Öykü

Navgat’ta Bir Akşamüstü

Nyphur kıyılarından hareket eden Eldrigg’in kürekçileri, Navgat’a kaç günde geldiklerini tartışmaya devam ediyorlardı. Tam iki ayda geldiklerini söylüyordu, içlerinde en genci olan Mhokyn, kendinden emin bir şekilde. Jubar ise ısrarla reddediyordu bu sayıyı, “Bugün altmış üçüncü gün. Yelkenlerden çok fazla faydalanamadık.”

Sonra diğerleri de bir şeyler söyledi. Mhokyn’e ve Jubar’a katılanlar da oldu, bambaşka sayılar söyleyenler de. Serdümenin yanına ağır adımlarla yürümeye devam eden kaptan Bharros, kısa bir süre etrafa baktıktan sonra gözlerini kıyıya çevirdi. Serdümen hafifçe başını eğdi, “Kaptan.”

“Nihayet geldik,” dedi Bharros, “bugün büyük gün! Dinlenmeyi hak ettin.”

Serdümen başıyla onayladı, “Hepimiz hak ettik. En çok da siz.”

“En çok da ben, öyle mi?”

Serdümen boğazını temizleyip başını çevirdi, “Kaç gün kalacağız?”

Bharros düşünmeden “En fazla üç gün.” diye yanıtladı, “Rahata fazla alışmasınlar.”

Serdümen hafifçe başını eğdi, “Nasıl emredersiniz.”

Bharros başka bir şey söylemedi, ağır adımlarla uzaklaşmaya başladı. Öğle saatleri geride kalırken gemi de limana yanaştı. Önce tayfalar indi, sonra da yolcular. Önündeki on altı yolcuya bakan Kali, arkasındaki uzun kuyruğa da birkaç saniye göz attı. “Daha erken uyanmalıydım.” diye söylendi, “Umarım çok fazla beklemem.”

Yolcular bir süre bekledikten sonra ilerlemeye başladılar. En önde duran dört muhafız, isimleri not almaya başladı. Çok geçmeden komutan da yanlarına geldi. Muhafızlar hemen esas duruşa geçtiler. “Tabar!” dedi komutan, sert bir ses tonuyla. “Sayım tamam mı?”

“Rapor elimize ulaştı, komutanım.” dedi Tabar, “kaptan da dâhil olmak üzere gemide toplam yüz yirmi üç kişi var.”

“Yüz yirmi üç mü?” diye bağırdı komutan, öfkeyle gemiye baktı, “Tek bir sefer için oldukça fazla. Sanırım bazıları bizi tam anlayamamış.” Tekrar Tabar’a döndü, “Kaptan nerede?”

“Hâlâ gemide, komutanım,” dedi Tabar. Komutan bir şey söylemeden gemiye doğru yürümeye başladı. Kali göz ucuyla yanından geçen komutana baktı, sonra bakışlarını tekrar muhafızlara çevirdi. Bir süre sonra sıra kendisine geldi. Sandalyede oturan muhafız kafasını yavaşça kaldırdı. “İsim?”

“Kali.”

“Nereden geliyorsun?”

“Nyphur.” diye yanıtladı Kali. Muhafız kaşlarını çatıp Kali’ye birkaç saniye baktı, sonra eline bir kâğıt tutuşturup “Bununla kapıdan geçebilirsin,” dedi. Kali kâğıdı alıp boğazını temizledi, “Teşekkür ederim.”

Sıranın devamına tekrar bakan Kali, kuzeydoğuya doğru yürümeye devam etti. Bir müddet sonra, daha önce hiç görmediği bir köyde buldu kendini. Etrafa kısa bir süre bakıp “Burayı hiç hatırlamıyorum,” dedi. Başka bir şey söylemeden yürümeye devam etti. Bir müddet sonra atlarla birlikte bir köylü gördü. Hafifçe tebessüm ederek köylünün yanına yaklaştı. “Atlarınız çok güzel.” deyip beklemeye başladı. Köylü ise somurtarak kendisine seslenen adama baktı, “Tabii ki güzel olacak,” dedi sert bir ses tonuyla, “Ben bakıyorum çünkü.”

Kali bozuntuya vermeyip hafifçe başını eğdi, “Bana bir hayvan lazım.” diye devam etti, “Hava çok sıcak.”

