Öykü

Etna’da On Bir Dakika

Yunanistan ve Macaristan’la başlayan Avrupa turum, İtalya ile devam ediyor. Roma’dan sonraki durağım Sicilya oldu. Birkaç yere uğradıktan sonra meşhur Etna’nın yamacına geldim. Telefonun kamerası iki gün sonra nihayet düzeldi, buradan itibaren kayıt almaya devam ediyorum. Bugün Ağustos’un on ikisi. Birazdan, şu görmüş olduğunuz zirveye doğru yürümeye başlayacağım. Bana oldukça yorucu olduğu söylendi, teleferikle belli bir yüksekliğe kadar çıkmak mümkünmüş ancak yürümeyi tercih ediyorum.

On beş dakikadır yokuşu çıkmaya devam ediyorum ve şimdiden pişman oldum bile. Eğim çok fazla ve gerçekten de yoruyor, üstelik soğuk da cabası. Gördüğünüz gibi her taraf karla kaplı ve eldivenden atkıya varıncaya kadar her türlü tedbiri almış olmama rağmen titriyorum.

Uzunca bir yürüyüşün ardından kafeterya gibi bir yere geldim. Henüz zirveye ulaşamadım, daha yolum var. Ufak bir çay molası ve biraz ısınmanın ardından devam edeceğim. Burada öyle yüzlerce insan yok, pek çok kişi buralara gelmeye korkuyor tabii. Fakat ben en tepeye kadar çıkmak istiyorum. Ne kadar ilerleyebileceğimi bilemiyorum gerçi.

(12.08)

Yine uzunca bir süre yürüdüm fakat nihayet zirveye ulaştım. Bu arada az önceki kayıtlarda telefonun saati göstermediğini fark edip biraz kurcaladım ve sanırım sorun çözüldü. Size etrafı göstereyim biraz. Gördüğünüz gibi, yanımda yirmi kadar insan var. Önümüzde duran kraterin ise oldukça ürkütücü bir görünüşü var. Bakın, toprak adeta bir nehir gibi akıyor ve içinden dumanlar yükseliyor. Yani, insanda “Buradan bir an önce gitmeliyim.” hissi uyanıyor açıkçası. Gerçi sadece ben böyle düşünüyorum galiba, etraftakilerin keyfi yerinde. Herkes poz verip fotoğraf çektiriyor. Fakat ben birkaç saniye daha bakıp gideceğim. Biraz aşağıya inip oradan da teleferikle dönebilirim, ne yapacağıma henüz karar vermedim. Önce şu kafeteryaya tekrar uğramalıyım, biraz daha ısınmam şart. Evet, artık yavaşça inmeye başlıyorum.

(Birkaç adım attıktan sonra büyük bir patlama olur ve yere düşer.)

(12.10)

Hay anasını! Yok artık ya! Patlayacak zaman mı şimdi? İki dakika bekleyemedin mi? Bende şans olsa zaten… Burada öleceğiz herhalde. Hatta bazıları öldü galiba. Nereye gitti o yirmi kişi yahu? Şu anda en fazla altı veya yedi kişi görüyorum. Bazıları karın üstünde sürünüyor. Nefes nefese herkes.

(Bir patlama daha olur, herkes bir yana savrulur, bazıları aşağı doğru yuvarlanmaya başlar.)

(12.11)

Kulağımda müthiş bir çınlama var. Söylediklerimi kendim bile duyamıyorum. Telefon da tekrar bozuldu sanırım, donup duruyor, kayıt alırken takılıyor ara sıra. Bir dakika içinde iki patlama oldu ve ben doğrulamıyorum bile, ayaklarım uyuştu resmen.

(12.13)

Zar zor ayağa kalktım, ağır adımlarla yürümeye devam ediyorum. Patlamalar bitti, yani, bitmiştim umarım. Şimdi de sarsıntılar başladı. Tepeden süzülen lavları görebiliyorum. Buraya gelmesinin ne kadar süreceğini tahmin edemiyorum. En azından şu kafeteryaya ulaşabilseydik.

(12.14)

Biraz daha aşağı inebildim. Yanımdaki birkaç kişi de koşmaya devam ediyor. Diğerlerine ne olduğunu bilemiyorum, bilmek de istemiyorum. Sarsıntılar hâlâ kesilmedi, sürekli yere düşüyoruz. Doğrulmaya çalıştıkça tekrar kara gömülüyoruz. İçimden kendi kendime o kadar çok küfrediyorum ki, duymasanız daha iyi.

(12.16)

Şu anda kafeteryayı görebiliyorum, bu arada lavlar da hızlandı gibi. Çok fazla şey göremiyorum ama yanardağ resmen öfkesini kusmaya devam ediyor. Pişmemek için koşmaya devam etmek şart. Teleferik işe yarar mı bilmiyorum, yağmurdan kaçarken doluya tutulma ihtimalimiz de var, bu kadar sarsıntıda oraya binmem herhalde.

(Tam bu anda sarsıntı şiddetini iyice artırır ve teleferiğin direkleri yıkılmaya başlar.)

(12.17)

Evet, ağzımı açmamla birlikte direklerin yerle bir olmasına ne diyorsunuz? Kendi sonumu kendim hazırlıyorum herhalde. Birkaç metre sonra kafeteryadayım, bu arada insanlar da oradan kaçmaya devam ediyor, herkes aşağı doğru koşuyor. Biraz bekleseydiniz keşke, birlikte kaçardık.

(12.18)

Şu anda kafeteryaya geldim. Burada kimse kalmamış sanırım. Sarsıntılar devam ediyor. Biraz soluklanayım, ben de çıkacağım hemen. Etrafta sıcak bir şeyler olup olmadığına bakıyorum, dondum resmen. Üç dakika dursam bile yeter. Gerçi sarsıntı o kadar arttı ki korkmaya başladım. En iyisi dışarı çıkayım.

(Bu esnada kafeteryanın çatısı parça parça düşmeye başlar.)

(12.19)

Şuna bakar mısınız? Resmen ölüm peşimden koşuyor. Kendi mezarıma ayaklarımla geldim herhalde. Ölmeden çıkmam bir muciz…

(Cümlesini tamamlayamadan çatıdan büyük bir parça daha düşer. Ertesi gün kafeteryaya -yani kafeteryadan geri kalanlara- ulaşılmıştır.)

“Hepsi bu.” dedi bilgisayarın başındaki adam, “Kayıt burada bitiyor, arada kopukluklar var ama yine de ölene kadar bir şeyler çekmeyi başarmış. Lavlar kafeteryaya kadar inmemiş ama sarsıntı her şeyi yerle bir etmiş.”

“Başka ceset çıktı mı oradan?”

“Hayır, sadece bir kişi.”

“Kimliği tespit edildi mi? Ailesine haber verildi mi?”

“Evet, ailesine de haber ulaştırıldı. Yola çıkmışlar.”

“Anladım. Trajik bir kaza. Ne söylenebilir ki? Her neyse, siz işinize bakın. Basın açıklamasını ben yaparım. Siz de buradaki işinizi çabuk bitirin, patlamalar devam edebilir, başka kayıplar verilmesini istemiyorum.”

“Nasıl isterseniz.”

Gürkan Akpınar

1990, Aydın. Amatör öykü yazarı. Genellikle fantazya ve bilimkurgu okur/yazar. Lemur, Bilimkurgu Kulübü, Yerli Bilimkurgu Yükseliyor ve KilTabLet’te de öyküleri yayımlandı. Şu sıralar novella yazmaya çalışıyor.

Etna’da On Bir Dakika” için 5 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Sinematik öyküleri seviyorum. Nasıl derler? Sade, yaratıcı ve etkileyici.

  2. Vlog izliyormuş gibi bir tat vardı. Tarzından mı kaynaklanıyor bilemiyorum ancak; birazdan ölecekmişim gibi telaşlanmayı, lavların sıcaklığını, insanların pervasızlığını falan bir şekilde hissetmek istedim ama olmadı…
    Belki de sorun tamamen bendedir :eyes:

  3. Estağfurullah, öyle bir nitelendirme geçmedi aklımdan. Farklı bir tarzı var ancak duyguyu geçirmenin tarzdan kaynaklı bir sorun olduğunu düşündüm. Betimleme eksikliği diye de yorumladım ama bu yazarın tercihlerine bağlı olduğu için belirtmedim. Farklı bir tarzı denerseniz belki hevesiniz yerli yerine oturabilir :blush:

  4. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @gurkan

    Galiba ben ne olduğunu biliyorum. Tamamen tahmin ama sana dört cümle yazacağım;
    “Kılcını düşürmedin umarım”: devam et…
    Neden başka bir kuş değil de anka kuşu geldi, biliyor musun?”: kendi küllerinden doğ
    “Beni tanıyor musun?” dedim. “Evet.” dedi Ulkhar. “Daha önce bir kez karşılaşmıştık.”: Evet seni okuyorum, belki bilmiyorsun ama öyle. Bunu daha önce söylemediğim için üzgünüm.
    “Nereye gidiyoruz İlkan?”: Bir sonraki maceraya, durmadan yazmaya devam.

    Önceki aylardaki öykülerin benim sevdiğim tarza daha uygundu, diyebilirim. Bu ayki ise bir kısa film olabilir diye düşündüm.

    Bir sonraki ay tekrar görüşeceğiz

    Elinize ve düş gücünüze sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  5. Merhaba. Böyle durumlarda en yararlı olan şeyi söyleyeyim:

    Okumak.

    Bence en sevdiğiniz tarzda (hatta en sevdiğiniz yazardan) bol bol kitap okuyun. Hatta okuduğunuz şeyleri tekrar tekrar okuyun. Her yazarın başına gelebilecek bir şey bu. Ben de zaman zaman böyle bir ruh haline girerim. İzlediğim bir dizide buna “çukura düşmek” diyorlardı. Çukurunuzdan okuyarak ve ne kadar içinize sinmezse sinmesin yazarak çıkın. Hatta biraz okuduktan sonra ilk yapacağınız şey de bu öyküyü baştan kaleme almak olsun. Araları doldurun, deneyin.

    Umarım yardımcı olabilmişimdir. Elinize sağlık. Çukurunuzdan çıkmanız dileğiyle. :fist:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!