Öykü

O Akşamüstü Neler Olduğunu Çok Geç Anladım

Ondan kaçmaya devam ediyordum. Evet evet, asla peşimi bırakmayacak olandan bahsediyorum. Ve biliyorum, bir şeyden kaçmak, kendini ona teslim etmektir.Sıkmaktır boğazını kendi ellerinle.Sol adımına çelmeyi, takmaktır sağ adımınla. Hem bir şeyden kaçıyorsanız, ondan kurtulmak istediğinizdendir bu. Ama bir şeyden kurtulmak istiyorsan sırtını ona dönmeyeceksin. Aksine, üstüne üstüne koşacaksın. O güne dek, bunu bilmiyordum.

Özlem’den defalarca özür dilemek istedim. Ama özrünü dilediğim şeyi onlarca kez yeniden yapacağımı da adım gibi biliyordum. Dilemedim bu yüzden. Ya da her zamanki gibi özür dilemek istediğimi sandım. Sadece bu. İlk olarak, onu sevdiğimi söyleyerek başladım yalanlarıma. Sonra ne kadar çok yalan attım, haddi hesabı yok. Attığım her yalanda şaşırıyordum kendime. O kadar sahici, öylesine inandırıcıydım ki bazen korkuyordum kendimden. Uçurumdan aşağıya düşmüş ve giderek hızlanmıştım. Sanıyordum ki uçuyorum. Hâlbuki yere çakılmak için güç topluyormuşum.

Özlem’i kaybedeceğimi değil, ondan kurtulacağımı düşünüyordum. Ama vakit, beni her zaman olduğu gibi, bugün de haksız çıkardı. Hikâyemin nereye vardığını anlatmadan önce biraz eskilere gitmemiz gerekecek. Zira hiçbir şeyin eksik kalmasını istemem.

Özlem, Erasmus programıyla gelmişti üniversitemize. Ben, dramaturji öğrencisiydim oysa İngiliz dili ve edebiyatı. Okulun hemen yakınlarında bir kafede, ortak arkadaşlar vesilesiyle tanışmıştık. Unutmuyorum, karlı bir akşamüstüydü ve Özlem incecik giyinmişti. Ellerindeki kırmızı ojelerden çok, soğuktan kızarmış elleri dikkatimi çekiyordu.

İlk bir saat içinde Özlem’le aramızda geçen tek diyalog, o ilk yanımıza geldikleri anki merhabalaşmamızdı. Sevgi, Özlem’i herkese tanıtmıştı, “Arkadaşlar bizim bölümden Özlem, aslında Almanya’da yaşıyor. Erasmus’la geldi.” O andan sonra hiç konuşmamıştık. Ta ki, o fikir aklıma gelene kadar.

O fikir aklıma geldiği an, Özlemin dikkatini çekecek bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. Çok geçmeden, nasıl yaklaşmam gerektiğine dair bir şeyler yer etti aklımda ve hemen atıldım. Üstümdeki hırkayı çıkardım, Özlem’in üstüne sorgusuz sualsiz bir şekilde bıraktım. Sonra da “Üşüdüğünü söylemeyecek kadar yabancılık çekme ne olursun” dedim. O an sadece teşekkür edebildi yarım bir Türkçe’yle. Ama bu bana yetmişti, çünkü gözlerinde görmek istediğim o bakışı yakalamıştım ve ilerleyen günlerde, muhabbetimizin önü alınamaz bir şekilde uzayacağından emindim. O an aklıma gelen fikrin bir gün muhakkak gerçekleşeceğinden de.

Tıpkı planladığım gibi, Özlem’le aramızdaki her şey giderek katlanıyordu. Bana olan inancı, benimle her yola gireceği kadar güçlenmişti. Ailesine benden bahsetmiş, benimle alakalı geleceği de içinde barındıran hayaller kurmuştu. Her günümüz beraber geçiyordu. Ama ben beraber geçirdiğimiz her an, o anın hayalini kurarak yaşıyordum aslında.

Özlem’le tanıştığımda son senemdi üniversitede. Dört ay sonra, onunla birlikte Almanya’ya gitmek için bir engelim kalmayacaktı. 4 yaşından beri büyüdüğüm yurtlardan kurtulacaktım onun sayesinde, bu ülkeden çekip gidecektim. Ve 24 senedir içimde koca bir yara gibi duran o hissin suratına tükürecektim.

Her şey, karlı bir akşamüstünde düşündüğüm gibi gerçekleşmeye devam ediyordu. Özlem bana çoktan âşık olmuş, üniversite bittiğindeyse beni Almanya’ya davet etmişti. “Ailem buna sevinecek, ne tepki göstermesi. Bir Türk damat istiyorlar zaten. Yeter ki yabancının biriyle evlenmeyeyim. Ama ben sana bu yüzden değil, âşık olduğum için gel diyorum.”

Özlem sen bana âşıktın, ama ben sana, Almaya bileti olarak bakıyordum. Bir gün bunu sana itiraf edecektim fakat şimdi çok erkendi ve ben profesyonellikle oynadığım rolüme devam etmeliydim. Almanya’ya kadar peşimdeki bu mızraktan, evet hemen ensemin dibindeki mızraktan kaçmalıydım. Yoksa bu mızrak beni öldürecekti.

Ben Almanya’ya Özlem’den 8 ay sonra gidebildim. O her ne kadar beraber gitmemizi istediyse de, o an paramın olmaması yüzünden gidemedim. Özlem teklif etmedi mi diye merak ederseniz söyleyeyim; yüz kere teklif etti bütün masraflarımı karşılamayı. Ama ona yük olmaya bu kadar erken başlamak beni yavaşlatırdı ve hemen ensemin dibindeki o mızrak boynumdan içeri girer canımı alırdı. Ben de 8 ay boyunca ırgat gibi çalıştım. Kaçak olarak yurtta kalmaya devam ettim ve sonunda yeterli miktarda parayı biriktirdim. İlk uçakla Özlem’in yanına uçtum. O da bu sırada ailesine benden bahsetti ve ben oraya gittiğimde yabancıdan bir adım daha ötedeydim. Hatta öyle ki, ailesinin evinde kalmam bile problem olmadı. Kısa bir zaman içerisinde evlatları gibi benimsediler beni. Zaten 6 ay gibi bir sürede Özlem’le evlendik ve kendi evimize yerleştik. Ailesinin desteği olmasa yapamazdık. Türk bir damat nedense onlar için altın değerindeydi. Sanki Alman insan değildi. Neyse bu benim işime geldiği için şimdi bunu dert etmeyeceğim kendime.

Almanya’ya gittiğim ilk gün, dış hatlar kapısından çıktığım anda atladı boynuma Özlem. Bense, bir yara gibi sakladığım o fotoğraftaki iki insanı acaba görebilecek miyim diye henüz ilk dakikadan itibaren başlamıştım mesaiye. Çünkü fazla vaktim yoktu. O mızrağı yere düşürmeliydim. O mızrak, sürekli onları bulmam gerektiğini söylüyordu bana.

Evet, o karlı akşamüstü ne düşündüysem olmuştu. Özlem’le evlenmiş, oturma ve çalışma iznini almıştım. Artık buradaydım, onları bulacak ve cezalarını kesecektim. Sahi ne yapacaktım? Hiç düşünmemiştim. Bunu bilerek yapmıştım. Çünkü onların, zamanındaki müthiş planlarına inat, ben, topa gelişine vuracaktım.

İki seneden beri, onları bulamamaktan yorulmuş, bir yandan da Özlem’i bir gün yarı yolda bırakacağımı bilmemin ağırlığıyla yaşamıştım. Zor bir süreçti benim için, sürekli bir yerlerde iz peşinde koşmaktan bitap düşmüştüm ve Özlem’e bir türlü mantıklı açıklama yapamıyordum. “Yalnız gezmeyi seviyorum ben Özlem. Ne olur anla beni.” desem de, sanıyorum, bir haltlar karıştırdığımı biliyor ama ses etmiyordu. Öte yandan Özlem’in çalışıyor oluşu ama benim eve tek bir kuruş sokamamam da belirli bir süreden soran canımı epey acıtmaya başlamıştı. Fakat benim, şu an tek işim onları bulmaktı.

Özlem hiçbir zaman, çalışmıyor olmamı problem haline getirmedi. Çünkü ben de “kendi işimden” arda kalan vakitlerde evin tüm işlerini hallediyordum. Özlem işten eve geldiği zaman yemeğini pişirmiş oluyordum mesela. Hem zaten, ülkenin en iyi yayınevlerinden birinde editördü. Kazandığı ikimize de yetiyordu. Almanya’da çok kazanmasanız bile problem değildi. Çünkü ülkenin alım gücü yüksekti.

Onları bulmaya olan inancım giderek azalıyordu. Zaten sadece tek bir şehirde onları arayıp durmak belki de hiç olmayan bir şeyin peşinden gitmekten farksızdı. Elimde yıllar yıllar önce çekilmiş eski bir fotoğraf, kalbimde terk edilmişliğin acısıyla umutsuzluğuma umutsuzluk ekliyordum. Ama vazgeçmeyecektim, çünkü ardımdaki mızrak vazgeçmiyordu.

Sonra bir hafta sonu, Özlem’in ısrarlarını kıramadım ve şehir merkezine gittik. Önce bir İtalyan restoranında pizza yedik, ardından da dondurma tatmak için oradan kalktık. Kurduğumuz muhabbet hiç bitmesin istiyordum o gün. Konuştukça rahatlıyordum, sanki içimi ona döküyordum; böylece rahatlıyordum. Arnavut kaldırımlarıyla döşeli İngolstadt şehir merkezinde Özlem’le el ele tutuşurken, ilk defa Özlem’in ellerini bırakmak istemediğimi fark ettim. Onu durdurdum ve dudaklarından daha önce hiç öpmediğim gibi öptüm. Eğer ben farkında olmadan Özlem’e kendimi kaptırdıysam yine de hiçbir şey değişmeyecekti. Tam da şu ana kadar onu aldatmış biri olmaktan kendimi asla kurtaramayacaktım. Aldatmaktan hiç bahsetmedin diyebilirsiniz. Ama dedim ya, ona, onu defalarca sevdiğimi söyledim. Fakat bir kez olsun içimden gelerek olmadı bu. Ve işte, aldatmış oldum.

Özlem’in elini ilk defa heyecanlı bir şekilde tuttuğum o günden sonra hayatımda çok şey değişti. Birincisi iş aramaya koyuldum ve bir Türk restoranında garson olarak çalışmaya başladım. Boş vakitlerimde Almanca çalıştım. En önemlisi Özlem’e daha fazla vakit ayırdım. Ama gariptir, Özlem hiçbir şekilde değişen davranışlarıma tepki göstermedi. Bir kez olsun “hayırdır bir başka davranıyorsun” anlamına gelen bir şey söylemedi. Ufak bir imada dahi bulunmadı. Ben, yoksa ardımdaki o mızrağın bana yaşattığı korkudan ötürü duygularımdan habersiz mi yaşadım? Ben hep mi böyleydim yoksa? O karlı bir akşamüstü, aslında sadece, Özlem’le beraber buralardan yok olup gitmek mi istedim? Evet, ben bugüne kadar taşıdığım bütün boşluğu çoktan Özlem’le doldurmuştum. Ama bunu çok geç fark etmiştim.

Artık onları bulmaktan vazgeçtim. Ardımdaki “Onları bulacak, beni onlara saplayacaksın. Yoksa ben sana kapanmayacak yaralar açacağım” diyen mızrağı düşünmeyi de. Ben artık Özlem’i kaybetmemeyi düşünmeliydim.Şimdi, her şeyi yoluna koymak için önümde tek bir engel kalmıştı. Bugüne kadar neden burada olduğumu ve o karlı bir akşamüstü neler düşündüğümü Özlem’e anlatmak. Eğer bunları Özlem’e anlatabilirsem ve Özlem de hâlâ onunla aynı evde kalmamı sorun etmezse dönmeyecektim Türkiye’ye. Onu, olabildiğinin en yücesiyle sevecektim.

Bugün konuşacağım Özlem’le diye diye haftaları, ayları devirdim. Cesaret edemedim besbelli. Korktum bir kez daha kapının önüne koyulmaktan. Bir kere daha yalnız kalmaktan kaygılandım. Uykusuz kaldım bunun endişesi yüzünden. Fakat bir yandan da hayatımız oldukça güzel gidiyordu. Hiç olmadığı kadar aktiftik. Sevişmelerimizden hiç olmadığı kadar zevk alıyordum. Hiç olmadığı kadar eğleniyorduk, geziyorduk. Ve onlar aklıma daha az geliyordu. Özlem’i düşündükçe onları unutuyordum belki de.

Bir hafta sonu, Özlem sabahın dokuzunda uyanmıştı. “Canım çok önemli bir yazarımızın imza günü var, yanında yayınevinden kimse yokmuş benden rica ettiler. Oraya gideceğim tamam mı? He bu arada bahsettiğim temizlikçiler bugün eve gelecekler, ona göre çok geç olmadan uyan sen de olur mu?” diyerek öptü ve çıktı evden.

Evvelsi gün restoranda öyle yorulmuştum ki Özlem çıkar çıkmaz uyuya kaldım. Neyse ki temizliği yapacak kişiler gelmeden 10 dakika önce uyanabilmiştim. Onları karşılayabilmek için hemen üstümü değiştirdim, yüzümü yıkadım. Tam söylenen vakitte zil çaldı. Kapıyı açtım “Özlem hanıma temizliğe gelmiştik ama?” dedi karşımdaki kadın. Ben Almanca konuşacaklarını beklerken, Türkçe konuşan, sanıyorum bir karı kocayla karşılaşmıştım. Onları içeriye geçirdim. “Önce bir nefeslenin isterseniz, sonra başlarsınız. Yalnız ricam, yatak odamıza girmeyin orayı ben temizleyeceğim” dedim. “Ne olur çok güzel temizleyin, bembeyaz bir sayfa açmak isteyen bir çiftin evini temizliyormuş gibi düşünün. Olur mu?” diye de ekledim.

Sonra odama geçtim. Özlem’le yepyeni bir hayata başlayacaktık. Artık buna emindim. Bugünden de tezi yok her şeyi ona anlatacaktım. Hatta bin bir zorlukla komşumuzdan aldığım fotoğrafı da yırtıp atacaktım artık. Beni beş yaşımda ölüme terk edip giden annemle babamın karabasan gibi hayatımda durmalarına bir son verecektim. Onlardan intikam da almayacaktım. Onları unutacaktım ve her şeye inat mutlu bir yaşam sürecektim.

Fotoğrafı sakladığım kitabı aldım kütüphaneden. Sonra sayfalarını çevirdim ve fotoğrafa ulaştım. Yırtmakla yakmak arasında gidip gelirken, gözlerim fotoğraftaki kadınla adamın, yani annemle babamın gözlerine odaklandı. Bir saniye iki saniye üç saniye… Bunlar onlar. Evet evimize temizlemeye gelen karı koca! Bunlar onlar!

Gözlerimden boşanan yaşları tutamıyordum. Bir yandan sinirim de alıp başını gidiyordu. Bir yerleri yumruklamamak, kapıdan hışımla çıkıp ikisinin de üstüne koşmamak için kendimi çok zor tutuyordum. Sormak istiyordum neden diye? “En azından bir kapının önüne bıraksaydınız, bir cami avlusuna… Öylece, evde para saklar gibi beni bir köşeye bırakıp, ölüme terk etmeseydiniz!” demek istiyordum. Ama kendimi sakinleştirdim. Onlara kendimi hatırlatmak istemiyordum, onlara bu yaptıkları için özür dileme fırsatı bile vermek istemiyordum. Ben, annesi ve babası tarafından terk edilmiş bir çocuktum. Ve daha fazla kaybetme hakkım yoktu. Zaten zamanı geri alıp yaşananları düzeltemeyeceğime göre, yapacağım hiçbir şeyin anlamı yoktu. İntikam diye bir şey yoktu!

Ağlamamı biraz olsun dindirdim ve odamdan öyle çıktım. Salona geçtiğimde ikisi de bir ucundan temizliğe başlamışlardı.

“Lütfen devam etmeyin, hemen evden çıkmanızı istiyorum, çünkü bu evde sizin temizlemeye gücünüzün yetmeyeceği şeyler var” dedim. Bunu dediğimde gözümden akan yaşlarım, neyi temizleyemeyeceklerinin cevabıydı.

“Olur mu öyle şey efendim, biz her şeyi tertemiz yaparız şimdi” dedi kadın.

“Olur olur, lütfen, hemen çıkmanızı istiyorum” bu esnada biraz sesimi yükseltmiştim. Onlar da ne olduğunu anlamadan apar topar çıktılar kapıdan. Yine de konuştuğumuz gibi yevmiyelerini verdim.

Onlar kapıdan çıktıklarında fotoğraflarını yakmak için tekrar odama gittim. Yaktım. Ardından yatağımın içine girip Özlem’i beklemeye başladım. Bugün onunla olan biten her şeyi, o karlı bir akşamüstünü konuşacaktım. Artık arkamdaki mızrağa değil, önümüzdeki güzel günlere odaklanmak istediğimi söyleyecektim. Özür dileyecektim ağlaya ağlaya. Ayaklarına kapanacaktım. Peki Özlem, ya o ne diyecekti bana?

Osman Alp Denizler

1995 doğumlu, kendi işini yapamayan bir arkeolog. Şimdilerde bir medya ajansında çalışıyor. Şiir, hikâye, tanıtım yazıları ve roman yazabilmeye gayret ediyor. 2016 yılında Çatlak Fanzin’i kuran Osman Alp edebiyatın dünyadaki en güzel şehir olduğuna inanıyor ve orada yaşıyor.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. ebuka says:

    Merhabalar,

    İlk paragrafta biraz tutukluk yaşasam da öykünüzü beğendiğimi belirtmek isterim. Önceki öykünüzü de okumuştum. Her ikisi de olay hikayesi şeklinde. Dikkatimi çeken nokta, her iki öykünüzde de ebeveyn figürleri ön planda.

    Elinize, kaleminize sağlık. Umarım en kısa zamanda mesleğinizi de icra edersiniz. Görüşmek üzere, bol selamlar…

  2. Merhaba. Evet, ilk paragraf konusunda çok haklısınız. Hatta hikâyenin birçok kısmında aynı hataya düşmüşüm. Kontrol etmeden gönderdiğim bir hikâye oldu maalesef.

    Dikkat ettiğiniz konu da beni mutlu etti. Genelde anne, baba, aile ve çocuk gibi unsurlar yer alıyor yazdıklarımda.

    Selamlar.

  3. Merhaba,

    Ne olursa olsun yorum almak beni çok mutlu ediyor. Ve evet sizin de söyledikleriniz çok doğru. Başarılı bir şekilde bitirebildiğim bir hikâye olmadı ne yazık ki. Biraz daha anlatmam gereken şeyler vardı. Tüm tavsiyelerinizi dikkate alacağım.

  4. Merhaba,

    Çok teşekkür ederim bu güzel yorumlar için. O kısmı da bilerek öyle yaptım. Çünkü karakter biliyor, ne söylese ne kadar hesaplaşırsa hesaplaşsın hiçbir önemi yok. Hiçbir şey düzelmeyecek. Onlara özür dileme şansını bile vermemek adına susuyor karakter. Ama sizin düşünceniz de değerlendirebilirdi tabii. Bu seferlik böyle oldu :slight_smile:

  5. Merhaba,

    Oh ne güzel yorum bunlar :slight_smile:

    Dediğim gibi, yukarıda yorum yapan arkadaşa dediğim gibi, karakter kendine özür dilenmesini bile istemiyor o an. Onların kendini acındırmasını veya açıklama yapmalarını bile istemiyor.

    Bahsettiğiniz virgül olayı da benim kendimden atamadığım ve sevdiğim bir şey. Orada duraklatmayı çok seviyorum. Fakat bazıları da sevmiyor. Ne yapayım ben de böyleyim :slight_smile:

    Pişman olmaya tam olarak ne zaman başladı bunu karakter de bilmiyor. Ama hikâyenin bir kısmında, birden, Özlem’in lini bırakmak istemediğini fark ediyor. Bazen her şey böyle küçük anlarda saklıdır diye çok inanırım ben. Onun resmini çizmek istedim belki de…

    Çok teşekkür ederim tekrar. Çok mutlu etti tüm bu yorumlarınız.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

4 cevap daha var.