Öykü

Neredeyim Ben

Göz aldığına uzayıp giden kuyruğun ucuna ilişiyorum usulca. Bu, neyin kuyruğu onu da anlamış değilim. Ben dahil, sıradakilerin hepsinin üstünde tek örnek üniformalar. Beyaz patiskadan. Topuklarımıza kadar kapatan gömleklerimizin kesimindeki kaba makas izleri ve baştan savma biçim hataları göz tırmalayacak cinsten. Terzinin, üç ölçüp de bir biçmediği apaçık ortada. Başka bir sorun yokmuş gibi kafamda yeniden tasarlıyorum üstümdekileri. Bu rüküşler ordusundan bir farkım olsun istiyorum. Hayali bir yaka ve birer küçük cep iliştiriyorum gömleğimin her iki yanına. Yakışanı giymek gerektiğine inananlardanım ve bu yüzden çevremdekiler tarafından şekilcilikle eleştirilenlerden.

Neyse ki giyim kuşamla epey kafa yorduğumu düşünerek, başı sonu belirsiz bu sıraya neden ve ne zaman girdiğimi soruyorum kendi kendime. Jose Saramago’nun körleri gibi bu sütlü siste tek sıra insan selinin dışında hiçbir şey görmeyerek ilerlediğim yolun sonunda neler bekliyor beni acaba? Alışık olduğum gaz, su, elektrik, telefon faturası ödeme noktalarındaki, hastanelerdeki, otobüs duraklarındaki, bürokratik kapılarda aylarca alıkonanlardaki, haksız yere özgürlüğünden olanlardaki ve sairedeki gibi insanlara ait öfke, kızgınlık, sitem, taşkınlık ve haşinlikten eser yok uzayıp giden bu beyaz kafilede. Kimse kimsenin sırasına sokulmaya da çalışmıyor kurnazca. Ne altmış beş yaş üstü önceliği, ne de evde çocuk, hasta bıraktım bahanesi var aralarında. Mistik bir atmosfer ve bir boş vermişlik içindeler izlenimim. Saflarına kazara düştüğüm ve onlardan biri olmadığım kesin. Sükûnet ve sessizlikleri sabrımı zorluyor her geçen zaman. Zamanın geçtiğinden de emin değilim aslında. Buraya yeni gelmiş de olabilirim, günler, aylar, yıllar öncesinden de. Kestirmem olanaksız. Ayın aydınlatmadığı, güneşin doğmadığı, ne soğuk ne sıcak, süt beyazı puslu bir dünyadayım sanki. İnsanların tek sıra halinde sığabildiği dar ve düz bir koridoru anımsatan ince bir mekân içinde kaybolmuş adeta zaman. Fizik kurallarının tepetaklak olduğu bu garip mekânda yerçekimi varmış gibi dimdik ayakta, kimse kimseye çarpmadan, herhangi bir kaos, kargaşa yaşanmadan, düzenli bir şekilde ilerleyişimize şaşırıyorum.

