Öykü

Mutlak Huzur

Hissettiğim karanlık mıydı, yoksa boşluk mu? İşte bu hisle bilincim yerine geldi ve kemiklerim kasıldı, soğuktu. Bedenimi sanki yüzlerce böcek tarafından kemiriliyormuş gibi bir hal aldı. Neredeyim ben gibi soruların gereksizliğini ise anlamaya başlıyordum çünkü bu halimle tek bir şeyden şüphesiz bir şekilde emindim, nerede olduğumu ve buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum.

Alışılagelmiş bir durumda değildim. Soğuktu ve ben üşüyordum hatta çoğu zaman titriyordum en azından öyle olduğumu tahmin ediyordum. Bir bedene bürünmüştüm ama bedenim bana yabancı geliyordu, ona dokununca anımsadığım bedenimle birebir olduğu kesindi ancak bana ait değilmiş gibi hissettiriyordu. Ardından geçen sürede daha da tuhaf bir şeyi fark ettim. Geçmişte anılar elimden alınmıştı ve eskiye dair hiçbir şey hatırlamıyordum. Fakat bedenimin ellerime tanıdık gelmesine sebep olan anı nasıl hâlâ aklımın bir köşesinde bu kapkaranlık, kör gerçeklikten saklanabiliyordu.

Rüyada veya uyanıklıkla uyku arasındaki bir yerde olduğumu zannettiğim oldu ancak eğer rüyadaysam bunun farkına vardığım an kendimi uyandırabilmeliydim. Uyanıklık ile uyku arasında vücudum sıkışmışsa eğer zaten yapabileceğim bir şey yok. Birde şunu düşünüyorum ki, bu kapkaranlık yerde başka biri var mı? Yardım çığlıklarım karanlığın ardındaki kulaklara ulaşır mı? Burada yalvarsam, merhametli tanrı sesimi duyar mı? Bildiklerim ve bilmediklerimin oluşturduğu bu tezattan kurtulmam için bir yol var mı. Hiçlikte değilim, çünkü ben varım. Boşlukta değilim çünkü karanlık var, ben varım… Artık dayanamıyorum, beynimin içindeki sorular tarafından öldürülmek istemiyorum.

“Yüce tanrım duy sesimi, kurtar beni! Eğer uyanamadığım bir kâbusun içindeysem uyandır bedenimi, neredeyim ben? Günahlarımın bedeli beni buraya mı sürükledi?”

Uzun bir süre bu şekilde kendi kendime bağırdım. Sesimi duyabiliyordum ancak duyan başkası var mıydı bilmiyorum. Bu kendime bile yabancılaştığım yerde, tamamen yapayalnızım.

“Hayır değilsin.” İşte bu sesle irkildim. Bunu söyleyen kesinlikle ben değildim ve kim bunu söylediyse onu göremiyordum. Başımı birçok yere çevirdim en azından bunu yapmaya çalışıyordum ancak insan sesten, görüntüden ve tenine değen havanın hissinden uzak kaldığında bedeniyle yapmak istediklerinin ne kadarını yaptığına dair kafasına birçok şüphe oluşuyor.

Aklımı yitirdiğimi düşünmeye başlıyorum. Kimsesizliğimden kaynaklı aklım bana oyun oynuyor olmalı. Belki de burada geçirdiğim zamanlar süresince aklım bir sürü halüsinasyon yaratacak ve bir deliliğin içinde yaşayacağım. Açıkçası, bu karanlıkta yalnız başıma durmaktansa, delirmem ile birlikte gelecek olan halüsinasyonların, görülerin, seslerin bana arkadaşlık etmesini tercih ederim. Durumum bir ölününkinden bile daha vahim.

“Neden sadece seslenmiyorsun, dudaklarını oynatmak senin için bu kadar mı zor?”

İşte yine aynı ses… Delilik ya da değil, kendimle bile olursa konuşacak birine muhtacım ve bu bana aklımın bir oyunu bile olsa, bu hediyeyi layığıyla kullanacağım.“Kimsin sen? Neredesin?”

