Öykü

Dungana’nın Kargışı

Efendim, malumunuz; evvel zaman içinde, kalbur saman içindeymiş, bunu bütün çocuklarla bütün masal anlatanlar bilirmiş.

Bu masala böyle başlamayı murat etmiştik. Lakin başımıza gelecekleri bilemedik. Tam ağzını gevşetmiştik ki tekerleme torbasının, bir feveran, bir vaveyla koptu ki sormayın. Çıkarmak için tekerlemelerden birini dışarı, elimizi atmamıza kalmadı; hepsi bir yerden çıkardılar başlarını. Birine uzansak diğeri boyun büktü, hadi onu kucaklayalım dedik, yanındaki dudak büzdü. Baktık ağlayacaklar, kaldık naçar. Ne varsa kucaklayıp attık heybemize, bir an önce masalımıza başlayalım diye. Süzüm süzüm süzüldük, inci gibi dizildik. Kahve tütün içerek lale sümbül biçerek düştük yollara.

Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, altı ay bir güz gittik. Bir de dönüp baktık ki ne görelim; daha bir arpa boyu bile yol gidememişiz. O devirde develer tellal, pireler berber idi, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar idim. Anam düştü beşikten, babam atladı eşikten, bacım kaptı maşayı, koşturdum peşlerinden. Bir kaçış kaçtım ki sormayın, terim aktı ensemden. Haber soramadım kimseden. Gittim gittim, ta dünyanın bir ucuna, dolandım dört köşeyi, atamadım bir adım daha, serdim bir hana döşeği, diktim başıma iki şişeyi. Oturttum sizi karşıma. Çocuklarla yaşlılar, üç aşağı beş yukarı aynı baştadırlar. Karşılıklı ellerimizi öpelim birimizin geleceğine, diğerimizin geçmişine hürmet olsun diye. Böylece sona ersin bu tekerleme. Natal matal martaval alın işte size hiç duyulmadık bir masal.

Zamanın birinde, akla zarar, mantığa düşman mavi bir gezegen varmış evrenin bir yerinde. Evrendeki bütün galaksilerde ve dahi bütün gezegenlerde sonsuz bir huzur, kutlu bir hayat sürüp giderken o içi seni, dışı beni yakan gezegende sorunlar hiç sona ermez; biri bitse bile diğeri başlarmış. Neymiş bu talihsiz gezegendeki çıban başı diye soracak olursanız hemen söyleyeyim; insanmış efendim. İnsan denen bu musibet türü durduğu yerde duramaz, diğer canlılara kafa tutarak, hepinizin hâkimi benim, ben ne dersem o olur diyerek, astığı astık kestiği kestik, kasım kasım kasılarak dolaşırmış ortalıkta. Diğer canlıları kesip biçerek, etini yiyip sütünü içerek vahşice bir hayat kurmuş, hatta yaptıklarını kitabına bile uydurmuş. İnanmayacaksınız ama kendi türünü bile öldürür olmuş. Yaaa!

Yüzü bir türlü gülmeyen insanların yaşadığı bu gezegende de gidenin bin pişman, gitmeyenin bir o kadar bahtiyar olduğu bir de ülke, başında da Deli Dumrul denilen bir şişi varmış. Bu Deli Dumrul denilen kişi, adı gibi sağı solu belli olmaz, hilebaz, madrabaz, bir o kadar da yaramazın tekiymiş. Memleketteki bütün köprülerin başına birer muhafız diker, geçenden beş, geçmeyenden on akçe kesermiş.

Deli Dumrul’un ülkesinde bunlar olup biterken, evrenin dört bir yanındaki türlü çeşit gezegenlerde başka hayatlar sürermiş. Bir gezegende periler, ötekinde uyurgezerler, bir başkasında cinler, bir başkasında ise devler yaşarmış. Cinlerle periler bazen kendi gezegenlerinden kalkıp mavi renkli gezegene ziyarete gider, bu gezegendekilerle çeşitli vesilelerle hasbıhal eder; hatta kimileri yerleşip kalırmış. Kalanlardan bazıları evlenip çoluk çocuğa bile karışırlarmış. Kimi cinler de arada uğrar, sabah kimseler kalkmadan, ortalığı siler süpürür, ekmek yapar, bırakır giderlermiş. Hazıra konanlar, cinlerin yaptıklarını kendileri yapmış gibi anlatır, bu duruma sinirlenen cinler bu palavracıları ara sıra çarparmış.

Ancak hiçbiri devler gezegenine uğramaz, onlara hiç bulaşmazlarmış.

Periler gezegenin padişahı Andal, cinler gezegeninin padişahı Domdom, uyurgezerlerin padişahı Karakancoloz, devler gezegenin padişahı ise Dunganga adında, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte, sağ elini sallayınca fırtına, sol elini kaldırınca kasırga, bağırınca da kıyametler koparan muazzam bir devmiş.

Dunganga denen bu dev o kadar büyük, o kadar büyükmüş ki en büyük gezegenler bile onun yanında bir basketbol topu kadar kalırmış. Varın artık yaşadığı gezegenin büyüklüğünü siz düşünün. Bazı bilge kişilerden rivayet olunur ki, mavi renkli bu gezegen, bir zamanlar; yani Dunganga daha çocukken, onun misketlerinden biriymiş. Bir gece Dunganga uyurken, yatağında ters dönünce, bu misket cebinden fırlayıp evrenin karanlığına doğru yuvarlanıp gidesiymiş. Dunganga sabah uyanıp da elini cebine bir atmış ki, misketi cebinde yok, bir sinirlenmiş, bir sinirlenmiş ki ne sinirlenmek. Hırsından ter ter tepinmeye, saçını başını yolmaya, etinden et koparmaya koyulasıymış. Bir üfürmüş, ağzından alevler fışkırmış. Fışkıran alevler evrene savrulmuş, önüne hangi gezegen geçtiyse hepsini tutuşturup çıtır çıtır yanan çıralara çevirmiş. İşte Samanyolu galaksisi o esnada oluşasıymış. Bu galaksinin güneşi de aslında, Dunganga’nın nefesinden ateş alıp yanan bir çıra imiş. Dunganga’nın öfkesinden evrende yuvalana yuvarlana giden mavi misket de nasibini almış tabii. Nefesinin ateşiyle kavrulan topraklarda büyük Sahra çölü, göğsündeki kıllardan Amazon ormanları, takkesinin ucundan Everest tepesi, göbeğinin tümseğinden koskoca Avusturalya kıtası meydana gelesiymiş.

Fakat bunların hepsi, Dunganga, küçük bir çocukken olasıymış. Ben de bana söyleyenlerin yalancısıyım. Ancak bildiğim bir şey var ki, Dunganga büyüdükçe sakinleşmiş, daha oturaklı, daha aklı başında; ne kadar büyürse, o kadar mülayim, kimseyi incitmeyen merhametli bir dev haline gelmiş. Azametli görüntüsüne karşın yüreği yufka, elleriyse pamuk helvası gibi yumuşacıkmış. Bundan sebep seçme ve seçilme yaşı geldiğinde diğer devler onu padişahları olarak başlarına geçirmiş; Dunganga olmuş mu sana Devler gezegeninin padişahı.

Gecelerden bir gece, Devler Ülkesinin padişahı Dunganga, yatağına uzanmış, horul uyuyormuş. Ay, siyah kadifeden göğün yüzünde incecik bir hilâl şeklinde kıvrılmış pırıl pırıl parlıyor, ucunda bir kandil sallanıyormuş. Dört bir yanına dağılmış yıldızlar mutlu mutlu göz kırpıyor, yıldız toplayıcısı Isıt teyzenin gün doğmadan gelip hepsini birer birer toplayıp heybesine atmasını bekliyorlarmış. Isıt Teyze gün batımında da o yıldızları heybesinden çıkarıp tekrar gökyüzüne serpermiş her gün.

Dunganga horul horul uyur, poposunda dana kadar pireler uçuşurken, açık penceresinin perdesi havalanmış, içeri ak tüylü, iri siyah gözlü bir güvercin girmiş, gelip odanın tam ortasına konmuş. Güvercin bakmış ki etrafta hiç kimsede bir hareket yok; kanatlarını açıp pıtır pıtır silkelenmiş, güvercin donundan sıyrılıp, peri padişahı Andal’ın kızı Aybeniz’e dönüşmüş. Aybeniz, tam adına yaraşır, incecik dal gibi bir peri kızıymış. Güzelliğini gören ay, onun yanında benim şavkımın lafı mı olur diyerek kandilini söndürmüş, yıldızlar hayranlıkla içlerini çekmişler. Dunganga, tam o sırada, odaya dolan aydınlıkla uyanmış, usulca dönüp arkasını bakmış. Bakar bakmaz da Aybeniz’i görmüş, işte o saat gözleri kamaşmış, aşkla kendinden geçtiği için ne yapacağını bilememiş. Aybeniz de Dunganga’nın uyandığını fark etmiş, ne oluyor diyemeden, silkinmesiyle, kanatlanıp pencereden çıkıp gitmesi bir olmuş.

Dunganga, Aybeniz uçup gittikten sonra kalakalmış biçare. Etraf eskisinden de karanlık gelmiş gözüne. Çevirmiş başını bakmış gökyüzüne, ayın ışığı bile solmuş. Isıt Teyze o arada gelip yıldızları toplamış, heybesine attığı gibi ortalıktan yok olmuş. Bir düş gördüm kanaatimce, diye düşünmüş Dunganga. Daha önce gördüklerimden hallice. Erkenden yatayım da gene bu gece. Belki yine gelir girer uykuma o ece.

