Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Memed’in Hayalde Gördüğü

Ay, gökyüzünde puslu bakıyordu. Ağaçların arasından bir baykuş öttü. Çalılardan bir tavşan pıtırtısı geldi. Köselerin Memed, yattığı yerden doğruldu. Yanlarını elledi. Her yerleri uyuşmuş, elleri buz kesmişti.

“Öff,” dedi. “Amma uyumuşum. Biraz daha yatsam donacakmışım.”

Gözünü karanlığa alıştırana kadar bekledi. Baktı. Kırmızı traktör yerinde yoktu. Etrafta kimse görünmüyordu. Canı sıkıldı.

“Şerefsizler, beni tarlada bırakıp gitmişler!” dedi yüksek sesle. Bütün kâinat suçlanmış gibi susuverdi. Köyün başındaki tarlalara zifiri bir sessizlik çöktü. Gönlü elvermedi bu suskunluğa.

“Belki de beni kaaveye gitti sandılar” dedi. “Ne bilsinler ağacın duldasına sindiğimi.”

Biberlerin ötesindeki su arkından şırıltılar yükseldi. Kalktı, ayakkabılarının üstüne bastı, sendeleye sendeleye arkın yanına vardı. Arkın bir kenarı olduğu gibi kırılmış, üzerine ağır bir şey düşmüş gibi içine göçmüştü. Arkın kenarlarında koyu koyu lekeler peyda olmuştu. Bir şey tütüyordu, acı acı; yanık saman kokuyordu sanki. Vicdansızın biri bir camıza çarptı herhalde diye düşündü. Biçare de telef oldu. Arkın kırılan yerini düzeltmeye uğraştı, beceremedi. Yüzüne su çaldı biraz, gömleğinin koluyla kuruladı. Sert kabuk gibi kuru kuru bir şeyler değdi yüzüne. Uzandığı toprağın çamuruna yordu.

Kanalın kenarından yürüye yürüye asfalt yola çıktı. Uzun farlarıyla yolu yalayan otomobiller gece vakti uysallığa erişmiş dalgaların gidip gelip kıyıyı yoklaması misali hışırda hışırdaya geçiyorlar, Memed’in gömleği, onlar geçerken her seferinde havalanıyordu.

İçi iyiden iyiye üşüyordu. Canı acayip sigara çekmişti. Şalvarının cebini yokladı. Eline çakmağı geldi. Öbür cebine attı elini. Boş paketi çıkarıp kıvırdı, tarlaya doğru fırlattı. Yolun ilerisinde, köşe başındaki kahvenin kapısından puslu bir ışık sızıyordu. Çiftliğe kadar sabredemeyecekti. Geçerken biraz soluklanırım, birinden alırım bir dal, çayla içerim diye düşündü. Açık kapıdan içeri daldı. Kahvedekiler başlarını çevirip kapıdan içeri girene baktılar ama hiçbiri bir şey demedi. İçerisi sıcaktı, soba sönmemişti. Çakırın Musa ile Hasan dipte bir masada oturmuş, televizyona bakıyorlardı. Osman ocağın altını söndürmüş, çay bardaklarını tezgâhın üzerine dizmiş, ellerini kuruluyordu. Kahvenin havasızlığı kirli camlara da bulaşmıştı, tavandaki florosan içerideki sıkıntıyı daha da parlatıyordu. Memed herkesin keyfinin kaçık olduğunu fark etti, ses etmeden kapının yanındaki masaya geçip sandalyeye çöktü. Çöker çökmez şalvarına bulaşmış lekeleri fark etti. Evlerden ırak, altına etmiş gibi koyu koyu lekeler vardı her yerinde, kurumuş kalmışlardı. Burnu ekşimiş bir kan kokusu alır gibi oldu. Kulaklarına kadar kızardı. Eve varınca karısı ağzına geleni söyler, doldurur doldurur boşaltırdı. Hızır imdadına yetişti, masanın üstündeki sigara paketini kaldırıp gözüne soktu. Çocuk gibi sevindi. Aldı içinden bir tane, yaktı.

“Osman gardaşım, bir kayfeni içsek mi ha?” diye seslendi.

Osman suratından düşen bin parça, ocağın önünü siliyordu. Kötü kötü süzdü Memed’i. Hiç oralı olmadı.

“Duymadı heralda,” diye düşündü Memed.

“Ah ah!” diye iç geçirdi Hasan. “İnsan dediğin bir varımış, bir yoğumuş.”

“Mukadderat,” dedi Çakır’ın Musa. “Hikmetinden sual olunmaz. Olacağı varımış.”

“Hiç aklına gelir mi? Sersem kamyoncu. Sen çık yoldan, habersiz habersiz git, vur adamın sırtına, dümdüz et.”

“Dağ gibi adamıdı. Gerçi biraz tembelidi…Gidenin arkasından konuşmak gibi oluyor şimdi amma.”

Hasan koca eline havada taklalar attırdı.

“He, orası da öyle,” dedi. “Amma doğruya doğru, ufarak da safıdı.”

