Öykü

Kutsal Mühür

Zaman bildiğinizden daha yavaş akarken dünya tek kıtaydı. Bu tek kıta topraklarına Ana Kıta diyen canlılar tarafından sahiplenilmişti. Bu canlılar çeşitli ırklardaydılar. Havada, okyanuslarda ve yerin altından üstüne kadar Ana Kıta’nın her yerinde hüküm sürüyorlardı. Bir gün yeni bir tür Ana Kıta topraklarına ayakbastı. Her şeyi öğrendikleri efendilerinin cennetten atılıp cehenneme sürülmesi büyük bir şaşkınlığa sebep olmuştu. Şimdi ise yeryüzüne inen bu canlıların hayatta kalma içgüdülerinin zayıflıklarına rağmen hızla gelişmelerini ve çoğalmalarını seyrettiler. Zamanla anlaşıldı ki insanlar hiç de zayıf varlıklar değillerdi. Çünkü gardiyanların bile saygı duyduğu bu âdemoğulları yaratanın katında çok değerliydi. Bu hiç alışkın olmadıkları durum karşısında ne yapacaklarını bilemeden bu canlıları sadece izlemek zorunda kaldılar. Fakat her şey bir gün değişecekti.

Âdemoğulları olarak adlandırılan bu canlılar Ana Kıta topraklarında hızla gelişmeye ve yayılmaya devam ettiler. Gemler tüm Ana Kıta’ya sahip oldukları düşüncesi Âdemoğullarının gelmesiyle değişmişti. Gem bilgeleri bu canlılarla iletişim kurulmasını yasakladılar. Gem ırkları arasında, tek hâkimi olduklarını sandıkları topraklarını işgal eden bu canlılara karşı zamanla kin oluşmaya başladı. Bu yüzden Âdemoğullarını korkutmak için karanlık oyunlar düzenlediler. Âdemoğulları karşılaştıkları beklenmedik garip olaylar yüzünden geldikleri topraklara geri çekildiler. Fakat her şey bu kadar basit değildi. Âdemoğulları kaçmak zorunda kaldıkları bu toprakları istiyorlardı. Gemlerin varlığından korkmadıklarını göstermek için bu cennetten kovulmuş değerli varlıklar büyük savaşın ateşini yaktılar.

Âdemoğullarının yaptıkları yanlıştı. Gemlerin zayıf noktalarını keşfederek sebep oldukları yıkım yeryüzündeki tüm canlılara zarar vermişti. Buna rağmen Gemler ilk başta bilgelerinin uyarısıyla karşılık veremediler. Gemler arasında ise hâlâ İblis Kruna varlığına itimat edenler vardı. Bu gizli grup kendi halkını kışkırttı. Gem halkı arasında Âdemoğullarına kin duyanlar intikam alma hırsıyla bu iblislere katıldılar. Artık dünya üzerindeki insanların ilk gerçek savaşı başlamıştı. Savaş her iki tür için yeni sayılmazdı. Kendi ırkları arasındaki savaşlarda topyekûn yıkımlar olmazdı. Bu savaş ise iki farklı türün birbirini mutlak yok etme çabasıydı. Her şeyin daha kötüye gittiği geçen her günde yıkımlar korkunç oluyordu. Çünkü kadınlar, çocuklar veya yaşlılar herkes aynı sonu paylaşıyordu. Esir alınanların sonu bile ölüm oluyordu.

Bu sırada savaşın gidişatına daha fazla dayanamayan bazı gemler bu felaketten uzağa kaçtılar. Geriye kalan gemler ise kendi aralarında bölündüler. İblisler olarak adlandırılan ve hâlâ isimleri unutulmayan en güçlü topluluk savaşa devam ettiler. İblislerin sayısı az olmasına rağmen silahları ve güçleri insanları alt etmeye yetiyordu.

Gem bilgeler âdemoğullarının yok olması durumunda kıyametin kopacağından korkuyorlardı. Âdemoğullarının cennetten kovulmaları bir ceza olsa da dünyada hâkimiyet kurmalarına izin verilmesi varoluşlarının çok daha önemli bir şeyin sebebi olacağını anlamışlardı. Olacakları bekleyerek riski alamazlardı. Hemen karar vermeleri gerekiyordu. Çünkü zaman artık Âdemoğullarından yana değildi. Son Âdemoğulları için kaçınılmaz görünmeye başlamıştı. Bu yüzden aralarında birini görevlendirerek Âdemoğullarına elçi olarak gönderdiler. Bu elçinin azmi ve insanlara kendini inandırmaya çalışarak kendine dost bulmak için iblislerden köşe bucak kaçarak türlü zorluklara girişmesi, daha sonra dünyanın kurtuluş destanının başlangıç hikâyesi olarak anlatılacaktı.

İnsanlar arasındaki bilgeler bu felaket yaratan yok oluş savaşının durdurulması için gemler tarafından gönderilen elçinin çözüm bulma önerisini minnettarlıkla kabul ettiler. Aslında bilgeler gemlerin barış kararlarına ilk önce çok şaşırsalar da sözlerinde samimi olduklarına elçinin etkisiyle inandılar. Yine de hem gemlerin hem de insanların barış kurmaları kendi aralarında kesin bir çözüm bulmaları göründüğünden çok daha zordu. İlk olarak gemler arasında çıkan ama daha sonra insanlar arasında da ortaya çıkan iblislerin savaşı kendi lehlerine çevirme girişimleri çok ciddi sorun oluşturuyordu. Yaratanın ilmine başvurmak zorundaydılar. Fakat her iki ırkta yaratanın bu savaşı durdurma konusundaki fanilere olan uzaklığını hissetmişlerdi. Son umut olarak insan bilgeler gem bilgelerle gizli bir ittifak kurarak Gaip âleme bir mesaj gönderdiler. Karşılık olarak gardiyanlar bir cevap getirdiler. “İnsanlar dünyada bulunma amaçlarını unuttular. Gemlerde yaratanlarını unuttular. Eğer bu savaşı biz durdurursak kimin haklı olduğunu göstermiş oluruz. Yaratanın katında bu kabul edilemez. Bu savaşın bir galibi olmayacak. Yaratanın sonsuz merhametine elinizden geldiğince şükredin ki size bir umut vereceğiz. Size bir seçme hükmü vereceğiz. Sizden sonraki kuşaklarınızdan bir kişi bile bugünü unutmazsa kıyamet kopmayacak.” mesajı ilettikten sonra hem gemlere hem insanlara ilham bahşederek iki ırkı büyük bir şüphe içinde bırakarak gittiler.

