Öykü

Lahitteki İz

2/33

Yüksek surlarıyla, onlarca mil öteye uzanan bahçeleriyle, şehir meydanının doğusunda, yoğunluğu her daim devam eden ve hemen her şeyin kolaylıkla bulunabildiği büyük pazar yeriyle, şehrin güneybatısını örten Doğu Monrhas Dağı’nın tepelerinden inen serin havayla yıkanan onlarca sokağıyla, yirmiye yakın dilin konuşulduğu, yüz bin kadar insanın yaşadığı, yüzlerce yıl boyunca nice büyük hadiselere tanıklık etmiş Reiatholia, şüphesiz ki kıtanın en görkemli şehirlerinden biriydi. Yedi mil kuzeydeki Nibia’da yaşanan katliam saatler içinde şehre ulaşmış ve her köşe başında konuşulmaya başlamıştı. Diğer yandan, şehrin yarım mil kadar kuzeyinde bir kalabalık toplanmıştı bile. Grotho ve Lharyna’nın düğünü için bir araya gelen iki yüze yakın konuğun yer aldığı bu ihtişamlı alanda pek fazla eksik yok gibi görünüyordu; en kaliteli meşe ağaçlarından yapılmış, işlemeli masalar ve sandalyeler, şehrin diğer yakasından getirtilen hünerli aşçıların ellerinden çıkmış her türden ve lezzetten yemekler, biradan portakal suyuna her zevke ve yaşa göre içecekler, bir buçuk metre yüksekliğinde beyaz bir pasta, hatta çocuklar için oyuncaklar… Her ne kadar sabahki olaylar bazı çevrelerde paniğe sebep olmuşsa da düğünün ertelenmesinin gerekip gerekmediği hususunu değerlendiren aile büyükleri, kendileriyle en ufak bir ilgisi dahi olmayan bir hadisenin böylesine önemli bir günün üzerine gölge düşürmesine izin vermemeye karar vermişlerdi. Şehrin yedi mil kadar kuzeyindeki bir köyde bir avuç adamın, üstelik ölmeyi de pekâlâ hak etmiş olan bir grup haydudun katliamının bu akşamki düğüne herhangi bir yansıması olmayacağı hususunda herkes hemfikirdi.

Düğüne davet edilenlerden biri de Marno’ydu. Yaklaşık bir ay önce yirmi altı yaşını doldurmuş, varlıklı bir ailenin üç evladından en küçüğü olan Marno, kısa sarı saçları, donuk bakışları, bir türlü kapanmak bilmeyen çenesi ve baş ağrıtan şakalarıyla, pek çok arkadaşının nevi şahsına münhasır dediği, fakat kimilerine göre de ilgi budalası tuhaf bir tipti. Başarısızlıkla sonuçlandırdığı birkaç ufak işin ardından kumaş tüccarlığına merak salmıştı. Şu sıralar büyük pazarlarda yer kapma telaşındaydı. İki yıl kadar önce tanıştığı ve iyi bir dostluk kurduğu Merovyn’i de sırf bu yüzden bu düğüne götürmeye kararlıydı. Bu sayede, hem fazlasıyla bunaltıcı olduğuna inandığı düğün ortamında az da olsa nefes alabilmeyi umuyordu, hem de Merovyn gibi güvenilir birini de ticaret dünyasına ve tabii kendi safına dahil ederek kazancını katlamayı düşünüyordu.

Şehir meydanının üç yüz metre kadar doğusunda, tek katlı, ufak denilebilecek bir evde yaşayan Merovyn’in kapısı Marno tarafından çalındığında, günün son ışıkları da şehirden kaçmaya devam ediyordu. Kapıyı açan olmadı. Biraz bekledikten sonra pencerenin yanına gelen Marno, içeri bakıp seslendi: “Zherat, içeride misin?”

Merovyn sesin sahibini kolayca tanımıştı, “Biraz bekle.” dedi. Bu esnada evden bir kadın çıktı ve Marno’ya bakmadan hızlı adımlarla yolun diğer tarafına geçip saniyeler içinde gözden kayboldu. Marno hafifçe kaşlarını çatıp içeri girdi. “Buraya gelmeyeli neredeyse üç ay oluyor.” diye söylendi. Yine görebildiği kadarıyla pek değişiklik yoktu; boyası atmış koyu sarı duvarlar, iştah kaçıran koyulukta kahverengi mobilyalar, deseninden rengine kadar bütünüyle berbat bir halı, üzerine tam olarak ne çizildiği pek de anlaşılamayan bir Ardhyn vazosu ve yine güney topraklarından getirildiği belli olan birkaç ufak heykel. Marno, bu garip evde yaşayan arkadaşına pek çok olumlu sıfat atfedilebileceğine inanıyordu; fakat onun zevk sahibi olmadığını istese de inkâr edemiyordu. Merovyn’in ateşin üzerindeki orta büyüklükte siyah bir kazanda bir şeyler karıştırdığını gördü. “Yanlış bir zamanda mı geldim?” dedi boğazını temizleyip, “Benim yüzümden mi gitti?”

Merovyn gözlerini kazandan ayırmadan hayır anlamında başını salladı, “Daha doğru bir zaman olamaz. Yemek hazır olmak üzere.”

