Öykü

İki Buçuk Lira

Süleyman, sıcak bir yaz sabahında gövermiş bir kavun gibi yusyuvarlak kafasını döndürerek, uyku tüten gözlerle yastığın diğer ucuna baktı. Annesinin başının izi bozulmamıştı hâlâ. Kapı aralıktı. Mutfaktan kızarmış ekmeğin kokusu geliyordu.

Yuvarlanarak yatağın diğer tarafına doğru kaydı, annesinden kalan çukura yerleşti. Yastık annesinin uzaklarda yitip gitmiş memleketinin sık çayırlarına benzeyen saçları gibi tertemiz; yeşil sabun kokuyordu. Yatağın çukuru annesinin sırtı gibi sıcacıktı. Sıcaklık yavaş yavaş bütün bedenini sarınca yorganı açıp ayaklarını sarkıttı, doğrulup oturdu. Kafasını kaldırıp, babasının, duvardaki, kahverengi, ahşabı işlemeli bir çerçeve içine hapsolmuş yüzüne baktı.

Babasının kaşları, gecenin karanlığında yaptıklarını biliyormuş gibi çatılmıştı. Eski, siyah beyaz vesikalıktan büyütülmüş fotoğrafın kenarındaki kat izi daha da derinleşmiş gibiydi.

İki yıldır her sabah kalktığında olduğu gibi, gözleri babasının yüzüne değince yüreği hopladı.

“Hayırlı sabahlar baba!” dedi gözlerini yere indirirken.

Babası otuz dört yaşındaydı ve fotoğraftaki gibi hep otuz dört yaşında kalacaktı sonsuza kadar.

Hayatta olsa, ağzını açıp, “Hayırlı sabahlar oğlum,” demezdi. Şimdi de hiçbir şey demeden süzüyordu onu.

Babasının alnındaki derin çizgilere, alnının ortasını ikiye bölen yara izine, göz bebeklerinin çukurunda gölgelenmiş gözlerine, dimdik inen kalın burnuna baktı. Annesi,

“Burnunun dikine giderdi rahmetli. Armut dibine düşer ya, sen de ona çekmişsin be oğlum,” derdi hep.

Baş parmağıyla işaret parmağını birleştirerek burun deliklerini sıkıp birbirine yapıştırdı. Nefesini tutarak bir süre durdu; sonra gürültüyle sümkürdü. Burnundan çıkan sümük yerdeki kilime yapışıverdi.

Babası kalın bıyıklarının altında bir çizgi gibi incelmiş dudaklarını aralayarak,

“Akıllı ol!” dedi.

Kafasını sallayarak babasına milyonuncu kere söz verdi, pijamasının belinden tutarak sıyırdı bacaklarından, bir tekmeyle dolabın önüne savurdu. Ayağa kalktı.

Geceleyin, annesinin, yastığın altına koyduğu cüzdanın içinden aldığı para donundan sıyrılarak bacaklarının arasına düştü.

Gece annesinin uyumasını sabırsızlıkla beklemişti.

Sımsıkı kapalı perdeler, sokak lambalarının ışığını yutmuş, oda derin bir kuyu gibi kararmıştı.

Annesinin nefesi sakin bir ritme kavuştuğunda, dönüp duvara bakmış, karanlıkta babasının gözlerini aramıştı. Babasının gözleri çatılmış kaşlarının altında kaybolmuş, sessizliğe gömülmüştü.

Dinledi. Annesi hâlâ aynı ritimde nefes almaya devam ediyordu.

Bedenini duvara iyice yapıştırıp, elini yavaşça yastık kılıfından içeri soktu, parmakları içeride usul usul ilerleyerek beş minik yılan yavrusu gibi aktı. Baş parmağı cüzdanın metal topuna değince içi hopladı. Parmaklarını birleştirip topları yavaşça birbirinden ayırdı, elini içeri doğru daldırarak ilk dokunduğu parayı çekip aldı.