Köylünün yüzünde hafif bir tebessüm oluştu, “Burada yenisin galiba, öyle mi?”

Kali soruyu tuhaf bulmuştu, fakat yine bozuntuya vermedi, “Evet. Neden sordun?”

“Burası çöl. Biz burada deve kullanırız.”

Kali başıyla onayladı, “Bunu ben de biliyorum. Şehre gideceğim. Şehre uzanan yol taştan yapılma, etrafında da çok sayıda ağaç var. Bir at işimi görecektir. Hem madem burada deve kullanıyorsunuz, bu atlar ne diye burada?”

“Onların sahibi var. Satılık değil.”

Kali somurtarak atlara baktı, sonra tekrar köylüye döndü. “Atla işim bitince geri getireceğim,” dedi, “sana bir altın veririm.”

Adam teklifi duyunca gözlerini kaçırdı. “Bu atlar bana emanet.” diye devam etti. “Sana at verirsem eğer…”

“Ben şehre vardığımda atı birine vereceğim, o da atı buraya getirecek.” diyerek sözünü kesti Kali, “Atı buraya getiren kişi, sana bir altın daha verecek. Bir altının kaç gümüşe denk geldiğini biliyor musun?”

“Biliyorum,” dedi adam, sert bir ses tonuyla. Etrafa baktı, kimseyi göremeyince hızla atların yanına doğru yürümeye başladı. Bu sırada Kali da etrafa göz atmaya başladı. Çok geçmeden köylü tekrar Kali’nin yanında belirdi. Siyah bir atın dizginlerini tutmuş hâlde bekliyordu. Kali dizginleri alıp köylünün eline bir altın tutuşturdu. Sonra tek hamlede ata binip kuzeye doğru yola koyuldu. “Atı ve parayı istiyorum.” diye bağırdı köylü. “Yoksa seni bulurum.” Kali cevap vermedi, sadece sağ elini kaldırdı.

* * *

Bir müddet sonra Navgat’ın güney kapısına gelen Kali, yavaşça attan indi. Sağ tarafta duran ahırlardan birine yaklaştı. Adamlardan biri Kali’yi tanıdı, fakat bir şey söylemedi. Atı adama teslim eden Kali, eline iki altın tutuşturdu. “Bunu güneydeki köye geri götür,” dedi, “Elindeki altınlardan biriyle birlikte atı sahibine ver. Diğeri senin olacak.”

Adam şaşkınlıkla güney tarafına baktı, sonra tekrar Kali’ye döndü, “Hangi köye gideceğim? Burada onlarca köy var.”

“Çöl kıyısında at çiftliği olan ikinci bir köy olduğunu sanmıyorum,” dedi Kali, hafif bir tebessümün ardından şehre yöneldi. Elindeki kâğıdı kapıdaki muhafızlara gösterip şehre girdi. Fazla oyalanmadan, ara sokaklardan hızla ilerleyip bir tepeye geldi ve yönünü tekrar kuzeye çevirdi. Şehri bir uçtan bir uca izlerken, “Uzun zaman oldu,” dedi kendi kendine, “yine de çok değişmemiş burası.”

Kali’nin tespitinden çok da farklı bir durumda değildi Navgat. Dokuz ay önce neyse bugün de aşağı yukarı oydu. Yine de şehirde hafif bir hareketlilik olduğu inkâr edilemezdi. Her zamanki durgunluğunu geride bırakmış, hafif kaynayan bir Navgat duruyordu önünde. Cadde boyunca devriye gezen ve ara sokaklara girip çıkan muhafızlar, adeta birilerini arıyor gibiydi. Fakat bunlar Kali’yi çok da ilgilendirmiyordu. Olup biten her ne ise, kesinlikle dışında kalacaktı.

Geldiği yolu takip ederek tekrar caddeye indi. Yarım mil kadar yürüdükten sonra sağ taraftaki sokaklardan birine yöneldi. Yürürken yanından geçen insanları dinlemeye çalışıyordu. “Alt tarafı yirmi üç harfli bir alfabe,” dedi yolun sağındaki kadın, “ne kadar zor olabilir ki?” Biraz daha yürüdüğünde, bu defa sol tarafta duran iki kişinin muhabbeti çekti dikkatini, “İsmi Merovyn’miş.” dedi biri, “Kardeşinin adı da Arfyn. Başlarında biri daha var, adını unuttum. Reiatholia’yı ele geçirmişler. İmparator Darien de yola çıkmış.”