“Hanımefendiyi niye gönderdin o halde?”

Merovyn belli belirsiz tebessüm ederek hafifçe kafasını kaldırdı, “Et sevmiyormuş.”

Etrafa şöyle bir göz atan Marno, koltuğun üzerindeki kelepçeyi görüp hafifçe sırıttı. “Evet, bunu görebiliyorum.”

Merovyn merakla Marno’ya baktı, “Nasıl yani?”

“Boş ver.” dedi Marno, odanın içinde çok az dolandı, sonra da yavaşça koltuklardan birine oturdu, “Eskiden yemek yapmazdın.” diye devam etti, “Ev erkeği mi oldun?”

“Ev erkeği mi?”

“Evet, ev işleriyle uğraşan erkek. Sarhoş musun sen?”

Merovyn başını iki yana salladı. Marno hafifçe başını eğip devam etti, “Seni bu zulümden kurtarmalıyız Zherat. Bir an önce evlenmen gerekiyor.”

“Neden? Yeterince acı çekmedim mi bu hayatta?”

Marno gülmeye başladı, “Ben de bundan korkuyordum.” dedi, “Daha şimdiden evlilikten soğumuşsun. Seni kim bu kadar korkuttu, söylesene? Bu kadar ön yargılı olmamalısın. Eve geldiğinde yemeğin hazır olsa fena mı olur?”

Merovyn kaşlarını çatarak tekrar Marno’ya baktı, “Bana eş mi bakıyoruz, aşçı mı?”

“İkisi de aynı şey değil mi? Hem konu sadece yemek değil. Kıyafetlerinin yıkanması da gerekiyor. Tabii evin süpürülmesi de lazım. Sonra…”

“Bir kez daha beni hayal kırıklığına uğrattın.” diyerek sözünü kesti Merovyn, “Seni daha modern biri sanıyordum.”

Marno birkaç saniye sessizce durduktan sonra kahkahayı patlattı, “Şu laflara bak! Modern erkek Zherat! Söylesene Zherat, kelepçeler bu modernliğin kaçıncı katında oturuyor? Kırbaç da kullanıyor musun?”

“Yine saçmalıyorsun.” dedi Merovyn, “İkisi aynı şey değil, fakat ne yazık ki aradaki farkı açıklamakla da yormayacağım kendimi.”

Marno elini savurdu, “Bence de boş ver. Açıklama isteyen kim zaten?”

“O zaman kalk da şu soğanları doğra.”

Marno burnunu çekti, sonra da yavaşça ayağa kalkıp tezgâhın yanına geldi. Merovyn kazanı karıştırmaya devam ederken Marno da soğanları doğramaya başladı. Bir süre sonra tekrar etrafa baktı. “Sana değer veriyorum arkadaşım.” dedi, “Bu yüzden ilk fırsatta sana yeni bir ev bulacağım.”

“Yeni bir ev aramıyorum. Burası yeterince sakin bir yer.”

“Şehrin pek çok yeri sakin zaten. Gerekçen bu olmamalı. Üstelik, bugün seni gürültülü bir yere götürmeyi de planlıyorum.” Bıçağı kenara koyup kesme tahtasının üzerindeki soğanları kazana attı. Tahtayı ve bıçağı tezgâhın üzerine koyup tekrar koltuğa oturdu. “Hem zaten, şehrin sakinliği bugün itibarıyla kaybolmuş gibi görünüyor.” diye devam etti. Merovyn başıyla onayladı, “Olabilir. Yine de teklifini reddetmek durumundayım, zira ziyadesiyle yorgunum ve kapının önüne dahi çıkmak istemiyorum.”

“Yorgun olduğuna şüphem yok.” dedi Marno, sırıtarak, “Merak etme, saatlerce kalmayacağız. Düğünleri sevmediğimi daha önce de söylemiştim.”

Kazanı karıştırmayı bırakıp ellerini yıkadıktan sonra bir havluyla Marno’nun karşısındaki koltuğa oturan Merovyn, hafifçe tebessüm etti, “Neden gidiyorsun o zaman? Cezalı mısın?”

“Davet edildiğin bir yere gitmemek kabalık olmaz mı?”

“Haklısın. Fakat senin de söylediğin gibi, davet edilen sensin. Beni çağıran olmadı.”

“Arkadaşım olarak orada bulunacaksın.” dedi Marno, boğazını temizledi, “Üstelik, öylesine bir ziyaret de değil bu. Tanışmanı istediğim biri var.”

Merovyn hayır anlamında başını salladı, “Fikrim hâlâ değişmedi.”

“Yapma Zherat, reddedilecek bir teklif değil bu. Seni oldukça önemli biriyle tanıştıracağım.”

“Dur da tahmin edeyim.” dedi Merovyn, boğazını temizledi, “Beni yine büyük bir tüccarla tanıştıracaksın, öyle değil mi?”

“Daha öncekini kastediyorsan eğer, o adam büyük bir tüccar değildi. Ayrıca kısa sürede yollarımızı ayırdık. Bu işlerde henüz çaylağım, bu yüzden ara sıra hata yapmam yadırganmamalı.”

Merovyn başıyla onayladı, “Elbette.”