Paraların cüzdanından böyle azar azar eksildiğini hiç fark etmezdi annesi.

Annesinden hiç harçlık almazdı, alamazdı. Para isteyeceği zaman da bir şeyler uyduruverir,

“Borcum var!” diye kestirip atardı.

Akan sular dururdu o öyle deyince.

Annesi hemen çıkarıp verirdi istediği parayı.

“Borcun varsa mutlaka ödeyeceksin!” der, arkasından da sıkı sıkı tembihlerdi:

“Sakın borç yapma bir daha!”

Cüzdanın metal toplarını birleştirip kapattı. Cüzdan, ağzı kapatılınca sırrını annesine diyemezdi artık.

Avucunu top gibi yumup bekledi.

Beş yılan yavrusu dışarıya, yastığın ucuna doğru aktı. Elini tam yastık kılıfından çıkarıyordu ki; annesi derin derin iç geçirerek döndü.

Gözlerini kapatıp, top atsan uyanmayacak kadar derin bir uykudaymış gibi durdu, çıtını çıkarmadı. Annesinin nefesi düzelince, parayı donunun içine attı.

Bin bir zahmetle ele geçirdiği para bacaklarının arasında yatıyordu şimdi. Hem de tam babasının baktığı yerde. Yüzü cayır cayır yanmaya başladı.

“Vay anasını satayım!” diye geçirdi içinden. Gözlerini indirip eğildi, parayı avuçladı.

Avucunu kalçasının arkasına atıp, gözlerini kaldırdı, babasına baktı.

Babası, kaşlarını çatmış, onu süzüyordu.

“Akıllı ol!” dedi.

Başını sallayarak, babasına milyon birinci defa söz verdi.

Pantolonunu ayağına geçirdi, paraya bakamadan pantolonunun cebine attı. Siyah önlüğünün düğmelerini ilikleyip yakasını taktı. Dolabın köşesine atılmış çoraplarını alıp giydi. Çantasına defterini ve kalem kutusunu tepip odadan çıktı.

Mutfağın tül perdelerinden içeriye dolan sabah güneşi sonbaharın ilk günlerini ısıtıyordu.

Çiçekli örtü serilmiş mutfak masasının üstünde, annesinin fabrikaya gitmeden önce hazırladığı tabak ve dışı buharlanmış bir süt bardağı duruyordu.

Sandalyeye oturdu.

Sokaktan birer birer açılan dükkânların kepenk sesleri geliyordu.

Bir parça peynir dilimleyip koymuştu annesi tabağa. Peynirin yanındaki pırıl pırıl parlayan siyah, etli zeytinleri saydı. Beş zeytin vardı tabakta. Ve kabukları soyulmuş haşlanmış bir yumurta. Yumurtayı ikiye böldü. Sepetin içinden bir dilim kızarmış ekmek aldı. Ekmekten küçük parçalar koparıp tabaktakileri ağır ağır yedi.

Pencerenin altından; bir çocuğun incecik sesi geldi.

“Simiiiiiit…Çi…Sıcaaaak sıcaaaak simiiiiiiiit! Siiiiimiiiiiiit… Çiiii!”

Çocuğun sesi yokuştan yuvarlanarak kayboldu.

Sütü kafasına dikip, dudağının üstündeki beyaz bıyığı elinin tersiyle sildi.

Yerinden kalkıp çıktı mutfaktan. Ayakkabılarını giydi, çantasının kayışlarını kollarından geçirip sırtladı, kapıyı açtı. Kapıyı kilitleyip anahtarı, annesinin tembihlediği gibi, çantasının ön gözüne koydu. Merdivenlerden inip artık uyanmış sokağın hayhuyuna daldı.

Köşedeki bakkal dükkânı açılmıştı. Bakkal sabah gelen ekmekleri kaldırımın kenarındaki camlı dolaba diziyordu.

Yokuştan koşarak inerken otların kokusunu duydu. Biri sabah sabah bahçesindeki otları kesiyordu. Sokağın köşesinde durdu. Dönüp okulun önünde birikmiş, arı kovanı gibi vızıldayan siyah önlüklü kalabalığa baktı; birer ikişer okul kapısından içeri giriyorlardı. Elini pantolonunun cebine sokup, yokladı. Parayı çıkardı cebinden. Avucunu açıp baktı; gözlerine inanamadı.

Avucunun ortasında kocaman bir iki buçuk lira duruyordu. Gözleri yaşardı. Aklı çıkacak sandı sevinçten. Bu, şimdiye kadar annesinin cüzdanından eline gelen en büyük paraydı.

Parmağının ucuyla paranın etrafını bir çelenk gibi saran buğday başaklarına, başakların üstündeki ay yıldız kabartmasına dokundu. İki buçuk lira işaretinin altındaki yan yan yana dizilmiş 1, 9, 6 ve 7 rakamlarını tanıdı ama hep birlikte ne demeye geldiklerini bilemedi.

Çevirip, paranın arkasındaki bir eli çenesinde, bir ayağı önde duran kalpaklı Mustafa Kemal’in yüzünü sevdi gözleriyle.

Kemik kapmış bir enik gibi dili dışarıda, yokuş aşağı inmeye başladı.

İki ay önce başladığı okuldaki öğretmen kalın bir sopaya benzeyen, asık suratlı biriydi.

İlk gün, upuzun bir ipi tebeşirleyip tahtanın üzerine tutmuş, ipi bir yay gibi çekip tahtaya vurarak izlerini çıkarmış, sonra, tahtayı bir ucundan diğer ucuna enlemesine kesen çubukları boylamasına çizgilerle doldurmuştu.

“Hadi bakalım,” demişti. “Defterlerinizi açın. Siz de böyle dümdüz çizgiler çekin.”

Sınıfı dolduran onlarca siyah önlüklü kol, sağlı sollu girişmişlerdi çizgi çekmeye.

Süleyman’ın çektiği çizgiler, dikilmek istememişlerdi bir türlü. Ya sola yatmışlardı ya da sağa.

Üçüncü satırdakiler ise yılan gibi kıvrılmışlardı.

Öğretmen onun çizgilerini görünce,

“Beceriksiz!” diye azarlamıştı onu. “Bir çizgiyi doğru dürüst çekmeyi beceremiyorsun!”

Alev alev yanan yüzünü saklamak için kafasını defterine gömmüş, koluyla çizgilerini örtmüştü.

Kurşun kaleminin izi parmaklarına geçmiş, kolu sızım sızım sızlamış, sırasının üstü açılan kalem ucu ve silgi artıklarıyla dolmuştu. Defterinin yaprakları, alt uçlarından kıvrılarak üst üste birbirlerine yapışmış, sayfaları siline siline kapkara izlerle dolmuş, incelen yerlerinden delinmişti.

Sıraların arasında gezip öğrencilerin çektiği çizgilere bakan öğretmen, ona,

“Beceriksizsin, beceriksiz!” diye bağırmıştı tekrar tekrar.

Kalın sopalar gibi dikilen çizgiler sabahlara kadar kovalamıştı onu uykularında.

Bir hafta sonra okula gittiğinde, sınıfta öğretmenini göremedi.

Öğretmenin masasında gencecik bir kız oturuyordu.

“Artık öğretmeniniz benim,” dedi masada oturan kız.

Süleyman, hayatında ilk defa bu kadar güzel bir öğretmen görüyordu.

Bir kış gününde doğan sıcacık bir güneşe benziyordu.

O gün kimse azarlamadı onu. Defterindeki çizgiler bile dikilmeye yüz tuttu.

Hakkında alınan karar kesinleşmişti ama.

“Okumaz bu çocuk!” diyordu okuldaki diğer öğretmenler.

Genç öğretmen,

“Bırakın,” dedi. “Kalsın bu sınıfta. Otursun işte sırasında, kime zararı var?”

Dinlemediler. Süleyman’ı alıp başka bir okula verdiler.