“On yıl sonra ilk defa şehirden ayrılmış,” dedi diğeri. İlki başıyla onayladı, “Evet. Dünya değişiyor. Her yere haber yollanmış, tüm şehirlere. Tedbirler artırılmış.”

“Burada aradıkları tüccar kim peki?” diye sordu ikincisi, fakat Kali yeterince uzaklaştığı için cevabı duyamadı. Birkaç adım sonra soldaki sokağa girdi. Çok az yürüyüp durdu ve arkasına baktı. Kimsenin takip etmediğini görüp yoluna devam etti. Sokağın ortasına geldiğinde tekrar durdu ve başını çevirdi. Tam karşısındaki bara baktı, sonra tekrar etrafa göz attı, kimseyi göremeyince bakışlarını tekrar bara çevirdi. Kapının üzerine bir kova şekli kazınmıştı. Ağır adımlarla barın önüne geldi. Kapıyı zorladı, fakat açamadı. “Kapalı mı? Gün ortasında mı? Ya Varen öldü, ya da…”

Cümlesini tamamlamadan cebinden iki demir parçası çıkarıp kilitle oynamaya başladı. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Tekrar etrafa baktıktan sonra yavaşça içeri girdi ve kapıyı yavaşça kapattı. İçeride birkaç adım attıktan sonra etrafa bakıp “Varen?” dedi kısık bir sesle. Bu esnada sağ tarafta bir tıkırtı sesi duyuldu. Cevap alamayan Kali hemen sağ taraftaki karanlık köşeye geçip beklemeye başladı. Ayak sesleri giderek daha da belirginleşti. Çok geçmeden Varen de ortaya çıktı. “Kim o?”

Kali hafif bir tebessümle kendini gösterdi. “Sürpriz bir konuk.”

Varen bir adım daha ilerleyip hafifçe gülümsedi, “Özür dilemene gerek yok.”

Kali kaşlarını çatıp etrafa baktı, “Ne demek o?”

“Kapı için endişelenme, demek istiyorum. Ben hallederim.”

Kali somurtarak kapıya baktı, “Evet… Haklısın… Gündüz vakti bu kapının kapalı olduğunu hiç görmemiştim. Bu da beni endişelendirmeye yetti.”

“Fakat seni durdurmaya yetmemiş.” diyerek tebessümle şişelerin yanına yöneldi Varen. “Kolayca girmişsin içeri. Yoksa seni duyardım.”

“Benim sızamayacağım yer yok,” dedi Kali, kapı tarafındaki duvara yaslanıp hafifçe kafasını kaldırdı. Varen başıyla onayladı, “Evet, senin işin bu.”

“Yine de artık böyle şeyler yapmadığımı biliyorsun. Uzun süredir kendini sanata vermiş biriyim.”

Varen istemsizce kahkaha attı, “Yanlış hatırlamıyorsam, çok da uzun sürmeyen bir macera oldu,” dedi, “Öyle değil mi?”

“Haklısın. Çabuk küsen bir yapım var. Yani… Vardı. Artık biraz daha duyarsızım.”

“Öyle mi? Ne güzel! Kutlayalım bunu.”

“Şehir son gördüğümden daha farklı gibi görünüyor. Ne diyorsun?”

“Değişim dediğin, doğanın bir parçası. Diğer taraftan, bazı şeyler yaşandığı doğru. Tabii bunları daha sonra konuşuruz. Önce şu sorunun cevabını bulalım; seni en son ne zaman gördüm? Şubat’ta mı?”

“Ocak,” diye düzeltti Kali. Varen tekrar başını eğdi, “Ocak tabii. Neredeyse dokuz ay. Dünyanın diğer ucunda değildin Kali. Nyphur’un buraya uzaklığı kaç mil?”

“Karadan bin yüz yirmi, denizden yedi yüz yirmi,” dedi Kali, istemsizce sırıtmaya başladı. “Gayet yakın yani!”

Varen’se bu tavrı umursamadı, “Demek istediğim, Dygor kadar uzak bir yerde değildin. Dokuz ay, bulunduğun yerden buraya ziyarete gelmemek için çok uzun bir süre.”