“Heee, ortalıkta avara avara dolanırıdı”

“Dolanırıdı,” dedi Hasan baş sallayarak.

“Eee, gerçi o kadar malk mülk bende olsa, ben de dolanırdım avara avara” dedi Musa.

Başında bir ağırlık vardı Memed’in, uyku sersemliği geçmemişti daha. Konuşulanlar uğultu gibi geliyordu ona.

“Ne oldu Hasan Emmi?” diye sordu. “Kimi diyorsunuz?”

Hasan başını çevirip bir şeyler dedi. Ama Çakırın Musa, öyle bir öksürüş öksürdü ki ağzından fırlayan balgam, gidip karşı duvara yapıştı. Ağzında kalanları elinin tersiyle alıp şalvarına sildi.

Hasan’ın söylediklerinin yarısını bile anlamamıştı Memed. Musa ile Hasan’ın yanlarına varıp oturası vardı ama şalvarındaki lekeler aklına geldi. Hasan’a döndü, onun da kahve yapası yoktu belli ki. Sesini çıkaramadı. Şimdi bir şey dese; içip içip yaz deftere, al seneye diyorsun, siftah bile verdiğin yok. Borcun dağlara dayandı, diye başlar, kırk tane laf sayardı. Elindeki yanan sigaraya baktı. Ucunda uzayan kül yarısını geçmişti.

“Elli ikisini bekleselerdi hiç olmazsa!” dedi Hasan.

“Genç avrat,” dedi Musa. “Gösterişli de…Bırakır mı bizim millet? Dul mul dinlemezdi kimse kapıp kaldırırlardı alimallah.”

“O kadar mal mülk, topraklar… Çiftliği de unutma. Sadece o çiftlik bile insanın yedi sülalesini geçindirir, on nesline yeter. Avrat yabancıya varsa, hisseler bölünürdü. Elbet başını bağlayacaklardı. Gardaşı abisinin avradını alınca işler halloluverdi. Sen sağ ben selamet!”

“Sen sağ, ben selamet!” dedi Musa. “Ne yapacaktı avrat ki? Ölenle ölünmez. Kayınını koca bellemekten başka ne gelir elden?”

“Sormaya ne hacet? Kayını ne de olsa, bilmediği insan değil” dedi Hasan.

“Hem gardaşından daha cevval, iş bitirir. Abisinin çoru çocuğuna bakar, işleri de devralır galan. Zaten, yokarıda Allah var; rahmetlinin pek bir işe yaradığı da yoğudu.”

“Evlerden ırak,” diye geçirdi Memed içinden. Sonra, yüksek sesle, “Allah başa vermesin!” dedi ama onu takan olmadı gene.

Çaydanlığın ağzından bir damla düştü sobanın üstüne; pofladı, inceden kayboldu.

Memed ucunda ateşi çizgi kadar kalmış izmarite baktı. Parmaklarının ucu tutuşur gibi oldu. İzmariti kül tablasına bastı. Hayırlı geceler bile demeden kahveden çıktı.

Karanlık yoldan yürürken karanlık tarlalardan bir sırtlanın sesi geldi, sanki alaylı alaylı, pis pis gülüyordu. Koştur koştur köyü geçti, çitlerle çevrili avludan içeri girdi.

Kırmızı traktör evin yan tarafında duruyordu. Ev karanlığa gömülüydü. Avlunun kapısı gıcırtıyla açıldı. Karısı gaz lambasıyla çıktı dışarı. Lambanın ışığı beyaz eşarbıyla çevrelenmiş yüzünde dolaştı, arkasındaki duvara titrek gölgeler düşürdü.

Kadın lambayı kaldırıp gelene baktı.

“Sen misin Memed?” dedi ölü bir sesle.

Kapının ağzında durdu. Memed içeri girince arkasından yürüdü.

Memed, yere serilmiş sofra örtüsüne, tepsinin içindeki bulgur pilavına, domatesli soğanlı salataya baktı. Canı çekmedi hiçbirini, kokuları gelmedi burnuna. Karısına döndü. Kendisine bir şey olsa kardeşine varır mı diye sordu.

Karısı kan oturmuş, kuru mu kuru gözlerini Memed’in gözlerine dikti. Yorulmuş baktı.

“Başımı bağlarken sordular mı bana ki şimdi gardaşına verirken soracaklar?” dedi.

Rüzgâr yetişip kadının eşarbını havalandırdı.

Memed de tüy kadar hafiflemişti. Rüzgâr kaldırıp önüne kattı onu, uçurup köyün tepelerine, mezarlığa kadar götürdü, taze bir mezarın tümseğinin önüne bıraktı.

Memed toprağa çakılı tahtanın üzerinde adını okudu.

Dizlerinin üzerine çöktü.

Hayatının en son ağıtını sessiz sessiz ağladı.

Nurgök Özkale

Adana’da doğdum. Dokuzeylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi bölümünden mezun oldum. Kısa bir dönem çevirmenlik yaptım. Çocuk oyunları çevirdim. Oyun ve öykü yazıyorum. Amatör olarak fotoğrafla ilgileniyorum.