Dunganga, o gün divanda hayli dalgınmış, bu durum diğerlerinin gözünden kaçmamış. Ciddi ve dahi çok önemli meseleler görüşülürken, o eli şakağında dalıp gidermiş, ağzını açıp tek kelime etmemiş. Akşam olana kadar sabırsızlıkla beklemiş.

Gün batarken ay ağır ağır ilerleyerek göğün yüzünde meydana çıkmış, bir gece öncekine göre daha hantalmış, sanki biraz da kilo almış. Isıt Teyze belirmiş yine, heybesinden çıkarıp yıldızları serpmiş ayın etrafına, sabah tekrar gelmek üzere gözden kaybolmuş.

Dunganga, elini yüzünü yıkamış, dişlerini fırçalamış, pijamalarını giyip derhal girmiş yatağa. Nefes almaktan bile çekinerek başlamış beklemeye.

El ayak çekilmiş, herkes uykuya dalmış. Etrafta Dunganga’nın kalbinin gümbürtüsünden başka hiçbir ses duyulmuyormuş. Dunganga’nın göz kapakları ağırlaşmış, ağırlaşmış, çaresiz; uykuya dalmış, bir müddet sonra da başlamış horlamaya. Tam dana kadar pireler poposunun etrafında toplanmış, dört dönmeye hazırlanırken, açık pencerenin perdesi havalanıvermiş aniden. Bir gece önceki ak tüylü, kapkara gözlü güvercin ortaya çıkmış. Yine gelip konmuş odanın ortasına. Güvercin odaya girer girmez etraf pırıl pırıl aydınlanmış. Pencere önüne dizilmiş sardunyalar gündüz oldu sanarak uyanmışlar. Güvercin, kanatlarını açıp silkelenmiş, silkelenmiş, güvercin donundan sıyrılıp dönmüşmüş peri kızı Aybeniz’e. O kadar güzel, o kadar güzelmiş ki, göğün yüzündeki ayla yıldızlar bir önceki gece gibi içlerini çekmişler onu görünce.

Dunganga, odaya dolan ışıkla uyanmış, dönmüş arkasını, Aybeniz’i fark edince hayranlıktan gözleri kamaşmış yine, kalp atışı anında duruvermiş. Ağzını bile açamadan daha, Aybeniz’in güvercin donunu giyinip, pencereden uçup gitmesi bir olmuş. Dunganga, yine el elde, baş başta kalakalmış. Ne biçim bir düş bu demiş kendi kendine. İki gece üst üste. Ne kadar sürecek bu acaba, bilsem biri bana dese de. Etrafına bakmış, gökyüzünün kadifesi solmuş, ay ortalıktan yok olmuş, Isıt teyze çoktan toplayıp gitmiş yıldızları, göğün yüzü bomboş kalmış.

Dunganga, o günü de kendini unutarak geçirmiş. Ortalıkta sersem sepelek dolaşarak, kara kara düşünerek akşamı zor etmiş.

Üçüncü gece, Dunganga daha da erkenden çekilmiş odasına. Hazırlıklarını yapmış, yatmış yatağına. Güneş ışıl ışıl eteğini toplayıp, dağın arkasından kaybolmuş. Ay göbeği burnunda hantal hantal ilerleyerek gelip yerleşmiş göğün yüzüne. Isıt Teyze, heybesinden çıkardığı yıldızları saçmış etrafına. Ortalık sessizleşmiş. Dunganga’nın göz kapakları ağırlaşmış, ağırlaşmış. Dunganga her geceki gibi derin bir uykuya dalıp horlamaya başlamış. Dana kadar pireler, tam danslarına hazırlanırken, rüzgâr açık pencereden içeri girerek perdeyi havalandırmış, ortalık gün gibi aydınlanmış, ak tüylü, siyah gözlü güvercin gelip odanın ortasına konmuş. Silkinip Aybeniz’e dönüşmüş. Onu gören ayla yıldızlar, pencere önüne dizilmiş sardunyalar, masada duran su, hayranlıkla kalakalmışlar. Dunganga uyanmış, dönüp

Aybeniz’e bakakalmış, dili tutulduğu için hiçbir şey diyememiş. Aybeniz de tekrar güvercin donuna girip, Dunganga’nın aklını da alarak uçup gitmiş. Dunganga etrafına bakmış, göğün yüzünün yine rengi kaçmış, ay, suyu gelmiş, doğurmak üzere çekip gitmiş. Yıldızlar da çoktan Isıt teyzenin heybesini boylamış. Dunganga’nın aklı başından gitmiş gitmesine ama o anda da şafak atmış, aymış her nasılsa. Yooo, demiş, yooo. Düş değil düştüğüm. Odama gelen gerçekten de peri kızı Aybeniz.