“Büyük işler yapmak için de yeterli bir süre.” diye devam etti Kali, boğazını temizleyip barın içinde dolanmaya başladı. Varen şişelere göz attıktan sonra Kali’ye meraklı bir bakış fırlattı, “Büyük işler… Ne olduğunu sormaya korkuyorum.”

“Sormana gerek yok. Çok yakında herkes gibi sen de göreceksin.”

Varen başıyla onayladı, “Pekala! Benden ne istiyorsun peki?”

“Haber salmanı. Her sokağa, her eve ulaşması gereken bir haber bu.”

Varen tereddütle geri adım attı, “Ne planlıyorsun Kali? Benden ne saklıyorsun?”

Kali somurtarak kapıya baktı, sonra tekrar Varen’e döndü, “Hiçbir şey saklamıyorum,” dedi sakin bir ses tonuyla, “Sadece, bu kadar çok soru sormayı bırakman gerekiyor.”

“Ve sana yardım etmem gerekiyor, öyle mi? Hem de en ufak bir şey öğrenemediğim bir konuda.”

İstemese de birkaç şey anlatmak zorunda olduğunu fark eden Kali, bir tabureye oturdu ve yavaşça geri yaslandı. “Pinokyo’yu hiç duymuş muydun?”

“Pinokyo mu? Hayır, hiç duymadım.”

“O hâlde bu kadar meraka da gerek yok. Hem zaten, çok yakında herkes gibi sen de duyacaksın.”

“Herkes gibi?”

Kali başıyla onayladı, “Tüm şehirlere birer hediye gönderdim,” dedi, “Dostlarım sözlerini tuttukları sürece de hiçbir sıkıntı olmayacak.”

Varen bu konuşmadan pek fazla bir şey anlamasa da bozuntuya vermiyordu. “Ne işler çeviriyorsun Kali?”

“Hiç. Söyledim ya, her şey sanat için. Her neyse. Bir yere uğramam gerekiyor. Belki tekrar gelirim buraya. Sen de herkese haber sal.”

Kali yavaşça kapıya yönelirken, Varen de bir adım ileri çıktı, “Peki ne söyleyeceğim insanlara?”

“Bugünlerde etraflarına daha dikkatli baksınlar,” dedi Kali, tebessümle Varen’e döndü, “Göğe baksınlar mesela.”

* * *

Güneş Navgat’tan uzaklaşmaya devam ederken Kali de şehir meydanına vardı. Kısa bir süre etrafa baktı, fakat buralarda görmeye alışık olduğu Gurro’yu bu defa göremedi. “Çok güzel. Nerede bu adam?”

Gözlerden uzak bir köşeye geçip beklemeye başladı. Duvarın ardından gelen seslere kulak kesildi. “Hangi harfte kalmıştın?” dedi biri. Diğerinin yanıtı “E” oldu. “Niye N’den devam ediyorsun peki?” diye devam etti ilki. Önemsiz bir sohbete tanıklık ettiğini gören Kali, daha fazla dinlemeyip tekrar etrafa bakmaya başladı. Çok geçmeden sol tarafta bir adam belirdi. “Eski bir casus, tek başına şehir meydanında ne yapıyor olabilir?” dedi adam. Kali hafif bir tebessümle adama döndü, “Gurro adında birini arıyorum,” dedi, “tanıyor musun?”

“Buralarda bazı isimler sadece bedel ödenerek öğrenilir,” dedi Gurro. Kali başıyla onayladı, “Nasıl bir bedel bu?”

“Kimi sorduğuna göre değişir. Bazıları altınını verir, bazıları da canını. O yüzden, sormadan önce iyi düşün.”

“Şimdiden kesemi boşaltmaya başladım bile,” dedi Kali, somurtarak yüzünü çevirdi, “Bu şehrin bu yönünü hiç sevmiyorum işte.”

“Şehrimizi sevmediğin belli oluyor,” dedi Gurro, “aylardır ortalarda yoksun.”

“Bazı işlerim vardı. Neyse ki tamamladım.”

“Ve buraya geldin.”

“Evet. Nyphur’u seviyorum ama Navgat benim evim. Ona çok özel bir hediye vermek istiyorum.”

Gurro hafifçe başını eğdi, “O hâlde valiye gitmen gerekiyor,” dedi, “hediyeni halk adına kabul edecektir.”