Burası da neresi ve ben neden buradayım? Bu koridorun bir sonu var mı, sonsuzluğa karışmışım da mı çoktan, haberim yok mu sadece? Önüm sıra uzayıp duran beyaz kafilenin sessizliği bana da bulaşmadan, sormaya karar veriyorum içimden geçenleri. Beyazında, yer yer koyu sarı, çürük yeşilimsi lekeli üniformasıyla arkası bana dönük kişinin çıkık kürek kemiğine dokunuyorum yavaştan. O da ne! Dokunuşum, sessiz koridora yıldırım düşmüş gibi bir gürültü koparıyor. Görüş alanıma girenler, sesten irkilip bana dönüyorlar aynı anda. Gözbebeği, retinasını terk etmiş onlarca sarı bulanık bakış dikiliyor üstüme. Kireç beyazına kesmiş ciltlerindeki mor, yeşil çürükleriyle birer hayaleti andıran bu “insanlardan” öyle korkuyorum ki, sorup soracaklarım uçup gidiyor aklımdan. Bir robot gibi kurulmuş bir sesle “ geri dönmeliyim, geri dönmeliyim” diye tekrarlayıp duruyorum yerimde. O sırada omuzuna dokunduğum adam, ( adam diyorum çünkü sıra, bir erkek arkasına bir kadın gelecek şekilde oluşturulmuş. Ortamın sessizliği bundandır belki de. İki kadın bir araya gelmeyiversin) “nereye döneceksin” deyip basıyor kahkahayı. Gülmenin etkisiyle elektrik akımına kapılmışçasına titriyor vücudu. Kulaklarına kadar geriliyor siyah, ince dudakları. Ortası tamamen açılmış, kenarlarındaki uzun, seyrek, beyaz telleri ters rüzgâra kapılmış gibi görünen kafası sallandıkça, bir Baykuşunkini anımsatan gözlerinin karası sıkıştığı yerden kurtulup olması gereken yerde duruyor. Sinekkaydı tıraşlı solgun yüzüne kendinden emin, bilmiş, rahat, biraz da küstahça bir ifade takınıyor. Kendisinden korktuğumu sezmiş demek ki, az önceki kahkahasından arta kalan gülücük kırıntılarını zayıf çehresinde sabitleyip kulağıma fısıldıyor. “Dönemezsin akıllım. Oramıza, buramıza pamukları tıkayıp gider gelmeze yolladılar bizi. Araftayız Arafta, derk edemedin mi hâlâ? Demem o ki, hiç bu yoldan döneni kimse görmedi henüz. Haa, sen ille de geri dönmeyi başaracağım diyorsan, yaradılış tarihinde bir ilke imza atmış olabilirsin bak. Yandaş – rakip, yerli – yabancı televizyon kanalları, gazeteler, dergiler boş boş şeylerle gündem işgalini bırakıp kancayı takarlar sana. Eğitim ve Araştırma hastanelerinin laboratuvarlarında deneyden deneye koştururlar kobay fare gibi. Bununla da bitmez tabii. Bu geri dönüşün uhrevi tarafı var bir de. Adın hortlağa çıkar “lanetli” diye hakkında fetva verir ulemalar, mollalar. Öteki dünya, cennet cehennem ve diğer benzer konularda tersleşen dindar ve ateist felsefeciler de ütüleyip dururlar kafanı. Yorulursun bu yaşında rahmetliğim, demedi deme.” Adam konuştukça klor kokusu yayılıyor ağzından. Ya çamaşır suyuyla dolup taşan bir nehir yatağı, ya da kocaman bir ilaç deposu var karın boşluğunda sanki. Midem bulanıyor kokunun keskinliğinden. Dudağımı büküp yüzümü buruşturarak yatıştırmaya çalışıyorum çalkantılı içimi. Adam, yaydığı kokudan habersiz. Görüntüsünden ve söylediklerinden rahatsız olduğumu düşünüyor kendince ve azarlamaya başlıyor beni. “Hanım, hanım dokunacak bir şey mi söyledim de burun kıvırıyorsun öyle ha?” “Yok yok yanlış anladınız, midem bulanıyor beyefendi.” Zor tamamlıyorum cümlemin sonunu. Atlıyor tezcanlılıkla. “Soğuk algınlığı, gıda zehirlenmesi, heyecan, stres, kemote…?” Elimi ağzıma kapatıp “hayır” anlamında sallıyorum kafamı. İşaret ve baş parmağıyla geniş alnını ovuşturup hınzır bir gülücükle sırıtıyor bu kez de. Beyazların ortalıkta bıraktığı şişman fiziğimi, (bu yüzden hep siyah giyinmeyi tercih ediyorum normalde) kat kat sarkan yumuşak derili gerdanımı, çevresi derin kazayağı çizgilerle kuşatılmış gözlerimi, kısa gümüşi saçlarımı – tepeden tırnağa süzüyor beni. “Yok daha neler, bulantıya sebep olan başka ne kaldı ki? Gülerim bak, gebeyim mebeyim deme sakın. Menapoza gireli en az on beş, on altı sene geçirmişsin tahminim. Yanılmıyorum değil mi hanımefendi?” Dişlerimi sıkıyorum hiddetle. “ Ne menapozu, ne gebesi neler saçmalıyorsunuz siz. Bekarım ben. Herhangi bir kocam veya sevgilim de olmadı hiç şimdiye dek. Siz erkeklerin yüzünden evlilikten soğudum desem yeridir. Kutsal Ruh’tan Hazreti İsa’yı doğuran Meryem kadar bakireyim, beyefendi. Sırtınızdakilerin beyazına kaptırıp doktor mu sandınız kendinizi ne?” diye yükseltiyorum ses tonumu. Yüzü düşüyor, alınıyor galiba. Kollarını sıska göğsünde kavuşturup beyaz kıllı kaşlarını çatıyor. “Doktor olmasam da bu meslekle doğrudan bağlantısı olan bir işim vardı alem-i fanide, hanımefendi. “Arayan Bulur” eğitim ve araştırma hastanesinde çalıştım yıllarca. Hasta bakıcıyken dirimle, sonrasında da ölümle hizmet verdim bilim adına. En gözde kadavrasıydım profesörlerin ve tıp öğrencilerinin. Öyle ki aramızda duygusal bir bağ kurmuştuk zaman içinde. İtiraf edeyim ki, ölüyken daha çok sevildiğimi hissettirmişlerdi bana. Öldükten sonra badem gözlü olmuştum anlaşılan, herkes gibi. Bilim adına boyun kaçırmadım hiçbir deneyden. O yüzden de çok rahatım şimdi. Bu sisli koridorun sonundaki iki kapıdan en revaçta olanın – cennet kapısının bana açık vaziyette beklediğinden eminim, hanımefendi. Aklımı kullanıp cennete ve onun sonsuz nimetlerine yatırım yapmasaydım fanistanda, paçalarım tutuşmuş olurdu sizin gibi.”