“Ayrıca,” diye devam etti Marno, “Bu adam diğerleri gibi değil, oldukça güçlü biri. Bir taraftan işlerimi büyütürken, diğer taraftan senin de kazanmana yardımcı olacağım”.

“Şimdilik yeterince param var. Üstelik, az da olsa bir şeyler kazanıyorum zaten.”

Marno başıyla onayladı, “Anlıyorum ama yine de biraz sohbetten kimseye zarar gelmez, yanılıyor muyum? Böylece bu berbat evden az da olsa uzaklaşmış ve insanların arasına karışmış olursun.” Bu sırada tavandaki çatlakları inceliyordu. “Buraya ev denilebilirse tabii!”

“Evimle uğraşmayı bırakırsan sevinirim.” dedi Merovyn, “Ayrıca gün boyunca yeterince insan görüyorum zaten.” Yavaşça ayağa kalkıp pencerenin kenarına geldi ve dışarı baktı, “Beni unut dostum. Sana iyi eğlenceler.”

Marno tekrar boğazını temizledi, “Bak. Asthoryalılar, düğünlerin uğursuzlukları yok ettiğine ve şans getirdiğine inanırlar. Bence şu sıralar hepimize lazım olan şey de tam olarak bu. Yanılıyor muyum?”

Merovyn yine başını iki yana salladı, “İkna olmadım.” dedi. Çabalarının boşa gittiğini gören Marno, konuyu değiştirmeye karar verdi. “Tamam. Nasıl istersen. Bu arada, Lukha nerede? Onu uzun zamandır göremiyorum.”

“Hâlâ Taghar’da.” dedi Merovyn, yavaşça ayağa kalkıp tekrar kazanın yanına gitti. “Neler yaptığıyla da pek ilgilenmiyorum. Tek duyduğum, son zamanlarda tuhaf yerlerde vakit geçirmeye başladığı.”

“Öyle mi? Ne gibi yerlerde mesela?”

“Bilemiyorum. Mağaralar, karanlık ormanlar, ürpertici harabeler… Belki eşlik etmek istersin.”

Marno tebessüm etti, “En azından evinden çıktığı ortada.”

Merovyn de tebessümle karşılık verdi, “Söylediğim gibi, ona katılmalısın. Oldukça iyi vakit geçireceğinize eminim, tabii bir çukura düşüp ölmediğin ya da kıtanın en zehirli yılanlarından biri tarafından ısırılmadığın sürece. Bu arada unutma ki Lukha’nın yanında genellikle ilaç olmaz.”

“Yılandan korkmam, yalandan korktuğum kadar.”

Merovyn kaşlarını çatıp yavaşça kafasını kaldırdı, “Ne?”

“Yerel bir tabir, boş ver.”

“Yerel tabirleri az çok bilirim, fakat bunu duymamıştım.”

“Öğrenmenin yaşı yok.” dedi Marno, hafifçe tebessüm etti. Bu sırada Merovyn kazanın altındaki ateşi söndürdü, sonra koltuğa geri döndü. Bir müddet sessizce oturdular. Tavanı kaplayan duman, pencere kenarındaki boşluklardan dışarı çıkmaya çalışıyordu. “Her neyse.” diye devam etti Marno, “Sadece, kardeşinin nasıl olduğunu merak etmiştim. Şu aralar hepimiz dikkatli olmalıyız. Biliyorsun, Nibia katliamı hepimizi ürkütmeye yetti.”

Merovyn güldü, “Nibia katliamı, öyle mi? Şimdiden isim bulmuşsun bile.”

“Ben bulmadım. Konuşulanı aktarıyorum. Ayrıca son derece ilginç bir katliam. Ortada garip söylentiler dolaşıyor.”

“Ne gibi söylentiler?” dedi Merovyn, kaşlarını çatarak Marno’ya baktı. “Cesetlerden bahsediliyor.” dedi Marno. “Yani… Adeta fırına atılıp kızartılmışlar. İçlerinden biri de hadım edilmiş.” Güldü. “Güzel bir ceza olmuş tabii, herkes bu infazdan memnun.”

Merovyn boş gözlerle etraftaki eşyalara baktı, sonra tekrar Marno’ya döndü, “Kızartılmışlar, öyle mi? Bunun anlamı nedir?”

“Kızartılmışlar işte, tıpkı birer tavuk gibi. Bana anlatılanı aktarıyorum tabii. Kesik kol ya da bacak yokmuş, cam parçaları dışında tek bir çelik darbesi dahi yokmuş, vücutlarından çıkan bir ok da yokmuş tabii. Sadece Jerat’ın hadım edilmesinde kullanılan bıçağı bulmuşlar. Hanın duvarlarına yapışan ve tüm köye yayılan yanık et kokusundan da bahsettiler tabii ama köylülerin bunu görmezden geliyor olması muhtemel. Zira büyük bir dertten kurtuldular.”

Merovyn hafifçe başını eğdi, cevap vermedi. Sabahki katliamı duymuştu, ancak bildiği tek detay, bir grup haydudun öldürüldüğü idi. Bu nedenle meseleyle pek fazla ilgilenmemişti. Eğer Marno’nun söyledikleri doğruysa, her şey daha da karmaşık bir hâl alıyordu. “Lahitteki iz.” dedi Merovyn. Marno bir şey anlamamıştı, “Ne dedin?”

