Öykü

Yine de Boğulacak Gibi

Trafik. Camın içinden Azrail gibi giren güneş, sanıyorsun seni öldürecek. Öyle terliyorsun ki, aklından, “Boğulur muyum acaba?” diye geçiriyorsun. İnsanlar desen, birbirlerini merdiven yerine koyuyorlar. Bir yere gitmek, yitmek oluyor bu şehirde. Suratlara değil duvarlara bakıyorsun, her odanın en az 5 duvarı oluyor böylece.

Üniversiteden mezun olalı tam 14 ay 21 gün geçti. İş bulmak bir yana dursun, bugüne dek bir iş görüşmesine bile çağırılmadım. Ben bir baltaya sap olamadıkça, babam akşam yemeklerinde “var mı bir şeyler?” diye sormayı vazgeçilmez bir huy haline getirdi. Ben de her akşam “Yok baba,” dedim. O bu soruları sorarken, ben, vermek istediği bütün alt metinleri anladım. Ama o, benim “Yok baba” derken vermek istediğim mesajı asla anlamadı. Anlamasını da katiyyen beklemedim. Hele ki yaşım 27 olmuş, derenin altından akan sular başka kıtalara ulaşmışken. Anlaşılmak kuş olup uçmuş ve bir aslana yem olmuşken çoktan; babamın beni anlamasını asla beklemedim. Hayat böyle garip bir yer işte. Seni doğuranlar, seni öldürebiliyordu.

Cebimde kalan son iki lira. “Eve dönmeye yeter,” dediğim iki lira. Minibüse verecek paramın olmasının rahatlığıyla kaldırdım elimi şoföre. Minibüs tam önümde durdu. Kapısı açıldı. İki basamağı aştım, minibüsün içerisindeydim artık. Biliyorum ya, sormadan uzattım iki lirayı. “Yalnız indi bindi iki buçuk lira oldu,” dedi şoför. Kulağına eğildim şoförün, “Abi bu seferlik iki lira olsun. Olur mu?” dedim. Yüzüme baktı, gözünü kırptı. O an, yapılan %25’lik zammı unuttum. Şoförün gözlerinde, nasıl bir durum içerisinde kaldığımı anlayan bakışlar vardı. Birbirini hiç tanımayan iki insanın böylesine anlaşabilmesi ne de güzeldi. O şoför, hayatım boyunca unutmayacağım bir yüz olarak kalacak artık hayatımda.

Minibüsten inerken, “Kolay gelsin kaptan, trafiğin az olsun,” dedim. “İkisine de rastlamadım ama sağ olasın yeğen,” dedi şoför de. Tebessüm ederek bitti yolculuğum. Ama bu tebessümde mutlu şeyler bulamazdı arayan. Şoförün acısını paylaşmıştım çünkü. Öyle bir tebessümdü bu. Siz de bilirsiniz, gülüşlerin bazen gözyaşı sakladığını; uçuşların yere çarpmalar… Tıpkı öyle.

Eve gelmeme iki üç dakikalık bir yol kalmıştı. Veysel abiye uğrayayım dedim. “Hem soda alırım hem de bir selam vereyim adama, ne zamandır uğramadım.” Bakkaldan içeri girdiğim anda tezgâhın arka kısmında duran Veysel abi hemen yanıma geldi, “Yav Salih’im uğramaz oldun abine,” dedi. Haklıydı, bahane olarak da hiçbir şey bulamadım o an. İş güç, desem, gülerlerdi adama; okul desen, biteli olmuş iki sene. Ben de hemen aklıma gelen ilk cevabı yapıştırdım “abi koşuşturuyoruz işte”. Selamlaştıktan sonra iki sandalye çekti Veysel abi kapının önüne. Oturduk. Bir çay içimi kadar muhabbet ettikten sonra kalktım ben de. Sarılıp ayrıldım ve eve doğru yürümeye başladım. 4 sokaklık yolda, başım yerde bir yolculuk.