“Tanrı… Onun gönderdiği bir melek, beyaz atlı bir prenses, aklının sana oynadığı bir oyun. Yanındayım, belki de içindeyim, belki çok uzaklardan sesleniyorum sana, belki de hiçbir yerdeyim.”

Kendi sorularım ruhumu yeterince kemiriyor. Bir başkasının anlaşılmaz sözleriyle bana bıraktığı soruların beni iyice mahvetmesine izin verecek değilim. “Sorularıma cevap ver. Düzgün cevaplar…”

“Bana soru sor. Düzgün sorular. Ben kim miyim? Beni göremiyorsun bile, sana bir insan olduğumu söylesem ve beni insan olarak hayal etsen daha mı iyi olur. Eğer hayallerinle yetineceksen benim cevap vermeme bile gerek yok. Nerede olduğumu soruyorsun. Kendi olduğun yeri bilmiyorsun ve benim sana cevap vermemi bekliyorsun. Kendine sorman gereken soruları bana sorarak düzgün cevaplar bekliyorsun. Her zamanki gibi acınasısın. Fakat merhamet ve kurtuluş için yalvarırken pekte tatlıydın. Peki ne değişti, merhamet için yalvardığın Tanrı’nın kadınsı sesi seni etkilemedi mi, o çok istediğin kurtarıcıyı şaşalı bir şekilde sana doğru gelirken görememek mi incitti seni? Yoksa aklının sana oynadığı ve senin pekala kabullendiğin bu oyunlar zannettiğin gibi zevkli mi değil? Şimdi sen cevap ver.”

Sesin dedikleri boğazıma bir yumruk gibi oturdu. Fakat ne cevabı vereceğimi bilmiyordum. Sadece susuyorum ve bu bilmediğim yerin üzerimdeki etkisinden kurtulup eskisi iddialı bir cevap vermek istiyorum… Eskisi gibi. Eskiye dair hiçbir şey hatırlamıyorum ki.

“Evet hatırlamıyorsun, kendinle ilgili bildiğin şeyleri nasıl bildiğini dahi hatırlamıyorsun. Söyle bana çocuğum. Yaşıyor musun?”

Yaşıyor muyum? Bu nasıl bir soru. Ölmek mi hayır… hayır ölmüş olamam. Yani bedenim… Eğer ölmüşsem kesinlikle cehennemin içinde olmalıyım. Karşımdaki de beni yargılayan yüce tanrı olmalı.

“Ben sadece af diliyorum yüce ve merhametli tanrım. Lütfen beni bağışlayın. Yaptıklarımdan dolayı pişmanım.”

Titriyorum evet kesinlikle titriyorum. Demek ölmüşüm, fakat bu beden ve duyumsama her şeyi. Ses yani tanrı onunla konuşmadan beni anlıyordu. Olamaz, olamaz… Gerçekten de ölmüşüm.

“Demek seni cehenneme koymuşum, demek benden af diliyorsun. Dediğim gibi acınasısın. Ancak madem bir şeylerin cevabı senin için bu kadar önemli ancak burada bile aptal bir burnu büyüklükle sorman gereken soruları sormayı reddediyorsun, pekala kulaklarını iyi aç ve beni dinle. Çünkü şu an Araftasın ve buradan çıkmak istiyorsan duyduklarını iyice özümsesen iyi olur. Ha birde… duymayı unutma.

Ytrillan, 37 yaşına kadar yaşayıp ani kalp krizi ile ölmüş acınası bir insan. Öyle ki cenazesinde ağlayanı bile yoktu, tek bir kişi dışında. Kendi hakkında çok şey düşünmesi onu kendi hakkında çok şey bildiğini zannetmeye itmişti. Hayır, fazlasıyla cahildi. Geçimsiz birisiydi bunun dürüstlüğünden olduğunu düşünüyordu belki de öyleydi. Bu nedenle yalnızdı ancak buna rağmen kibirli ve küstah.