“Hiçbir şey.” dedi Merovyn, “Eski bir inanç. Şimdilerde pek bilen yoktur.”

“Fakat sen biliyorsun, öyle mi?”

Merovyn biraz düşünüp etrafa baktıktan sonra Marno ile göz göze geldi, “Eskiden çok dinlerdim.” dedi, “Ne anlatılırsa dinlerdim. Lahitteki iz, Karokhan Yazıtları’nda mühür anlamına gelir.”

Marno yine bir şey anlayamamıştı, “Yani?”

“Kehanet şöyleydi; vakit geldiğinde bu mühür kırılacak ve yarım kalan, tamamlanacak.” Birkaç saniye sessizce eşyalara göz attıktan sonra tekrar Marno’ya baktı, “Yarım kalan, tamamlanacak.” diye tekrarladı. “Yarım kalan, tekrarlanacak.”

“Sanırım artık gitmeliyim.” dedi Marno, Merovyn’in garip davranışlarından hafif de olsa korkmaya başlamıştı. Yavaşça ayağa kalktı, “Kehanetlere pek inanmamanı tavsiye ederim, genelde boş çıkarlar.”

Marno kapıdan çıkmak üzereyken “Bekle.” diyerek arkadaşını durdurdu Merovyn, hemen askıdaki gri pelerinini kuşanıp kapıya geldi, “Haklısın. Biraz hava alsam hiç fena olmayacak.” Marno bu karara şaşırdı, fakat uzunca düşünmeye de vakit yoktu. “Bir anda fikir değiştirdin.” dedi, meraklı bir bakış fırlatarak, “Biraz şüphe uyandıran bir durum.”

Merovyn somurtarak baktı, cevap vermedi. Marno boğazını temizledi, “Yine de hiçbir şey sormamayı tercih ediyorum tabii.”

“Bir anda fikir değiştirebiliyorum.” dedi Merovyn, “Beni az çok tanıyorsun, buna şaşırmaman gerekir.”

Marno da hafifçe somurttu. Öyle mi? Doğrusu tam tersi değil miydi? Birlikte kapının önüne çıktılar. Merovyn kısa bir süre etrafa baktı, sonra da kuzeye doğru yürümeye başladılar. Marno şaşkınlıkla geriye baktı, “Kapıyı kapatmıyor musun?” dedi. Merovyn hafifçe tebessüm etti, “Sence o eve hırsız girer mi?” Marno istemsizce güldü, “İşte bu konuda kesinlikle haklısın. Bir hırsız bile buraya girmez.”

“Evimi boş ver şimdi.” dedi Merovyn, adımlarını hızlandırdı, “Sabahki olaya geri dönelim. Başka neler duydun?”

“Bildiklerim bu kadar.” dedi Marno, “Adamlar feci şekilde katledilmişler. Tabii biraz önce de söylediğim gibi, kimsenin bu serserilere üzüldüğünü sanmıyorum. Diğer taraftan, hancı da içeride neler yaşandığını görmediğini söylüyor. Adamlar öldürülürken dışarıda bekliyormuş.”

Merovyn merakla Marno’ya döndü, “Hancı ne söylemiş? Neye tanık olmuş?”

“Söylentilere bakılırsa, kaba bir tarif yapmış. Sakladığı bir şeyler olabilir belki, bilemiyorum. Öyle ya da böyle, bu olay da bir süre sonra çözülecektir.”

“O kadar emin olma. Bazen bazı şeyler sonsuza kadar gizli kalır.”

Marno hafifçe dudaklarını büktü, “Olabilir.” dedi, “Beni şaşırtansa bir anda parlayan merakın.”

“Şehrimizin yakınlarında olan sıra dışı hadiseler ilgimizi çekmeli.” dedi Merovyn, “Yorgun olduğum için ilgisiz gibi görünmüş olabilirim, fakat gördüğün gibi, birlikte düğüne gidiyoruz.”

“Evet, bu güzel bir haber. Yine de dikkatli olmalıyız.” Marno’nun bunu ikinci kez söylemiş olması Merovyn’i biraz şaşırtmıştı, “Neden dikkatli olmamız gerektiğini söyleyip duruyorsun?” dedi tebessüm ederek, “Öldürülenlerin katil olduğu ortada. Sen de ben de sıradan insanlarız.” Birkaç saniye bekleyip boğazını temizledi, “Yani, en azından, o haydutlar gibi olmadığımız kesin.”

“Yani ortada kötü adamları öldüren iyi biri var ve biz de kötü adam olmadığımıza göre, güvende sayılırız, öyle mi?”

“Neden olmasın ki? Şu ana kadar bunun aksini kanıtlayacak bir şey duymadık.”

“Bu daha ilk vaka.” dedi Marno, yüzünü ekşiterek Merovyn’e baktı, “Yarın ne olacağını nereden biliyorsun?”

“Bilmiyorum, sadece tahmin yürütüyorum. Seri katiller kurbanlarının kişilikleri ile ilgilenmezler. Üstelik koca bir haydut grubuna da tek başlarına saldırmazlar. Belli ki bu katilin bir derdi vardı.”