Adamın konuşması, neden ve nerede olduğumuzu anlatıyor apaçık. Kabullenmekte güçlük çekiyorum sadece. Kabullenmek işime gelmiyor deyim, en doğrusu. Bir ömrü ateist olarak başa vur, bangır bangır nutuklar at üniversite kürsülerinden ve sonunda inkâr ettiğin “öteki dünya”nın gerçekleriyle burun buruna gel! Cennetin de cehennemin de bu dünyada yaşandığını savunan dinsiz Nurten, cehennem korkusu mu sardı içini de, zangır zangır titriyor bacakların? Çağırsana Lucretius’u, Russel’i, Nietzche’yi, ateizmi siyasetine alet eden Marks’ı, Lenin’i! İmdadına yetişemeseler de cehennemde kavuşacağınız kesin. İçinde kaynadığın zift kazanının altına odun atanların başında onlardan birini görürsen şaşırma sakın. Her şey gibi fikir birliği de işe yaramıyor o alemde. Ah ahmak başım! Önceki aklım olsaydı keşke. Bu dinsiz heriflerin safsatasına kanmasaydım.

Kasılmalar birbirine sarılıyor midemde, eli yabalı zebaniler cirit atıyor gözlerimin önünde. Kendimle çelişerek tüm pişmanlıklarımı anlatıyorum Bay Kadavra’ya. Durumumla ilgili olumlu bir şeyler söylemesini umuyorum aslında. Adam birkaç dakika düşünür gibi gösterdikten sonra yine sıralıyor sorularını. “Hiç kul hakkı yedin mi, yetim malına tamah ettin mi, haksızı savunup, haklıyı görmezden geldin mi, emanete ihanet ettin mi, haram lokma…?” İçim darlanıyor, bitmeyecekmiş gibi geliveriyor soruları. Suçların en büyüğünü işlemiş bir ateiste sorulacak sorular mı bunlar diye bağırıyorum ona. Tabii ki yapmadım diyorum. Ama bu bir hatanın tüm doğrularımı silip götüreceğinden korktuğumu söylediğimde lafı ağzıma geri tıkıyor bir çırpıda. “Korkunun, ecele bir faydası olmadığını alemi faniden biliyoruz, değil mi? Suçunu affettirecek bir çıkar yol bulmamız lazım. Rejim baskısı desen, sosyalizmden filan girsen mesela. Dur, dur biraz düşüneyim, suçuna bir kılıf uyduracağım galiba.” Bay Kadavra, işaret parmağını şakağına dayayıp sisli boşluğa bakıyor bir düşünür edasıyla. O düşüne dursun, hayal gücüm sıra filan dinlemeden kuyruğun başına fırlatıyor beni. Evet, Bay Kadavra’nın bahsettiği kaçınılmaz yolun en başında buluyorum kendimi. Yolun sonundakileri görebiliyorum artık. Arkamdaki puslu alemi, önümdeki nurlu dünyadan ayıran büyük bir zift nehrinin uçurumlu kıyısındayım şimdi. Nehrin bir yakasından ötekine ipince bir tel gerilmiş. Gelin saçı gibi parlıyor. Kıl köprü mü yoksa! Köprünün altından fokurdayarak akan zift nehri, Kutsal Ganj’ın aynısı gibi. Eti erimiş kollar, bacaklar, uyluk ve kürek kemikleri, inci gibi dişlerinin otuz ikisini de cömertçe sergileyen kafatasları batıp çıkıyor kaynayan ziftin içinde. “Yandım yandım!” nidaları yükseliyor nehirden. Tüylerim diken diken oluyor. Kaynama ısısının dereceleri hoplattığı bu zift nehrinin, benim gibi ateistlik suçundan hüküm giyenler için özel tasarlanmış olabileceğini düşünüyorum çünkü, tanıdık kafatasları görüyor ve aşina imdat çığlıkları işitiyorum köprü altından. Bu arada hemen yanı başımda, yuvarlak bir masa etrafında baş başa vermiş sekiz – on kişilik “seçici kurul üyeleri” çarpıyor gözüme. Nehrin diğer yakasındaki keyfi – alemi hak edenleri, özenle seçip cennete yerleştirmekle görevliler sanırım. Kurul başkanı yaşlı bir hemcinsim, üstünde adımın ve soyadımın yazılı olduğu yeşil ciltli büyük bir defteri açıp dikkatlice okuyor. Amel defteri dedikleri bu olsa gerek. Dünyevi günahların ve sevapların, özel kalem tarafından not edildiği o meşhur defter – Amel Defteri. Defterimi defalarca evirip çevirdikten sonra dirseğinin altına koyup, başka defterleri incelemeye koyulur. Anlaşılan beklemeye alıyorlar beni. Üstümde düzinelerce defter inceleniyor, düzinelerce fani, cennet ve ya cehennem olmak üzere uğurlanıyor son menziline.