İyi oldu ama Veysel abiyi gördüğüm, birini özlemiş olmak güzel, hele ki sen de özlenmişsen. Aylardır iş aradığımı duymuş bir yerlerden, nereden duyduysa. Kendine dert etmiş. “Birkaç tanıdığın senin gibi güvenilir adama ihtiyaçları var. Ben senin için konuşayım onlarla,” dediğinde elimi omzuna koydum, “iş bulunur Veysel abim, olmadı çırağın oluruz,” dedim. Gülüştük. Canım Veysel abim, sana baktıkça çocukluğumu anımsıyorum. Bir elimde senden aldığım meybuz diğer elimde top. Sokaklar saha, yüzüm güleç. Senin de dediğin gibi “hayat elinde kalan hatıralardır.”

Eve bir iki sokak kalmışken, yukarılardan bir ses işittim, “Salih, Salih. Hop Salih!” Kafamı kaldırdım, Ufuk camdan bana bakıyor.

“Söyle kurban olduğum. Bakkaldan ekmek alayım bir de sepete mi koyayım?”

“Yok be Salih, babamla annem köyden geldiler. İçli köfte var. Gel beraber yiyelim diyecektim”

“Tam vaktinde geçmişim desene camdan.”

“Yok ya, asıl ben tam vaktinde çıkmışım cama.”

Güldüm. “Kurban olduğum çok sağ ol, vallahi çok yoruldum. Kaldı şurada bir sokak, azat et evime gideyim”

“Teklif var, ısrar da var ama sen nasıl istersen”

Karnım açtı ama bir türlü eve varamıyordum bugün, bu yüzden çıkmak istemedim Ufuk’lara. Gerçi Şeref Amca’yı görsem iyi olurdu ama yatağıma uzanıp uyumak istiyorum artık. Sabahtan çıktım biraz yürürüm diye, gitmediğim yer kalmadı. Ne yaptın desen ona da diyecek bir şeyim yok ya… Neyse, “bu sefer eve varacağım, az kaldı” derken bir ses daha işittim. “Salih. Salih evladım…” Bağıran Ufuk’un babasıydı. Döndüm “Tamam Şeref Amca geliyorum geliyorum…” dedim. Kaçarım yoktu.

Kapıdan girer girmez, sofraya itildim. Bir yandan nefes almadan içli köfte yerken bir yandan da köyde neler yaptıklarını soruyordum Şeref Amca’lara. Her zamanki gibiymiş, orada dinleniyorlarmış. Batsınmış İstanbul. Çocuklar burada olmasa asla gelmezlermiş. Yemeği yiyip salona geçmiştik, Rahime Teyze çayları getiriyor, Şeref Amca da çaktırmadan gittiği tatlıcıdan, baklavayı almış kapıdan içeri giriyordu. “E biz alsaydık ya Şeref Amca, ne yordun kendini,” demesini bilirdim ama Şeref Amca’yı tanıyordum artık. Adam birileri için bir şeyler yaptığı zaman dinleniyordu.

Çaylar yudumlanır, baklavalar ağza götürülürken Şeref Amca da iş konusunda yardımcı olabileceğini söyledi. “Hani sana söz veremem işe sokarım diye, ama görüştürürüm birileriyle. Hak ediyorsan da alırlar. Hak ediyorsan…” Aynı günde ikinci kez karşılaşınca bu laflarla, beni geçtim millete de dert olduğunu anladım işsizliğimin. Ve bir de babam dışında herkesin iş bulabilmem için bir şeyler yaptığını. Yapabileceğini.

Üçüncü bardak da bitmişti ki Rahime Teyze kaptı bardağımı yine mutfağa doğru yöneldi. Kalktım dayanamayıp, dedim, “Bir otur Rahime Teyze Allah aşkına ya. Biraz da biz hizmet edelim ne olursun…” Normalde ne kadar ısrar etsem de fayda etmez Rahime Teyze’ye. Kalkar çayları hep kendi koyar, gider meyve keser; yapacak bir şeyler elbet bulur. Oturamaz yerinde. Sehpanın boş kalmasına dayanamaz. Ama bu sefer itiraz etmedi, -belki de ses tonum sayesinde oldu bu- gittim çaydanlığı ben aldım. Otur dedim Rahime Teyze, uzat ayaklarını. Bir kere de sana çay koyulsun, korkma ölmezsin.