Marno kısa bir süre etrafa bakıp tekrar Merovyn’e döndü, “Sorun bu değil. Sorun, bu katilin neye benzediğini, nasıl bir şey olduğunu bilmiyor olmamız. Ayrıca kurbanlarını neye göre seçtiğini de bilmiyoruz. Yani, seninki sadece bir varsayım.”

“Mantıklı bir varsayım ama.”

“Yine de varsayım. Dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum, zira Nibia buraya sadece yedi mil uzaklıkta.”

Merovyn tekrar gülümsedi, “Biz ise aradaki mesafeyi altı mile düşürmek üzereyiz.”

“Keyif alıyor gibisin.” dedi Marno, somurtarak, “Ne kadar hoş. Anlayamadığım şey ise, bu düğünü neden ertelemedikleri.”

“Onlar da benim gibi düşünüyor çünkü.” dedi Merovyn, “Korkacak bir şey olmadığına inanıyorlar ve haklılar da. Ayrıca gitmek zorunda da değildik. Hatırlasana, ısrarcı olan sendin.”

Marno cevap vermedi. Bir süre sessizce yürüdüler. “Katilin neye benzediğini bilmediğimizi söyledin.” diye devam etti Merovyn, “Ne demek istedin? Sence cinayetleri bir insan işlemedi mi? Başka bir olasılık mümkün mü?”

“Hancı, genç bir adamdan bahsetmiş.” dedi Marno. Bir süre duraksayınca, Merovyn merakla başını Marno’ya çevirdi, “Fakat?”

“Fakat yaşı ne olursa olsun, bir adamın tek başına on beş kişiyi böylesine feci bir şekilde öldürmüş olması olanaksız.”

“Dünyada insanlar dışında başka ırklar da mı var?”

“Dünyayı gezmedim.” dedi Marno, “Cevabı bilmiyorum. Belki de büyücüdür ya da onun gibi bir şeydir.”

“Yapma Marno. Yaşayan tek büyücünün Darien olduğunu bilmiyor musun?”

“O halde büyücüye benzer bir şey bu.” dedi Marno, “Her neyse, söylediğim gibi, yakında her şey ortaya çıkar.”

Merovyn başıyla onayladı, “Bu konuyu araştıracağım. Bir şeyler öğrendiğimde sana da anlatırım.”

Marno cevap vermedi. Kalan yolu konuşmadan aldılar. Çok geçmeden düğün yerine vardılar. Grotho’ın amcası Rhasvyl, düğünün yapıldığı büyük bahçenin kapısında bekliyor, konukları karşılıyordu. Ellili yaşlarda, seyrek saçlı, beyaz bıyıklı, güler yüzlü bir adamdı. Tepeden tırnağa mavileri kuşanmıştı. Marno’yu ve Merovyn’i de sıcak bir gülümseme ile karşıladı, kısa bir hâl hatır sorma faslının ardından oturacakları yeri işaret etti. Marno ve arkadaşı için kenarda, gözlerden uzakta bir masa ayrılmıştı. Merovyn bunu beğendi. Yerlerine gidip yavaşça sandalyelere oturdular. Merovyn arkasını kontrol etti, sonra da insanları izlemeye başladı. Bu sırada bir şarkı bitmiş, diğeri başlamıştı.

Merovyn daha ilk dakikadan sıkılmaya başlamıştı bile. Sırf iki kişi evleniyor diye saatlerce oynayan insanları hâlâ anlayamıyordu. Bu yüzden kendini suçladığı zamanlar da oluyordu tabii. Bir süre sonra Marno’nun arkadaşı Rhuva da yanlarına geldi. Uzun boylu, koyu gri tonlarda dalgalı saçları ve gür sakalları vardı. Siyah kıyafetlerle dolanıyordu. Marno bu duruma tepkisiz kalamadı, “Cenazeye gelmiş gibisin Rhuva.”

Rhuva kıkırdadı, “Her düğün bir cenazedir.” dedi. Marno başıyla onayladı, sonra da Merovyn’e döndü, “Ne diyorsun Zherat? En yakın arkadaşlarımdan ikisi de fazlasıyla karamsar tipler. Acaba sorun bende mi?”

“Gerçeği inkâr etmeyenlerden hoşlanmamak bir sorunsa eğer, evet.” dedi Merovyn. Marno kaşlarını çatarak etrafa baktı, sonra tekrar Rhuva’ya döndü. Bu esnada Rhuva’nın arkasında bir kadın belirdi. Yirmili yaşlarda, kızıl saçlı, uzun boylu biriydi. Kadın tebessüm ederek gelip Marno’nun yanına oturdu. Marno dikkatle kadına baktı, boğazını temizledi, “Merhaba hanımefendi. Sizinle tanışmış mıydık acaba?”

Kadın bir şey söylemeden yavaşla Marno’nun yanına kuruldu. Bu sırada Marno’ya sert bir bakış atan Merovyn, “Önemli görüşmemiz bu muydu?” dedi somurtarak. Marno boğazını temizledi, “Düğün daha yeni başlıyor.” dedi, “Biraz gevşemelisin.”