Kali başını iki yana salladı, “Valinin kabul edeceğinden şüpheliyim. Bana tablolardan hoşlanan birileri lazım.”

Gurro başını kaldırıp boğazını temizledi, “Benim gibi mesela?”

“Senin gibi mesela.”

Gurro bir süre etrafa baktı, sonra tekrar Kali’ye döndü, “Öylesine bir tablodan bahsetmiyoruz, haksız mıyım? Bana bu işin arkasında başka bir şey olduğunu söyle ki ben de hemen vazgeçeyim.”

Kali istemsizce güldü, “Ne o? Vatansever mi oldun?”

“Tarafsız oldum. Büyük işlere girmiyorum artık, büyük meselelere yaklaşmıyorum.”

“Duy da inan.”

“Ben ciddiyim Kali!”

“Eski bir dostun bir tablosunu meydandaki sergiye koymayacak kadar uzaklaşmış olamazsın o meselelerden, öyle değil mi?”

Gurro bir müddet düşündü, etrafa baktıktan sonra tekrar Kali’ye döndü, “Yeteneğine güveniyorum Kali, beni yanlış anlama. Gerçi son resmin çok kötüydü ama…”

“Bilerek kötü yaptım.” diyerek sözünü kesti Kali, “Yılın ilk ayına en kötü resmimle selam vermeyi seçtim. İyiye kıymet verilmediğini gördüm çünkü. Fakat bunlar geride kaldı.”

Gurro boğazını temizleyip hafifçe başını eğdi, “Evet. Her neyse. Demek istediğim; önce ne çizdiğini görmem gerekiyor Kali. Görmeden söz veremem. Dediğim gibi, artık tarafsızım ve bunu bozmak istemiyorum.”

Kali kısa bir süre düşündü, sonra da başıyla onayladı, “Nasıl istersen. Benimle gel o hâlde.”

Gurro’nun cevabını beklemeden sol tarafındaki ara sokağa giren Kali, arkasına bakmadan yürümeye başladı. Çok geçmeden Gurro da peşine takıldı. Adımlarını hızlandırıp Kali’ye yetişen Gurro, “Acelen mi var?” dedi, “Bir şeylerden kaçıyor gibisin.”

Kali tebessümle başını eğdi, “Doğrudur.”

“İçimde hâlâ kötü bir his var.” diye devam etti Gurro, “Sakladığın şey her neyse, başımı belaya sokacak sanırım.”

“Bir şey olmaz, merak etme. İnsanları sanattan uzak tuttukları yeter. Saçma sapan resimleri kıtanın dört bir yanına gönderip insanların gözüne sokuyorlar. Onları gerçek sanatla çarpacağım. Onlara samimiyet dersi vereceğim.”

“Gerçek sanat, öyle mi? Samimiyet dersi, gerçek sanat. Eskiden de şarap içerdin Kali, fakat kendini bu kadar kaybettiğini hiç görmemiştim.”

Kali gülmeye başladı, fakat cevap vermedi. Birkaç adım daha attıktan sonra birdenbire durdu. Sol taraftaki evlerden birine dikkatle bakmaya başladı. Tek katlı, açık mavi boyalı, kısmen eski bir evdi. Penceresi yoktu. Kali yavaşça kafasını kaldırdı, “Burası olmalı.”

“Birini mi arıyoruz?”

“Hayır,” dedi Kali, sonra birkaç adım atıp kapının önünde durdu. Tekrar etrafa baktıktan sonra kapıyı yavaşça iki kez çaldı, biraz bekleyip iki kez daha çaldı. Çok geçmeden kapı açıldı. Kapıyı açan adam bir şey söylemeden evin arka kapısından bahçeye çıktı ve kapıyı kapattı. Kali yavaşça içeri girdi. Gurro kapının önünde bekliyordu. “Gelmiyor musun?” dedi Kali. Gurro da etrafa baktıktan sonra eve girip kapıyı kapattı. “Neresi burası Kali?”

“Bilmiyorum.”

Kali’nin, her zamanki tuhaflığından çok daha ileride bir yerde durduklarını fark eden Gurro, sessiz kalmaya karar verdi ve bir köşeye çekilip beklemeye başladı. Çok geçmeden Kali de aradığı şeyi buldu, “İşte buradasın!”