Heyecanlı ve meraklı bekleyişim sürdüğü sırada, nereden estiğini bilmediğim elma kokulu bir yel yalayıp geçiyor tenimi. Burnum düşercesine kokunun izini sürerek nehrin diğer kıyısına bakındığımda, o pitoresk görünümlü manzaraya şaşırıp kalıyorum. Süslü püslü kelimelerin gücüyle bu manzarayı betimleyecek olursam, burası cennetin ta kendisi diye başlardım anlatmaya. Cenneti alem, dalları kırmızı yanaklı elmalarla yüklü kutsal ağacın altındaki Adem ile Havva’nın çamurdan dev heykellerinin arkasına kurulmuş. Heykel, erkeklerde ar damarının gelişmediği dönemlere ait olduğundan Adem vücut hatlarını kapatmak için her hangi bir nesneye gerek duymamış. Yiğidin malı ortada misali. Havva’ysa kaşındıran incir yapraklarının mahremiyetine sığınmış. Cennetin yasak meyvesi, ibreti alem olsun diye Adem’in gırtlağına o kadar belirgin yerleştirilmiş ki, baktıkça boğulacak gibi olup yutkunuyorum peş peşe. Cennetten kovuldukları halde heykellerinin hâlâ orda dikili durmasına da şaşırıyorum bir hayli. Vay be! Boşuna kalıcı dünya demiyorlarmış burası için. Yaşamımın büyük bölümünün geçtiği sosyalizm rejiminin çökmesiyle birlikte yapılan heykel katliamlarını anımsıyorum bir anlığa. Neyse ki kendimi çabuk toparlayıp yeniden dalıyorum seyri – cennete. Morların, eflatunların, beyazların, uçuk pembelerin can verdiği rengarenk güller, çiçekler ince yelin etkisiyle tiril tiril sallanmakta dallarında. Tül kanatlı huriler, cennet pınarlarından akan üzüm şırasından içerek çakır keyif olmuş Nuri’lere kur yapmakta. Alem-i faniden duyduğum “her Nuri’ye kırk Huri” söylentisi tüm gerçekliğiyle karşımda şimdi. Kırk güzelin çemberine yayılmış adam halinden memnun. Her kolunu iki güzelin ince beline dolamış. Ahtapot sanki mübarek. Hurilerden birkaçı saçında sakalında bitleniyor işveyle. Adam, bir ince bellinin göbek deliğinden hurma yerken, diğerinin avucuna tükürüyor çekirdeğini. Sarkık omuzlarına masaj yapan pamuk ellerin biyoenerjisiyle gözlerini kapatıp sonsuz ödülün tadını çıkarıyor keyifle. Böylesi bir ödül için ne gibi sevaplar işlemiş bu herif, diye düşünmeden edemiyorum ve sinirlerimi geriyor bu durum. Cennetin güzellikleri bile gözümde hiç oluyor sinirden. Burada dahi erkek hegemonyası, eşitsizlik ve çifte standart… Böyle bir dünyayı da olmaz olsun diye geçiriyorum içimden. Bir Nuri’ye kırk Huri’den biri olmaktansa ölürüm daha iyi diyemeyeceğim, Bay Kadavra’nın söylediklerine bakılırsa ölüyüm çünkü. Gel ki ölmüş olduğuma ikna olmuş değilim tam anlamıyla. Kimseyi pamuksuz gömmezler, yanılıyor olamam. Sol bileğimin iç kısmını yokluyorum elimle. Parmaklarımın altında pıt pıt atan zayıf nabzımı hissedebiliyorum kesinlikle. Seçici kuruldakiler de ölmediğimi sezdikleri için Arafta bekletiyor olabilirler beni. Yaşıyorsam eğer bunu ispatlamanın tek yolu, kendi cennetime geri dönmektir ancak. Geri dönüşle ilgili en ufak bir fikrim olmasa da, ait olduğum dünyaya yeniden kavuşma inancıyla doluyor içim. Ama önce şu Bay Kadavra’ya bir hoşça kal demem lazım. Bu garip yolculukta yalnızlığıma yoldaşlık etti ne de olsa. Başımı çevirip gözlerimle arandığımda, hemen arkamda olduğunu görüyorum onun. Mahcubiyeti ses tonuna, mimiklerine yansımış bir vaziyette, “Günahını affettirecek bir bahane bulamadım ne yazık ki. Ateist birisi sorgusuz, sualsiz cehennemlikmiş zaten, sıradakilerin hepsine sordum neredeyse. Hatta hacı amcanın dediğine göre (sıranın arkalarındaki birini parmağıyla işaret ederek) cehennem sadece Hıristiyanlar için değil, inanmayan Müslümanlar içinmiş de aynı zamanda. Kusura bakma suçun büyükmüş hakikaten,” diyor başını iki yana sallayarak.