Merovyn cevap vermedi, somurtarak insanları izlemeye devam etti. Bu sırada yanlarına bir adam daha geldi. Sıska, uzun saçlı, yeşil ve kırmızı tonlarda garip bir kıyafetle dolanan biriydi. Marno adamı tebessümle karşıladı, “Montein!”

Montein tebessümle başını eğdi, “Marno’yu bugünlerde pek çok yerde görebilirsiniz.” dedi, “Peki ya düğünler?”

“Beni yanlış anlama.” dedi Marno, “Düğünleri hâlâ sevmiyorum. Sadece, geri çeviremeyeceğim bir davet aldım. Sana ne demeli peki?”

“Ben hep düğünlerdeyim.” dedi Montein. Ilsa’ya dönüp hafifçe tebessüm etti, “Gündüzleri gül yetiştiriyorum, geceleri jonglör olarak dolanıyorum.”

Marno kaşlarını çatarak diğerlerine bkatı, sonra tekrar Montein’e döndü, “Jonglör nedir?”

Montein cevap vermedi, cebinden üç top çıkarıp çevirmeye başladı. Aradan birkaç saniye geçmişti ki bir anda düğüne on kişilik bir grup dahil oldu. Marno heyecanla ayağa kalktı, “İşte, geldiler.”

Bu sırada dikkatli dağılan ve arkasına bakan Montein de topları düşürdü. Somurtarak topları yerden alıp cebine koyduğu sırada yanına yaklaşan Marno, sağ elini Montein’in omzuna koydu, “İyi denemeydi Montein. Fakat gösteri sırası bizde.”

“Öyle mi?” dedi Merovyn, merakla Marno’ya bakıyordu, “Nasıl bir gösteri bu?”

“Kârlı bir gösteri.” dedi Marno, yavaşça Merovyn’in yanına geldi, “Sana bahsettiğim adam, şu ortadaki iri adam. İsmi…”

“Calroth.” diyerek sözünü kesti Merovyn. Marno fazlasıyla şaşırmıştı, kaşlarını çatarak Merovyn’e baktı. “Nasıl yani? Onu tanıyor musun?”

“İsmini duymuştum. Kötü şöhretini de tabii.”

Marno sağ elini savurdu, “Onun hakkında söylenenleri umursama.” dedi, “Her güçlü insan gibi onun da düşmanları var ve düşmanlar her zaman dedikodu yaparlar. Eğer tanışırsan, haklı olduğumu anlayacaksın.”

“Tanışmak falan istemiyorum.” dedi Merovyn, öfkeyle ayağa kalktı, “Hemen gidelim buradan.”

Marno anlamsızca Merovyn’e bakıyordu, “Biraz sakin ol Zherat. Bu kadar ön yargılı olmamalısın.”

“Aynı şeyi ikinci kez söylüyorsun. Ön yargılı değilim, sadece gitmek istiyorum.”

“Bir sorun çıkmayacak, bana güven. Eğer işler ters giderse…”

“Sana güveniyorum,” diyerek sözünü kesti Merovyn, sonra somurtarak Calroth’a baktı, “Lakin ona güvenmiyorum.”

Merovyn’in fevri tavırları Marno’nun canını fazlasıyla sıkmıştı. Arkadaşını suçlayamıyordu aslında, çünkü gerçekten de Calroth’la ilgili oldukça can sıkıcı söylentiler dolanıyordu ortada. Fakat bunların hiçbirine inanmak istemiyordu. Calroth’la bir kez iş yapma şansını yakalaşmış ve hiçbir sorun yaşamamıştı. Calroth’un gücü, Marno’yu etkiliyordu. Kırk üç yaşındaki bu adam, şehrin söz sahibi aileleri ile yakın ilişkiler içerisindeydi. Büyük masalarda yapılan karanlık planlara pek çok kez dahil olduğu konuşuluyorsa da bizzat tanık olmadığı şeylere inanmayı reddediyordu Marno. Eğer Merovyn’i ikna edebilirse ve Calroth da bu ortaklığa sıcak bakarsa, her şey çok daha güzel olabilirdi. Fakat Merovyn’e bakılırsa şimdilik bu pek de mümkün görünmüyordu.

Marno’nun ikna çabaları sürerken, Merovyn eliyle işaret ederek onu susturdu. Bakışları hâlâ Calroth’un üzerindeydi. Rhasvyl ile bir şeyler konuşuyordu Calroth. Marno da merakla aynı tarafa döndü. Calroth’un el hareketlerine bakılırsa çok da sakin bir konuşma geçmediği ortadaydı. Merovyn, Rhasvyl’in ağzından dökülen kelimeleri okumaya çalışıyordu. “Şu an için bu miktarı ödemem mümkün değil.” diyordu Rhasvyl, “Düğün olmasaydı her şey daha kolay olabilirdi. Bana biraz daha zaman vermelisin.” Bu sözün üzerine Calroth iki elini de aniden hava kaldırdı, sonra da arkasını dönerek kalabalığa kısa bir süre göz gezdirdi. Tekrar Rhasvyl’e dönüp birkaç şey daha söyleyen Calroth, adamlarıyla birlikte saniyeler içinde gözden kayboldu.