Üzerindeki örtüyü kaldırdığı tabloyu yavaşça çevirip Gurro’ya gösterdi. Gurro merakla resme baktı, fakat pek bir şey anlayamadı. Kıyafetleri farklı renklerle boyanmış ve adeta bir oyuncağa benzeyen bir erkek çocuğu resmedilmişti. Kafasını yukarı kaldırmış bir hâlde duruyordu. Etrafındaki üç beş ağaç ve çalılıklar dışında da başka bir şey yoktu tabloda. “Bu mu?” dedi Gurro, sohbeti sürdürmesi gerektiğini düşünerek. Kali başıyla onayladı, “Kesinlikle.”

“Nedir bu?”

“Gerçekle yalanın savaşı.”

Gurro istemsizce güldü, “Senin için sıra dışı bir şey olmuş gibi görünüyor.”

Kali kısa bir süre resme baktı, sonra da hafifçe başını eğdi, “Öyle de denebilir. Carlo adında bir ressamın meşhur bir eserinden esinlendim. Muhtemelen adını hiç duymadın.”

“Çaldın yani,” dedi Gurro, belli belirsiz bir tebessümle kafasını çevirdi. Kali somurtarak arkadaşına baktı, “Hayır,” dedi sert bir ses tonuyla, “sadece esinlendim.”

Gurro tekrar Kali’ye döndü, “İkisi de aynı şey değil mi? Fark ne?”

Kali cevap vermedi. Tabloyu alarak evden çıktı. Gurro da peşine takıldı. “Nereye gidiyorsun Kali?”

“Bin beş yüz altmış sekiz,” dedi Kali, arkasına bakmadan yürümeye devam ediyordu. Gurro adımlarını hızlandırdı, “Ne?”

“Dünya bu tarihi yıllarca unutmayacak.” diye devam etti Kali, “On yedi şehrin on yedisinde de bu tablolar konuşulacak. Tabii, ne kadar konuşulabilirse…”

“Bu tablolar mı?” diye bağırdı Gurro, Kali’ye yetişmekte zorlanıyordu. “Sadece bir tane tablo var Kali. Diğerleri nerede?”

Kali cevap vermedi. Çok geçmeden tekrar şehir meydanına geldiler. Kali’de herhangi bir değişim yoktu, fakat Gurro nefes nefese kalmıştı. Tekrar arkadaşına döndü, “Sen bu işi fazlasıyla ciddiye alan biri değil miydin Kali?”

Kali alaycı bir bakışla Gurro’ya baktı, “Bir zamanlar,” dedi, “artık o kadar da uğraşmıyorum. Üç beş fırça darbesi, biraz da çalı çırpı ile işi bitiriyorum. Sonra da yoluma gidiyorum. Arkama dönüp bakmıyorum bile. Çünkü siz bunu hak ediyorsunuz.”

Gurro konuyu değiştirmesi gerektiğini düşünüp tekrar tabloya baktı, “Şimdi ne yapıyoruz?”

“Şu önümüzde duran sergiye bunu da koyacaksın,” dedi Kali, sonra etrafa bakmaya başladı. “Olabildiğince dik durması gerekiyor.” diye devam etti, “Bu çok önemli.” Bakışlarını tekrar Gurro’ya çevirdi, “Beni anladın mı?”

“Dik duracak,” dedi Gurro, nefesini toplayıp biraz daha doğruldu, “seni anladım, başka?”

Kali başını iki yana salladı, “Hepsi bu kadar.”

“Sonra ne olacak?”

“Bekleyeceğiz ve göreceğiz. İnsan ırkı, bugün itibarıyla bir dürüstlük sınavından geçecek. Tabii bu işin sonunda ne olacağını ben bile göremeyebilirim.”

Gurro yavaş yavaş korkmaya başlamıştı, “Tabloyu koyduktan sonra bir şey yapmam gerekiyor mu?” dedi. Kali biraz düşünüp hafifçe başını eğdi, “Yerinde olsam bugün şehirden ayrılmazdım. Gerçi ayrılsan da bir şey fark etmeyebilir tabii, bilemiyorum.”

Gurro yine bir şey anlamamıştı, meraklı bakışlarla etrafı kontrol etti, sonra da sol eliyle tabloyu tuttu, “Ağzından laf alamıyorum,” dedi somurtarak, “Ver de bitireyim şu işi.”