Hayatında birçok sorunla karşılaştı kimi zaman yardım isteyebilirdi ancak sormak, yardım istemek ona ağır geliyordu. İşler Tanrı’nın karşısına çıkınca değişiyor olsa gerek. Kendini kibri ile diğerlerinden üstün tuttu. Herkesten, kimse onun arkadaşlığı veyahut dostu olmak için yeterli değildi. Ancak yine de sevildi. Güzel tatlı bir kız onu gerçekten sevdi, adı neydi… ah evet pardon, unutmuşum. Dur biraz hatırlamana yardım ediyim…”

Aklıma sesin kesilmesi ile birlikte dolaşan anı yağmurları, hatıralar, yaşanmışlıklar, geçmişim.

Bildiğim dünyanın içindeyim, sesi ve karanlık odayı hatırlıyorum. Anlaşılan dalıp gitmişim. Karşımda ise bana kederli gözlerle bakan bir kız. Kumral saçlı, beyaz tenli. Sevgilim.

“Bugün fazla düşüncelisin. Bir sorun mu var?” diye sordu.

“Hayır, ben… sadece anlarsın ya- … sanırım sadece biraz yorgunum.” O esnada kızın gözleri iyice kederle doldu. Kendimi bildim bileli pek bir kimseye içimi açmam. Ne kadar yakın olursa olsun, her insan terk eder. Kimi yaşarken isteği ile, kimi isteksizce ama ölümle. Her türlü acı çekerim ancak birine bir şey verirsem, kendi içimden bir şey. İşte o zaman onu da kaybetmiş olurum.

Alabileceğimden fazla büyük bir riski almaya gerek yok. Aklımdan bunlar geçirirken sevgilim Jhatnela elimi tuttu ve gözlerimin içine baktı.

“Bir sorun olursa, yardım edebileceğim ya da sadece anlatmak isteyeceğin bir şey. Söylemen yeterli. Dinlerim.” dedi. O bu sözleri söyledikten sonra gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Hayır kesinlikle ağlamıyorum sadece gözlerimden yaşlar akıyor. Ben farkına ise varmam gereken biraz geç vardım ve gözyaşları ile birlikte kafam iyice şişmeye başladı. Anlaşılan biraz yalnız kalmalıyım. Biraz kafamı dinlemek sorunlarımı çözmem için yeterli zamanı bana sağlayacaktır.

Tek bir şey demeden masadan kalktım ve evimin yolunu tuttum. Bütün bir dünya ruhunu kaybetmiş gibiydi. Evime girip hızlıca üstümdekileri çıkarttım ve yere fırlattım kendimi de yatağa. Uzunca bir süre tavana gözlerimi dikmiştim fakat bütün bir hayatımdan farklı olarak bu bakışmayı kesinlikle arkada hiçbir düşünmeyerek yapmamdı.

Bunu dememle düşünceler kafamda yeniden belirdi. Daha doğrusu tek bir düşünce. Jhatnela ile olan randevum. Daha doğrusu dalıp gittiğim o an. Daldığımda gerçekten daha gerçek olan o istemsizce kurduğum hayali ve sesi düşünmekten kendimi alıkoymak imkansızdı. Öyle ki kafamdan sonunda bu düşünceyi atabildiğim de kendimi aydınlanmış gibi hissettim. Sanki bir bilim adamıydım ve her şeyin teorisini bulmuştum. Camdan dışarı baktığımda güneş yeni doğuyordu ve bu başlı başına korkunçtu, kendimi yatağa attığımda öğlendi, güneş yeni doğuyordu…

Bütün bir günümü uyumadan aynı tavana bakarak düşünerek geçirmenin gerçekliği iyi bir gerçeklik değildi çünkü inandırıcı değildi. Aynaya koştum ve kendime baktım, aynı bendim fakat göz altları biraz şişkin ve mor. Evet gerçek apaçık ortadaydı. Uyumadan aynı şeyi düşünüp durmuştum ve aklımda bir şeyler canlanmıştı. Bütün düşündüklerim aklımda kurmuş olduğum bir saçmalıktan ibaretse ve bana gelmiş evrensel bir mesaj falan yoksa bile mühim değildi. Sonuçta Jhatnela’yı seviyorum ve bazen geleceğin olasılıklarına göre şimdiyi şekillendirmemek gerekir. En azından bugün şimdiyi şimdi için yaşamayı ilk defa deneyeceğim.