Hemen arkasından, fabrikaya daha yakın olur; hem kirası daha uygundur diye okulun yakınındaki başka bir sokağa taşındılar.

Doğduğu kasabadan bu şehre göçtüklerinden beri taşındıkları üçüncü ev, babasız yıllarının ikincisiydi henüz.

Kafasındaki tuhaf esintiye ayak uydurarak şehrin arkalarındaki tek katlı, bahçe içindeki gecekondu mahallesinden çıktı Süleyman. Etraftaki bahçeler yerlerini daha yüksek binalara terk ediyorlar, arabaların vızıltısı artıyor; etrafı giderek daha kalabalıklaşıyordu.

Mahalleyi arkasında bırakarak merkeze giden caddeye daldı.

Şehrin en kalabalık caddesi ağzını açarak yuttu onu, kalabalık içinde kayboldu.

İki aydır, her sabah okula diye çıkıp, mahallesinin sokaklarında gezdiğinden güneş dışında kimsenin haberi yoktu daha.

Güneş adım adım takip ederdi onu. Şimdi de gökyüzünde yükselmiş, ensesinde kısacık kesilmiş saçlarının bittiği yeri acımasızca yakıyordu.

Kalabalık cadde üzerinden nehir gibi akıyordu.

Onlarca bağırış, çağırış ve korna sesleriyle çınlayan caddede, azgın bir nehirde akıntıya karşı giden küçük bir sandal gibi, etrafındakilere çarpa çarpa yürüdü.

Caddedeki dükkânlardan birinden etrafa sıcak bir kıymalı pide kokusu yayılıyordu.

Nefesini derin derin çekerek, ciğerlerini pide kokusuyla doldurdu. Pide kokusu, arkasından koşarak, vapur iskelesine kadar takip etti onu, sonra birden kayboldu.

Yolun karşısında durarak, vapur iskelesine baktı. Midesinden yumruk gibi bir sevinç yükseldi, boğazından çıkarak patladı. O ana kadar, mahallesinden hiç bu kadar uzaklaşmamış, denizi hiç bu kadar yakından görmemişti. Bozkırın uçsuz bucaksız düzlüğüne, büyüleyici sadeliğine aşinaydı gözleri. Ne doğduğu kasabada uçsuz bucaksız maviliklere bakmıştı gözleri o güne kadar ne de kasabalarını bu şehirde yeniden çatmış insanların yaşadığı mahallenin kıyılarında görmüştü denizi.

İki buçuk lirası vardı, vapura binebilirdi bugün, gözleri denizin maviliklerine baka baka kaybolabilirdi. Ağzı kulaklarına kadar yayıldı, etrafındakilere çarpa çarpa vapur iskelesine doğru akan kalabalıkla birlikte karşıya geçti. Gişenin önünde durup geleni geçeni izledi. Kuyruğa girdi, avucundaki iki buçuk lirayı gişenin penceresinden uzattı.

“Tek gidiş mi?” diye sordu gişedeki memur.

“Evet!” İbiği yeni yeni kabaran bir horoz gibi kafasını geriye atıp göğsünü şişirdi.

Memur gülümsedi.

“Al bakalım koca adam; talebe!”

Jetonla birlikte bir 1 lira ve iki tane 50 kuruş ve bir 25 kuruşu bıraktı pencerenin önündeki tablaya adam.

Süleyman paraları cebine koyup, turnikenin önünde sıraya girdi. Önündekilerin jetonu nereye attıklarını izledi. Sıra ona gelince, jetonu delikten içeri bıraktı. Jeton neşeli bir çınlamayla düştü.

Turnikeden geçerek vapur iskelesinin salonuna girdi.

Salon tıklım tıklım dolmuştu. Duvardaki kocaman saatin kısa oku 8 rakamının üzerindeydi.

Uzun saplı ok ise 3’ü gösteriyordu.

Salonun kapıları açıldı, salonu dolduranlar, açık kapıdan çıkıp vapura doğru yürüdüler.

Süleyman da önündekileri takip edip, kapıdan çıktı.

İki çımacı vapurun halatlarını iki yandan iskeleye bağlamış, tahta köprüyü atmış, yolcuların gemiye binmesini bekliyorlardı. Diğer yolcuların arasından tahta köprüyü geçerek vapura bindi. Yolcuların bazıları vapurun merdivenlerinden üst katlara çıktılar, bazıları aşağı kata indi.

Süleyman içeri girersem denizi göremem korkusuyla vapurun önündeki bankın başına oturdu. Son anda binenler yanından geçerek bankı doldurdular. Vapur iskelesinin bekleme salonunun kapıları kapandı.

Bekleme salonuna son anda dalan bir iki kişi, koşarak gelirken kapının kapandığını görüp duraladılar, vapuru kaçırdıkları için hayıflanarak kenardaki sıralara çöktüler.

Çımacılar, vapurun halatlarını çözdü, köprüyü içeri çektiler.

Vapur, düdüğünü çaldı, iskelenin önündeki suyu köpürterek açılmaya başladı.

Vapur, yönünü değiştirerek, önünü karşı kıyıya verip ilerlemeye başladı.

İskele giderek uzaklaşıyordu.

Rüzgâr, ortaya çıkarak vapurun arkasından koşmaya başladı. Bir martı sürüsü, rüzgârla yarışarak, çığlıklar ata ata vapuru kovalamaya başladılar.

Başı dönüyordu denizin kokusundan Süleyman’ın. Sarhoş olmuş gibi dudakları kocaman açarak gülümsedi, yüzünü rüzgâra verip martıları izlemeye başladı.

Boğazı serin rüzgârla doldu, bir an nefesinin kesildiğini sandı.

Üst kattan inen çaycı, bankların önündeki halatlara yaslandı, elindeki tepsiyi sallayarak:

“Çaaaay!” diye bağırdı. “Var mı çay isteyen?”

“Ver bakalım bir çay!” dedi yanında oturan bir adam.

“Hemmen!” dedi çaycı. Bardağı adama uzattı.

“Sen de ister misin?”

“Kaç para çay?”

“Beş kuruş!”

“İç delikanlı, bu çay benden olsun!”

“Olmaz! Param var benim!”

Güldü adam, tertemiz. Bir şey demedi. Kafasını çay bardağına doğru eğip, höpürdeterek bir yudum aldı.

Süleyman, çaycıya cebinden çıkarttığı yirmi beş kuruşu uzattı.

“Oooo, zenginmiş bu delikanlı!” dedi çaycı parayı alırken. Tepsideki çaylardan birini Süleyman’a verdi.

Önlüğünün cebine daldırdı elini, şakır şukur karıştırarak salladı. İki tane on kuruşu Süleyman’ın avucuna bırakıp arkasını döndü.

“Çaaaaay! Sıcacak çaaaay! Var mı isteyen?” diye bağırarak gitti.

Süleyman, “İnsan sevinçten de çıldırabilir,” diye geçirdi içinden. Çayından ilk yudumu aldı. Alır almaz yılları onar onar adımlamış gibi büyüyüverdi. Ve âşık olduğunu bilmeden, köpürüp köpürüp hışırdayarak çözülen dalgalara, pırıl pırıl parlayan sonbahar güneşine, yolcuların fırlattığı simitleri taklalar atarak kapışan martılara, mahallesinden çıkıp denizle karşılaştığı o güne âşık oldu.

Denizin maviliğinde, güzel öğretmeninin yüzünü gördü, hışırtısında, “Bırakın, kalsın; otursun bu sınıfta,” deyişini işitti.

Yanında oturan adam, çayını bitirip, bardağı bankların önüne koymuştu. Süleyman da aynısını yaptı.

Vapur döndü, gürültüyle, denizi köpürterek yanaştı iskeleye. Çımacılar halatı bağlayıp tahta köprüyü yerleştirdiler.