Bu esnada Merovyn tekrar Marno’ya döndü, “Sana söylüyorum. Artık gitmeliyiz. İçimde kötü bir his var.”

Marno şaşkın ve meraklıydı, “Neler olduğunu anlayamadım.” dedi. “Oturmadı bile.”

“Ben anladım.” dedi Merovyn, “Bırak şimdi konuşmayı da yürü hadi. Sana biraz önce de söylemiştim. Bu adam karanlık biri. Sen hâlâ onun…”

Tam bu anda düğün yerinin ortasında bir çığlık koptu. Tüm eğlence bir anda kesildi, şarkılar sustu. Herkes, göğsünde bir okla yerde yatan adama bakıyordu. Henüz kimse bir şey yapamadan, bir anda çalıların arasından fırlayan siyahlara bürünmüş adamlar düğündekilere saldırmaya başladılar. Kılıç ve bıçak sesleri, çığlıklara karışıyordu. Tabii bu esnada Rhasvyl ve yanındakiler de hemen çadırdan kılıçlarını alıp kendilerini ortaya attılar. Ne var ki saldıranların sayısı oldukça fazlaydı.

Bu esnada, arka taraftan çıkan beş adam da Merovyn ve arkadaşlarına doğru hücum etmeye başladı. Merovyn kılıç darbesinden ani bir hamleyle kurtuldu. Tam ikinci hamle gelmek üzereyken düşmanının kalbine çok sert bir yumruk atıp yere serdi. Çok geçmeden ikincisini de indirdi. Marno ve yanındakilerle birlikte diğer üçünü de bertaraf ettiler. Kargaşa katlanarak devam ediyordu. Bu esnada göğsünün sol tarafına bir ok isabet eden Marno bir anda yere düştü. Ardından Rhuva da göğsünün tam ortasına isabet eden bir bıçakla yere yığıldı. Merovyn hemen Marno’nun yanına koştu. “Marno!” diye bağırdı. “Marno!” Marno gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu, “Kaç.” dedi, “Durma, git hadi.” Birkaç saniye sonra da başı geriye düştü. Bu sırada Montein ve diğerleri de aldıkları yaralarla yere yığıldılar. Etrafa birkaç saniye öylece bakan Merovyn, yüzünü tekrar Marno’ya çevirdi. Eliyle arkadaşının gözlerini kapadı. Kaçıp gitme fikrini saniyeler içinde terk etmişti. Sonrasını hiç düşünmeden bir anda kalabalığın ortasına daldı.

On yıl boyunca kendisini gizlemek için tıpkı Arfyn ve Clegovyn gibi büyük bir çaba harcayan Merovyn, tüm çabalarını bir kenara bırakıp hiçbir şeyi umursamadan çarpışmaya karar vermişti. Calroth’un adamları, birbiri ardına fırlatılan büyü darbeleri karşısında birer ikişer savrulmaya ve ölmeye başladılar. Bir anda bütün dikkatler Merovyn’e çevrildi. Herkes, düğün yerinin tam ortasında dehşet saçan bu adamın kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Birkaç ok atışından ve kılıç darbesinden ustaca sıyrılan Merovyn, düşmanlarına birbiri ardına büyü darbeleri yollamaya devam ediyor, hiçbirini yanına yaklaştırmıyordu.

Bunu gören Rhasvyl ve adamları da cesaretlenip tüm güçleriyle saldırıya geçtiler. Konuklar bağırmaya başladı, “Büyücü!” dediler, “O bir büyücü!” Aradan iki dakika bile geçmemişti ki Calroth’un tüm adamları yerdeydi. Merovyn bir an için durulmuştu, fakat Rhasvyl ve adamlarının öfkesi o kadar büyüktü ki Calroth’un adamlarını tek tek kontrol ediyorlar, yaralı olanları da öldürüyorlardı. Calroth’un bu akşamki hamlesi, elli adamına mal olmuştu.

Her şey bittiğinde, düğün yerinde yüze yakın ceset vardı. Sabahki Nibia katliamının üzerine bir de bu olayın yaşanması, Ağustos’un on ikisinin uzun süre konuşulacak bir gün olacağını gösteriyordu, tıpkı on yıl önce olduğu gibi. Sinirden kıpkırmızı kesilen Merovyn, ayakta durmakta dahi güçlük çekiyordu. Onca büyü darbesinden sonra ziyadesiyle güçten düşmüştü ve hâlâ sakinleşememişti. Alt tarafı düğünde biraz vakit geçirip geri döneceklerdi. Fakat borcunu ödeyemeyen bir adamın çaresizliği ve parasını alamadığı için sinirlenen bir başkasının öfkesiyle gücü çarpıştığında, kaçınılmaz olan yaşanmış ve ortaya böyle bir sonuç çıkmıştı. Onlarca insan, kendileriyle hiçbir ilgisi olmayan bir mesele yüzünden öldürülmüştü.

İnsanlar, büyücü olduğu ortaya çıkan Merovyn’e bakmaya devam ediyorlar, ancak korkudan yanına gidemiyor, seslenemiyorlardı. Darien dışında hiçbir büyücünün hayatta olmadığı inancı bugün itibarıyla yerle bir olmuştu. Daha şimdiden, bu büyücünün kim olduğu sorusu düğün yerini kaplamıştı bile. Saniyeler içinde kendini toparlayan Merovyn, pelerinini savurup kalabalığın arasından olabildiğince hızlı bir şekilde uzaklaştı. Marno’nun cansız bedenini almak için bile geri dönemedi. Bu gece, yapmaması gerektiği konusunda belki bin kez uyarıldığı bir şeyi yapmış, insanların içinde büyü kullanarak deşifre olmuştu. Soluk soluğa yürümeye devam ederken, Ama biraz önce yapılması gerekmişti. dedi kendi kendine, Clegovyn bunu anlayacaktır. Yani, umarım anlar.

Yorgun argın şehre gelen Merovyn, kuzey kapısından sorunsuzca geçti, ancak sokaklarda bir süre dolandıysa da evine gidemedi. Düğün yerinde pek çok insan vardı, bazıları onu tanımış olabilirdi. Somurtarak etrafa baktı, Bu saatte Lhenos’a da gidemem. dedi içinden, Böyle bir durumda yapılabilecek tek şey, Clegovyn’in evine gitmek. Zaten bu ilk değildi, daha önce de başı derde girdiğinde Clegovyn’in evine gitmişti, hem de pek çok kez. Ne var ki bu defa ortada çok daha büyük bir sorun vardı ve neler olacağını kestiremiyordu.

Sık sık arkasına bakarak yürüyen Merovyn, bir müddet sonra Clegovyn’in evine geldi. Doğu kapısının kuzeyinde, surdan iki yüz metre kadar uzakta, tek katlı, küçük bir bahçeye sahip, kendi halinde bir evdi. Kapıya yavaşça iki kez vurdu, biraz bekleyip iki kez daha vurdu. Fakat kapı açılmadı. Etrafı tekrar kontrol ettikten sonra bahçeye girdi, arka tarafa dolaşıp evin çatısına çıktı. Karanlıkta görebildiği kadarıyla etrafı tekrar kontrol etmeye çalıştı. Görünürde kimse yoktu. Clegovyn’in kendisine daha önce öğrettiği gizli bölmeden içeri girdi. Odalara göz attı, evde kimse yoktu. Nerede bu adam? Yine Lhenos’un yanında mı? Keşke ben de oraya gitseydim. Fakat şu dakikadan sonra evden çıkmak istemediğini fark etti. Çok geçmeden aç olduğunu hatırlayıp mutfağa yöneldi. Rafları biraz kurcaladı, ancak bayatlamaya yüz tutmuş bir ekmek, bir parça peynir, üç domates ve bir avuç zeytinden başka bir şey bulamadı. Elma yok! Şu işe bak! Bu adam hiç mi akıllanmayacak? Karnını doyurup salona geçti, sonra yavaşça pencerenin aralığından dışarı baktı. Hâlâ kimse yoktu. Uzun bir süre bu şekilde oturup sokağı izledi. “Mühür kırıldı.” diye söyleniyordu, “Tıpkı kehanette söylendiği gibi. Lahitteki iz gerçekmiş. Mührü ben mi kırdım yani?” Biraz durup tekrar aynı şeyleri söylemeye başladı. “Mühür kırıldı.” Bir süre sonra düşünmeyi bıraktı, kısık gözlerle dışarıyı izlerken uyuyakalmıştı.

Gürkan Akpınar

1990, Aydın. Amatör öykü yazarı. Genellikle fantazya ve bilimkurgu okur/yazar. Lemur, Bilimkurgu Kulübü, Yerli Bilimkurgu Yükseliyor ve KilTabLet’te de öyküleri yayımlandı. Şu sıralar novella yazmaya çalışıyor.

Lahitteki İz” için 2 Yorum Var

  1. Merhabalar,
    Bende ilk öykümü bu ay yazmıştım. https://oykuseckisi.com/kutsal-muhur-ilhan-kahraman/ Sonra burada diğer öyküleri okurken fark ettim ki normal roman gibi yazmışım. Öykünün kısa bir anlatım içermesi gereken bir hikaye çeşidi olduğunu unutmuş olmalıyım. :sweat: Önemli olan karakter ve çevresinde anlık gelişen olaylar olduğunu bildiğim halde fazla diyalog içerdiğini bile fark edemedim. Diyalogların mümkün olduğunca az olması bence öykünün temasını zenginleştirmek için kullanılabilir. Bundan sonra diyaloglar yerine anlatılmak isteneni yaşanan olaylarla anlatmaya odaklanacağım. Üzerine düşündürecek olayların öykünün önemli bir parçası olması gerektiğini ve sonunda da çözülmesi gereken bir olayı konu alması gerekiyor. İlk kez yazdığım öykümde anlatmaya çalıştığımın fazlasıyla uzun olması yüzünden anlaşılamamasını acemiliğime bağlıyorum. Senin de anlatmaya çalıştığın bir konu olmadığını fark ettim. Sadece bir romanın başlangıcını yazmış gibiydin. Ama anlatım tarzın hoşuma gitti. :+1:

  2. nkurucu dedi ki: dedi ki:

    şuan beğendiğim öykülerde en üste yükseldi. bitmesin istedim. roman olsaydı da okusaydım dedim. elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!