Bu durum her gece böyle devam etmiş. Dunganga yemeden içmeden kesilmiş, elini eteğini devlet işlerinden çekmiş. Koridorlarda volta atarak gündüzü akşam eder, çekilirmiş odasına. Gündüzleri başka hiçbir şey yapmadan, elini şakağına dayayıp, gözlerini salonun ortasına dikip Aybeniz’i hayal eder olmuş. Bir deri bir kemik kalmış. Bakmış ölecek aşkından. Başını elleri arasına alıp başlamış bir çare düşünmeye. Bir gece penceresinin önüne türlü türlü yemişler koymuş, ama Aybeniz hiçbirini yememiş. Ertesi gün, odanın ortasını ipek şallar, rengarenk kumaşlar, incili kaftanlarla donatmış. Aybeniz birine bile dönüp bakmamış. Dunganga en pırıltılı mücevherleri, altın, gümüş bilezikleri saçmış, gene olmamış.

Sonunda Dunganga küçüle küçüle oğlan çocuğuna dönmüş. Saçları da dökülmüş, keloğlana benzemiş. Benzemiş dediysek, Âdem’in oğlu Keloğlan gelmesin aklınıza. Küçülse de Dunganga’nın, bir dev olduğu çıkmasın aklınızdan asla.

Gecelerden bir gece yine ay gökyüzünde incecik bir hilale dönmüş, Isıt Teyze yine yıldızları etrafa serpip gitmişken, Dunganga’nın penceresinin perdesi havalanmış, bir ışık kümesi odaya dolarak etrafı aydınlatmış. Oda ışıklar içinde kalmış. Ak tüylü, parlak siyah gözlü güvercin gelip konmuş odanın ortasına. Silkinip güvercin donundan, dönmüş peri kızı Aybeniz’e. Göğün yüzündeki ay, etrafına saçılmış yıldızlar, pencere önüne dizilmiş sardunyalar, bardaktaki su, yere serilmiş kilim ve Dunganga aynı anda içlerini çekmişler.

Aybeniz döndürmüş o kuğu gibi başını, etrafına bakmış. Oda tamtakır, kuru bakırmış. Hiçbir eşya yokmuş. Aybeniz bu sefer de Dunganga’nın yattığı yere doğru bakmış.

Dunganga, incecik kilimin üstünde, gözleri kocaman olmuş, Aybeniz’e bakıyormuş.

Aybeniz o saat gülümsemiş. Dunganga’nın içinde çiçekler açmış.

“Çok horluyordun,” demiş Aybeniz. “O kadar gürültü çıkarıyordun ki, evrendeki bütün gezegenlerde yaşayanlar senin gürültünden uyuyamıyordu. Ben de her gece gelip seni uyandırdım ki, diğerleri rahat bir uyku çeksin.”

“Keşke bunu bana daha önce söyleseydin. Bir çaresine bakardım.”

“Ne yapardın?”

“Hekimlere danışırdım; ya da bir bilene sorardım. Elbet biri derman olurdu.”

“O kadar büyüktün ki, korktum söylemeye,” demiş Aybeniz yanakları kızararak.

“Ne var korkacak?” demiş Dunganga şaşırarak. “Söylemen yeterdi. Bilseydim evrendekilere bu kadar rahatsızlık verdiğimi. Mutlaka bulurdum bir çaresini.”

“Teşekkür ederim,” demiş Aybeniz. “Bu kadar kibar olduğunu bilmiyordum.”

“Perileri memnun etmek kolay ederdi her şeyi, hele senin gibi birini,” demiş karşılık vermiş Dunganga. “Ruhu olan, bu sırrı duyan herkes böyle yapardı.”

“Kuşlar sürüsüyle, hayvanlar çiftiyle, herkes kendi cinsiyle,” demiş Aybeniz. “Üzülüyorum haline. “Benden sana yar olmaz.”

“Aynı dili konuşuyoruz,” demiş Dunganga. “Aynı dili konuşanlar birlikte işleyebilirler. Biz de birlikte güzel güzel işleyebiliriz.”

“Ben devler gezegeninde çok küçük kalırım, sense benim gezegenime sığmazsın,” demiş Aybeniz.

“Ama baksana ne kadar küçüldüm,” demiş cevap vermiş Dunganga.

“Yüz kat küçülsen bile perilerin gezegenine ancak başın sığar,” demiş Aybeniz.

“Yok mudur hiçbir çaresi?,” demiş sormuş Dunganga.

“Varsa bile ben bilmiyorum,” demiş Aybeniz. Telaşlanmış birden. “Artık gitsem iyi olacak.”

“Yarın gece yine gel,” demiş Dunganga.

“Gelemem,” demiş Aybeniz. “Görevim tamamlandı. Artık uyumadığın için kimse rahatsız olmuyor.”