Fakat Kali tabloyu vermedi. “Bekle,” dedi, “güneş henüz batmadı. Herkes aynı anda koyacak tabloları.”

Gurro bu defa da bir şey anlamamıştı, “Herkes aynı anda koyacak.” diye tekrarladı anlamsızca. “Tamam.”

Kali tabloyla ilgili başka bir şey söylemedi. Güneş batana kadar başka şeylerden bahsetmeye devam ettiler. Nihayet havanın aydınlığı solduğunda Kali tabloyu dikkatle arkadaşına verdi, “Beni nerede bulacağını biliyorsun,” dedi, “ne zaman geleceğini de. Geç kalayım deme.” Bir cevap beklemeden Gurro’nun yanından ayrıldı. Gurro bu defa Kali’nin sözlerinin bir kısmını anlayabilmişti, en azından arkadaşını nerede bulacağını biliyordu. Çok beklemeden tabloyu alarak şehir meydanındaki sergiye koydu ve olabildiğince dik durmasını sağladı.

Aynı dakikalarda, kıtanın değişik yerlerindeki on altı şehirde de aynı tablolar şehirlerin merkezlerindeki sergilere veya kimsenin erişemeyeceği noktalara dik bir biçimde konuldu. On yedi şehirde, göğe bakan on yedi çocuk resmi vardı artık.

Ara sokaklarda hayalet gibi süzülen Kali’nin keyfi yerindeydi, “Gerçekler ve yalanlar,” dedi kendi kendine. “Büyük savaş başladı. Her şey planladığım gibi olacak. Yani… Umarım öyle olur. İnsan ırkı ne kadar yalan söylerse, Pinokyo’nun burnu o kadar uzayacak. Her bir doğru da aynı ölçüde kısaltacak Pinokyo’nun burnunu. Peki ya yalanlar haddinden fazla olursa? O zaman ne olacak?”

Cevabı Kali de bilmiyordu. Şehrin gözlerden uzak bir noktasında boş bir ev bularak terasa çıktı ve beklemeye başladı. Ay da bu esnada gökteki yerini almakla meşguldü. “Yalanlar ve gerçekler.” diye tekrarladı Kali. “Eğer Carlo haklıysa ve eğer ben de haklıysam; bugün dünya tarihindeki en ilginç günlerden biri olacak. Eğer ikimiz de haklıysak.”

Hiçbir şey yapmadan öylece beklemeye başlayan Kali, bir ara oturup duvara yaslandı, çok geçmeden de uyuyakaldı. Saatler sonra uyandığında, tanıklık ettiği şey karşısında donakaldı. Sonra da bir anda yerinden fırladı. Pinokyo’nun burnu göğe yükselmişti. Göz açıp kapayıncaya kadar hayli yol almıştı. Kali görmese de, meraklı bir kitle şehir meydanına doğru ilerlemeye başlamıştı bile. Muhafızlar tabloyu almaya çalışıyorlar, fakat müdahale edemiyorlardı. Tablo adeta durduğu yere çakılmış gibiydi. Kılıç darbeleri bile yaramamıştı. Kali bir ara kafasını çevirip doğuya ve kuzeybatıya baktığında, yüzündeki tebessüm kat-la-na-rak arttı. “Ağlanacak halimize gülüyoruz,” dedi istemsizce. Diğer şehirlerde de Pinokyo’nun burnu göğe doğru yükseliyordu. “Zavallı insan ırkı.” diye söylendi.

Bu esnada ayak sesleri duyan Kali, yavaşça kafasını çevirdi, neyse ki gelen kişi Gurro’dan başkası değildi. Gurro’nun korkudan bembeyaz olmuş yüzü bile Kali’nin keyfini kaçırmaya yetmedi. “Kali!”

“Hoş geldin eski dostum,” dedi Kali, bakışlarını tekrar şehir meydanına çevirdi. “Sen ne yaptın?” diye devam etti Gurro, sesi titriyordu. Kali ise son derece sakindi, “Ben mi? Hiçbir şey. Sadece bir samimiyet testi yaptım ve ne yazık ki insan ırkı sınıfta kaldı.”

“İnsan ırkı mı? Hasta mısın sen? Sen de insansın Kali.”

Kali biraz düşünüp başıyla onayladı, “Ne yazık ki öyleyim.” diye devam etti, “Görüyorsun, öyle değil mi Gurro? Pek çok şey yapıyoruz bu hayatta, pek çok şey söylüyoruz, insanlarla tanışıyoruz, bir şeyler üretiyoruz, binalar ve hatta şehirler inşa ediyoruz, medeniyet kuruyoruz, kervanlar yürütüyoruz ama en çok da yalan söylemek konusunda yarışıyoruz birbirimizle.” Yavaşça Gurro’ya dönen Kali, birkaç saniye sonra tekrar etrafa bakmaya başladı, “Bana inanmıyorsan eğer, bizzat kendin bak. Biz buyuz Gurro.”

Gurro cevap veremedi. Bir süre öylece etrafa baktı. Bu denli korku ve merakın arasından, “Şimdi ne olacak?” sorusu çıkabildi güçlükle, “Nereye varacak bu işin sonu?”

Kali kahkaha attı, “İnan ki ben de bilmiyorum Gurro. Kim bilir? Belki de gökyüzü çatlar ve parçaları dünyaya düşer de böylece herkesin merak ettiği o sona bugün ulaşmış oluruz bu şekilde.” Keyifle tekrar arkadaşına döndü, “Ne dersin? Böylesi çok daha güzel olmaz mıydı?”

Gurro bir adım geri attı, “Hastasın sen.” diye bağırdı, “Delisin.”

Kali başıyla onayladı, sonra bakışlarını tekrar şehir meydanına çevirdi, “Haklısın,” dedi, “beni siz delirttiniz.”

Gurro başka bir şey söylemeden Kali’nin yanından uzaklaştı. Kali derin bir nefes aldı, kollarını havaya kaldırdı, “Bugün ne kadar da güzel bir gün.” diye bağırdı, “Hava güzel. Şu ötedeki bulutlara rağmen gökyüzü ne kadar temiz aslında! Denizin kokusunu buradan bile alabiliyorum. Ne kadar güzel bir gün bugün!”

Bir süre sonra Pinokyo’nun burnu bulutları delip geçti. Diğerleri de Navgat’takinden geri kalmıyordu. Kıtanın en uç noktasından bile görülebiliyordu artık Pinokyo’ların burunları. Tıpkı Kali’nin dediği gibi, adeta bir yarış içerisindeydiler. İnsan ırkı yalanlara doymuyordu belli ki. “En kötüsünün ne olduğunu biliyor musun Kali?” diye sordu kendi kendine, somurtarak başını eğdi, “Tüm bu olup bitenleri bizzat görmelerine rağmen hiçbir şey anlamayacak, hiçbir ders almayacaklar.”

Bu esnada şiddetli çatırtı sesleri duyulmaya başladı. Kali ilk başka bir şey anlayamadı, etrafa baktı, “Pinokyo?” diye bağırdı, “Ölüyor musun?”

Fakat Pinokyo olduğu yerde duruyordu. Kısa bire süre sonra kafasını kaldırıp göğe baktı ve gökyüzünde çatlaklar oluştuğunu fark etti. Kısa bir şaşkınlığın ardından, o güne kadarki en şiddetli kahkahasını attı. “İnanılmaz!” diye bağırdı, “Bugün her istediğim oluyor!”

Gerçekten de Kali’nin biraz önce söylediği şey birebir yaşanıyordu. Gökyüzü çatlıyordu. Saniyeler sonra gökten parçalar düşmeye başladı. Her şehre, her köye, her kaya parçasına binlerce parça yağdı gökten. Kali ise, tıpkı az önce ölen Gurro’ya da akşamüstü söylediği gibi, bu işin sonunu asla göremedi.

Gürkan Akpınar

1990, Aydın. Amatör öykü yazarı. Genellikle fantazya ve bilimkurgu okur/yazar. Lemur, Bilimkurgu Kulübü, Yerli Bilimkurgu Yükseliyor ve KilTabLet’te de öyküleri yayımlandı. Şu sıralar novella yazmaya çalışıyor.

Navgat’ta Bir Akşamüstü” için 1 Yorum Var

  1. Serdiven dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Özellikle karakter ve mekan isimleri dikkat çekiciydi. Merak uyandıran akıcı bir anlatım vardı ve gelişme vadediyor. “Carlo” ise güzel göndermeydi. Elinize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!