Çayların hepsini tazeledikten sonra çaydanlığı mutfağa götürdüm. Salona tekrar girdiğimde, “E hayırlı olsun baban da dükkânı satmış,” dedi Şeref Amca. Çaydanlık elimde değildi ama başımdan aşağıya kaynar sular indi.

“Ne yapmış babam, ne yapmış!”

“Annenin dükkân yok mu, boş durmasın diyordu baban; bir ay oldu, satmış işte sonunda.”

Kendimi kapıdan dışarıya hangi ara attım bilmiyorum. Bu hışımla nereye doğru koştuğumu da. “Satmayacağız demedik mi! Oradaki anıları hiçbir para karşılayamaz, annemin kokusu sinmiş oraya bizden başkası içine çekemez demedik mi! Konuşmadık mı bunları?” diye sokağın ortasından bağırıyordum. Garip garip bakanlara da “Evet! Evet deliyim!” diye karşılık veriyordum. Acaba, acaba abim de biliyor muydu evin satıldığını? Beraber mi yapmışlardı bu işi!

Kendimi sakinleştirip zile bastım, yeğenimin o tatlı sesi süzüldü diyafondan. “Kim o, kim geldi, kimsiniz?” “Prensesin amcası,” dedim ve kapı hemen açıldı. Evden içeri girer girmez uzun uzun sarıldık. Yanaklarından defalarca öptüm güzel yeğenimi. Sonrasında abim ve yengemle de sarıldım, merhabalaştım. Tam da yemeğin hazırlanışına denk gelmişim. Yengem yemek yaptığını, mutfağa geçeceğini söyledi bu yüzden. Kusura bakma diye de ekledi. “Yemek yarım saate hazır olur hep beraber yeriz.” Salona geçtim ben de. Abimle yeğenim de oradaydılar. Yeğenim beni özlemiş olacak ki yine o cevabını bir türlü bulamadığım soruları sormaya başladı ardı ardına; özleyince böyle yapar hep. “Tişörtünü nereden aldın? Neden mavi rengini aldın? Neden kolları uzun? Neden böyle yumuşak? Neden neden neden?”

Abimlerle on dakika kadar oturduktan sonra, aklıma yengemin yanına gidip şu dükkân mevzusunu ona açmak fikri geldi. Hem yengem yalan atamaz, hem de ona daha kolay sorardım. Mutfağa girdiğimde ona da cesaret edemedim. Sanki malın mülkün peşine düşmüşüm gibi… “Ne yemek yapıyorsun, yardımlık bir şey var mı yenge?” dedim. “Ay yok yok, pişmesi kaldı sadece. Geç geç, otur sen.” “Tamam,” dedim, mutfaktan salona doğru geçtim.

Kapıdan adımımı atmıştım ki abimle yeğenimin oynayışları dikkatimi çekti. Saklanarak izlemeye koyuldum onları. Abim çocukla çocuk oluyordu. Kızını mutlu etmek için yerlerde yuvarlanıyordu o an. Garip garip sesler çıkarıyordu. Yeğenim de mest oluyordu böylece. Sonra birden gözlerim dolmaya başladı. Sandım ki boğulacağım. “Biz babamızdan görmedik ki” diyen bir babası olmasına rağmen abimin bu hareketleri beni duygulandırmıştı belli ki. O an, dolmuş olan gözlerim bir ırmak gibi akmaya başladı. Dilimi ısırmaya başladım sesim çıkmasın diye. Ama saklayamıyordum. Şimdi birisi fark etse ne diyecektim onu da bilmiyordum. Ben de çıktım evden. Daha doğrusu, abimin satılan dükkânla bir alakası olmadığından emin bir şekilde, kaçtım oradan.