“O zaman ben geleyim,” demiş Dunganga. “Ne dersin? İstersen bir çaresini bulup senin gezegenine gelirim.”

Göğsü inip kalkmış Aybeniz’in. Yanakları tutuşmuş, alev alev yanıyormuş.

“Bakalım,” demiş Aybeniz. “Bir çaresini bulabilecek misin horlamana…”

Aybeniz böyle demiş, kaldırmış kollarını. Dunganga’nın aklı çıkmış, Aybeniz’in kollarına sarılmış.

“Hiç olmazsa yarın bir kez daha gel, ne olur!,” demiş.

Aybeniz; “Olur, kaç gece gelip seni uyandırdım. Ben de alıştım. Hatırın için yarın son kez gelirim. Hoşça kal!,” demişrek güvercin donunda uçup gitmiş açık pencereden. Dunganga el etmiş peşinden.

“Varayım kâhinlerin yanına, perilerin gezegenine nasıl gidilir, bir sorayım, akıl danışayım. Ha, bir de horlamam vardı. Sahi ya, horlamama taktıysa, Aybeniz’in gönlü bende demek ki. Neyse onun çaresine de sonra bakarız,” demiş kendi kendine. Sonra odasından çıkmış, koşmuş kâhinlerin yanına.

Kâhinler, Dunganga’nın gezegenler arası seyahat edebilmesi için Zümrüt-ü Anka Kuşu’na binmesi, bunun için de Dunganga’nın en az yüz kat küçülmesi gerektiğini; yoksa kuşun onun ağırlığını taşıyamayacağını söylemişler. Ayrıca küçülmezse, perilerin yaşadığı gezegene de Aybeniz’in söylediği gibi, yalnızca başının sığabileceğini söylemişler.

Dunganga hemen razı olmuş. Zaten o da bu kadar büyük bir dev olmak istemiyormuş. Kâhinler yalnız bir dakika demişler. Dunganga’nın küçülebilmesi için, kırk sır kapısından geçmesi, kırk birinci sır kapısındaki, devlerin en büyük anası Al Karısı’nın düğümünün de çözülmesi gerekiyormuş. Devlerin en büyük anası Al Karısı’nın sözü kırılmayacak bir mühürmüş. Sırrın sözü bir kez kırıldı mı bir daha dönüşü olmaz, Dunganga, bir kez periye dönüşürse, bir daha dev olamazmış.

Dunganga emin miymiş?

Dunganga, ömrümde hiç bu kadar emin olmamışmış daha önce.

Kâhinler, kafa kafaya vermiş, uzun uzun tartışmışlar. Kara kaplı defterlerine bakmışlar, yıldızlara sorup akıl danışmışlar. Sonunda fikir birliğine varmışlar, Dunganga’ya dönüp, işin olurunu anlamışlar.

Dunganga kırk düğümü çözerek, kırk sır kapısından geçecek, kapılardan geçtikçe küçüldükçe küçülecekmiş. Dunganga, birinci sır kapısındaki düğümü çözüp geçerse, bir zürafaya dönüşecekmiş. İkinciden geçince, bir balinaya, üçüncüden geçince bir ayıya…Böyle böyle evrendeki bütün canlılara dönüşe dönüşe, en sonunda kırkıncı kapıya gelecek, o kapıdan geçince de Âdem oğluna dönüşecek; böylece kırk birinci kapıya varacakmış. Ancak kırk birinci kapıdaki düğüme dokunmayacakmış. Çünkü onu çözmek mümkün değilmiş. Ayrıca o mühür, herkesin yaşamının teminatıymış. Her ne olursa olsun ona dokunamaz, Al Karısı’nın sözünü kıramazlarmış.

Ancak, kırk kapıdan geçerek yüz kat küçülünce, bir Âdem oğluna dönüşeceği için Dunganga, artık perilerin yaşadığı gezegende yaşayamayacak; ancak mavi renkli gezegende yaşayabileceği için oraya gönderilecekmiş. Hani şu küçükken oynadığı misketten dönme gezegen var ya, oraya işte. Aybeniz de razı gelirse, Dunganga küçüldükten sonra ikisi birlikte oraya gidebileceklermiş.

Dunganga sevincinden öyle bir bağırmış, yerinden kalkıp öyle bir tepinmeye başlamış ki, herkes deprem oluyor zannetmiş.

Kâhinler yalnız bir dakika demiş tekrar. Hay sizin bir dakikanıza diye geçirmiş içinden Dunganga. Bu sefer ne oldu diye sormuş. Kâhinler başlarını üzgün üzgün sallamış. Bakalım Zümrüt-ü Anka Kuşu, Dunganga’yı mavi renkli gezegene götürmeyi kabul edecek miymiş? Dunganga’nın gözleri dolmuş hemen, dudakları titremeye başlamış, gözlerinden inci taneleri dökülmüş yerlere.

“Aman sen de ne kadar sulu göz oldun be Dunganga,” demiş kâhinler. “O da mı dert? Sorarsın Zümrüt-ü Anka Kuşu’na. Var mı bir hal çaresi. Olmadı bakarsın icabına. Hiç olmadı, rica edersin. O da can taşıyor, seni de taşır illaki.”

Dunganga olanları gece gelince Aybeniz’e anlatmış. Aybeniz onunla mavi renkli gezegende yaşamaya razı olmuş. Nedense horlama konusunu sormayı unutmuş, hatta o konuyu hiç açmamış bir daha.

Dunganga ile Aybeniz el ele vermiş, Zümrüt-ü Anka Kuşu’na gitmişler, böyleyken böyle diye durumu ona anlatmışlar. Zümrüt-ü Anka Kuşu aşk kokusunu hemen almış. Gözlerini kapayıp mutlu mutlu gülümsemiş. Şu ay parçası kız, peri padişahının kızı Aybeniz’miş Aybeniz olmasına ama, bu Dunganga da aynı Keloğlan’a benzememiş miymiş?

“Hey gidi günler hey!,” demiş kendi kendine. Dunganga’ya dönmüş.

“Seni götürürüm mavi renkli gezegene ama bir şartım var,” demiş. “İki sepet isterim. Bir sepette kırk kilo bakla tanesi, diğerinde kırk litre su olacak. Yolculuk sorasında gak dediğimde ağzıma bir bakla tanesi, guk dediğimde su vereceksin.”

“Senden öncekiler kırk dirhem et isterlermiş rivayete göre,” demiş Dunganga.

“Ben vejetaryenim,” demiş cevap vermiş Zümrüt-ü Anka Kuşu.

Dunganga sevinçle kabul etmiş Zümrüt-ü Anka’nın şartını. Hazırlıklarını yapıp, kırk düğümü teker teker çözerek, çeşitli hayvanların donuna girerek, küçüle küçüle, kırk kapıdan, kırk günde geçmiş. Kapılardan geçtikçe, küçüldükçe küçülmüş, küçüldükçe küçülmüş, sonunda dönmüş bir Âdem oğluna.

Kâhinlerin başı yaklaşmış Dunganga’nın yanına, bakla tanesiyle su dolu sepetleri uzatmış.

“İçlerindekiler bitse dahi, sakın atmayasın bu sepetleri Dunganga,” demiş. İkisi de sihirlidir. Yalnızca üç kere kullanma hakkınız var. Başınız sıkıştığında ters çevirip girin altına. İlk ikisinde sizi görünmez yapar. Üçüncüsündeyse sizi gerisin geri buraya devler gezegenine getirir. Bir daha da dönemezsiniz. Bunu bilerek kullanın. Haydi yolunuz açık olsun. Uğurlar olsun.”

Dunganga teşekkür edip sepetleri almış, yüklemiş Zümrüt-ü Anka Kuşu’nun sırtına. Dönmüş bakmış Aybeniz’e, yüzü aydınlanmış. Dunganga’nın benzediği gibi Keloğlan’a, Aybeniz de benziyormuş bir Havva kızına. Atlamışlar Zümrüt-ü Anka’nın sırtına. Biri bir kanadına oturmuş, diğeri öbür kanadına. Sımsıkı tutunmuşlar. Zümrüt-ü Anka açmış kanatlarını, başlamış uçmaya.

Devler gezegeni küçüle küçüle nokta kadar kalmış aşağıda. Zümrüt-ü Anka, gak demiş, uzatmışlar bir bakla tanesi. Uçmaya devam etmişler. Zümrüt-ü Anka guk demiş, vermişler bir yudum su. Böyle böyle kuş gak dedikçe bakla tanesi, guk dedikçe su vere vere gitmişler, çeşit çeşit gezegenler, büyüklü küçüklü gök taşı geçmişler. Tam şu bizim Dunganga’nın çocukluk oyuncağı mavi renkli misket gezegen uzaklarda görünmüşmüş ki, Zümrüt-ü Anka Kuşu bir kez daha, “Gak!” etmiş. Dunganga atmış elini sepete. Bir fark etmiş ki boş, bir tane bile bakla tanesi kalmamış. Çaresizlikle Aybeniz’e bakmış. Aybeniz hemen iki örgüsünü birden köklerinden kesip dolamış birbirlerine, yuvarlamış bir bakla tanesi gibi, uzatmış Zümrüt-ü Anka’nın ağzına.

Zümrüt-ü Anka Kuşu ağzına alır almaz, gelenin bakla tanesi olmadığını anlamış, yememiş, yapıştırmış damağına.

Sonunda yolculuk bitmiş. Mavi renkli gezegene varmışlar.

Masal bu ya, gide gide de o gezegendeki en dertlilerin yaşadığı, Deli Dumrul’un ülkesine gelmişler.

Zümrüt-ü Anka Kuşu da uça uça inmiş, bir köprünün kenarına konmuş.

Bizimkiler atlamış aşağıya.

Zümrüt-ü Anka Kuşu’na teşekkür etmişler.

Zümrüt-ü Anka Kuşu, damağına sakladığı örgüleri çıkarmış, Aybeniz’e uzatmış. Aybeniz, kulaklarının kenarına tutunca örgüler saçlarına dolanıp, tekrar kaynamışlar köklerine.

Zümrüt-ü Anka Kuşu, Dunganga ile Aybeniz’e iyi şanslar dileyip gitmiş.

Dunganga ile Aybeniz, sepetleri sırtlanıp karşıya geçmek için köprüye yürümüşler ama bir nöbetçi yandaki kulübeden çıkmış, el edip durdurmuş bunları.

“Otuz akçe,” demiş.

“Ne otuz akçesi?,” demiş sormuş Dunganga.

“Geçiş bedeli,” demiş nöbetçi. “Kişi başı on beş. İki kişi olduğunuza göre, otuz. İki kişiyseniz tabii,” demiş, sırıtmış.

“Ama bize beş akçe demişlerdi kişi başı?”

“Yeni gelenlere on beş,” demiş görevli. “Her halinizden belli yabancı olduğunuz.”

“Soygunculuk bu!,” demiş itiraz etmiş Dunganga.

“Vermeyelim,” demiş Aybeniz. “Hem o kadar paramız da yok zaten.”

“Vermeyelim,” demiş Dunganga.

“Başınız sıkışırsa demişti kâhin,” demiş Aybeniz. Dunganga’ya bakmış.

“Bundan daha sıkışık olmamıştı başımız,” demiş karşılık vermiş Dunganga.

Nöbetçi, daha ne olduğunu anlayamadan sepetlerini sırtlarından çıkarıp, kafalarına geçirmişler; geçirir geçirmez puffff! Görünmez olmuşlar.

Nöbetçi o saat düşüp olduğu yere bayılmış.

Kulübedeki diğer bekçiler onun düştüğünü görünce koşup kaldırmışlar. İçeri taşıyıp yatırmışlar. Yüzüne su serperek ayıltmışlar. Neler olduğunu sormuşlar. Nöbetçi olanları bire bin katarak-şu köprüye dayanan, in mi cin mi oldukları belirsiz iki yabancının- hem de geçiş ücreti ödememek için-yaptıklarını- hem de neler neler- dediklerini-oy oy oy, neler neler-çevirdiklerini abarta abarta anlatmış. O sepetlerin ters çevrilip başlarına geçirişleri, sonra sırra kadem basışları, olmuş mu size “Ne Dungangalar yaptılar ne Dungangalar! Görmeliydiniz!”

Bunları dinleyen diğer nöbetçilerin ağızları iki karış açılıp göğüslerine kadar düşmüş.

Alın size ballı lokma tatlısı kadar tatlı bir dedikodu. Yeme de yanında yat. Anlat anlat!

Akşam olup evlerine dönünce, biri gördüğünü, diğerleri duyduklarını etraflarındakilere, eşe, dosta, hısım akrabaya anlatmışlar. Anlatılanlar döne dolaşa, üstüne katıla katıla dönüşmüş efsaneye.

Yıllar bir göl üzerine yansıyan göçmen kuş sürülerinin hayali gibi geçip gitmiş.

Her şey unutulmuş, geriye kalmış yalnızca tek bir tekerleme.

“Evvel zaman içinde var imiş bir Dunganga. Alırmış çocukları atarmış sepetine, yaparmış hep Dunganga. Dun-ganga, dunganga. Dun-ganga, dunganga.

Büyükanneler, büyükbabalar, büyük teyzeler ve dahi büyük yengeler, geceleri uyumak istemeyenleri ya da yaramazlık edenleri korkutmak için bu tekerlemeyi söyler olmuş.

Tekerleme bütün çocukların ödünü patlatıp, yataklar küçük göllerle dönüp arkalarında sarı gül lekeleri solarken bütün bunlardan habersiz olan Dunganga ile Aybeniz, bir sahil köyüne yerleşmiş, mutlu mesut yaşayıp giderlermiş. Tekerleme bütün ülkeyi dolaşıp onların kulaklarına kadar gelmiş.

“Bizi burada yaşatmazlar,” demiş Aybeniz.

“Suyumuz ısındı,” demiş Dunganga.

“Yine yol göründü,” demiş Aybeniz.

“Başımız gene sıkıştı,” demiş Dunganga.

“Bu artık son hakkımız,” demiş Aybeniz.”

“Son mu?”

“E ikinciyi de hani…”

“Hatırladım,” demiş Dunganga. “O zaman yapacak bir şey yok. Gideceğiz buradan da mecburen.”

“Tam ısınmıştım buraya,” demiş Aybeniz.

“Dillerini eşek arısı soksun,” demiş söylenmiş Dunganga. “Kim bu tekerlemeyi tekrar ederse, çocuklarının dillerini eşek arısı soksun. Kelimeleri düşsün ağızlarından, iki lafı bir araya getiremesinler.”

Sonra, sepetlerini çıkarıp, başlarının üstünde ters çevirip, Püfffff! Sonsuza kadar yok olmuşlar.

Rivayet ederler ki, perilerin gezegeninde yaşıyorlarmış ikisi de.

Mavi renkli gezegendekilere ne mi olmuş?

Dunganga tekerlemesiyle korkutulan çocuklar konuşamaz, dilleri iyice şişip kütük gibi olunca “de, da” bile ayıramaz olmuşlar. Hepsinin ağzına aynı kelimeler yapışmış, döndürüp döndürüp durmuşlar. Dinleyin bakın…Siz de duyacaksınız.

“ … Alakalı… Bir tık daha… Bir şey söylicem… İnanılmaz… Açıkçası… Baktığımızda…Dan söz ediyoruz… Yor olacağım… Çalışıyor…”

Gökten üç elma düştü. Biri sana, biri bana, üçüncü de dilini eşek arıları sokmasın diye bütün çocuklara.

Nurgök Özkale

Adana’da doğdum. Dokuzeylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi bölümünden mezun oldum. Kısa bir dönem çevirmenlik yaptım. Çocuk oyunları çevirdim. Oyun ve öykü yazıyorum. Amatör olarak fotoğrafla ilgileniyorum.

Dungana’nın Kargışı” için 15 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    İlk paragraflarda ilerlerken, masal tamlaması tarlasının tam ortasına düştük dedim kendi kendime.

    Yani ne desem bilmiyorum ki, bu nasıl bir kaynaştırmadır, nasıl bir kolaj bu! Birbiriyle alakasız birçok şey iç içe ama bir o kadar uyumlu. Tatlı mı talı bir dil de cabası. Bu yaşta bana akşam akşam masal okuttunuz. Alacağınız olsun. :slight_smile:

    Elinize sağlık.

  2. Masalları çok severim. Türk masalları da dahil Dünya masallarını olabildiğince elden geçirmişliğim var. Tam eski bir Türk masalının içindeyim derken gezegenler, galaksiler girdi işin içine. Bu sentezi çok beğendim. Cesur bir hareket olmuş, çünkü konsept itibariyle birbiri içinde erimeme ihtimali vardı bu iki ayrı dünyanın ama öyle olmadı. Soluksuz okudum hikayeyi bu sentezi deneyimlemek ve masalın sonunu getirmek için. Tıpkı gene eski masallarda olduğu gibi yıllara yayılan tekerlemelerle sonlandırılmış ve masala yayılan seviyeli mizahla okuması keyifli bir yapıttı. Emeğine sağlık.

  3. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @Lightsky

    Öncelikle bu öyküye içten bir özen gösterdiğini okuyanların rahat bir şekilde anlayabilecğeini söylemeliyim. Hikayelerimi türk mitolojisi temelli kurduğum bir dünyada anlatmaktan hoşlandığım ve bu bağlamda akademik litaretürü bile taradığımdan diğer okuyuculara “özen” olarak görülenin arkasında bir “araştırma” olduğunu görmek beni çok sevindirdi. Bu sevinci ise yazdıklarının ilgi alanıma yakın olmasından ziyade, yazma eylemini layıkıyla yapmayı önemli göen bir yazar ile karşılaşmış olmamdan kaynaklandığını da hemen buraya not edeyim. "

    Atın iyisi dorudur, yiğidin iyisi de deli dolu. Güz kara, sert, güçlü ve adaletli yiğitlere deli derler, eskilerin ağzındaki deli dumrul ifadesi bu yüzden kullanılmaktadır. Bu sebeple yazdığın yüzümü güldürdü.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  4. Nurgök merhaba :slight_smile:
    Çok sevdim masalını. Bu temanın en iyilerinden biridir bence.
    Ellerine sağlık :slight_smile:

  5. Merhaba @Lightsky

    İlk iki paragraftaki tekerlemelerle başlayan gülümsemem, Zümrüd-ü Anka’nın vejeteryanlığa kahkahaya dönüştü. :laughing:

    Bu ay bayağı bir öykü okudum ve kendim dahil büyük çoğunluğumuzun anti öğelerle masal anlattığımızı gördüm. Dolayısıyla senin masalın temaya gerçekten aradığı kanı verdi.

    Çok eğlendim okurken, merakla da sonunu bekledim. Sonundaki mesajı da dozajında ve gerekli buldum.

    Eline sağlık.
    Görüşmek üzere.