Telefonumu aldım ve Jhatnela’yı aradım ona dün için üzgün olduğumu ve yaptığım kabalığı telafi etmek istediğimi bunun için dün oturduğumuz kafeye gelmesini söyledim. Ben kafeye erkenden gittim ve beklemeye koyuldum. Gelmesi gereken vakitte Jhatnela geldi ve karşıma oturdu. Karşıma oturunca dün oturduğumuz yerle aynı yerde oturduğumuzu fark ettim. Sanırsam saatte üç aşağı beş yukarı aynı idi. Bana sadece baktı, gözleri talepkar ya da beklentili değildi. Gözleri sadece güzeldi.

Her buluşmada yapılan açılış cümlelerinden sonra uzatmadan konuya girdim, çünkü konu halihazırda fazlasıyla uzundu. Ona ruhsal olarak dengesiz gibi görünen kişiliğimin benim açımdan ki durumunu anlattım. Öyle ki bu beni rahatsız etmekten çok rahatlatmıştı. Ardından kendi içimde yaşadığım sorunları ve psikolojik bunalımları ve bunlarla sebep olan bütün etmenleri. Ahh bunu birkaç gün önceki ben duysaydı bana ilgi meraklısı olduğumu söyleyerek beni aşağılmaya çalışırdı. Belki de haklı olurdu ancak ben durmadım, ona, beni gerçekten sevip bana değer veren tek kişiye neyi anlatmam gerekiyorsa anlattım. Dün girdiğim buhrandan çocukluğumda yaşadığım geçimsizliğimin sonuçlarının bende uyandırdığı etkiye kadar. Ondan hiçbir şey beklemiyordum, sadece anlatmak istiyordum. Bir duvara bakarak konuşmaktan sıkılmıştım ve karşımda canlı biri dursun istiyordum. Şu an o karşımda duruyor. Hatta dinliyor. Elimi tekrardan tutuyor ve dün kederle bakan gözleri bugün kimileri için hüzünlü sayılabilecek ama benim için kabul etmenin huzurunun yansıdığı gözlerle bana gülümsüyor.

Artık anlatmam gereken bir şey kalmadı. Sorunlarım sanki peşimi bıraktı ve kafam rahatladı. Hatta hafifim, bir tüy gibi hafifim. O ise hâlâ karşımda oturuyor. Ancak etraf karanlık. Hayır gece olmadı. Bu gecenin karanlığı değil. Bu daha büyük, daha koyu, hayır olamaz. Bu Araf’ın karanlığı.

“Sonunda bazı şeyleri aşmayı başardın. Biraz geç oldu ama hiç olmamasından iyidir. Bir şey demene gerek yok çünkü artık söyleyebilecek bir şeyin yok. Anlatman gereken her şeyi anlattın. Sana çektiğin ıstırabı veren ve seni sonsuz karanlıkta titreten şey ne Araf’tı ne de ben. Şimdi benden istediğin şeyi sana verdim. Sana acı veren seni susturdum. Ancak bir peri masalında değilsin. Hemen şimdi arkandan cennetin kapıları açılıp onun ardında göğe uzanan merdivenleri göremeyeceksin. Öyle bir yerin var olup olmadığına gelince, belki evet belki hayır sonuçta kafaya takılacak bir soru değil ve sen buraya aitsin. Arafa. O nedenle sakince karanlığı kucakla ve uykuya dal, Araf’ta sonsuz karanlıkta gözlerin açıkken bile uyursun. İzin ver ve Araf hayatın boyunca peşinden koştuğun huzur olsun. Tatlı uykular…”

Jhatnela’nın yüzünde bürünmüş ses kayboldu. Mutlak karanlığın hakimiyeti ile ben, Ytrillan, arafla bir bütün oldum.

Alperen Sivrikaya