Öykü

Mavi Kelebekler Diyarı

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çokkk seneler önce minik bir köy varmış, Evropa denen koca kıtanın göbeğinde. Gümüşköy’müş adı. İnsanları mutlu yaşar, çocukları ovalarda koşarmış.

Gel zaman, git zaman köyün etrafını sırtlanlar sarmış. Burası bizim toprağımız, defolun gidin demeye başlamış. Gümüşköylüler olmazzz demişler, burası vatanımız, ata toprağımız. Ama dinletememişler. Sırtlanlar bir-iki saldırmaya başlamış. Bakmışlar ki olmuyor, Gümüşköylüler direniyor, daha güçlü oklarla saldırmaya başlamışlar, belki de korkup kaçarlar, diye. Yanılmışlar. Çünkü Gümüşköylüler çok cesurmuş. Ellerindeki silahlar zayıf olsa da karşı koyuyorlarmış. Savaş gitgide kızışmaya başlamış. Artık Gümüşköylü çocuklar “Anne, bizi küçük okla mı vururlar?” diye soruyorlarmış. Bakmışlar ki, olacak gibi değil, sırtlanlar bastırdıkça bastırıyor, varıp gitmişler o zamanın ileri, büyükkk ülkelerinin birliği “Mutlu Birlik” örgütü, MB’ye.

Demişler ki durum böyle, böyle… Canımız, kanımız ortada… Kadınlarımıza, çoluk çocuğumuza ve dahi vatanımıza kast edenler var, haberiniz ola! Çoğu, MB korur bizi illa diye düşünüyorlarmış. MB de tabii demiş, olur mu hiç öyle şey? Siz hiççç merak etmeyin. Korur, kollarız biz sizi, geçit vermeyiz onlara. Yalnız, oklarınızı teslim etmeniz lazım. İnanmış bizimkiler de tabii, vermişler oklarını.

Hemen gelmiş MB’nin eli silahlı, güçlü askerleri. Gümüşköy’ü korumaya almışlar. Komutanları demiş ki, artık burası güvenli bir bölge. Bunu duyan mağdur diyar insanları çoluk-çocuk, kadın-erkek, yaşlı-genç demeden koşup koşup gelmişler, oh kurtulduk diye, Gümüşköy’e. Nüfus çıkmış, yirmi dört binden, altmış bine.

Sırtlanlar azdıkça azmış! Dört bir yanını kuşatmışlar minik köyün. Su yok, yiyecek yok. Köye tuz girişi bile yasak. Aç, susuz hastalanmaya başlamışlar. Uçan kuşa izin yokmuş. Köyün başına Deli Dumrul kesilmişler, ama kıramamışlar Gümüşköy’ün direnişini. Dayanmak için, köyümüze can feda, yeter ki etme bizi vatanımızdan cüda, diye yakarıyorlarmış Tanrılarına. Lakin düşman kararlı mı kararlı… Nuh diyormuş, peygamber demiyormuş. Kuşatma üç uzun yıl boyu sürmüş.

Onca zulme rağmen Gümüşköy direnmiş, boyun eğmemiş. Sırtlanlar bakmışlar ki olmuyor; direnişi kıramıyorlar, biz de sizi kırarız demişler. En sonunda, bir gece ansızın MB’nin 25 askerini kaçırıvermişler. Sonra da dayanmışlar MB komutanının kapısına, ver köylüleri al askerlerini, diye tehdit üstüne tehdit sallamışlar. Sıkıştırmışlar büyükkk ülkelerin büyükkk komutanını. Teslim et onları, yoksaaa demişler. Yoksa keskin okçularımızla tek tek avlarız adamlarını, ateş topları salarız üstünüze, geberip gidersiniz topunuz, diye gürlemişler. Komutanın gözünü bir güzel korkutmuşlar. Bir de kulağına fısıldamışlar, hele sen bir teslim et bunları, hem canınız kurtulacak, hem elbette bir hediyesi olacak bu yardımının, demişler.

Komutan korkak, komutan kaypak, unutmuş Gümüşköylüleri korumak için orada olduklarını, düşmüş canının derdine, bir de hediyesinin…

Hemen yapmış bir plan. Hazırlamış listesini bizimkiler diye. Başta kendi adı, aşağısında adamları, al demiş götür sırtlanlara, genç Nuhano’ya, seni de yazdım! Köylüler içinde bir tek o bilirmiş MB komutanının lisanını, onun için gelmiş köye. Ana-babasını ve dahi küçük erkek kardeşini de alıp getirmiş, köy güvenli diye. Durumu sen anlatacaksın demiş bir de üstüne komutan, Gümüşköylülere. Aman demiş Nuhano, aman komutan yapma, etme, bu sırtlanlar öldürür, hepsini.

Ne dediyse ne Komutana, ne diğer görevlilere anlatamamış derdini. Bari aldığınız okları geri verin, savaşarak ölelim, demiş. Ona da olmazzz demiş büyükkk komutan. Bari kardeşim demiş, ismini listenin altına eklemiş. Yine olmazzz demiş komutan, üstünü çizivermiş, ölümüne ferman eylemiş.

Nuhano yanık, Nuhano bitik, çaresiz söylemiş köylülere akıbetlerini. Çaresizliğin derin sessizliğinde üstüne kitlenen bakışlara dayanamamış, demiş ki babasına, ben de sizinle geleceğim. Hayır demiş babası, hayır, olmaz. Kalacaksın ki öğrenecek bu masalı, tüm dünya. Görmeyenlere göz, işitmeyenlere kulak olacaksın, anlatacaksın yaşadıklarımızı, bu korkaklığı, zulmü, kaypaklığı… Gelmese de, görmese de bilecek ki bu dünya, bu vahşette payı var, bir hayli. Anlaşılacak kim büyükkk, ölmeye yatan mı, yatıran mı? Vatanını kollayan mı, el koyan mı?

BirBir Temmuz sıcağında, sıraya dizip toplamışlar, yediden yetmişe, sekiz bin Gümüşköylü erkeği. Genç-yaşlı, çoluk-çocuk demeden, daha yollarda götürürken, göğe varan yapmayın-etmeyin çığlıkları, en sonunda da lanet olsun haykırışları arasında, sırtlarından vura vura, atıvermişler, kimseler bulamasın, mezarları dahi olmasın diye, yerin dibine varana dek sırtlanca kazdıkları, derin, altmış dört deliğe.

Nuhano berbat, Nuhano perişan! Yanık bir ses yükselmiş bağrından, “Lanet olsun, lanet olsun!” diye, yakarmış göklere. O gün, bu gündür Gümüşköy semalarında bu türkü dolanırmış rüzgâr estikçe, sinermiş uzak diyarlardaki nice kulaklara.

lanet olsun, lanet olsun

insan evladına yeri-yurdu çok görenlere

bebeleri yetim edenlere

lanet olsun, lanet olsun

ana-baba-kardeş acısını reva görenlere

daha doyamadan havaya, suya

genç bedenleri toprağa gömenlere

kız-kızan demeyenlere

lanet olsun, lanet olsun

soyları döl tutmasın

topraklarını dağ yutsun

kapı eşikleri dağılıp savrulsun

ağaçları kurusun

lanet olsun, lanet olsun

Gümüşköylüler az gitmişler, uz gitmişler, dere-tepe düz gitmişler, bir de bakmışlar ki bir arpa boyu yol anca gitmişler, topraklarının bir köşeciğine sığışıvermişler. Analar dertli, analar bezgin… Bari derlermiş bir mezarcıkları olsa, kocalarımızın, evlatlarımızın. Gidip başlarında dua etsek… Arayıp durmuşlar günlerce dere, tepe. Lakin hepsi nafile! Öyle saklanmış ki, ölüleri o derin deliklere, yer yarıla, gök kırıla, yine de bulunamayacasına.

Tam on üç yıl geçmiş aradan, yine bahar gelmiş yurtlarına, lakin hâlâ buruk, hâlâ içli, hâlâ yanık kalbi Gümüşköylülerin, Nuhano’nun da. Kalbi sıkışırmış yaşananları hatırladıkça. Canı sıkılınca atıverirmiş kendini dağa bayıra, baharı solumaya.

O bahar, yine dolanırken dağ-bayır, dere-tepe, günlerden bir gün rastlamış mavi bir kelebeğe. Hayran olmuş muhteşem varlığa. İlk defa görüyormuş bu renkte, böyle güzellikte bir kelebek. Kocaman, her yeri masmavi, bir tek kanatları çepeçevre nokta nokta, beyaz hareli… Tabii, çok kelebek varmış onların orada da, lakin böylesi ilkmiş. Şaşkınlığından kurtulup peşinden seğirtmiş, hemen.

Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Nuhano nefes nefese… Bir dağın tepesine gelmişler. Mavi süzülüp, konmuş güzel mi güzel bir çiçeğe. Konan kelebek etkisiyle, diğerleri havalanmış, gökyüzünü mavi bir renk cümbüşü kaplamış. Dans eden binlerce kelebek… Nuhano usulca altlarına uzanıvermiş, hayran hayran bakaraktan. Nasıl da bir düzen içerisinde dans ediyorlarmış, onca kalabalık içinde hiç birbirine değmeden. Nice zaman sonra ilk defa gülümsemiş, bu güzel kaos onu çok etkilemiş.

Büyülenmiş gibi onları izlerken, burnuna bir koku gelmiş, misk-i amber cinsinden. Derin derin içine çekmiş, evet demiş, evet, bu koku olmalı bu güzelliği çeken.

Zaman hızla akıp gitmiş, hava akşama dönüvermiş. Nuhano ise hâlâ orada… Seyreyliyor muhteşem dansı. Bakmış olacak gibi değil, ayrılamıyor bir türlü, bir tutam alıp götüreyim, bahçeme dikeyim, bana da gelsin bu güzellikler, demiş, fırlamış yattığı yerden. Asılmış çiçeğin birine dibinden. Lakin çiçek inatçı, Nuhano çektikçe o geliyor, kökü bir türlü sona ermiyor. Çekmiş, çekmiş, çekmiş, nihayet fırlamış kök yerinden dibinde koca bir şeylen. O hızla Nuhano arka üstü düşüvermiş. Bakmış ki yanında koca bir kemik yatmakta. Gözleri fal taşı gibi açılmış. O kemiğe bakmış, kemik ona.

Sonra sonra aklı başına gelmiş. Aman Allah’ım demiş, yoksa? Fırlamış çiçeklerin dibine. Elleriyle kazmaya başlamış. Hava gitgide kararıyormuş. Bakmış olacak gibi değil, köye doğru yollanmış hızlıca. Varmış, dayanmış Bilge Dede’nin kapısına. Nasıl vurduysa, adamcağız yataktan fırlamış, hayrola, kim ola gecenin bu saatinde, diye. Aç demiş Nuhano, aç, benim, diyeceklerim var sana. Heyecandan bağırıyormuş. Bilge Dede de heyecanlanmış, hemen kapıyı açmış, buyur etmiş genç adamı. Bir tas su uzatmış eline, al iç de nefeslen, diye.

Nuhano toparlanınca, hadi demiş, hadi anlat bakalım şimdi, tek tek. Nuhano, durmadan sayıklıyormuş, orada olmalılar, orada olmalılar, mutlaka, diye. Kafasını toparlayıp da anlatamadığı gibi heyecandan tir tir titriyor, kabına sığamıyormuş bir türlü. Sakin ol demiş Bilge Dede, sakin!

Nihayet yavaş yavaş durulmuş Nuhano’nun heyecanı, başlamış anlatmaya, tek tek. Haklı olabilirsin demiş Bilge Dede, tarif et bakim şu çiçeği… Anlatmış Nuhano. Bilge Dede koşup açmış Lokman Hekim defterini, göstermiş bir bir, bul bakalım hangisi, diye. Hah bu işte, bu demiş, Nuhano görünce tepedeki çiçeği.

Hemen okumuşlar. Adı Artemisia Vulgaris’miş. Ama öyle her yerde bitmezmiş. Zengin mineralli toprakları severmiş. En sevdiği yer de mezar üstleriymiş. Şu doğanın işine bakın ki Mavi Kelebek de bir tek onu sever, onunla beslenirmiş. Artemisia’nın yaydığı misk-i amber mavi kelebekleri nerde olsa bulup çekermiş. Artemisia neredeyse mavi kelebek de oradaymış.

Tamam demiş, Bilge Dede, tamam, kafası defterin içinde. Sabah ola, hayrola. Hadi şimdi yat şuracığa da dinlen gayri. Yarına büyükkk işimiz var oğul. Ama kim dinlemiş? Nuhano, çoktan sızıp gitmiş.

Sabaha karşı rüyasında bulutlar üstünde uçuyormuş ki, bir meleğe rastlamış. Yakından bakınca bir de ne görsün, annesi. Gülümsüyormuş ona, elinde bir çiçekle. Tek tek saymış yapraklarını, 11 taneymiş. Beyaz bir çiçek, ortası sapsarı… Derin derin koklamış. Çok güzelmiş. O sırada kocaman mavi bir kelebek, başının üstüne konuvermiş annesinin, taç misali. Sonra da annesi, bembeyaz giysisiyle el sallayarak uçup gidivermiş. Anne, anne diye arkasından yakalamaya çalışmış Nuhano ama yetişememiş. Bağırıyormuş, anne, anne, diye.

Bilge Dede yumuşacık elleriyle dokunup uyandırmış Nuhano’yu, n’oluyor evlat, diye. Sıçrayarak uyanmış Nuhano, gitme anne, gitme diye elleriyle yalvarıyormuş hâlâ. Bilge Dede’yi görünce başlamış ağlamaya. Aktıkça yaşları gözlerinden, söndürecek sanmış Gümüşköy’deki sönmeyen yangını. Ağla demiş Bilge Dede, ağla, akıt içindeki zehri. Küçücük gövdesiyle sarılmış ona, bebeğini sarar gibi.

Hadi demiş, hadi toparlan artık. Ne demiştik akşam? Büyükkk gün bugün. Var git, topla köylüleri. Gelsinler hemen meydana.

Nuhano fırlamış, tek tek çalmış her bir kapıyı, koşun demiş, toplaşın meydana, diyecekleri var Bilge Dede’nin.

Gümüşköylüler koşa koşa gelmişler, merak içinde. Ne diyecek acaba Bilge Dede? Birbirlerine sormuşlar, lakin yok kimsenin bir bildiği. Heyecandan yürekleri oynamış, başlamışlar beklemeye.

Nihayet görünmüş Bilge Dede. İlk gören fırlamış yerinden, geliyor, diye. Hemen bir çember olup, almışlar Bilge Dede’yi içlerine. Anlat hele, anlat demişler hep bir ağızdan. O da anlatmaya başlamış bir bir olan biteni. Hadi demiş, varıp gelin kazma-küreklerinizle peşimize. Nuhano önde, o arkada, koyulmuşlar yola tek yürek, bütün köylü…

Az gitmişler, uz gitmişler, dere-tepe düz gitmişler, Nuhano’nun tepesine gelmişler. Yine dans edip duruyormuş mavi kelebekler. Aynı Nuhano’nun anlattığı gibi… Mis gibi kokuyu içlerine çekmişler. Başlamışlar tepeyi kazmaya.

İlk bağıran Nuhano olmuş, buldum, diye. Elinde bir çift küçük çarık sallıyormuş. Hepsi daha bir kuvvetle asılmışlar kazma, küreklerine. Derine vardıkça artmaya başlamış çarıklar. Bittiğinde koca bir tepe oluşmuş çarıklardan, bir de kemiklerden. Tek kalan bunlarmış artlarından.

Çoğu çarıklarından tanımış yakınlarını, babasını, evladını, Nuhano da karındaşını.

Artık bütün Gümüşköylüler mavi kelebek peşine düşmüşler. Bu bulunan ilk çukurmuş. Geriye kalanları da tek tek aramışlar. Tepelerinde uçuşurken mavi kelebekler, gözleri mıhlı toprağa, çoğu çukuru bulmuşlar, yerin dibinde de olsa.

Nihayetinde onlar ermiş muratlarına, insanlık çıkmış kerevetine…

Gökten üç elma düşmüş yere; biri Nuhano’nun bahçesine, diğeri Gümüşköy’e, üçüncüsü de insanlığın kafasına, kafasına… Kafasız kafasına.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. "Nihayetinde onlar ermiş muratlarına, insanlık çıkmış kerevetine…

    Gökten üç elma düşmüş yere; biri Nuhano’nun bahçesine, diğeri Gümüşköy’e, üçüncüsü de insanlığın kafasına, kafasına… Kafasız kafasına."

    Kafamıza kim bilir kaç elma düşmesi gerekiyor masal-gerçek öykün çok güzeldi. Ellerine yüreğine sağlık

  2. nkurucu says:

    Elinize, yüreğinize sağlık. Güzeldi. Eleştirecek bir yer bulamadım desem yeridir.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

1 cevap daha var.

Yorum Yapanlar