Savaş tüm hızıyla devam ederken âdemoğulları tüm güçleriyle dayanmaya devam ediyorlardı. Gem ve insan bilgeler zamanla yarıştıklarının farkında olarak bu ilhamla bir şey yapmadan önce çok dikkatli düşünmeleri gerekiyordu. Bu ilham iblis efendisinin eline geçerse tüm çabaları her şeyi şimdikinden daha kötü yapacaktı. İlk olarak İlhamı kullanarak çok güçlü bir metal yaptılar. Bu metalin adı Min metaliydi. Bu metal yok edilemezdi.

Her bilge metali kullanarak farklı özelliklerde silahlar ürettiler. Fakat bu silahlar tek başlarına savaş durduramazdı. Bu yüzden silahlara ilhamları birleştirerek çok özel yetenekler verildi. Silahların kötü ellere geçmemesi ve korunması için yeteneklerin mühürlenmesi gerektiğine karar verdiler. Bu mühürler onu kullanmayı hak edebilecek kişinin açmasını sağlayacaktı. Silahlardaki mühür şartı kutsal silahların sahibini kendisinin seçmesini gerektiriyordu. Bu kutsal Silahlar sonunda gemler ve insanlar arasında savaşçı veya değil onları hak eden kişilere verildi. Artık bilgelerin yapabilecekleri tek şey sonucu beklemekti.

Âdemoğullarının son savunmaları tükenmek üzereyken artık tek yapabilecekleri tüm güçleriyle savaşarak sonlarını bekliyorlardı. Tam bu sırada denizler köpürerek taşmaya gökyüzü karanlık bulutlarla kararak yıldırımları Ana Kıta topraklarını sarsmaya başladı. İşte bu insanlarla iblisler arasındaki savaşın sonunun sesiyken aynı zamanda yeni bir savaşın başlangıcı olacaktı.

Kutsal savaşçılarla iblisler arasında savaş tam anlamıyla yıkımdı. İblislerin kutsal savaşçılar karşısında dayanmaları bile imkânsızdı. Bu yüzden kaçıp saklanmaya çalıştılar. Kutsal savaşçılar ise silahlarının gücü muazzam olsa da tüm dünyayı dümdüz etmeden İblisleri yok etmelerinin çok zor olduğunu fark etmişlerdi. Bu yüzden iblisleri arayıp bulmak zorundaydılar. Kutsal savaşçılar için çok uzun ve yorucu bir savaştı. Çünkü iblislerle savaşırken sayıları iyice azalmış insanları da ani saldırılara karşı korumaları gerekiyordu.

Tüm zorluklara rağmen sonunda İblisler artık ne arzın derinliklerinden ne de yedi kat semanın üstünden daha fazla bu gücün karşısında direnemeyeceklerini anladılar. İblis güçleri sonunda daha fazla dayanamayarak pes ettiler ve kaderlerine razı oldular. İnsanlarla iblisler arasındaki savaş artık sona ermişti. Kutsal savaşçılar ise her şeyi o an bitirmek istedilerse de yapamadılar. Kutsal silahların verdiği sorumluluk karşısında lanetlenmekten korkuyorlardı. Teslim olanlara karşı vermesi güç bir karar aldılar. İblisleri hapsetmek sadece dünyada var olmaları bile kötülük yaymalarına yetecekti. Bu yüzden Kutsal silahların efendisi iblisleri dünyadan uzaklara gönderdi.

Savaş bu şekilde sona erdi. Kutsal savaşçılar savaşın bittiğini Ana Kıta’ya duyurdular. Böylece âdemoğulları ve Ana Kıta’da yaşayan tüm canlılar sonunda huzur bulmayı ümit ettiler. Tüm canlılar aradan geçen yıllar boyunca keder, üzüntü ve acıyı unutmak için büyük bir umutla bu anı beklemişlerdi. Fakat bazı şeylerin unutulmasının mümkün olmadığı kesindi. Bu acı, toprakta, suda, havada bile hissedilebiliyordu. Bu acıyı belki de unutamayacak olan tek şey dünyanın kendisiydi. Huzur kelimesi herkesin geleceğe umutla bakmasını sağlamıştı. Bu geleceği oluşturmak içinde hem gemlerin hem de insanların büyük bir çaba sarf etmeleri gerekiyordu. Savaştan önce bile hem Âdemoğullarını hem de gemleri rahatsız eden bir sorun vardı. Gemler ve Âdemoğullarının uzun süreli bir arada yaşamaları imkânsızdı. Çünkü yaratılış doğaları bir arada yaşamalarını imkânsız kılıyordu. Bu sorunu çözmekte yine kurtarıcı bilgelere kalmıştı. Her iki türün bilgeleri bir araya gelerek bir toplantı kararlaştırdılar. Ana Kıta’da dengeler eski haline dönmeye başlamışken bunu kalıcı kılmak için son bir kez gemler ve insanlar bir araya gelmeli ve bu dünyada birlikte yaşamayı öğrenmeliydiler. Böylece her iki türün toplulukları insan ve gemler için uygarlığın beşiği olarak tabir edilen Ana Kıta’nın Mitron topraklarına akın ettiler. Burada büyük bir anlaşma yapılacaktı. Âdemoğulları ve Gemler yaralarını henüz saramamış olsalar da yeni bir geleceği benimsemek için bu anlaşmaya şahitlik yapmak görevleriydi. Bu anlaşmaya göre Gemler ve Âdemoğulları birbirlerinin topraklarına kesinlikle izinsiz ayak basmayacaklardı. Âdemoğulları ve Gemler dünyaya zarar verecek şekilde davranılmaması ve topraklarından uzak durulması için kuşaklarına bu bilgiyi aktaracaklardı. Kutsal savaşçılarda bu dengenin korunması için dünyadaki gardiyanlar olacaktı. Temel anlaşma haftalarca sürmüştü. Çünkü ilk kez hem insanlar hem de gemler birbirlerini tanımaya çalışmışlardı. Sonunda birbirlerine saygı duymuşlar ve anlaşmaya şahitlik yaparak tüm topluluklar artık rahat bir nefes almışlardı. Bilgeler huzuru bulduklarını düşünerek bu anlaşmanın olabildiğince uzun sürmesini dileyerek birbirlerinden ayrıldılar. Her iki ırk artık yüreklerinde huzur ve yeni umutlarla kendi topraklarına geri döndüler. Fakat arkada kalan, onları sevgiyle gözeten, son kez bir arada olan kutsal savaşçılar için büyük bir felaket asıl bundan sonra başlayacaktı.

Tardis sonunda eski yazıtların başından kalktı. Büyük savaşın destanını okumak onda derin üzüntüler yaratmıştı. Vermesi gereken karar için bu yazıtları okumanın yardımcı olmasını ummuştu. Ama hiçbir yerde aradığı bilgiye ulaşamamıştı. Bu destanı daha öncede okuduğu halde bu kadar etkilendiğini hatırlamıyordu. Sanki destan yeniden vuku bulacakmış gibi ürpermişti. Ne yapacağını bilmeden vereceği kararın ne gibi sonuçları olacağını düşünüp duruyordu. Bu yüzden çabuk olması gerektiğini söyleyen kişinin ondan istediklerini yapmak için acele etmesi gerektiğini bilerek dehşet içinde kalmıştı. Hemen ayağa kalktı. Gitmesi gereken yer çok uzakta olmasa da ele geçirmesi gereken şeyle oradan çıkması gerekiyordu. İşin kolay kısmı kimsenin ele geçireceği şey hakkında bilgisinin olmamasıydı. Gizlenmiş bir emaneti gizlice aldıktan sonra kimsenin sorgulayacak bir şeyi de olamazdı. Tek yapması gereken her zamanki görevini yerine getirmek ve normal davranmaktı. Sonrasının çok kolay olacağına inanıyordu. Talimat aldığı gizemli şahsın ona verdiği bilgiler doğrultusunda hiçbir sorunla karşılaşmayacaktı. Sonuçta bunu tüm insanlığın geleceği için yapıyordu.

Tardis, Birleşik Tiukan Krallığının saray görevlilerindendi. Asli görevi sarayda sözü geçen veya vuku bulan her şeyden haberdar olması gereken bir istihbaratçıydı. Sarayda sıra dışı bir şey olmasını takip etmesi dışında herkes ile görüşür ve her türlü olumsuzluğu rapor ederdi. Üstündeki kişi istihbarat bölüm reisiydi. Bu yüzden sarayda çalışmasının olumlu yanları dışında olumsuz yanları daha çoktu. Saray dışında kendisi gibi çalışan istihbarat görevlilerinin hepsi istedikleri zaman rapor hazırlayabilirlerdi. Kendisi ise artık rutine bağlamış birisiydi. Her gün sarayı turlar gizlice kulak kabartırdı. Olayları, insanları, canlı cansız her şeyi kafasına veya kâğıdına not ederdi.

Büyük dev salona vardığında dev kapının önünde duran iki heybetli muhafız Tardis’e kayıtsızca baktılar. “Evet, dostlarım yine ben.” diye içindeki bıkkınlığı gizlemeye çalıştı. Bulunduğu salon kutsal savaşçıların zamanında yapılmıştı. Bu yüzden Kutsal bir mekândı. Tiukan’lar, cücelerle ticarete başlandıktan sonra sarayları bir dağa kurulmuştu. Cücelerle sıkı ticaretin ardından onların yardımıyla dağa kurulan bu saray cücelerin elinden geçen her yapının mükemmel olduğunun sonucuydu. Bu yüzden önünde durduğu dev kapıyı gören herkes heybeti karşısında hayran olurlardı. Tardis içinse sadece ne kadar küçük olduklarını hatırlatan açılması imkânsız bir kapıydı. Mümkün olduğunca rahat adımlarla kapıya ilerledi. Kapıda duranlar Tardis’e bıkkınlıkla karışık öfkeyle baktılar.

Tardis sürekli muhafızların yanına gelerek durum bilgisi isterdi. Bugün yine aynı durum söz konusuydu. “Her şey yolunda mı?” diye sordu. Alacağı cevabı bildiği halde bunu sormak ona da bıkkınlık vermeye başlamıştı. Çünkü muhafızların suratlarının asıklığının sebebini onlardan daha iyi biliyordu. Muhafızlığını yaptıkları dev kapı kesin ve mutlak ortak görüş ile açılamazdı. Açılamayan bir kapıya da iki muhafız yerine tek muhafız bile fazlaydı. Bu muhafızlar şüphesiz hizmet için kendilerini adamışlardı. Ama boş yere ayakta beklemekte kim olursa olsun bir süre sonra angaryadan daha kötü görünürdü. Kendinizi gereksiz hissederdiniz. Neyse ki muhafızlar sürekli burada durmuyorlardı. Dönüşümlü olarak nöbet yerleri değişiyordu. Ama Tardis her gün buraya geldiği için tüm muhafızlar ondan hazzetmezdi. Aslında tüm saray onu iyi tanıyordu. Çünkü müfettiş olduğu apaçık ortadaydı. Bazen kimsenin onu tanımamasını isterdi. Bazen yeni kişiler saraya ayak basarlardı. Tardis tanınmamanın avantajlarını o zaman çok iyi anlıyordu.

Muhafızlar emirleri gereği aynı anda yanıtladılar. “Hiçbir vukuat yoktur.” dediklerinde yüzlerindeki ifadeden emir demiri keser kovan mantığı ile bireysel kişilikleri arasında içlerinde büyük bir savaş verdikleri belli oluyordu. Sonuçta her zaman galip gelen emirlerdi. Çünkü hepimiz emir kuluyduk. Tardis kafasını kaldırarak dev kapıya tekrar baktı. Bu kapının ardında büyük bir gizem saklıydı. Eski yazıtlarda veya geçitler kriptolojisinde bu kapı gizemini koruyordu. Kesin olarak bilinen kapının ne zaman yapıldığıydı. Yüzlerce yıl önce kutsal savaşçıların yok oluşundan sonra yapılmıştı. Kapının ardındaki hakkında çok fazla söylenti olsa da en yaygın kanı şüphesiz kutsal silah olduğuydu. Tardis, dün yaşadığı olağanüstü olaydan sonrada kutsal silah olduğunu öğrenmişti. Bunu kesin bilen tek kişi olarak her şey normalmiş gibi davranması daha da zorlaşmıştı. Her çocuğun rüyasında mutlaka bir kez gördüğü kutsal savaşçı olma hayalini gökten inmediği için şüphesiz görmüştü. İşin tuhaf tarafı ise içerde bulması gereken bir kutsal silahtan çok daha önemliydi. Tüm evrenin mutlak kaderi vardı. Bunun ne olduğunu öğrenememişti. Tek öğrenebildiği içerdeki kutsal silaha kesinlikle dokunmayacaktı. Dev kapıdan gözlerini ayırarak muhafızları gereksiz nöbetleri ile baş başa bıraktı. Önce bulması gereken şey için yakın bir dostunu görmesi gerekiyordu.

Yakın dostu şüphesiz herkesin dost olamayacağı türden birisiydi. Ona şaka yaparken dikkatli olmanız gerekirdi. Çünkü kellenizi ellerini kirletmeden uçurabilirdi. Ayrıca dıştan her ne kadar iyi görünse de içinde vahşi bir hayvan yaşıyor gibiydi. Onda ruhsal bir yabanilik vardı. Bu tabir size garip gelmiş olabilir. Bu kişiyi tanıdığınızda, gerçekten tanıdığınızda onun az bulunur bir insan olduğunu anlardınız.

Sarayın en karanlık ve ürkütücü yeri olan yeraltı mezarları asil kesimin gömüldüğü özel yerlerdi. Yılların görkemi ve ihtişamı ile burası bilmeyenleri yutacak büyüklükteydi. Günün bu vaktinde boş olmakla beraber Tardis eski dostunu en doğal kişiliği ile görme şansını burada yaşardı. Derinlere indikçe soğuyan havaya tezatlık oluşturan elindeki meşalenin ışığı sayesinde birazda olsa ısınabiliyordu. Bir dizi koridordan sonra daha derinlerdeki toplu mezar anıtlarının arasından geçerek daha derinlerdeki ara koridorların ürkütücü sessizliğinin sonundaki kıvrılarak daralan bir merdivenden yukarı çıktı. Merdivenin sonunda Tardis’in elindeki ışığı cansız gösteren alevleri gördüğünde dostunun her zamanki gibi burada olduğunu anlamıştı. Son merdivenleri de çıktığında hemen yan tarafında ateşin başında oturan prenses Ralei bacaklarına kollarını dolamış olarak düşüncelere dalmış oturuyordu. Prenses Ralei, olabilecek en sade haliyle giyimine dikkat ederdi. Şatafatlı görünmemek için elinden gelen her şeyi yapsa da görkemli bir asilzadeden daha bakımlı görünürdü. Ne yazık ki asil kumaşı tek başına yeterince dikkat çekiciydi. En ufak ışık huzmesinde bile ışığı yansıtarak insanların dikkatini çekerdiniz. Ralei, genç kızlık yaşına girdiği anda dikkat çekici fiziksel özellikleri ve hükümdarlığın varislerinden olması yüzünden tüm dünyadan saklanma arzusu onu bu ölüler diyarında saklanmasına neden olmuştu. Tardis ile dostluğu da burada başlamıştı. Tardis’e, Ralei’ye izleme görevi verildiğinde istihbaratta ilk günleriydi. Ralei onbeş yaşında bir genç kız olarak Tardis ile karşılaşmasında birbirleri arasında samimi bir dostluk başlamıştı. Tardis’in henüz yirmili yaşlarını tamamlamadan sarayda hatırı sayılır görevi böylece başlamış oldu. Tardis ilk başlarda Ralei yüzünden aldığı terfiden hoşnut değildi. Zamanla görevini çok iyi yaptığını üstlerinden aldığı takdirlerle ispatlayınca Ralei’ye daha çok samimi davranmaya başlamıştı. Çünkü bu görevi yapabileceğine Tardis kendisi bile inanmıyorken Ralei’nin bu göreve layık olduğunu anlaması takdir edilecek bir şeydi. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Ralei yaş olarak çok genç olmasına rağmen olgun karakteri yüzünden Tardis’in saygı duyduğu insanlar arasında birinci sıradaydı. Tüm bu saygı ve sevgisine rağmen bu ölüler diyarında tek başına oturarak düşüncelere dalmasını gerçekten tuhaf buluyordu.

“Ralei?” diye yokladı.

“Hmm.” diye belirsiz bir cevap alınca sabırla bekledi. Ralei tam olarak bir şey düşündüğünde araya girmemesi gerektiğini zor yoldan öğrenmişti.

Sonunda Ralei gözlerini ateşin parlaklığından çekip Tardis’e doğrulttu. Altın alınlığı ateşin kızıllığını seçerek yansıtıyordu.

Tardis “Atalarının ruhu şad olsun.” dedi.

Ralei gülümseyip “Atalarımızın ruhları şad olsun.” iye karşılılk verdi. “Uzun zamandır buralara gelmiyordun. Bir şey mi oldu?” diye sordu.

Tardis, Ralei’nin içgüdüsel yorumuna şaşırmamaya çalışarak gülümsemeye çalıştı. “Ben sana bir şey sormak istiyorum. Ru-Ma-Mu adında birisinin mezarının nerede olduğunu biliyor musun?” diye sordu.

Ralei’nin hülyalı gözleri şaşırmış gibiydi. “Bunu nereden duydun?” diye sordu.

Tardis düşünmeden sakince yalan söylemeye başladı. “Bu bir istihbarat bilgisidir. Şimdilik buna yanıt vermeyeceğim. Bu ismi duyduğum kaynaklardan başka hiçbir kitaba veya kayda rastlamadım. Tek başıma bulmam zor olacak gibi görünüyor. Senden daha iyi bu konuda bilgi sahibi kimseyi tanımadığım için bana yardım etmeni umuyordum.” dedi.

Ralei gözlerini bile kırpmadan Tardis’e bakmaya devam ederken konuşmaya başladı. “Tabii bulamazsın. Çünkü Ru-Ma-Mu biz soylular arasında söylenen bir sıfattır. Babalarımıza sevgimizi sunmak için söyleriz.” dedi.

Tardis bozuntuya vermedi. “Ama neden bundan hiç kimsenin haberi yok?” diye sorguladı. Aslında kimseye sormamıştı. Ama bunu sessiz sedasız soruşturmasının Ralei’yi şüphelendireceğinden endişeliydi.

“Bu birbirini seven insanların kullandığı sıfatlardandır. Mesela babam anneme…” Derken Tardis sözünü kesti.

“Bunu bilmesem sanırım daha iyi olur.” dedi.

Ralei inci gibi dişleriyle gülümsedi. “Sadece örnek veriyordum. Babanla annenin birbirlerine taktıkları kelimeler vardır.” diye kendinden emin konuştu.

Tardis’in anne babasının birbirlerini aşkla sevdiklerini herkes biliyordu. “Yine de Ru-Ma-Mu kelimesi böyle bir şeye benzemiyor.” dedi.

Ralei ateşe bakıp düşündü. “Sanırım aradığın şey bu kelimenin anlamı değil. Bu kelimenin geldiği kaynağı arıyorsun.” diyerek Tardis’e geri baktı.

Ralei her an gerçeğe biraz daha yaklaşıyordu. Gitme vakti gelmişti. “Teşekkürler Ralei, ben araştırmalarıma devam edeyim.” diyerek dönerken Ralei arkasından seslendi. “Ru-Ma-Mu kelimesi çok eskidir. Anlamı geçmişimiz, şimdimiz ve geleceğimizdir. Belki ata lahit mezarlarına bakmalısın.” diyerek Tardis’e bir anahtar fırlattı. Tardis ani hareket karşısında son anda anahtarı yakaladı. Ralei “Altın şeritli koridorları takip etmelisin. Ama dikkat et. Oraya izinsiz girdiğin anlaşılırsa kafanı uçururlar. Buna ben bile engel olamam.” dedi.

Tardis dönüp Ralei’nin samimi yüzüne baktı. Ondan bile sakladığı sırrına karşı saygı duyması içini ferahlatmıştı. Farkında olmadan şaşkınlıkla açtığı gözlerini Ralei’e dikti. “Teşekkürler Ralei, uyarını dikkate alacağım.” diyerek onu orada yalnız bıraktı. Ralei ile konuşmasından sonra kendini daha duygusal hissetmeye başlamıştı. Sanki bugün onun için hayatındaki en önemli gün gibiydi. Öyle olmaması içinde bir neden yoktu. Nihayetinde evrenin kaderini belirleyecek bir etkisi olacaktı. Diğer herkes gibi…

Sonunda ata mezar lahitlerinin olduğu mekâna gelmişti. Buraya ulaşmak günün yarısını almıştı. Buraya hayatı boyunca ikinci kez geliyordu. O zamanlar çok tırsıyordu. Şimdi ise vaktinin azaldığını bilerek yapması gereken için endişe ediyordu. Ata mezarlarınım lahitleri etrafa saçılmış gibiydi. Aslında hepsi gök haritasına uygun şekilde konumlandırılmış olduğundan dağınıklığının belli bir düzeni vardı. Sadece nasıl bakacağınızı bilmeniz gerekiyordu. Tardis ata mezarını dikkatlice dolaşmaya başladı. Ama aramaya nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu. Ru-Ma-Mu en eski atalarından kalan bir isim ise burada araması gereken neresi olabilirdi. Bildiği tek şey Ru-Ma-Mu’nun mezarında bulması gerekiyordu. Lahitleri olduğu yerde dönerek inceledi. Sonra aklına bir şey geldi.

Gök Haritası.

Bu olabilir miydi? Aradığı şey bir defineydi. Ru-Ma-Mu eğer atalara sevgi ise onların ortak bir yanıydı. Tüm atalar aslında Ru-Ma-Mu idi. Geçmiştekiler şimdi yaşayanlar ve gelecekte yaşayacak olanlar bir gün Ru-Ma-Mu olacaklardı. Aslında Ru-Ma-Mu’yu bulmuştu. Şuan tam olması gereken yerdeydi. Kafasını kaldırdığında gök haritasını gördüğünü farkında olarak tüm Ru-Ma-Mu’ların ortak noktasını aramaya başladı. Yıldızlar birbirlerine bağlanmış çizgilerle birleşmişti. Tüm çizgilerin ortak bağlantısı da bir kaç yıldızın altındaki heykellerdi. Hemen oraya gidip heykellere baktı. Etraftaki diğer düzinelerce heykelden bir farkları yoktu. Ortak bağlantılı heykellere baktığında Yılan motifli heykellerle karşılaşmıştı. Normalde bu heykellerin özelliği gizli düşmanlığı simgelemeleriydi. Ama gök haritasında tüm ataların bağlandığı bir hattın ortasında duruyorlardı. Onları incelemeye başladığında bir tanesinin üzerinde belli belirsiz girinti gözüne çarptı. Kırılmış veya çalınmış olabilirdi. Ama heykelciğin yerinin boşluğu özellikle yapılmış olduğu izlenimine kapılmıştı. Önünde duran diğer eserin heykelciğinin ise eser ile bir alakası yok gibiydi. Heykelciğe dokunduğunda sabit olmadığını anlayınca eli titreyerek heykelciği alıp diğer eserin boşluğuna yerleştirdi. Bir klik sesi duyunca nefesini tuttu. Gözlerini aşağı indirince eserin altında bir çekmece açıldığını gördü. Üç parça kendi kalıbı içinde yan yana dizilmişti. Birisi ince küçük bir bıçaktı. Diğeri üçgen şeklinde kazıma aletine benziyordu. Diğer şey ise daha anlamsızdı. Kırık bir kolyeden kalan ipe dizili boncuklardı. Bu üç parça ile talimat verildiği gibi nasıl ayin düzenleyeceğini bilmiyordu. Parçaları telaşla alıp çekmeceyi kapattı. Tam arkasını dönerken kafasına sert bir darbe alarak yere yığıldı.

* * *

“Bunu yapmak zorundasın…”

“…Nasıl yapacağımı bilmiyorum.”

“…Hepimiz kaderlerimizi yaşarız…”

“Bu mümkün değil…”

“…Ben biliyorum.”

“…Elinde olmazsa geleceği kaybederiz.”

“…Eğer başaramazsam…”

“…Başardın.”

“…Nasıl?”

“Kaderlerimiz seçimlerimizle birbirine bağlıdır.”

Tardis karanlıkta duyduğu dün geceki konuşmalarını hatırlarken telaşla gözlerini açtığında bir adamın arkası dönük bir şeylerle uğraştığını gördü. Hareket etmeye çalışırken ellerinin arkasından bağlandığını fark etti. Hâlâ ata mezarlarında yere yan yatmış olarak bağlanmıştı. Rahatsızca kıpırdağında arkası dönük adam işini bırakıp ona baktı. Adamı tanıyordu. Düne kadar sıradan bir saray görevlisiydi. Saraydaki asil sınıfına ezilerek hizmet ederdi. Şimdi ise yüzünde kendinden emin bir ifade vardı. Kısa saçı diken gibi dağılmış gözleri şiddete eğilimli bakıyordu. İnce yüzünde bugün tıraş olmadığını belli eden hafif çıkmış sakalı onu daha agresif gösteriyordu. Bugüne kadar adını bile sormak aklına gelmemişti. Bu kadar silik bir insanın değişimi gerçekten tuhaftı. Sanki ruhunu bir savaşçı ele geçirmişti.

“Sonunda uyandın. Seni taşımak zorunda kalmak istemiyordum. Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu. Tardis baş ağrısını o anda fark etmişti. Kafasının arkasındaki yanma ve sıcaklık hissi iyi gözükmediğinin belirtileriydi.

Tardis “Neden…?” Derken kafasının arkasında feci bir ağrı daha fazla konuşmasını engelledi.

“Neden olduğunu ikimizde biliyoruz.” diye gülümsedi. Tardis acıyla gözlerini sımsıkı kapatmıştı. Gözlerinin önünde şimşekler çakıyordu. Bir an için neyden bahsettiğini şaşırmıştı. Tek düşünebildiği baş ağrısıydı. “Sana güzel bir sorum var?” diyerek sinsice gülümsedi. “Burada ne yaptığını biliyor musun?” diye sorarak elindeki boncukları gösterdi. “Bunun ne işe yarayacağını bile bilmediğinden eminim.” dedi.

Haklıydı.

Ne düşünüyordum da yapacaklarımı anlamadan bu aptalca işe bulaşmıştım. Ama rüyamda gördüğüm bir adamın beni buraya kadar getireceğini bilmediğimi ona söyleyemezdim.

“Aşağıya inerken bile aranıyorsan yukarı çıktığında yine muhafızların seni arayacaklarını biliyor olman gerekir. Tabii özel statünün bunda işe yaramayacağını da biliyor olmalısın.” Diz çöküp burnumun dibine kadar yaklaştı. “Ama ciddiyim. Bu aptalca işe kafan çalışmadan giriştiysen eminim biri seni yönlendirmiş olmalı değil mi?” diye sordu.

Beni sorguladıktan sonra ölmemi izleyeceğini düşünmeye başlamıştım. Ama eninde sonunda foyası ortaya çıkardı. Asıl sorun ise onunda buradan bu eşyalarla çıkamamasıydı. Belli ki bir planı vardı. Sarayda büyüyenlerden birisiydi. Uzun süredir bu planı yürüttüğüne şüphe yoktu. “Ben…” Derken acı daha fazla ortaya çıktı. Kafam çok kötü durumdaydı. Burada son gördüğüm katilimin önünde ölecektim.

“Kafan için üzgünüm. Bazen kuvvetimi kontrol edemiyorum. Ama temiz ve sessiz bir darbe atmalıydım. Seni bıçaklarsam kanın ortalığı kirletirdi. Bu yüzden hızlıca düşündüm.” dedikten sonra belindeki keseden çıkardığını gözüme tuttu. “Acı çektiğinin farkındayım. Bunun için çok iyi bir ilacım var. Sana bundan biraz vereceğim. Konuşabileceğin kadar. Bana istediklerimi anlatırsan daha fazlasını da alabilirsin. Ama suskunluğunu korursan kanını akıtmadan sana çok ciddi acılar çektireceğimi bilmen gerekiyor.” dedi.

Seçeneklerim konuşmak veya daha fazla acı çekmekti. Adam gerçekten de ne yapacağını biliyordu. “Kabul ediyorum…” Derken sesimi hissettiğim acı kesmişti. Adam bana sakince bakmaya devam etti. Sonra elindeki ilaçtan birazını ağzıma tıktı. Acı içinde çiğnerken acı tadın artması ile kafamdaki acının yer değiştirdiğini gördüm. Biraz rahatlamıştım. Verdiği sözün geçerliliğinin beni düşündüğü için olmadığını biliyordum. Ama zaman kazanmalıydım. Rüyamdaki adam ona güvenmem için yalvarmıştı. Aksi takdirde dünyanın değil tüm evrenin başı dertteydi. “Önce sana bir soru sormak istiyorum.” dedi.

“Benim bunları aradığımı nereden anladın?”

“Bu ayini yapacaksam nerede yapmam gerektiğini bilmem gerekiyordu. Tarihçelere baktım. Sonra bugün eski yazıtların kayıtlarını incelerken seni benim araştırdığım yazıtları araştırırken buldum. Seni izlediğimde ve okuduklarına baktığımda bir şeylerin peşinde olduğunu anladım. Seni buraya kadar izledim. Bulduklarını görmeseydim büyük bir fırsatı kaçıracaktım.” dedi. “Şimdi sen anlat bakalım. Benim yıllardır araştırdığım bir şeyi sen nasıl bu kadar kolayca buldun?” diye sordu.

Başka sansım yoktu. Birilerinin beni bulmasını ümit ediyordum. Fakat beklentim boş çıkmıştı. Rüyasındaki kişinin ona söylediği bir şey aklına gelmişti. “…Başardın.” dediğini çok net hatırlıyordu. Zaten başarmıştı. Neyi nasıl başaracağını hâlâ bilmiyordu. Konuşmaktan başka şansı yoktu. “Bir rüya gördüm. Ru-Ma-Mu’yu bulursam dünyayı kurtaracaktım. Buraya bu yüzden geldim.” dedi.

Adamın yüzü asılmıştı. “Bu kadar mı? Bir rüyanın peşinden mi gittin?” diye sordu.

Böyle söyleyince mantıklı görünmüyordu. Ama gerçeği söylemişti. Eğer başına böyle bir şey geleceği rüyasında söylenmiş olsaydı asla bu işe kalkışmazdı. Ama o kadar insan varken Tardis’e ihtiyaç duyma sebebi elbette olmalıydı. Bunun sebebini bilmiyordu. Ama öğrenmeden de pes etmeyecek kadar kendisi ile barışıktı. “Sana yemin ederim. Sadece günlük rutinime bir heyecan içindi.” diye Tardis inandırıcı bir ses tonuyla konuştu.

Adam düşündü. Bunun mantıklı görünmediği belliydi. Ayrıca yüzyıllar boyunca buraya kimsenin gelmeden emanetlerin bu kadar kolay bulunması zordu. Yine de Tardis’in rüya saçmalığına inanmıştı. İnanmadığı eksik bir şeyler olduğuydu. Buna kafa yorması için zamanı yoktu.

“Öyleyse şu ayini hemen yapalım.” diyerek ayağa kalktı. Az önce uğraştığı işe geri döndü. “Ne yaptığımı merak ediyorsan açıklamak için değerli vaktimi harcamayacağım. Ama anlaman gereken bulduğun emanetler eşsiz parçalardır.” diyerek omzu üstünden boncukları gösterdi. “Özellikle bunlar sayesinde nerede olduğunun bir önemi yoktur. İstediğin yere gidebilirsin. Ama bunun için bir anagramdan faydalanmalıyız. Bu anagram kutsal savaşçı Ordian’ın zamanında eski rahiplere verilmiştir. Bu anagrama bir tür harita diyebilirsin. Şimdi izin verirsen ayin için gerekenleri tamamlamalıyım.” dedikten sonra sessizliğe gömülerek önündeki işe yoğunlaştı. Kısa süre sonra beni tek hamlede ayağa kaldırdı. “İşe yararsa iyi olur. Yıllardır bu anı bekliyorum.” dedikten sonra elindeki boncuk tanesini anagram çizgisine attı. Ortaya çıkan enerji akışı yüzünden Tardis zorlukla tuttuğu dengesini korumakta zorlandı. Ardından anagramın hemen üstünde hava çekimi oluşmaya başladı. Hava o kadar hızlı çekiliyordu ki karşısında dursaydı içine çekilirdi.

Adam “Acele etmeliyiz. Kapı uzun süre açık kalmaz.” dedi. Ardından Tardis’i eli arkasından bağlı halde normale dönen hava akımına doğru çekiştirdi. Tardis, baş ağrısından ve oluşan girdaptan sakındığından ilk başta fark etmemişti. Fakat girdapta başka bir yerin görüntüsü vardı. Büyük ve yüksek kapıyı nerede görse tanırdı. Ama kapı farklı görünüyordu. Kapıya doğru yaklaştıklarında görüntü gerçeğe dönüşerek mezarlıktan farklı bir yere geçtiler. Şimdi dev kapıyı daha net görüyordu. Bu yıllarca önünden geçtiği dev kapıydı. Her zaman ardında bulunan gizemi hayal etmişti. Şimdi ise gerçekle yüz yüzeydi.

Adam heyecanla Tardis’i bıraktı. “Baba, sonunda hayal ettiğin geleceği inşa etme vakti geldi. Keşke buna sende şahit olabilseydin. Ama en azından mirasın olan kanından bir adamın bunu başarmasıyla onurlandırıldın.” diye deli zırvası gibi konuşmaya başladı. Tardis, sonunda gözlerini kapıdan çekti. İnce bir yol hattında duruyordu. İki tarafı dipsiz görünen uçurumla çevriliydi. Burada garip bir aydınlık vardı. Ateşe gerek olmayan bu garip aydınlığı incelerken sonunda Adamın durduğu arkasına dönmeyi akıl etti. Adam bir yükseltide duruyordu. Sunağa benzeyen bu yükseltinin üstünde bir nesne mat ışıltıyla parlıyordu. Ama adam Silaha dokunmak yerine altındaki ufak gizli bir bölmeyi açtı. İçinden aldığı nesne siyah desenli bir kutuydu. Üzerinde hiç görmediği bir mühür vardı.

Evrenin kaderi.

Tardis telaşla konuşmaya başladı. “Lütfen onu bana ver.” diye yalvardı.

Adam, Tardis’in ani tepkisi karşısında bir saniyeliğine şaşırmıştı. “Demek bunu biliyorsun? Tuhaf, tüm kutsal hikâyelerde bundan hiçbir zaman bahsedilmemişti.” dedi. “Diğer kutsal mühür bulunan nesneler ya silah ya da mücadelelerde kullanılmak üzere tasarlanmışlardı. Yani mühürleri kapalı olsa da ne oldukları hakkında az çok fikir sahibi olabiliyorduk. Tüm silahların efendisinin bile kılıç olduğu anlaşılıyorken bu elimde tuttuğum kutuda neden kutsal mühür olduğu hâlâ büyük bir gizem.” diyerek Tardis’e doğru yürüdü. “Bana bunun hakkında ne bildiğini anlat.” dedi.

Tardis ona acı içindeki kafasının sebep olduğu sıkılı dişlerinin arasından “Hayır.” dedi.

Adam Tardis’in kararlığına şaşırmıştı. “Hayır mı?”

Tardis öfkeyle “Hayır.” dedi. Tüm hayatı boyunca hizmet ettiği bu hükümdarlığın ve tüm hükümdarlıkların kaderi o kutunun içindeydi. Emanetleri alana kadar her şey onun için çocuk oyuncağıydı. Ama artık oyun oynamasının artık çok geç olduğu bir gerçekti. Elinde seçmesi gereken büyük bir kaderin son çözümü vardı. Bir sebepten ötürü bu kutuyu korumak göreviydi. Ama asıl önemli olansa bu adam ile kaderlerinin bu şekilde kesişmesiydi.

Tardis “Sana anlatmak istemiyorum.” dedi.

Adamın öfkesi gözlerinden anlaşılıyordu. “Benimle oyun oynuyorsan kalbini sana yediririm.” diyerek ayin bıçağını Tardis’e doğrulttu.

Tardis “Artık oyun oynamıyorum. Hâlâ anlamadığın için aptalın teki olman benim suçum değil. Muhtemelen babanın da değildir.” diye meydan okudu.

Adam şimdi gerçekten sinirlenmişti. Tardis’in yakasından sertçe çekerek iki büklüm halinden dimdik duruşa geçirdi. Aralarında ayin bıçağının parıltısı yüzlerinde dans ediyordu. “Ne biliyorsun?” diye sordu.

Tardis “Hayatın boyunca sen ve ben hiçbirbirimizle konuşmadık. Hayatlarımıza bakacak olursan tamamen zıt insanlarız. Ama bugün bir şekilde ikimizde tek bir şey için buradayız. Ben gereçleri buldum. Harita ve kullanım kılavuzu sendeydi. Ama en önemli şey yine bende kaldı.” dedi.

Adam sabırsızca bıçağı Tardis’in boğazına dayadı.

Tardis hiç tereddüt etmeden “Anahtar.” dedi.

Adamın dehşet içindeki bakışlarını ancak bir delinin olabilecek kahkahaları izledi. “Yüzyıllardır… Sadece bir avuç insanın bildiği bir bilgiyi öğrenmen neyse de bu kutuyu açacak anahtarın ne olduğunu bilmediğine bahse girerim.” dedi.

Tardis “Yalan söylemiyorum.” dedi.

Adam “Sen lanet bir yalancısın.” dedi. “Bu kutuda anahtar yok.” dedi.

Tardis bozuntuya vermeden konuşmaya devam etti. “Seni gerzek. Böyle bir kutuyu öğle elinde tuttuğun bıçağı tutar gibi tutamazsın.” dedi.

“Nasıl açacağımı anlat. Yoksa…” derken Tardis’in sesi onun sözünü kesti.

“Yoksa ne?! Benim kalbi mi sökersin?” diye sordu.

Adamın öfkesinin yerini hırsı ve aç gözlülüğü aldı. Tardis’i bırakıp geri çekildi. Şimdi Tardis ipleri eline almayı başarmıştı. Adam şüphesiz buraya kadar gelmeyi bile hayal etmemişti. Şimdi ise en önemli şeyin farkına varmış bir ahmak gibi ne yapacağını bilemez bir halde duruyordu. Tardis bu kutuyu gün bitmeden eline geçiremezse her şey bitecekti. Şimdi gerçekliğin dehşeti içinde çaresizdi. “Öncelikle ellerimi çözmelisin. Ardından baş ağrım için ilacı bana vereceksin.” dedi.

“Eğer bir oyun oynuyorsan…”

“Benim bir oyun oynama lüksüm yok. Senin gibi bende izinsiz bir mezarda yağmacılık yaptım. Senden bahsedersem seninle beraber benimde boynum vurulur. İkimizde ölürüz.” dedi.

Adam bıçağı Tardis’e saplayacak gibi hamle yaptı. Ama sonra Tardis’i döndürerek ellerini çözdü. Artık serbestti. Ama Tardis kesinlikle onunla mücadeleye girişemezdi. Yapacağı hamle kesin olmalıydı. Evrenin kaderini şansa bırakamazdı.

Adam elindeki kutuyu Tardis’e uzattı. Tardis kutuya özlemle uzandı. Fakat adam kutuyu kendine geri çekti. “Kutuyu sana vermem mümkün değil. Sadece kutuyu açacaksın. Eğer ani bir hareket veya kutuyu kendine çekmeye çalışırsan ölürsün.” dedi.

Tardis “Beni öldürürsen…” Derken adam sözünü kesti.

“Kutuyu açmak için elbet bir yol bulurum. Ama sende ölürsün.”dedi.

Tardis çok düşünmüştü. Yapacak başka bir çare bulmak için çok düşünmüştü. Fakat gerçekler gayet açıktı. Buraya gelme sebebi ve bu adamın amacı aynı şeye hizmet etmek içindi. Kutu zamanından önce bulunmamalıydı. Kutuyu açamayacağını bildiği halde başarsa bile yine de ölecekti. Bunu da en acısız haliyle yapması gerekiyordu. Keşke başka yolu olsaydı. Fakat burada bulunma sebebini artık gayet iyi anlıyordu. “Bana ilacı ver.” dedi. Adam kayıtsızca keseyi ona fırlattı. Adamın tüm keseyi ona vermesi beklediğinden de iyiydi. Son bir çare olarak keseyi elinde çevirdi. Sonra biraz ilacı ağzına döktü. İlacın etkiyi tam olarak göstermeden önce fazla vakti yoktu. Tardis’in bakışları buğulanmaya başlamıştı. Tek bir şeye odaklanmalıydı. Adam ona doğru kutuyu uzattı. Yavaşça kutuya dokundu. Bir süre bekledi. Hiçbir şey olmamıştı. Yine de gülümsedi. Artık biliyordu. Kutuyu buradan çıkarması gerekmiyordu. Sadece elinde kalması ve muhafaza etmesi gerekiyordu. Bunu da nasıl yapacağını biliyordu.

Tardis gülümserken adam öfkeyle ona bakmıştı. “Hiçbir şey olmadı.” diyerek sertçe kutuyu kendine çekmeye çalıştı.

Tardis’te kutuya sıkıca tutunarak onun tepkisine uydu. Ona doğru tökezledi. Ardından kutuya iki eliyle tutunup kendini boşluğa doğru bıraktı. Adam ters etkiyle kutuyu Tardis’in yattığı tarafın tersine çekince Tardis yine onun hareketine uyarak diğer tarafa savruldu. Bu hamlesi adamın dengesini kaybetmesine yetmişti. Adam kutuyu bırakmak istememesi yüzünden Tardis’le beraber boşluğa doğru düşmeye başladılar. Adam boşluğa düşmesiyle kutuyu bırakmayı ancak akıl etmişti. Tardis ona baktı. “Bunun için üzgünüm. Ama bana başka seçenek bırakmadın.” diyerek boşlukta kalan her iki ayağını kullanarak adamı kendinden uzaklaştırdı. Adamın şaşkın ve çığlık çığlığa bağrışlarına karşı Tardis son derece mutlu hissediyordu. Sadece ufak bir an için koca bir ömür yaşamış gibiydi. Bir şekilde kutuyu ele geçirmişti. Kesede kalan tüm ilacı ağzına boşalttı. Bundan sonrası o anı yaşamayı gerektiriyordu. Çünkü eninde sonunda düşüşü son bulacaktı. Sonrası belirsizdi. Ailesi ona karşı her zaman sevecen olmuştu. Tardis daima ruhsal benliğin önemini ailesi sayesinde kavramıştı. Şimdiyse dünyada sahip olduğu her şeyin artık önemi kalmamıştı. Tek başına sonsuzluğa doğru evrenin kaderine yaptığı etkiyi hayal etmeye çalışarak ilacın etkisiyle rüyalara daldı.

İlhan Kahraman

Ben İlhan Kahraman. Adana doğumlu olarak aynı şehirde yaşamaya devam ediyorum. Ortaokul yıllarımdan bu yana kitap okumayı alışkanlık etmiş biriyim. Antik tarihe karşı merakım var. Gizemli antik olayları veya çeşitli fenomenleri inceliyorum. Çocukluğumdan bu yana kurguladığım hikâyelerimi burada paylaşabilmeyi umuyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba

    Öncelikle elinize sağlık. Çocukluğunuzdan beridir kurguladığınız bir öykü olduğunu söylemişsiniz. Acaba bir çok metnin birleşimi mi yoksa tümünü mü kurguladınız çocukluğunuzdan beri bilmiyorum. Çok emek vermişsiniz yazmak için. Oldukça uzun bir metin. Ama bence çok uzun. Sonunu getiremedim. Bunun nedeni de bence uzun metinlerde okuyucuyu bağlamak zor.

    Acaba bölümlere ayırsanız daha mı iyi olurdu? Biraz daha ilginç kılmayı da düşünebilirsiniz metninizi. Bilmiyorum belki de ben yabancısıyım bu tür kurguların.

    Tekrar emeğinize sağlık

  2. Yuzuri says:

    Öncelikle emeğinize sağlık. Nasıl bitirdiğimi bilmiyorum. Telefonu elime aldım ve sıkılmadan okuyup ilerledim. Bu kurguyu kesinlikle romana dönüştürmenizi isterim. Okurken hem mitolojik tasvirlerin şöleniyle zevk aldım hem de anime izliyormuşum gibi bir hissiyat verdi. Bu kurguyu bir kitaba çevirip kutsal savaşçıların içindeki o semavi güçle o silahlara nasıl sahip olduklarını, içlerindeki verdiği savaşı ve iblislerle savaşını görmek isterim.
    Birkaç ufak eleştrim olacak; betimlemelerde küçük sıkıntılar var gibi. Arada bilinç akışı tekniğiyle yazılmış cümleler vardı ve bu cümleler olmasa daha iyi bir akıcılık olurdu sanki. Paragraf geçişleri çok sertti biraz daha yumuşatılabilir gibi.
    Emeğinize, kaleminize sağlık. Gelecek seçkide görüşmek üzere…

  3. Merhabalar;
    Konuya yaklaşımınız ilgi çekici ve orijinal olmuş. World of Warcraft tarzı bir film izliyormuşum gibi hissettirdi bu hikayeyi okumak. Bende bölüm bölüm ayrılmasını tercih ederdim ama bu haliyle de çok güzel. Umarım bu tarzda daha çok öykünüzü okuruz. Gelecek seçkide görüşmek dileğiyle… :smile:

  4. Öncelikle olumsuz eleştiriniz cuk diye :dart: oturmuş. :+1: Bunun farkında olarak öyküyü tamamladım. :pensive: Eğer bunu yapmasam Muge_Kocak için daha büyük bir sıkıntı olurdu diye düşünüyorum. Ama bence oda haklı sizde haklısınız. :thinking: Anlatımı hem kısa hem yumuşatmam lazım. Aynı şeyin farkında olsak ta benim iyiliğim için söylemen kendimi geliştirmem için ihtiyacım olan şeydir. Sonuçta dost acı söyler. :sunglasses:

  5. Teşekkür ederim. :tada::tada: Bölümü kısa tutmaya çalışacağım. Bir daha ki sefere daha öz bir anlatım yapabilirsem yorumunuzla beni haberdar edin. Kendimi geliştirmem için olumludan çok olumsuz yorum daha çok işime gelir. Ama böyle deyince yerden yere vurmayın sakın. :sweat_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

9 cevap daha var.