En iyisi, geçip babamın karşısına dobra dobra konuşmaktı. Sormaktı hesabını olan bitenin. Abimler bizim iki alt sokağımızda oturuyorlar eve gelmem kısa sürdü. Emindim, kopacaktı ipler inceldiği yerden. Zile aralıksız bastım. Açan olmadı. Ben de anahtarımı kullandım. 3 kat yukarı çıkıp babamı beklemeye koyulacaktım. İkinci kattayken komşu Okan Amca açtı kapıyı. “Salih, bak sana bir kitap daha vereceğim,” dedi. Okan Amca, bana böyle sürekli kitap verir. Okumaya da onun sayesinde başladım. Ona olan borcumu asla ödeyemeyeceğim. Ama o, bana verdiği kitapları ve daha fazlasını da okuyor olmamdan ötürü kendini dünyanın en mutlu adamı sayıyordu zaten. Ne güzeldi şu Okan Amca. Ne düşünceli adamdı. Naifti. Komşuluğumuz yüreklerimizin yan yana duruşundandı. Hayatımda kocaman yer kaplayan bir karakterdi.

Kitabı aldım Okan Amca’dan, direkt eve çıkmam gerektiğini söyledim. “Okan Amca, oturup son verdiğin kitap hakkında da konuşurduk ama inan ki acelem var.”

Eve geçtim. Babam bir türlü gelmek bilmedi. Dayanamadım, evin duvarları üstüme üstüme geliyordu. Ve aslında babamla karşılaşmak istemiyordum. Bir yalanına daha tahammülüm yoktu çünkü.

Çıktım evden. Evden çıkmadan önce de, babamın bana çocukken aldığı Pinokyo oyuncağını çıkardım bazamın altından. Götürdüm yatağına bıraktım. Yanına da bir kâğıt koydum, üstünde, “Senin burnun neden hiç uzamadı baba?” yazan. Sonra atlayıp otobüse, annemin el işleri yapıp sattığı dükkânına doğru çıktım yola. Gidip de ne yapacaktım bilmiyorum. Belki kapısının önüne yatıp yeni sahibi gelene kadar ağlayacaktım. Kapının eşiğinden annemin kokusunu duymaya çalışacaktım, kim bilir.

Bu sefer otobüsün içinden Azrail gibi giren güneş yoktu. Trafik de rahatlamıştı. Ama ben, yine de boğulacak gibi hissediyor ve bir daha o eve dönmeyeceğimi biliyordum.

Osman Alp Denizler

1995 doğumlu, kendi işini yapamayan bir arkeolog. Şimdilerde bir medya ajansında çalışıyor. Şiir, hikâye, tanıtım yazıları ve roman yazabilmeye gayret ediyor. 2016 yılında Çatlak Fanzin’i kuran Osman Alp edebiyatın dünyadaki en güzel şehir olduğuna inanıyor ve orada yaşıyor.

Yine de Boğulacak Gibi” için 6 Yorum Var

  1. Merhaba

    Elinize sağlık, hüzünlü bir öykü olmuş. Nedense karakteriniz bana biraz Selim Işık’ı çağrıştırdı. Sakin ve duygu yüklü cümlelerle zenginleşmiş metniniz. Bağlantılarınız da kuvvetli. Çaydanlık, abi-baba benzetmesi, prensen yeğen, komşular. Çok doğal bir gelişimle beni sonuna taşıdı. Tek küçük eleştiri/önerim, babanın yalancılığına yaptığınız odağın sadece tek bir örnekle tanımlanmış olması. Babanın, sadece annenin dükkanını satarken söylediği yalanla karşılaşıyoruz ama oğul bunu “senin burnun neden hiç uzamadı baba” diyerek, aslında bu konunun tek bir olayla sınırlı olmadığına dair bir karakter özelliği veriyor. Demek istediğim, acaba başlarda babadan bahsederken, bu özelliğine dair bir ipucu verebilir miydiniz? Sadece bir öneri,

    Kaleminize sağlık

  2. nyphe dedi ki: dedi ki:

    Kaleminize sağlık. Yaşayan bir öykü. Nefes alır ve verir gibi okudum. Yalnız bazı basit yazım hataları göze çarpıyor, ince işçilik kısmında özensizlik olarak addedilebilir. Selamlar

  3. Selam,

    Bu ay okuduğum ilk öyküydü bu. Tebrik ederim; çok doğal, çok gerçek bir öyküydü. Benim damak zevkime göre biraz yumuşaktı ama yine de beğendim. Kaleminize sağlık. :+1: