Öykü

Sinyor Pinokyo’nun Büyük Çaresizliği

Roma’nın önde gelen iş adamlarından Sinyor Pinokyo devlet başkanlığına aday olduğunu açıkladığı günün ertesi sabahı şehre tepeden bakan gökdeleninin elli ikinci katındaki ofisinin penceresinden dışarıya, gri bulutların altındaki gökdelenler denizine bakıyordu.

Gökyüzündeki gri bulutların üstü berbat bir pusla kaplıydı ve uzun süre çekileceğe benzemiyordu

Gökdelenlerin çoğu camla kaplı yüzlerini karşılıklı olarak birbirlerine yansıtıyordu.

Birkaç saat önce günü aydırmış olan güneş gökdelen pencerelerini kızıl bir ışıkla kızartmıştı.

Sinyor Pinokyo’nun midesinde dün akşamdan beri bir yanma vardı, geçmediği gibi içini kaplayan sıkıntı da giderek büyüyordu. Böyle berbat bir duyguyu en son ne zaman hissettiğini düşündü ve göğsünün sıkışıp nefes alamadığı, artık çok uzaklarda kalmış bir zamanı hatırladı. Hayatında ilk kez, babasının defter ve kalem alması için verdiği parayla girdiği sirkte kafese kapatıldığı o gün, korkudan nefes alamamış, göğsü sıkışmış; kendini tutamayıp hüngür hüngür ağlamıştı. İkinci defasında ise denize düşüp bir balığın midesini boylamıştı. Balığın mor solungaçları arasından geçip karanlık bir tünelden aşağı doğru inişi gözlerinin önüne geldi.

Tiksintiyle titredi, gözlerini kapatıp bulantının geçmesini bekledi.

Balığın midesinde otururken uzun uzun etrafını yoklamıştı. Eli kaygan bir şeylere değince de ödü patlamıştı. Babası gelip onu kurtardıktan sonra-ona söylememişti ama-karar vermişti; bir daha kimse onu karanlık bir yere tıkamayacak, bir daha asla böyle zavallı bir duruma-yerin altında herhangi bir yere- düşmeyecekti.

Ve işte dediğini yapmıştı. Roma’ya tepeden bakıyordu şimdi. Kendine verdiği sözü tutmanın saadetiyle içi huzurla doldu. Midesindeki yanma da geçer gibi oldu. Dün gece şarabı fazla kaçırmıştı demek ki; o kadar.

Biraz sonra zevkle ince ayar vereceği bir internet canavarıyla görüşmesi vardı. Adam sosyal medya fenomenlerinden biriydi, kendine Il Mostro diye bir isim takmıştı ama mostranın tekiydi esasında. Dün adaylığını açıklar açıklamaz, apar topar bir de video yayınlamıştı kanalında. Görüşmek için defalarca arayıp ısrarla randevu talep etmişti. Kabul etmek zorunda kalmıştı Sinyor Pinokyo. Randevuyu reddetmesi bütün okları üstüne çekebilirdi.

Dünkü videoya, “Sinyor Pinokyo’nun geçmişini hepimiz biliyoruz; ama bugün onun hikâyesine kaldığı yerden bakmakta fayda görüyorum” diye başlamıştı adam. “Sıradan bir odun parçasıyken ete kemiğe bürünen bir kuklaya dönüştüğünü ve babasının sevgili oğlu olduğunu biliyoruz. Ancak, asıl hikâye şimdi başlıyor. Size yarın küçük, sevimli Pinokyo’nun nasıl Sinyor Pinokyo olduğunu, kuklalıktan Roma’nın başkanlığına doğru nasıl tırmandığını anlatacağım.”

Midesine yine bir ağrı saplandı. Çok bilmişin sivri dilini biraz sonra pamuğa çevirecekti.

Çalışma masasının üstüne bıraktığı kâğıdı eline aldı. Hızlı hızlı göz gezdirip, ezberini tazeledi.

“Açıkçası…” Kendini gazeteci sanan kasıntı Il Mostro karşısındaymış da o sırada o da gözlerinin içine bakıyormuş gibi durakladı. “Amacım…Emekli olmaktı…” Tereddütle kelimelerini aradı. Gülümseyip onu dinler gibi yaptı. “Tabii tabii, çok haklısınız; hiç aklımda yoktu. Politikanın “P”siyle ilgilenmiyordum…Evet, evet, kesinlikle…Sahil kasabası…Öyle şeyler…Ama hayat…Başını salladı. “Malum…” Falan filan…Oraları geçelim…” Burada Il Mostro’ya doğru eğilecek, bir sır verir gibi fısıldayacaktı.

“Rüyamda Domine’yi gördüm…Benden geri dönmemi istedi.”

Son bir kez kâğıda bakıp mırıl mırıl okudu. Gözlerini kapayıp tekrar etti.

“Şehirden çıkmışım…Denize doğru yürüyorum…Bir sis bulutu gökyüzünden iniverdi önüme. Bir de baktım Domine sisler arasından çıkıp bana doğru yürüyor.”

Yüzünün ortası acı acı zonkladı. Ameliyat yeri biraz şişmişti sanki. Belki de o yüzden tadı yoktu; midesine vuran yüzünün ağrısıydı.

Kapı üç kere vuruldu.

Sinyor Pinokyo, çekmeceyi çekip elindeki kâğıdı içine attı, aynı hızla kapattı.

Koltuğuna oturup derin derin nefes alırken, sekreter, kafasını uzatıp, mahcup mahcup gülümsedi. Eliyle gel işareti yaptı Sinyor Pinokyo.

Sekreter, dar bir etek giymişti, geyşa adımlarıyla hızlı hızlı yürüyerek masanın önüne geldi. Bir eliyle sımsıkı tuttuğu not kâğıdına bakarak Sinyorina Tilki ve Sinyor Kedi’nin geldiklerini bildirdi. Her zamanki gibi tam vaktindeydi, duvardaki saat dokuzu gösteriyordu. Sekreter, onları içeri almadan, saat dokuz buçukta Il Mostro ile yapacağı görüşmeyi hatırlattı. Hatırlıyordu, hiç unutmamıştı, hazırlıkları tamamdı.

“Son olarak…” dedi sekreter, “karınız, şey, eski karınız üç kere aradı.”

Sinyor Pinokyo sekretere eskiyi yeniyi karıştırmamasını rica etti. Evet, neydi arama sebebi karısının. Saat birde oğlunun okulunda olması gerekiyordu, mezuniyet töreni vardı. Başka bir şey yoksa, sekreter Sinyorina Tilki ile Sinyor Kedi’yi içeri alacaktı. Ha, bir de çayın yanında atıştırmalık bir şeyler isterler miydi acaba.

Sinyor Pinokyo, hiçbir şey istemediğini, hatta çay da içmeyeceğini, diğerlerine servis yapacağı zaman, tepsiye onun için bir antiasit ve bir bardak su koymasını söyleyip, sekreteri gönderdi.

Şehrin tek kalmış gazetesi “Postino di Roma” katlanmış ve okuması için hazır edilmiş olarak masanın sol üst köşesine bırakılmıştı. Gazeteyi açıp boylu boyunca yaydı masaya. Sürmanşeti sekreterinin sabahın köründe arayıp yaptığı gibi yüksek sesle okudu:

“SİNYOR PİNOKYO’NUN ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİ”

“İnşaat şirketi, bir futbol takımı ve şimdilerde yükselen markalardan biri haline gelen “Succo Di Roma” gazozlarının sahibi…Vesaire, vesaire, vesaire!”

Gazeteyi katlayıp, sürmanşeti görülecek şekilde, sumenin sağına koydu.

Masanın köşesinden Il Postino’nun magazin ekini aldı.

“İŞ ADAMLIĞINDAN ROMA’NIN BAŞKANLIĞINA”

Manşetin altında karısıyla düğünlerinde çekilmiş bir fotoğrafı koymuşlardı.

Kafasını eğip altındaki yazıyı okudu.

“Aşk için periliği bırakan…Aaaah! Zaten midem ekşidi, kusacağım sabah sabah!”

Kapı ardına kadar açıldı, Tilki ile Kedi odaya daldılar. İkisi de her zamanki gibi pür neşe içindeydiler. Tilki kızıl tüylerini daha da kızartan, acı kahverengi tüylü bir şapka takmıştı başına. Tırnaklarına sürdüğü oje yıldızsız gökyüzü kadar karaydı. Kedinin kürkünün ondan kalır yanı yoktu. Kömür rengi tüylerini gelmeden önce yardımcısına fırçayla kabarttığı anlaşılıyordu. Bir dans salonuna girmişler gibi kollarını abartılı hareketlerle sallayarak kapıda durup beklediler. Sanki kapıdaki uşak, yere üç kere vurarak, onları salondaki davetlilere takdim edecekti.

Sinyor Pinokyo gülmemek için dudaklarını ısırdı. Tilki bunu işaret saydı.

“Günaydın tatlım!” diye atıldı, masaya doğru eğildi, yanağını Sinyor Pinokyo’nun yanağına değdirirken havaya öpücük kondururdu. “Mmmmuaaahh!”

Kedi kuyruğunu iki yana sallayarak ağır ağır yaklaştı, masanın sağındaki koltuğa oturdu, bacak bacak üstüne attı.

“Selam patron!”

Sinyor Pinokyo başıyla selamladı onu.

“Gazeteleri görmüşsün bakıyorum!” dedi Tilki. Burnuyla masanın sağını gösterdi.

“Gördüm. Siz Il Mostro’nun yayınladığı videoyu gördünüz mü?”

Tilki ile Kedi birbirlerine baktılar. Görmez olurlar mıydı?

Sinyor Pinokyo duvardaki saati gösterdi.

“Buçukta görüşmeye geliyor.”

Tilki, Kedi’ye göz kırptı.

“Bizi çağırmasının sebebini sormuştun ya…”

“Çağırdım!” dedi Sinyor Pinokyo. “Çünkü soruların hepsini cevaplamaya sağlığım elvermiyor.” Eliyle yüzünü işaret etti. “O yüzden bana yardım edeceksiniz. Sonuçta aile sayılırız. Bugünlere gelmemde katkınız büyük.”

“Tabii ki ederiz tatlım” diye mırıldandı Kedi. “Sen hiç merak etme.”

“Ayrıca bizi bu kadar takdir etmen gözlerimizi yaşartıyor” dedi Tilki.

“Takdir etmez olur muyum?” dedi Sinyor Pinokyo. “Sizinle ilk karşılaşmamızı unutmadım.”

Tilki bir kahkaha patlattı. Kedi de ona katıldı. Sinyor Pinokyo da kendini tutamadı.

Üçü odayı kahkahalarla çınlatırken, tekrar yüzünü gösterip gülmeyi kesti Sinyor Pinokyo.

Tilki güçlükle sakinleşti. Kedi gözlerindeki yaşları sildi.

“Sihirli tarlaya para ekmek…Hatırlıyorum…Çok iyi fikirdi ama kabul edin!” dedi Tilki.

“Para ağacı…Ne zaman istersen git topla!” dedi Kedi.

Gülümsemesi yüzüne yayıldı Tilki’nin.

“Ve gerçek oldu! İhalelerin kazancı gazoza yatırılıyor.” Elleriyle gösterdi. “Kapaklar açılınca, şişelerden tertemiz köpük köpük paralar fışkırıyor!”

Kedi tam makaraları yeniden koyuverecekti ki, kapı vuruldu, ciddileşti o da.

Sekreter, kafasını uzatıp;

“Il Mostro geldi efendim!” dedi. Kapıyı ardına kadar açtı.

Uzun boylu, genç görünümlü biri, sekretere teşekkür edip içeri girdi. Masaya doğru yürümeye başladı. Kapı ardından gürültüsüzce kapandı.

Gözlerini hafifçe kısarak gelen adama baktı Sinyor Pinokyo.

Açık kumral saçları gereğinden fazla kesilmişti, kafa derisi görünüyordu. Uzun kollu, uçuk mavi keten bir gömlek ve bej renkte bir pantolon giymişti. Küçük bir fotoğraf makinesini omuzuna asmıştı. Görüşme için titizlikle hazırlanmış diye düşündü Sinyor Pinokyo. Gözlerini kısarak gülümsedi.

“Hoş geldiniz Sinyor Mostro! Biz de dört gözle sizi bekliyorduk.”

II Mostro’nun elini sıkmak için ayağa kalktı. Tilki ile Kedi yerlerinden kımıldamadılar.

“Size böyle dememde bir sakınca yoktur umarım.” Alaylı bir imayla dudaklarını çarpıttı.

“Kimse gerçek adınızı bilmiyor da.”

“Hayır, hayır” dedi Il Mostro Sinyor Pinokyo’nun elini sıkarken. “Hiçbir sakıncası yok, rahat olun.”

“Tanıştırayım!” diye yüksek sesle atıldı Sinyor Pinokyo. “Sinyora Tilki…Ve…” Eliyle sol taraftaki koltuğu işaret etti. “Sinyor Kedi…Şirketimizin yönetim kurulu üyesidirler. Aynı zamanda benim iki kolum ve ailemin vaz geçilmezleri.”

“Memnun oldum!” dedi Il Mostro sakince. “Onlarla burada karşılaşacağımı tahmin etmiştim.” Hâlâ ayakta dikiliyor ve teker teker yüzlerini inceliyordu. Belki de Sinyor Pinokyo’nun ona oturun demesini bekliyordu ama o sırada Sinyor Pinokyo dalmıştı, onun neler tahmin ettiğini anlamaya çalışıyordu.

“Oturmaz mısınız Sinyor Mostro?” dedi Tilki, sesini incelterek. “Lütfen…Ayakta kalmayın.”

“Önce izninizle kayıt için makinemi yerleştireyim bir yere” dedi Il Mostro. “Sonra otururum.”

Sinyor Pinokyo,

“Şuraya koyabilirsiniz” dedi, duvara dayalı kütüphaneyi gösterdi. “Kayıt için en iyi yerdir.”

Il Mostro, makinesini Sinyor Pinokyo’nun gösterdiği yere yerleştirip, üçünü karşısına alarak, sehpanın önündeki deri kanepeye oturdu.

“Birazdan çay servisi yapılacak” dedi Sinyor Pinokyo. Yerine geçip oturdu.

“O zaman bekleyelim” dedi Il Mostro. “Kayda sonra girerim. Kesilmesin.”

Il Mostro’nun sözü biter bitmez, kapı işareti almış gibi tıkladı.

Elinde çay tepsisiyle, servis elemanı içeri girdi. Sinyor Pinokyo’nun masasına bir bardak su ve yanına açılmamış bir antiasit hapı bıraktı. Çay fincanlarını, kurabiye tabaklarını, Tilki ve Kedi’nin önüne koyduktan sonra durup bekledi.

Sinyor Pinokyo servis elemanına teşekkür etti. Başka bir istekleri yoktu.

Servis elemanı saygıyla selam verip, odadan çıktı.

Il Mostro, kumanda aletinin kayıt tuşuna usulca bastı.

Kayda girildiği üçünün de gözünden kaçmamıştı ama.

“Aile demişken…” dedi Il Mostro. “Babanızdan söz ettiğinizi hatırlamıyorum. Sahi…Babanız nasıl?”

Soruyu bekliyordu Sinyor Pinokyo. Biliyordu da. Il Mostro’ya soruları o göndermişti. İlk soruyla röportaja başlaması ayrıca hoşuna gitti. Belki de sandığından daha rahat geçecekti görüşme. Il Mostro ile iyi anlaşacaklarına benziyordu.

Soru onu şaşırtmış gibi baktı. Kafasını salladı sonra.

“Gayet iyi” dedi. “Gayet iyi…Gerçi yaşlı sayılır artık. Onun çok hoşuna gitmese de gözleri artık izin vermediği için…” Durup antiasidin ambalajını açtı. “Ağaç işlerine veda etmek zorunda kaldı. Torunlarına masal anlatarak zaman geçiriyor şimdi.”

Antiasidi bardağın üstünde tuttu, parmaklarını açarak bıraktı. Antiasit, fısırtılar çıkararak, bardağın dibine doğru kaydı.

“Masallar…” dedi Il Mosto. “Hepimiz çok severiz. Babanız, çocuklarınıza, paltosunu da anlatıyor mu?”

Parmaklarını pıtır pıtır ceviz masanın üstüne vurdu Sinyor Pinokyo.

“Keşke burada olsaydı da bu soruyu ona sorsaydınız” dedi.

“Size soruyorum…” dedi Il Mostro. “Çünkü her şey o paltoyla başladı, öyle değil mi? “İlk sermayeniz…” İki sözcüğü de üzerlerine teker teker basarak söylemişti. “Babanızın paltosunu satarak size verdiği iki liretti, yanılmıyorsam? Ama siz, defter kalem almak yerine…”

“O iki liret hiç harcanmadı!” diye bağırdı Sinyor Pinokyo. Yüzünün ortası feci şekilde acıdı birden. Yüzü kıpkırmızı oldu. Masadaki bardağı kapıp içindekini bir dikişte içip bitirdi.

“Yani hep geri döndü!” diye atıldı Kedi.

Il Mostro dönüp şaşkınlıkla Kedi’ye baktı.

“Araştırmanızı doğru yapmamışsınız” dedi Kedi alayla. “Okuduklarınızı anlamış olsaydınız, böyle saçma bir yorumda bulunmazdınız. Peri’nin o parayı Sinyor Pinokyo’ya verdiğini bilmiyor musunuz?”

“Yine de Sinyor Mostro’ya çok yüklenmeyin derim ben” dedi Tilki. “O iki liretin, harcanmasa da Sinyor Pinokyo için metaforik bir anlam taşıdığını ve iş hayatında ona ilham verdiğini kastediyor sanırım.”

“Hem de her gün…” dedi Sinyor Pinokyo. “Sevgili eşim Peri’yle evlendiğimiz gün, o iki lireti çerçeveletip evimizin kapısına asmıştık. Ona bakmadığım bir günüm bile yok.”

Antiasit midesinde bir anafora kapılmış dönüyordu.

“İyi ki Sinyora Peri’yi hatırlattınız” dedi Il Mostro. Çayından bir yudum aldı. “Ben de onu soracaktım. “Nasıl şimdi? Eve döndü artık, değil mi?”

“Hiç gitmemişti ki!” dedi Sinyor Pinokyo. Yüzünün ortasında küçük bir çatırdama sesi duydu.

Göz ucuyla Tilki’ye baktı.

“Bir kadın olarak konuşmaya hakkım olduğunu düşünüyorum” dedi Tilki işareti kaparak. “Sinyora Peri, eşine ve çocuklarına aşık biridir. Kendini onlara adamıştır.”

“Adadığı kesin” dedi Il Mostro. “Sinyor Pinokyo ile evlenirken perilik kariyerinden vaz geçtiğine göre…” dedi.

Sinyor Pinokyo, sıkıntılı sıkıntılı yüzünü buruşturdu. Il Mostro, yavaş yavaş sorulardan sapıp yorumlarda bulunmaya başlamıştı.

“Artık sihir yapmayı da bıraktı, değil mi?” dedi Il Mostro.

“Aile olmanın çeşitli bedelleri vardır” dedi Kedi. “Evlendiğinde sihir son bulur.”

“Her şeyi başlatan peri değil miydi?” dedi Tilki. “Bir kütük parçasına büyü üfleyen, Gepetto’nun kulağına o kütükten bir kukla yapmasını fısıldayan, tahta bir kuklayı, etiyle kemiğiyle canlı bir çocuğa döndüren de o değil mi?”

“Onunla evlenen de Sinyor Pinokyo ama!” dedi Il Mostro. “Sizden o kadar büyük bir…Periyle…Evlenmek…Nasıl oldu?”

“Perilerin yaşı yoktur!” dedi Kedi. “Sinyor Pinokyo yetişkin bir erkek olduğunda, Sinyora ondan çok daha genç gösteriyordu.”

“Haddinizi aşıyorsunuz Sinyor Mostro!” diye gürledi Sinyor Pinokyo. Çocuklarımın annesi hakkında yorum yapmak için bulunmuyorsunuz burada…Onun bir peri olduğunu unutmayın.”

“Ben değil de sanırım o unutmuştu. Hatırladığı için mi evi terk etti Sinyor Pinokyo?”

“Aaaaa, bu kadarına ben bile tahammül edemeyeceğim ama!” diye bağırdı Tilki. Sinyor Pinokyo’ya döndü. “İzninle tatlım!”

Sinyor Pinokyo, hele şükür der gibi baktı ona. “Sonunda!”

“Sinyor Mostro” dedi Tilki Il Mostro’ya dönerek. “Doğru düzgün soru soramayacaksanız, röportajı burada kesmek zorunda kalacağız!”

“Bir sorum daha var, o kadar” dedi Il Mostro. “Ben de daha fazla kalmayı düşünmüyorum.”

Başını sallayarak etrafına göz gezdirdi.

“Ofisiniz göz kamaştırıyor Sinyor Pinokyo. Asansörle yukarı çıkarken sersemledim. Başım bulutlara değecek sandım.”

Sinyor Pinokyo’ya döndü.

“Muhteşem bir kariyer sahibisiniz. Şirketlerinizin hisseleri borsada en kazançlı yatırımlara dönüştüler. Futbol takımınız Roma şampiyonu oldu…Kısacası Sinyor Pinokyo, zirveyi gördünüz. Neden politikaya giriyorsunuz? Düşmekten korkmuyor musunuz?”

Sinyor Pinokyo başını ağır ağır sallarken, ezberini çoktan unutmuştu. Il Mostro’nın neden çark ettiğini anlamaya çalışıyordu.

“Çünkü…” dedi. Tadı kaçmıştı. Hiç hevessiz devam etti. “Bir rüya gördüm.”

Merakla gözlerini açtı Il Mostro. “Öyle mi?” dedi. “Anlatmak ister misiniz?”

“Bir sis bulutu dağların üzerinden yavaşça süzülerek bana doğru gelmeye başladı.”

Yüzü iyice gerildi, kıpkırmızı oldu. Patlamak üzereydi sanki. Hızlı hızlı nefes almaya başladı.

“Bir süre sonra sis dağılırken içinden İsa çıktı.”

Il Mostro, iyiden iyiye meraklanmış görünüyordu.

“Quo Vadis Domine?” diye sordum. ‘Senin bırakıp kaçtığın koyunlar için yeniden çarmıha gerilmeye gidiyorum’ dedi.”

Fincanındaki son yudumu da içti Il Mostro.

“Yani bu sebepten mi politikaya giriyorsunuz?”

Başını hızlı hızlı salladı Sinyor Pinokyo.

“Benimki basit bir çobanlık isteğinden başka bir şey değil.”

Il Mostro, fincanı tabağına bıraktı.

“Ama bu bir azizin hikâyesi” dedi. “Bir aziz olduğunuzu iddia etmiyorsunuz, değil mi?

“Hayır, elbette, etmiyorum” dedi Sinyor Pinokyo. Yüzünün şişmesi durdu o anda. Azıcık da olsa rahatlamış görünüyordu.

“Çünkü bir azizin hikâyesinden etkilendiniz ve onu rüyanızda gördünüz.”

“Evet.”

“Benim buna inanmamı mı bekliyorsunuz Sinyor Pinokyo?” diye sordu Il Mostro. Açıkça alay ederek bakıyordu artık.

“O da sizin sorununuz Sinyor Mostro!” dedi Tilki. Ayağa kalktı.

“Alelade bir kütüğün canlandığına inandınız da Sinyor Pinokyo’nun böyle bir rüya gördüğüne mi inanmıyorsunuz?” dedi Kedi. O da fırladı ayağa. “Görüşme bitmiştir!”

Tilki, Il Mostro’nın makinesini alıp kaydı durdurdu. Videoyu silme tuşuna bastı.

“Hay aksi!” dedi. “Elim çarptı! Ne yazık!” Makineyi Il Mostro’nın eline tutuşturdu.

“Sinyora!” diye bağırdı Kedi.

Sekreter anında uzattı kafasını kapıdan.

“Sinyor Mostro çıkıyor. Kendisine yolu gösterin lütfen!”

Il Mostro, öfkeden titriyordu ama ağzını açıp bir şey diyemedi.

Hızla yürüyüp çıktı kapıdan.

Sinyor Pinokyo, koltuğuna çökerken başı geriye, koltuğun arkasına doğru düştü.

Derin nefes aldı.

Tilki ve Kedi acıyarak baktılar Sinyor Pinokyo’ya.

Yüzünün ortasındaki patlamış dikişlerin arasından ileriye doğru sipsivri, upuzun, tahtadan bir burun uzanıyordu.

“Tüh ya!” dedi Kedi. “Daha bir ay bile geçmedi son ameliyatın üzerinden.”

“Şimdi kabarık hastane faturalarını, işin yoksa, Roma’ya açıkla!” dedi Tilki.

Güneş, gökdelenlerden birinin yüzüne doğru usulca sokuldu, alevden bir top gibi şıkır şıkır yansıyarak ofisin içine doldu.

Nurgök Özkale

Adana’da doğdum. Dokuzeylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi bölümünden mezun oldum. Kısa bir dönem çevirmenlik yaptım. Çocuk oyunları çevirdim. Oyun ve öykü yazıyorum. Amatör olarak fotoğrafla ilgileniyorum.

Sinyor Pinokyo’nun Büyük Çaresizliği” için 8 Yorum Var

  1. Merhaba @Lightsky

    Bu temayla karşılaştığımda, Pinokyo’yu okumayı istediğim öykülerden biri de sizin işlediğiniz çerçevedeydi. Politika/yalan/finansal güç. Bu üçlemeyi, zaten oturmuş cümlelerinizle okuyucuya çok iyi anlattığınızı düşünüyorum. İronik, gerçekçi ve keyifli bu öykü için teşekkürler.

    Kaleminize sağlık
    Müge

  2. Selam @Lightsky

    Post-modern bir Hayvan Çiftliği olmuş resmen. Yine başarılıydı. Pinokyo’nun sıkıntısını ta içimde hissettim. Hep soruyorum kendi kendime, Beştepe’den geçerken; acaba rahat uyuyor mu içeride? Sanırım bu öykü o sorunun cevabını veriyor. :sweat_smile: Kalemine sağlık. Görüşürüz.

  3. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Pinokyo’ya duyduğum tüm sempatimi alıp götürdünüz benden. Özellikle günümüzün siyasi liderleriyle karşılaştırınca daha bir antipatik hâl aldı sevgili Pinokyo. Basın özgürlüksüzlüklerine yapmış olduğunuz göndermeler de gayet isabetliydi. Yalana isyan eden burunlar, göğü delenlerden daha yüksektedir nazarımda. Yüreğinize sağlık.

  4. Lightsky dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,
    Değer kattığınız için çok teşekkür ederim.
    Siz yine de Pinokyo’ya sempati duymaya devam edin, çocuk masumiyetine güvenin.
    Bu öyküdeki kahraman, şaire; “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” dedirten bir “Sinyor.”
    Sevgiler.

  5. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Duyguları vermenizdeki ustalığınıza gönderme yaptım. Yoksa profil fotoğrafımdaki çocuk her gün masumiyetini gözümün içine sokmakta :slight_smile:
    Geçenlerde oyuncakların pahalı olmasından dert yanan biriyle sohbet etmiştim. Günlük konuşmalardan şiire dönüşen çok diyalog oluyor. Ben de onları not alıyorum unutmamak için. Henüz şiirleşmemiş olsa da yeri gelmişken paylaşmak istedim: “ Gerçekleri büyüyor; büyüyen her şey çirkinleşiyor. Belki de bu yüzden oyuncak bebeklerin bu kadar pahalı olması…” Sevgiyle ve edebiyatla kalın…