Vapurdan çıkanlar köprüden iskeleye doğru sel gibi akmaya başladı. Sabırsız birkaç kişi köprüden geçmedi; doğrudan iskeleye atladılar. Vapur kısa sürede boşaldı. Kimse kalmadı etrafta.

Çımacılardan biri güvertenin önünde oturan Süleyman’ı gördü.

“Heeeey, delikanlı!”

Süleyman çımacıya doğru döndü.

“İskeleye geldik! İn!”

Şaşırdı Süleyman.

“Gezdirmeyecek misiniz?”

“Yok! Gezdirmiyoruz, buraya kadar!”

Yerinden kalkıp köprüye doğru yürüdü Süleyman. Yürürken:

“Vay anasını satayım! Neden gezdirmiyorlarmış ki,” diye düşünüyordu.

Koşarak gişeye gidip adama 50 kuruş uzattı.

“Tek gidiş mi?”

“He, he!”

Adam jetonla birlikte bir de 25 kuruş verdi.

Nefes nefese yetişti vapura.

Vapurun her tarafı dolmuş, oturacak hiçbir şey kalmamıştı.

Rüzgâr daha sert esiyordu şimdi. Vapurun dışındaki sıralara üç beş kişi oturmuştu ancak.

Sıranın başına oturdu.

Vapur, önündeki suları köpürterek açıldı limandan. Yönünü değiştirerek ilerlemeye başladı.

Başının üstündeki kocaman tablasına simitler dizilmiş bir satıcı,

“Simiiiiit! Sıcaaaaayk sıcaaayk simiiiiit!” diye bağırarak geldi, önünde durdu.

Süleyman elindeki 25 kuruşu uzattı adama.

Adam 25 kuruşu aldı. Koluna taktığı sehpayı açtı, tablasını sehpanın üstüne koydu.

“Al istediğini,” dedi.

Üst sıradaki bir simidi aldı.

Adam iki tane 10 kuruş saydı avucuna.

Sıranın ilerisine doğru;

“Simit isteyen var mı?” diye bağırdı.

Kimse ses çıkarmadı.

Adam, simit tablasını kaldırıp tablayı katladı, koluna takıp merdivenlerden yukarı kata çıktı.

Süleyman, simidinin yarısını yedi, yarısını parça parça kopararak martılara attı.

Martılar, attığı simitleri suya düşmeden kapıştılar.

Vapur, suları yararak ilerledi, iskeleye yanaştı.

Vapurdan inip, sabah geçtiği yollardan geçerek mahallesine döndü. Ara sokaklardan yürüyerek, güneş alıp başını çekip gidene kadar dolaştı. Okulun dağılma saatine yakın kestirme yollardan geçerek annesinin çalıştığı fabrikanın önüne geldi.

Annesinin vardiyası bitene kadar bekledi.

Fabrikanın sireni uzun uzun öttü. Kapı açıldı, işçiler yorgun başlarını omuzlarının üzerine düşürüp çıktılar dışarı.

Süleyman’ın gözleri çıkanlar arasında annesinin gür saçlarını aradı.

Birkaç dakika sonra ince pardösünün düğmelerini ilikleyerek çıktı kapıdan annesi.

Kıvır kıvır saçlarını sıkı sıkı tarayarak alnının gerisine yapıştırmıştı.

Alnında biriken terler, minik inci taneleri gibi parlıyordu. Sağ kolunu kıvırmış, siyah çantasını koluna takmıştı. Kapıdan çıkar çıkmaz gördü oğlunu.

Bakıştılar.

Annesinin iri, parlak gözlerine babasının sert bakışları yerleşmiş, incecik kadın kaşları, kalın kalın tasayla çatılmıştı.

Annesi, babasının gözleriyle bakarak, sessiz kelimelerle,

“Akıllı ol!” dedi.

Süleyman milyon ikinci kere söz verdi. Her akşam fabrika çıkışında annesini bekleyecek, eve dönerken babasının gölgesi gibi yanında yürüyecekti onun.