O anda koyu sisi yararak önüme kadar gümüş bir merdiven iniveriyor yukarılardan. Bay Kadavra, benden önce davranıp basamağa tırmanmaya çalışsa da merdiven onu geri ittirip, beni kendine doğru çekiyor aksi kutbuymuşum gibi. Merdivenin benim için sarkıtıldığından emin olan Bay Kadavra, üzülerek bekle deyip üniformasını çekiştiriyor aceleyle. Dikkatle baktığımda üniformasının, ters taraftan giydiği bir doktor önlüğü olduğunu görüyorum. Önlüğün iç yüzündeki yan ceplerden birkaç tıbbi malzeme çıkartıp izaha başlıyor. “Hastaneden ayrılırken belki gerekir diye aldıydım. Bu basamakları, bu yıpranmışlıkla tırmanabilmen biraz zor. Sana küçük bir iyiliğim dokunursa, kaçınılmaz sona giden bu yolda en büyük sevabımı işlemiş olacağım belki de.” Lafını bitirir bitirmez bir doktor mahremiyetiyle uzanıyor koluma. Üniformamın kolunu yukarı sıyırıp, iki masum şaplak indiriyor dirseğimin iç kısmına. Normalde bebek hemşirelerinin bile zor bulabildiği damarıma ulaşıyor anında. Mavi plastik kelebeğin ucundaki iğneyi damarıma sabitleyip, elinde tuttuğu naylon serum torbasının altından uzayan ince şeffaf boruya takıyor çabucak. Sarı sıvı dolu torbayı yukarı fırlatarak üst basamaklardan birine geçiriveriyor tek hamlede. Hareketleri o kadar hızlı ve seri ki… Hayranlıkla ve ağzım açık kendisini izlerken, pembe yuvarlak bir hapı dil altıma yerleştirerek, “Haydi şifa olsun,” diyor, hastane geçmişindeki profesör ve tıp öğrencilerinden arakladığı doktor edasıyla.

Basamakları tırmandıkça puslu dünya netleşiyor yavaş yavaş. Tavandaki floresan lambanın aydınlattığı ilaç kokulu hastane odasında sırt üste yatıyorum hasta yatağında. Açık kapıdan koridor duvarında görünen beyaz kalpaklı, işaret parmağını dudağına dayamış hemşirenin güleç yüzü var görüş alanımda. Dölsüz rahmimin çıkarıldığı karın boşluğumda soğuk bir buz kütlesi. Tüm bedenim buz bağlamış sanıyorum. Zandır zangır titrerken ılık bir nefes çarpıyor yüzüme. Doktor arkadaşım Zekeriya Dümen bu. Bay Kadavra’nın ikizi kadar benzeri. “Geçmiş olsun Nurten’ciğim, kefeni yırttın vallahi,” diye, şaka yapıyor gülerek.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Dilek73 says:

    Hediyecim hikayeni burada yayınlanmadan önce okuyan şanslı kişilerdenim. Senin masalsı anlatım tarzın, hüznün beni hep büyülemiştir. Bu defa işin içine biraz da espri katmayı denemişsin bence fena da olmamış. Zaten arafta ya da burada hep bir sırada değil miyiz?

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar