu, “Merak etmeyin. Size zararım dokunmaz.” Kaşlarını çatıp hana baktı, “Ortalık biraz dağıldı ne yazık ki.”

Yupyn cevap vermedi. Clegovyn boğazını temizleyip tekrar Yupyn’e baktı, “Yediklerinin parasını hiç ödemediler, öyle değil mi?”

Yupyn hayır anlamında başını salladı. Clegovyn başıyla onayladı, “O halde ne kadar alman gerekiyorsa ceplerinden al.” Kıkırdadı, “Kızıl Mızrak’tan geriye ne kaldıysa yani.”

“Hepsi öldü mü?”

“Evet, hepsi öldü. Bir sorun mu var?”

Yupyn korkudan kekeliyordu, “Hayır. Tabii ki hayır. Sadece… Şehir muhafızları buraya geldiğinde bu işin sorumlusunu bulmak isteyecekler ve…”

“Ve sana birkaç soru sorduktan sonra bu işin sorumlusunu aramaya devam edecekler.” diyerek sözünü kesti Clegovyn, “Merak etme. En aptal insan bile bu haydutları senin öldürdüğünü düşünmez.”

Yupyn cevap vermedi, başıyla onayladı. Clegovyn hafifçe tebessüm ederek çocuğa baktı, “Bu çocuk kim? Oğlun mu?”

“Hayır. Sadece, ara sıra bana yardım ediyor.”

“Cebine biraz para koy ve onu da gönder. Bir süre buraya gelmesin.”

“Tabii, nasıl isterseniz.”

Clegovyn hafifçe başını eğdi, sonra da atına binip yavaşça doğruldu. Henüz kendini toparlayamayan Yupyn ise tekrar Clegovyn’e baktı, “Buraya geldiklerinde onlara ne anlatacağım peki?”

Clegovyn somurtarak hana baktı, sonra bakışlarını güneye çevirdi. “Onlara, ‘Çok yakında başlayacak.’ de.” dedikten sonra atını güneye doğru sürmeye başladı, çok geçmeden de gözden kayboldu. Yupyn merakla çocuğa baktı, sonra bakışlarını tekrar güneye çevirdi. Çok yakında başlayacak mı? Ne demek bu?

Gürkan Akpınar

1990, Aydın. Amatör öykü yazarı. Genellikle fantazya ve bilimkurgu okur/yazar. Lemur, Bilimkurgu Kulübü, Yerli Bilimkurgu Yükseliyor ve KilTabLet’te de öyküleri yayımlandı. Şu sıralar novella yazmaya çalışıyor.

Dünden Bugüne On Sene” için 1 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @gurkan

    Çok dolu bir öykü okudum. Aslında öyküden ziyade bir romanın bir bölüm okumuşum gibi hissettim. Bu bölümden önce ve sonra sayfalarca uzayan olaylar silsilesi, zorlu bir fantastik dünya ve görevi olan yıpranmış bir kahraman…

    Önceki öykülerine göre hikaye üzerindeki kontrolünün geliştiğini görüyorum. Öyle ki sen öyle olmasını istemiyorsan tek bir yaprak bile kımıldamamış.

    Bununla beraber kahramanın içinde bulunduğu durumun ciddiyetini, şiddetini, ağırlığını yani duygusal olarak okuyucuya vermek istediğin baskı her ne ise onu vermek için küfür kullanmana gerek olmadığını düşünüyorum. Yan karakterlere okuyucunun hissetmesini istediğin tiksinme, düşmanlık ya da her ne ise onu hissettirecek kelimeleri rahatlıkla sıralayabilirsin. Bunun nedeni küfür kullanımına karşı olduğum için değil küfürün genelde belli hissiyatı vermek için birer kestirme olduğunu düşündüğümdendir.

    Bu bağlamda böyle güzel ve ilmekleri sıkı sıkıya atılmış güzel bir öyküde bu kestirmelere gerek olmadığını düşünüyorum. Yine de bu benim naçizane düşüncem. Kahramanlar sen ne istiyorsan onu yapacak ve senin yarattığın dünyayı yaşayacaklar. Daha nice ilmekleri güçlü atılmış öykülerde görüşmek üzere.

    Mutlu yeni bir yıl dilerim.
    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!