Aklına birden pantolonunun cebindeki paralar geldi, bacağı cayır cayır yanmaya başladı.

“Vay anasını satayım!” diye geçirdi içinden.

Eve doğru yürürlerken annesinin sorularını kafa sallayarak geçiştiriyor; iki buçuk lirayı denkleştirip yastığın altındaki cüzdanın içine nasıl koyacağını düşünüyordu.

Ertesi sabah, gözlerini açtığında, kafasında bir soru yankılandı. Yoksa olanları unutup işine mi baksaydı? Gözlerini annesinin yastığına çevirdi. Ne yapacaklarını bilen parmakları kendiliklerinden açıldı. Elini yastığın altına doğru uzatırken kalakaldı.

Nurgök Özkale

Adana’da doğdum. Dokuzeylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi bölümünden mezun oldum. Kısa bir dönem çevirmenlik yaptım. Çocuk oyunları çevirdim. Oyun ve öykü yazıyorum. Amatör olarak fotoğrafla ilgileniyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. KARAKOC says:

    Oldukça samimi bir öykü. Sanırım herkes bu çalışmada kendi çocukluğuna dair ilişkilenebileceği bir parça bulabilecektir. Satırlarda hissettirdiğiniz çocuk saflığının içimde uyandırdığı tebessümlere hüzünün de eşlik ettiği bir ruh haliyle okudum. Kaleminize sağlık.

  2. Selam @KARAKOC,
    Çok teşekkür ederim. :blush:
    Sevgiler.

  3. Bu seçkide saygı duyduğum kalemlerden birisiniz. Hikayeleriniz sadeliğin gücünü ve gündelik yaşamın içinde yitip giden mucizevi detayların varlığını ispatlıyor.
    Birbiri ardına işlediğiniz cümleler soluk alıp verir gibi, adeta canlılar. Bir başladın mı, gerisi mutlaka geliyor.
    Bataklık temasında kalp kırıklığını, yetişkin dünyasına has karanlık gölgeleri kusursuz bir dille anlatmıştınız. Şimdi ise, bu hikayede, fırlama bir çocuğun kendine has dünyasını anlatmışsınız. Bu bahsettiğim iki hikaye arasında bir dünya kadar fark var ve kaleminiz bu iki dünya arasında serbestçe dolaşabiliyor. Bu bir yazara bahşedilen en büyük hediyelerden biridir. Bazı kalemler yalnızca tek bir ses ve tek bir renk ile yazar, sizin kaleminiz ise oldukça engin.
    Lakin naçizane bir eleştiride bulunmak istiyorum. Yer yer yazılarınızın fazlasıyla “sade” bir hale geldiğini ya da tekrara kapıldığınızı görüyorum. Bunlar elbette dikkatsizlik hatasıdır ya da daha sonra, hikaye soğuduğunda, dönüp tekrar okununca fark edilecek türden aksiliklerdir.
    Üstelik kaleminiz gerçekliğin içinde saklı kalan hayal dünyasını keşfetmeye oldukça yatkın. Sizden daha çok büyülü gerçeklik üslubuna yakın öyküler okumak isterdim.

  4. Merhaba @Tugrul_Sultanzade,
    Çok teşekkür ederim.
    Eleştiriniz çok hoşuma gitti. Bu tür tespitler hepimizin yolunu aydınlatıyor.
    Evet; hikâyeler soğuduklarında birçok aksilik göze çarpıyor. Sil baştan, ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü kere yazılmaları gerekiyor. Burada okuduklarınız zaman nedeniyle sadece birkaç kez üzerlerinden geçtiğim öyküler.
    Tespitiniz iç sesimin yankısı gibi. Dile getirdiğiniz için; bunu bana da fark ettirdiğiniz için ayrıca teşekkür ederim. Ben de daha çok büyülü gerçekçi öyküler yazmak istiyorum.

    Sevgilerimle.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar